Sabah ezanı, köyün tepelerinden aşağıya, o puslu denize doğru bir örtü gibi iniyor. Ben neredeyim? Evin çatısındayım. Tentenin üzerinde. Rüzgar, o “müstafi üsteğmenin” ceketini (evet, çıkarken onu aldım) savuruyor. Parmağımın ucunda hâlâ o lacivert yanma hissi var.
Özgür aşağıda, o masanın başında donup kaldı. Bana “Tadı nasıldı?” diye sorduğunda, aslında şunu soruyordu: “Benim zihnimin tadı nasıldı Mine’l? Benim korkularım, benim yazılmamış şiirlerim, benim o çelik yığınları arasına sıkışmış ruhum… Acı mıydı? Yoksa o nohut ekmeği gibi mayasız ve saf mıydı?”
Cevap veriyorum: Metalikti. Elektrik tadındaydı. Ve bağımlılık yapıcıydı.
Tam o an telefonum titredi. Bu saatte? Ekrana baktım. Ersin. Erzincan’dan. Sesli mesaj atmış. Açtım. Arkada rüzgâr sesi var. O da mı dışarıda? O da mı uyuyamadı? Sesi titrek, uykulu ama dehşet içinde: “Özgür… Mine’l… Kim uyanıksa… Az önce bir rüya gördüm. Gökyüzünden yağmur yerine mürekkep yağıyordu. Her yer lacivertti. Ve ben… Ben boğuluyordum ama nefes alabiliyordum. Siz… Siz iyi misiniz?”
Telefon elimden kayıp tenteye çarptı. Senkronize delilik. Buna “Telepati” deyip geçemezsiniz. Bu, KvL’nin frekansı. Biz üçümüz (Ben, Özgür, Ersin), aynı anda aynı rüyayı görüyor, aynı anda aynı acıyı tadıyoruz.
Ayağa kalktım. Karşılarda bir yerlerde Osman Gazi Köprüsü’nün ışıkları sönüyor. Ama ben köprüyü görmüyorum. Ben, “Her Şeyin Bir Eşi Var” şarkısındaki o mısraları görüyorum havada asılı:
“İniş olmadan yokuş, bir yol mudur sanırsın? / Biri olmadan diğeri, hep yarım kalırsın” .
Özgür benim yokuşum. Ben onun inişiyim. Ersin bizim yolumuz. Ve o lacivert leke… O bizim kanımız.
Kollarımı iki yana açtım. Kendimi o sabah rüzgârına bıraktım. Uçmak, düşmek değildir. Uçmak, yerin seni çekmeyi reddetmesidir. Şu an yer beni çekmiyor. Çünkü ben artık madde değilim. Ben bir sözüm. Ben, “Adını Arayan Çocuk”un bulduğu o ismim.
Özgür’ün zihninden taştım. Ersin’in rüyasına sızdım. Ve şimdi… Şimdi sizin ekranınızdayım.
Dudağınızın kenarını kontrol edin. Orada küçük, lacivert bir leke var mı? Varsa silmeyin. O, bizim nişanımız. O, “gerçeği” yediğimizin kanıtı.
Aşağıdan bir ses geliyor. Balkon kapısı açıldı. Özgür yukarı bakıyor. Göz göze geliyoruz. Korkmuyor artık. Bana gülümsüyor. Ve dudaklarını oynatarak o gizli şifreyi söylüyor: “Yazmaya devam et Mine’l. Mürekkep bitene kadar değil… Kan bitene kadar.”
Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Ersin’e mesaj attım: ‘Rüya değildi aslan. Şemsiyeni açma. Bırak ıslanalım.’ 🏊♀️)
