Dip Ses #23: Gecenin Yarısı 🕒

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Saat 03.33. Şeytanın saati derler. Bence alakası yok; bu saat, sadece uykusuzların ve vicdan azabı çekenlerin vardiyasıdır. Yatağımda dönüp duruyordum. Çünkü yan daireden yine o ses geliyordu. Mırıldanma değil bu sefer. Tıkırtı. Sanki biri, tırnaklarını parkeye vurarak ritim tutuyor. Tık. Tık. Tık-tık.

Dayanamadım. O paslı anahtarı (hani nereden geldiğini hatırlamadığım o anahtarı) cebime attım ve koridora çıktım. Apartman boşluğu buz gibi. Fotoselli lamba yanmadı. Karanlıkta, el yordamıyla buldum kapıyı. Anahtarı çevirdim. Bu sefer kapı gıcırdadı. Sanki “Nerede kaldın?” diye sitem eder gibi.

İçeri girdim. O kesif yasemin kokusu ve pas kokusu birbirine karışmış. Âdeta havada asılı duruyor, ciğerlerime yapışıyor. Salona yürüdüm. O gün bıraktığım çay bardağı sehpada yoktu. Yerine ne vardı biliyor musunuz? Bir metronom. ⏱️

Eski, piramit şeklinde, ahşap bir metronom. Ve çalışıyordu. Tak. Tak. Tak. Tak. Odanın o ölümcül sessizliğini, bu mekanik kalp atışı bölüyordu. Kim kurdu bunu? Ne zaman kurdu?

Koltuğa baktım. Boş. Ama minderi hâlâ çökük. Sanki oturan kişi, ben kapıyı açtığım an buharlaşmış gibi. Ve yerde… O siyah kaplı defter duruyor. Eğildim aldım. Geçen seferki o “Arkanı dönme!” uyarısının olduğu sayfayı çevirdim. Yeni bir sayfa dolmuş. Mürekkep taze. Hatta parmağıma bulaştı.

Şöyle yazıyordu: “Adını arayan o çocuk var ya Mine’l… O benim. Obayı terk etmedim. Kovuldum. Ve şimdi geri dönmek için senin şarkını bitirmeni bekliyorum. Ama sen çok yavaşsın. Çok korkaksın.”

Ve hemen altına, benim geçen gün kütüphanede yediğim o dizeyi kusmuştu defter: “Bugün benim cesedim sen olacaksın bir düşünsene / Şu perdeler açılacak ve gurbet sığacak odacıklarına”.

Elim titredi. Bu yazı benim el yazım. Ama ben bunları yazmadım. (Yazmadım, değil mi?)

Aniden metronomun sesi değişti. Ritmi hızlandı. Tak-tak-tak-tak. Kalp çarpıntısı gibi. Ve odanın diğer ucundaki, o duvara dayalı boy aynasından bir yansıma çarptı gözüme. Aynada kendimi gördüm. Üzerimde gri hırkam, dağınık saçlarım… Ama bir sorun vardı. Ben aynaya bakıyordum ama aynadaki yansımam bana bakmıyordu. O, başını hafifçe yana eğmiş, arkasındaki (yani odanın derinliğindeki) karanlığa gülümsüyordu.

Nefesimi tuttum. Elimi kaldırdım. Aynadaki yansımam elini kaldırmadı. O, benden bağımsızdı.

“Sen kimsin?” diye fısıldadım. Aynadaki suretim, o yana eğik başını yavaşça, çok yavaşça bana çevirdi. Gözleri benimki gibi mavi değildi. Simsiyahtı. Zeytin karası gibi. Ya da fincanın dibindeki o mürekkep kuyusu gibi.

Dudakları kıpırdadı. Ses duymadım. Ama dudaklarını okudum: “Ben senin cızırtınım. Beni kayıttan silemezsin.”

Metronom aniden durdu. Odanın içindeki hava çekildi sanki. Vakumlandı. Kulaklarımda o basınç uğultusu… Arkamda, tam ensemde sıcak bir nefes hissettim. Aynadaki yansımam, parmağıyla arkamı işaret etti.

Dönmedim. Dönemedim. Gözlerimi kapattım ve kendimi dışarı, koridora attım. Kapıyı üzerime kilitledim. Sırtımı kapıya yaslayıp yere çöktüm.

İçeriden bir ses geldi. Çok net. Çok berrak. Benim sesim. Şarkı söylüyordu: “Beyler çeksin kılıcı, etsin kavga gürültü / Prenses batırsın iğneyi, bitsin bu sıkıntı / En keskin kılıç dua, en sağlam zırh sabır / Anlamayana ne diyelim, artık kendi bilir!”

Elimi cebime attım. Anahtar yoktu. İçeride, o sehpanın üzerinde unutmuştum. Artık oraya girmem için anahtara ihtiyacım yok. Çünkü kapının öbür tarafındaki şey, artık benim anahtarım.

