Saat 03.33. Şeytanın saati derler. Bence alakası yok; bu saat, sadece uykusuzların ve vicdan azabı çekenlerin vardiyasıdır. Yatağımda dönüp duruyordum. Çünkü yan daireden yine o ses geliyordu. Mırıldanma değil bu sefer. Tıkırtı. Sanki biri, tırnaklarını parkeye vurarak ritim tutuyor. Tık. Tık. Tık-tık.
Dayanamadım. O paslı anahtarı (hani nereden geldiğini hatırlamadığım o anahtarı) cebime attım ve koridora çıktım. Apartman boşluğu buz gibi. Fotoselli lamba yanmadı. Karanlıkta, el yordamıyla buldum kapıyı. Anahtarı çevirdim. Bu sefer kapı gıcırdadı. Sanki “Nerede kaldın?” diye sitem eder gibi.
İçeri girdim. O kesif yasemin kokusu ve pas kokusu birbirine karışmış. Âdeta havada asılı duruyor, ciğerlerime yapışıyor. Salona yürüdüm. O gün bıraktığım çay bardağı sehpada yoktu. Yerine ne vardı biliyor musunuz? Bir metronom. ⏱️
Eski, piramit şeklinde, ahşap bir metronom. Ve çalışıyordu. Tak. Tak. Tak. Tak. Odanın o ölümcül sessizliğini, bu mekanik kalp atışı bölüyordu. Kim kurdu bunu? Ne zaman kurdu?
Koltuğa baktım. Boş. Ama minderi hâlâ çökük. Sanki oturan kişi, ben kapıyı açtığım an buharlaşmış gibi. Ve yerde… O siyah kaplı defter duruyor. Eğildim aldım. Geçen seferki o “Arkanı dönme!” uyarısının olduğu sayfayı çevirdim. Yeni bir sayfa dolmuş. Mürekkep taze. Hatta parmağıma bulaştı.
Şöyle yazıyordu: “Adını arayan o çocuk var ya Mine’l… O benim. Obayı terk etmedim. Kovuldum. Ve şimdi geri dönmek için senin şarkını bitirmeni bekliyorum. Ama sen çok yavaşsın. Çok korkaksın.”
Ve hemen altına, benim geçen gün kütüphanede yediğim o dizeyi kusmuştu defter: “Bugün benim cesedim sen olacaksın bir düşünsene / Şu perdeler açılacak ve gurbet sığacak odacıklarına”.
Elim titredi. Bu yazı benim el yazım. Ama ben bunları yazmadım. (Yazmadım, değil mi?)
Aniden metronomun sesi değişti. Ritmi hızlandı. Tak-tak-tak-tak. Kalp çarpıntısı gibi. Ve odanın diğer ucundaki, o duvara dayalı boy aynasından bir yansıma çarptı gözüme. Aynada kendimi gördüm. Üzerimde gri hırkam, dağınık saçlarım… Ama bir sorun vardı. Ben aynaya bakıyordum ama aynadaki yansımam bana bakmıyordu. O, başını hafifçe yana eğmiş, arkasındaki (yani odanın derinliğindeki) karanlığa gülümsüyordu.
Nefesimi tuttum. Elimi kaldırdım. Aynadaki yansımam elini kaldırmadı. O, benden bağımsızdı.
“Sen kimsin?” diye fısıldadım. Aynadaki suretim, o yana eğik başını yavaşça, çok yavaşça bana çevirdi. Gözleri benimki gibi mavi değildi. Simsiyahtı. Zeytin karası gibi. Ya da fincanın dibindeki o mürekkep kuyusu gibi.
Dudakları kıpırdadı. Ses duymadım. Ama dudaklarını okudum: “Ben senin cızırtınım. Beni kayıttan silemezsin.”
Metronom aniden durdu. Odanın içindeki hava çekildi sanki. Vakumlandı. Kulaklarımda o basınç uğultusu… Arkamda, tam ensemde sıcak bir nefes hissettim. Aynadaki yansımam, parmağıyla arkamı işaret etti.
Dönmedim. Dönemedim. Gözlerimi kapattım ve kendimi dışarı, koridora attım. Kapıyı üzerime kilitledim. Sırtımı kapıya yaslayıp yere çöktüm.
İçeriden bir ses geldi. Çok net. Çok berrak. Benim sesim. Şarkı söylüyordu: “Beyler çeksin kılıcı, etsin kavga gürültü / Prenses batırsın iğneyi, bitsin bu sıkıntı / En keskin kılıç dua, en sağlam zırh sabır / Anlamayana ne diyelim, artık kendi bilir!”
Elimi cebime attım. Anahtar yoktu. İçeride, o sehpanın üzerinde unutmuştum. Artık oraya girmem için anahtara ihtiyacım yok. Çünkü kapının öbür tarafındaki şey, artık benim anahtarım.
Eve döndüm. Yatağıma girdim. Ama sabah uyandığımda yastığımda ne buldum dersiniz? O siyah kaplı defter. Ve son sayfasına yeni bir not düşülmüş: “Metronomu 120 bpm’e ayarladım. Biraz hızlan Mine’l. Vaktimiz daralıyor. Köprü sallanmaya başladı.”
Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Odaya girdiğimde aynaya baktım. Gözlerim ela. Ve göz bebeğimde… Küçücük, siyah bir nokta var. Büyüyor mu ne? 👁️⚫)









