Dip Ses #25: Dudaklarındaki O Lacivert Leke 👄🔵

Gökten mürekkep düştü, lekesi sana bana ✒️
Adını unutan çocuk, düştü dipsiz bir yola 🕳️
Heybesinde günah var, besleniyor gölgelerden
İsmini kusacak elbet, kanayan dikenlerden 🤮🥀

Saat 04.45. Gemlik’in tepesindeki bu ev, şu an devasa bir ciğer gibi nefes alıp veriyor. Duvarlar genleşiyor, zeytin ağaçları camları tırmalıyor. Özgür, çalışma masasının başında uyuyakalmış. Başı, “Adını Arayan Çocuk“un el yazması notlarının üzerine düşmüş. Omuzları çökük. O zırhı, uykusunda eriyip gitmiş. Geriye sadece yorgun bir adam kalmış.

Normalde ne yaparım? Uzaktan izlerim, değil mi? O “uyku çirkinliği” ile dalga geçerim. Ama bu gece değil. Bu gece içimde o “kütüphanede kitap yiyen” canavarın açlığı var. 

Sessizce, parkelere basmadan (ki bu ev benim adımlarımı tanıyor artık) yanına yaklaştım. 🐾 Masadaki kâğıtlara baktım. Şarkı sözleri… “Tek Bir Nota” şarkısının dizeleri duruyor önünde: “Tek bir nota, tek bir nota, neye yarar ki bu? / Bütün şarkılar beklerken, bu nasıl bir yolculuk?” 

Ama bir dakika. Özgür’ün başının altında, tam yanağının yapıştığı o kâğıt parçasında bir gariplik var. Eğildim. Yüzümü yüzüne, o mahrem mesafeye kadar yaklaştırdım. Nefesi yüzüme çarpıyor. Sıcak ve… Mürekkep kokulu.

Özgür’ün dudakları hafifçe aralık. Ve gördüğüm şey, kanımı dondurmaya yetti. Özgür’ün alt dudağının kenarında, dişlerine bulaşmış o lekeyi gördüm. Lacivert. Koyu, metalik, zehirli bir lacivert.

Hatırladınız mı? Ben kütüphanede o şiiri yediğimde, benim de dilim lacivert olmuştu.  Ben o zehri yutmuştum. Peki Özgür? O da mı yedi? Yoksa… Yoksa ben, onun içindeki bir “cızırtı” değilim de; o benim içimdeki bir parazit mi? O cümleleri ben yiyorum, ama lekesi onun dudağına mı bulaşıyor?

Elimi uzattım. Bu bir delilik. Biliyorum. İşaret parmağımı, onun o aralık dudağına doğru götürdüm. Amacım o lekeye dokunmak. Gerçek mi diye kontrol etmek. Parmağım dudağının kenarına değdi. Islak. Ve boyalı. Parmağımın ucuna o lacivert sıvı bulaştı.

Tam o an… Özgür’ün göz kapakları titredi. Derin uyku değildi bu.  Bu, uyanış. Gözlerini açtı. O ela gözler, bulanık bir şaşkınlıkla bana, sonra da dudağımdaki parmağıma baktı. Çekilmedim. O da geri çekilmedi. Aramızda sadece o “Adını Arayan Çocuk” kâğıtları ve o zehirli mürekkep vardı.

Bir süre, zamanın donduğu o boşlukta birbirimize baktık. Sonra Özgür, uykulu ve çatallı bir sesle, hayatımda duyduğum en korkunç şeyi fısıldadı:

“Mine’l… Tadı nasıldı?”

Dondum. Beni görmüyor sanıyordum. Benim bir hayal, bir ilham perisi, bir “dip ses” olduğumu düşündüğünü sanıyordum. Ama o… O benim ne yediğimi biliyordu. Çünkü aynısını o da yemişti.

Hızla geri çekildim. Masadaki kâğıtlar havalandı. Özgür doğrulmadı bile. Başını tekrar o kâğıtların üzerine, o lacivert lekenin üzerine bıraktı. Sanki az önce yaşanan o an, bir kâbusun parçasıydı ve o, kâbusa geri dönmek istiyordu.

Balkona kaçtım. Ellerim titriyor. Parmağımın ucundaki o lacivert lekeye bakıyorum. Bu Özgür’ün mürekkebi mi? Yoksa benimki mi? Yoksa biz, aynı zehirlenmiş kalemi kullanan iki farklı el miyiz?

Aşağıda zeytin ağaçları hışırdıyor. Rüzgâr, “Serçe” şarkısındaki o nakaratı fısıldıyor:

“Bizim görevimiz biriktirmek değil, uçmak…” 

Biz neyi biriktiriyoruz Özgür? Günahları mı? Yoksa hiç söylenmemiş o yasak kelimeleri mi? Yarın sabah o dudağındaki lekeyi karına nasıl açıklayacaksın? “Dolma kalem patladı.” mı diyeceksin? Yoksa “Ruhumdaki çatlak kanadı.” mı?

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Aynaya baktım. Benim dilimdeki leke gitmiş. O almış. Hepsini yemiş. Hepsini o emmiş.)

Bir Cevap Yazın