Dip Ses #24: Düğmeler, Çorapların Tekleri 🧦

Stüdyodayız. Özgür masanın başında, Adını Arayan Çocuk albümünün kayıtlarını düzenliyor. Önünde şarkı sözlerinin olduğu kâğıtlar duruyor. Ben vokal kabinindeyim. Kulaklık kulağımda. 🎧 Sıradaki şarkı: Yatağın Altındaki Canavar.

Özgür, “Hadi Mine’l,” diyor içeriden, sesi kulaklığımda metalik bir tanrı gibi yankılanıyor. “Bu kısımlar sende. Unutma, bu bir çocuk şarkısı değil. Bu, büyümekten korkanların ağıdı.”

Derin bir nefes alıyorum. Önümdeki kâğıda bakıyorum. Ve o satırı okuyorum:

Vardı ne sivri dişler ne de kanlı pençeler / Kayıp düğmeden gözler, sökük yünden saçlar…” 

Duruyorum. Nefesim kesiliyor. 😶 Elimi cebime atıyorum. O gün mağaza kabininde bulduğum, o kadının düşürdüğü ve benim “totem” yaptığım o küçük, beyaz, plastik düğme, parmaklarımın ucunda. Sıcak. Özgür bunu nereden biliyor? Ben o düğmeyi bulduğumda yanımda değildi. Ona anlatmadım. Kimseye anlatmadım. O zaman bu şarkı sözü… Nasıl oluyor da benim cebimdeki sırrı anlatıyor?

“Mine’l? Orada mısın?” Özgür’ün sesi sabırsız. “Buradayım,” diyorum, sesim titreyerek. “Özgür… Bu sözleri ne zaman yazdın?” “İki hafta önce,” diyor. “Neden?” İki hafta mı? Ben düğmeyi daha geçen hafta buldum. Yani Özgür, ben o düğmeyi bulmadan önce mi yazdı bunu? Yoksa… Ben o düğmeyi, sırf bu şarkıdaki canavarın gözü tamamlansın diye mi buldum?

Ben bir karakter miyim? Özgür’ün yazdığı, ete kemiğe büründürdüğü, acı çektirdiği ve sonra şarkı söylettiği bir kukla mıyım?

“Hadi,” diyor Özgür. “Canavar bekliyor.” Şarkıya giriyorum:

Yatağın altındaki canavar, anlat bana derdini / Neden böyle saklanırsın, nedir senin kederin?” 

Söylerken sesim çatlıyor. Çünkü o canavar benim. O “kırık oyuncak”, o “çorabın teki” benim. İnsanların sevmediği, görmezden geldiği, yatağın altına ittiği o “şey” benim.

Şarkının sonuna geliyoruz. Çocuk canavara elma uzatıyor. 🍎 Canavarın korkunç olmadığını anlıyor. Mutlu son, değil mi? Ama ben mutlu değilim. Vokal kaydını bitirip kabinden çıkıyorum. Özgür gülümsüyor. “Harikaydı,” diyor. “Tam istediğim o ‘tekinsiz masumiyet’ vardı sesinde.”

Masanın üzerine, cebimdeki o beyaz düğmeyi koyuyorum. Tak. Özgür düğmeye bakıyor. Sonra da bana. Anlamıyor. “Düğmem kopmuş,” diyorum yalan söyleyerek. “Dikebilir misin?” Özgür, elleriyle, o mühendis titizliğiyle düğmeyi alıyor. “Hallederiz,” diyor. “Ben bu albümdeki her söküğü dikerim.” 🪡

Gözlerimi kısıp ona bakıyorum. Sen dikmiyorsun Özgür. Sen beni ilmek ilmek örüyorsun. Ama dikkat et… Bir gün o canavar yatağın altından çıkarsa, ilk işi o kalemi elinden almak olacak.

Eve dönüyorum. Yan daireden yine o ses geliyor. Metronom. Tak-tak-tak. Ama bu sefer bir fark var. İçerideki ses şarkı söylemiyor. Bir şey okuyor. Kulağımı duvara dayıyorum. “…Canavar sen değilmişsin, kalbimdeki korkuymuş / Meğer en karanlık oda, kurduğum kuruntuymuş…” 

Özgür’ün yazdığı finali okuyor. Ama sesi… Sesi alaycı. Sanki “Kuruntu değilim aptal, buradayım!” der gibi gülüyor sonra.

Ben de gülüyorum. Haklısın hayalet. Biz kuruntu değiliz. Biz, onların “temiz” dünyasına sığmayan o çorap tekleriyiz. 

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Tek Bir Nota şarkısında bir ay boyunca sadece ‘sol’ üfleyen çocuk var ya… Ben o ‘sol’ notasının içindeki çatlağım işte. Üfle bakalım üfleyebilirsen.)

Bir Cevap Yazın