Gökten hiçbir şey düşmedi, ne sana ne de bana 🚫
Adını yiyen canavar, son verdi bu yola 👹
Heybesi delik artık, bizizdir o gölgeler
İsim misim kalmadı, yırtsın etimi dikenler 🩸
Şantiyenin bir diğer kontrol noktasına geldiğimde, gökyüzü sadece yağmur değil, sanki kadim bir öfke kusuyordu. Şantiye şefi önüme atladı, kolları iki yana açılmış, yüzü yağmurdan ve korkudan sırılsıklam: “Giremezsin!” diye kükredi, rüzgârın uğultusu arasından. “Askı halatı değişimi var! Rüzgâr limiti aştı, kule sallanıyor!”
Dinlemedim. O sarı ve turuncu yelekli adamların dehşet dolu bakışları arasından sıyrılıp servis asansörüne koştum. Demir kapı üzerime kapandığında, yukarıya, o gri ve ıslak cehenneme doğru tırmanmaya başladım.
Deniz seviyesinden 250 metre yukarıdayız. Kuzey Kulesi’nin en ucundaki bakım platformunda. Rüzgâr burada sadece esmiyor; o devasa çelik halatların, o yüzlerce tonluk metal liflerin arasından geçerken, sanki binlerce yıldır hapsedilmiş bir ejderha gibi çığlık atıyor. Metal metale sürtüyor, köprü inliyor.
Ve Özgür’ü gördüm yine. Platformun en ucunda. Korkulukların… dışında. Üzerindeki o hayati, o turuncu emniyet kemerini çıkarmış, ayaklarının dibine, metal ızgaraların üzerine bir yılan ölüsü gibi bırakmış. Rüzgâr, üzerindeki o turuncu mühendis yeleğini parçalamak istercesine dövüyor, kumaş tenine yapışıp, sonra şiddetle kabarıyor. Ama o, bu kaosun ortasında ürkütücü bir dinginlikle, mermerden yontulmuş bir heykel gibi duruyor. Yüzü aşağıya, o hırçın, köpürmüş, gri denize dönük.
Yanına doğru, ızgaralara tutunarak, sürünerek ilerledim. Rüzgâr beni göğsümden itiyor, “Geri git!” diye haykırıyordu. “Özgür!” diye bağırdım. Sesim, rüzgârın o devasa ağzında bir lokma gibi çiğnenip yutuldu.
Bana döndü. Tanrım… O yüz… O yüz Özgür’e ait değildi. O “Adını Arayan Çocuk“un masumiyeti, o müstafi üsteğmenin disiplini, o şairin hüznü… Hepsi silinmişti. Geriye sadece saf, yoğun, karanlık bir boşluk kalmıştı. Gözlerinin beyazı yoktu. İrisleri, göz bebekleri, damarları… Hepsi o koyu, o kıvamlı laciverte teslim olmuştu. Ağzı hafifçe aralıktı ve dudaklarından aşağıya, çenesine, boynundaki o atardamarın üzerine doğru zift gibi koyu, metalik parıltılı bir sıvı sızıyordu. Mürekkep. Özgür kusmuyordu; Özgür taşıyordu. İçindeki bütün o “söylenmemiş sözler”, yutulmuş öfkeler, “Adını Arayan Çocuk“un bulamadığı o lanetli isimler, bedeninden dışarı, bir petrol sızıntısı gibi akıyordu.
Eli yakasındaydı. O sabah eşinin dualarla diktiği, “mühürlediği” o beyaz düğmede. Şarkı söylüyordu. Ama sesi insan sesi değildi; rüzgârın uğultusunu, çeliğin gıcırtısını bastıran, binlerce kişinin aynı anda fısıldadığı metalik bir koroydu: “…Haydi sıra sende, kapat gözlerini, bak karanlığa / Senin adın yoklukta gizli, hangi yolda, hangi handa? / Bu masal bitti, senin hikâyen de burada bitiyor / Bakalım senin kalbin, hangi ihanet tohumunu saklıyor?”
Şarkı sözlerini katlediyordu! O umut dolu “iyilik tohumu”nu, bir zehre dönüştürüyor; gerçekliği büküyor, yeniden yazıyordu.
Yanına ulaştım. Nefes nefeseyim. Elimi uzatıp yakasına, o lanetli parmaklarına yapışmak istedim ama etrafında görünmez, yoğun, elektrik yüklü bir manyetik alan vardı sanki. İtiyordu beni. O “dip ses”in frekansı o kadar yüksekti ki, kulak zarlarım patlayacak gibi zonkluyordu.
Özgür, parmaklarını o beyaz düğmeye geçirdi. Tırnaklarının dipleri de lacivertti. “Yapma!” diye çığlık attım, sesim boğazımı yırtarak çıktı. “O koparsa biz biteriz Özgür! O düğme koparsa, halat da kopar! Hepimiz düşeriz!”
Gülümsedi. Dişleri simsiyahtı. Mürekkep, diş etlerinden sızıyordu. “Mine’l,” dedi, sesi rüzgârın içinde çatallanarak. “Zaten düşüyoruz. Sadece yere çarpmayı erteliyoruz.”
Ve asıldı. Zaman dondu. Yağmur damlaları havada asılı kaldı. ÇIT.
