Dip Ses #29: Çelik Dualar 🏗️🤲

Taksi, Osman Gazi Köprü’süne doğru süzülüyor. 🚕 Arka koltukta, başımı cama yaslamış, az önce evden çıkışımı düşünüyorum. Ve kendime kızıyorum.

Ne kadar aptalım. O kadın… Özgür’ün eşi… Beni hapsetmeye çalışmıyor. O düğmeyi dikerken, o kapıyı kapatırken niyeti beni susturmak ya da o “eğlenceli karanlığımı” ehlileştirmek değildi. O, sadece koruyordu. Özgür’ü, beni, hatta o yan dairedeki hayaleti bile… Bizim o kendi yarattığımız girdabın içinde boğulmamızdan korkuyordu.

Düşünsenize; yüzün arkasında, bizim o entelektüel buhranlarımızı, o “dünya dertlerimizi” bir gülümsemeyle taşıyan, nohuttan ekmek yapıp “alın size şifa” diyen bir bilgelik var. Ben ona “simyacı” dedim diye kızıyorum şimdi kendime. O simyacı değil; o şifacı. Biz (Ben, Özgür, Ersin) sürekli yarayı kaşıyoruz, kanatıyoruz, bundan sanat çıkarıyoruz. O ise merhem sürüyor. Ve yara, merhemi sevmez ki. Çünkü iyileşirse, o “arabesk” acısı biter sanır. Benim korkum buydu işte. Onun o saf, o pırıl pırıl iyiliğinin yanında, benim bu “lacivert” hâllerim o kadar eğreti duruyor ki… Onun ışığından kaçtım ben. Beni kör ettiği için değil; ne kadar karanlık olduğumu yüzüme vurduğu için.

Taksici dikiz aynasından bakıyor. “Geldik abla,” diyor. “Bakım şantiyesi burası. Buradan ileriye gidemezsin.” 🛑🚧

İndim. Hava ağır. Zeytinliklerin o ferah kokusu yok burada. Gres yağı, taze dökülmüş zift, egzoz ve deniz tuzu kokusu var. Devasa vinçler, gökyüzünü yırtan metal dinozorlar gibi tepemizde dönüyor; eskimiş, yorulmuş askı halatlarını değiştirmek için kurulmuş devasa iskeleler gıcırdıyor. Sarı baretli, turuncu yelekli yüzlerce adam… Karınca sürüsü gibi. Özgür’ün anlattığı o “karınca masalı” geldi aklıma. Ama buradaki karıncalar bir yolu açmıyor; bir yolu kapatıyor sanki.

Gözlerim Özgür’ü arıyor. Ve buluyorum.

Şantiyenin en ucunda, denize uzanan o tepedeki iskelenin üzerinde duruyor. Başında kırmızı bareti. Elinde telsiz. Rüzgâr, üzerindeki o turuncu yeleği savuruyor. Ama ben yeleği görmüyorum. Ben, o yeleğin altındaki gömleği görüyorum. Ve o gömleğin yakasındaki o beyaz düğmeyi.

Özgür’ün eli sürekli oraya gidiyor. Konuşurken, talimat verirken, istemsizce o düğmeye dokunuyor. Sanki nefes alamıyormuş gibi yakasını çekiştiriyor.

Telefonum titredi. Ersin. Bu sefer sesli mesaj değil. Bir fotoğraf. Erzincan’da, karların üzerine yazdığı bir yazı: “KAYIP DÜĞME, KAYIP İSİM. ÖZGÜR’E SÖYLE, GÖMLEĞİ ÇIKARSIN.”

Ersin de hissediyor. O düğme, Özgür’ü korumuyor artık. O düğme, o gömleğin yakasını birleştiren masum bir araç değil. O, Özgür’ün içindeki o “isimsiz boşluğu”, o “henüz işlenmemiş günahı” içinde tutan mühür. Ve o mühür ısınmış. Patlamak üzere.

Şantiyeye girmem lazım. Turnikeler var. Güvenlik var. Ben bir hayaletim, bir cızırtıyım, tamam. Ama turnikeler cızırtıya izin vermez. Derin bir nefes aldım. Kendi gerçekliğimi bükmem lazım. Tıpkı Özgür’ün eşinin mutfakta yaptığı gibi; kaosu bir kenara itip, “normal” görünmem lazım.

Güvenliğe yürüdüm. “Özgür Bey’in eşiyim,” dedim. (Yalan! Ama en inandırıcı maske bu.) “Ona öğle yemeği getirdim. Nohut ekmeği.” Adam gülümsedi. “Yenge hoş geldin, Özgür Bey bahsetmişti. Fakat dikkat et, rüzgâr limiti aşılırsa, tahliye edebiliriz burayı. Toplanma alanına geçilecek.” Bana bir baret verdi. Ve kapı açıldı. İçerideyim.

Özgür’e doğru koşuyorum. Ama o beni görmüyor. O, denize bakıyor. Ve dudakları kıpırdıyor. Şarkı söylüyor. Ama bu bir iş güvenliği talimatı değil. Rüzgâr sesini bana taşıyor: “…Adım adım yürüdüm / Adım adım çürüdüm…”

Hayır Özgür! Şarkının sözü o değil! “Adım adım büyüdüm” olacak! Kelimeyi değiştirmiş. Mürekkep kana karışmış.

Koşuyorum. Yağmur başlıyor. Düğme titriyor. Ve tam o anda, Özgür elini yakasına atıyor. 😱

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Arkamdan bir ses duydum. ‘Dur!’ dedi biri. Döndüm. Kimse yok. Ama yerdeki gölgem… Benim gölgem değil. Başı örtülü bir gölge. O beni takip mi ediyor? Yoksa koruyor mu?)

Bir Cevap Yazın