Özgür arabayı kullanıyor. Elleri direksiyonda. O lacivert lekeler gitmiş. Tırnak dipleri temiz. Ama omuzları hâlâ çökük. Sanki o köprünün bütün halatlarını tek başına sırtlamış gibi. Radyoda anlamsız, neşeli bir pop şarkısı çalıyor. Normalde Özgür bu müziğe beş saniye dayanamaz, hemen kapatırdı. Ama şu an o “boş” sese ihtiyacı var. O şarkı, bizi gerçek dünyaya bağlıyor. Bizi o mürekkep kuyusundan çekip alıyor.
Eve vardık. Kapıyı O açtı. Yüzünde o bildik, o sıcak gülümseme. Üzerinde mutfak önlüğü. Bize baktı. Baştan aşağı süzdü. Ruhumuzdaki yırtıkları, dizlerimizdeki tozları, gözlerimizdeki o “deli” parıltının sönmüş külünü gördü. Ama hiçbir şey sormadı. “Hoş geldiniz gaziler,” dedi sadece. “Hadi, ellerinizi yıkayın. Sofra hazır.”
Lavaboda ellerimizi yıkadık Özgür’le. Suyun giderden akışını izledim. Berrak akıyordu. Lacivert yok. Kan yok. Aynaya baktım. Mine’l orada. Eski Mine’l. Biraz yorgun, biraz dağılmış ama… İnsan. Canavar, yatağın altına geri dönmüş.
Salona geçtik. Sofrada kelem sarması var. Buharı tütüyor. Ortaya konmuş kocaman bir kâse yoğurt. Bu manzara… Bu manzara o kadar güçlü ki, o kadar “gerçek” ki; az önce şantiyede yaşadığımız o kıyamet, sanki bin yıl önceki bir efsane gibi uzaklaştı bizden.
Tam ilk lokmayı alacaktık ki, tabletin ekranı aydınlandı. Ersin. Görüntülü arama. Açtık. Ersin, Erzincan’daki o öğrenci evinin loş ışığında. Kucağında kedisi. Kedi mırıl mırıl. Ersin gülüyor. “Gençler,” dedi. “Az önce buradaki kar dindi. Gökyüzü açtı. Sizin orada durumlar nasıl?”
Özgür, ağzına bir sarma attı. Çiğnedi. Yüzüne renk geldi. O solgun, o “hasta” adam gitti; yerine bizim bildiğimiz Özgür geldi. “Biz iyiyiz agacım,” dedi. “Düğmeyi ilikledik. Yani… Daha doğrusu düğmeyi denize gömdük.”
Ersin kahkaha attı. “İyi yapmışsınız agacım,” dedi. “O düğme zaten sana dardı. Bırak balıklar taksın.”
Sonra Ersin ciddileşti. Ekrana bir kâğıt yaklaştırdı. “Ödev” şarkısının sözleri. “Bakın,” dedi. “Sözler düzeldi. ‘Ne yaparsan o’sun, adını sen kazanacaksın.’ yazıyor yine. Kâbus bitti.”
Özgür derin bir nefes verdi. Ben de tabağımdaki sarmaya gömüldüm. Tadı… Tadı huzur gibiydi. Anne eli gibi. Özgür’ün eşi, çayları tazelerken bana göz kırptı. “Mine’l,” dedi. “Senin rengin yerine gelmiş. Az kalsın seni de o hikâyenin içinde kaybedecektik.”
“Beni kaybedemezsiniz,” dedim, ağzım doluyken (ne kadar ayıp). “Ben dip sesim. Ben hep oradayım.” Güldü. “Biliyorum,” dedi. “O yüzden sana tatlının en büyüğünü ayırdım.”
Yemekten sonra Özgür balkona çıktı. Sigara içmiyor ama içiyormuş gibi denize bakıyor. Ben de yanına gittim. Aşağıda, o karanlık denize baktık. O düğme orada. Çamurun içinde. Belki bir istiridye onu inci sanıp içine alacak. Belki bir balık onu yutacak ve “Adını Arayan Balık” olacak.
Özgür bana döndü. “Mine’l,” dedi. “Bu albüm bittiğinde… Biz ne yapacağız?” “Bilmem,” dedim. “Belki de CÖNK‘e devam ederiz. Türküler daha güvenli. En azından sonunu bildiğimiz hikâyeler.” “Hayır,” dedi Özgür. “Güvenli yerlerde sanat olmaz. Biz yine o uca gideceğiz. Ama bu sefer…” İçerideki eşine, o ışıl ışıl odaya baktı. “Bu sefer belimize ip bağlayacağız. O ipin ucu da içeride, karımın ellerinde olacak.”
Haklı. Biz uçurumdan atlamayı seviyoruz. Ama bizi yukarı çekecek birine muhtacız.
Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Ersin’in kedisi ekrandan bana pati attı. 🐾 O da görüyor beni. Kediler ve deliler… Frekansımız aynı. 🐱)
SON 🎬

ah minelaşk ve minelgaraib
Ah mine’l-vehim.
‘Ah’larla değil, nezaket ile hemhâl olasın. 🌑