O ses… O küçücük, o adi plastik düğmenin kopma sesi… O fırtınanın ortasında, sanki köprünün ana taşıyıcı halatı kopmuş gibi, bir top patlaması gibi yankılandı kulaklarımda. Ve o an, köprünün kulesine bağlı o devasa çelik askı halatlarından biri “VINNN!” diye titredi. Bir rezonans. Özgür’ün içindeki o ruhani kopuş, köprünün statiğini bozmuştu, yerkürenin o hassas dengesini, o fay hattını gıdıklamıştı. Beton kule ayaklarımın altında sallandı.
İplik koptu. Ama beklediğim gibi düğme yere düşmedi. Kopan ipliğin ucundan fırladı ve… Havada asılı kaldı. Tam Özgür’ün göğsüyle benim yüzüm arasında. Yer çekimine meydan okuyarak. Kendi ekseni etrafında dönmeye başladı. Döndükçe büyüdü. O masum beyaz rengi kirlendi, grileşti, sonra o bildiğimiz dipsiz siyaha döndü. O bir düğme değildi artık. O bir gözdü. “Yatağın Altındaki Canavar“ın o kayıp, o kör gözü. Bize bakıyordu. Ve o göz bebeğinin, o kara deliğin içinde hepimizi gördüm: Ersin’i Erzincan’da bir çığın altında boğulurken… Kendimi o mağaza kabininde derisi yüzülmüş hâlde titrerken… Özgür’ü… Özgür’ü o halatların arasında paramparça olurken gördüm.
Özgür, o kara deliğe bakarak boşluğa doğru bir adım attı. Mürekkep, yağmura karıştı. Her yer; gökyüzü, hırçın deniz, benim ellerim… Her şey laciverte boyandı.
Tam o anda… Tam o “yok oluş” anında… Cebimdeki telefon değil, sanki göğüs kafesimin içindeki bir kemik titredi. Ve o ses duyuldu. Hoparlörden değil. Doğrudan havanın zerreciklerinden, yağmurun şırıltısından gelen o ses.
“ÖZGÜR!”
Bu, eşinin sesiydi. Ama telefondan gelmiyordu. Sanki bütün köprü, bütün o çelik yığını, bütün o beton bloklar dile gelmişti. Özgür havada dondu. Bir ayağı boşlukta, bedeni o uçurumun üzerindeydi ama düşmüyordu. Gözlerindeki o lacivert perde, o zifiri karanlık titredi. O “şifacı” kadının sesi, görünmez bir güvenlik ağı gibi altına serildi.
Sonra cebimdeki telefonun ışığı yandı. Kör edici bir beyazlıkta. Arayan: EŞİ. O ışık, o lacivert karanlığı bir lazer gibi deldi geçti. Özgür sendeledi. Gözlerini kırpıştırdı. Bedeni kasıldı ve geriye, platformun güvenli tarafına, benim kucağıma doğru yığıldı.
Havadaki o “kara göz”, o düğme, o telefonun ışığıyla titreşti, küçüldü, küçüldü… Ve sıradan, plastik bir düğme olarak metal ızgaraların arasından süzüldü. Aşağıya, o hırçın, o köpürmüş denize doğru düştü.
LÖP. 💧
Deniz sakinleşmedi. Ama Özgür nefes almaya başladı. Yüzündeki o siyah akıntı, gökyüzünden boşalan o temiz yağmurla yıkanıyor, akıp gidiyordu. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Ama bu seferki, o canavarın değil; korkmuş bir adamın ağlayışıydı. “Mine’l,” dedi, ciğerleri sökülürcesine. “Halatları tutamadım. Kopuyorlardı…”
Başını göğsüme bastırdım, sırılsıklam saçlarını okşadım. “Halatları tutmak senin görevin değil üsteğmenim,” dedim, sesim titreyerek. “Senin görevin, düğmeyi iliklemekti. Onu da denize hediye ettik.”
Telefonu açtım. Kulağına dayadım. Karşıdaki ses, bütün bu kıyametten, bu fırtınadan habersiz (ya da fırtınayı dindiren o gücün ta kendisi) kadar sakindi: “Özgür… Akşama kelem sarması yaptım. Ersin de görüntülü arayacakmış, kedisi iyileşmiş. Gelirken Mine’l’i de getir. O şimdi açtır, sesi geliyor rüzgârdan.”
Özgür, o telefondaki sese tutundu. Bu devasa köprünün, halatlarıyla dengede duruşu gibi. “Tamam,” dedi, sesi titreyerek. “Tamam… Geliyoruz, can kuzum.”
Telefonu kapattı. Bana baktı. Gözleri… O ela gözleri geri gelmişti. Yorgun, bitik ama… İnsan. “Mine’l,” dedi. “Biz az önce… Ne yaptık?”
Gülümsedim. (Ama içim hâlâ o uçurumun kenarında titriyordu.) “Biz yapmadık Özgür,” dedim. “Biz sadece düşüyorduk. Senin karın bizi havada yakaladı.”
Aşağıya, o karanlık denize baktım. O düğmenin düştüğü yerde, dalgaların arasında minik, gümüşi bir parıltı gördüm. Belki bir balık sürüsüydü. Belki de… Adını arayan küçük, kayıp balıklardı.
Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Asansörle inerken kuleye baktım. Tepede bir gölge vardı. El sallıyordu. O kopan halatı kim tuttu sanıyorsunuz? 💪)