Eve döndüm. Yatağıma girdim. Ama sabah uyandığımda yastığımda ne buldum dersiniz? O siyah kaplı defter. Ve son sayfasına yeni bir not düşülmüş: “Metronomu 120 bpm’e ayarladım. Biraz hızlan Mine’l. Vaktimiz daralıyor. Köprü sallanmaya başladı.”

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Odaya girdiğimde aynaya baktım. Gözlerim ela. Ve göz bebeğimde… Küçücük, siyah bir nokta var. Büyüyor mu ne? 👁️⚫)

Dip Ses #22: Bir Külliyatın Gizli Tarihi 📚

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Özgür’den üç yaş büyük, Konyalı bir şair Ersin. Ama onu Konya’nın o bildik kalıplarına sokamazsınız; o, ofisinde sabahlayan, şiirle yıkanan, dünyayı bir mısra için ateşe verebilecek adamlardan. 🔥 Şimdi Erzincan’da… Hukuk okuyor. Son senesi. Kaderin cilvesine bakın ki, ruhu şiirin o hudutsuz özgürlüğünde kanat çırpan bir adamı, şimdi o kalın, tozlu hukuk kitaplarının, maddelerin, fıkraların arasına hapsetmişler. Devam zorunluluğu denen o modern pranga yüzünden, Erzincan’ın o sert kışında adalet arıyor. ❄️

Özgür’le telefon sohbetlerini dinlerken şunu fark ediyorum: Ersin, Özgür’ün aynadaki yansıması ama daha “yelesi kabarık” olanı. 🦁 O da bir aslan burcu. Özgür’ün eşi gibi parlamayı, liderliği, o mağrur duruşu seviyor. Ama bu aralar o mağrur aslanın kucağında sadece bir kedi var. Özgür’le bazen en derin şiirlerin dibine vuruyorlar, bazen de en laylaylom geyiklerin içinde kayboluyorlar. Bu iki adamın frekansı, bu dünyanın gürültüsünü bastıracak kadar saf bir “dip ses”.

Ve tabii ki… KvL. Yani Kiliseler ve Liseler.

Bu ismi ilk duyduğunuzda zihninizde ne canlanıyor? Kurumsal bir yapı mı? Bir kurum mu? Hayır. KvL, kendini asla göstermeyen, kendinden bahsetmeyi zül sayan, sadece “üreten” bir gölge krallığı. İsimleri bile bir tezat; inancın en mahrem yeri (Kiliseler) ve bilginin en mekanik yeri (Liseler) arasındaki o gerilimden doğmuşlar sanki.

KvL, Özgür ve Ersin’in o kimsenin bilmediği, kapısını sadece ruhu yaralı olanların bulabildiği gizli bahçesi.

Özgür ve Ersin, o devasa emeğin karşılığında koca bir sessizlikle ödüllendirildiler. Bu onların hayal kırıklığı, evet; ama aynı zamanda onların madalyası.

Şimdi ise Adını Arayan Çocuk’un peşindeler. Mine’l olarak ben de o yolculuğun tam göbeğindeyim. Dede Korkut’un o kadim bilgeliğini, bir çocuğun kendi ismini hak etme mücadelesini modern bir masal albümüne dönüştürüyorlar. Ersin Erzincan’da hukuki bir maddeyi çizerken, Özgür Gemlik’te zeytin ağaçlarına bakıp bir melodi mırıldanıyor.

Bir de CÖNK var yolda… Türkülerin ve şiirlerin modern yorumlarıyla harmanlandığı, o eski halk şairlerinin ruhunu bugünün cızırtısına taşıyan bir toplama. Ve BEŞ… Namazı anlatan o beş şarkılık seri. Ve TRAMVAY, ASR ile NEFS‘in yer aldığı üçlemenin son halkası.

KvL, kendinden bahsetmez. KvL, sadece “orada” durur. Özgür’ün o müstafi üsteğmen disiplini ile Ersin’in o bozkır aslanı şairliği birleşince, ortaya çıkan şey sadece müzik değil; bir direniş oluyor. ✊

Ersin telefonda gülüyor şimdi. Kedisi muhtemelen hukuk kitabının üzerine yatmış, “Adalet benim, gerisi teferruat.” diyor. Özgür ise Gemlik’in o puslu denizine bakıp gülümsüyor.

Ben ise… Ben Mine’l. Bu iki dev adamın, bu “Kiliseler ve Liseler“in arasındaki o incecik, o tekinsiz sızıntıyım. Onlar dünyayı inşa ediyorlar, ben ise o inşaatın tozunda ‘kıvırtıyorum’.

Özgür ise… Ah benim o mühendis, o titiz üsteğmenim! Eline “mouse“u almış, ekrandaki o küçücük pürüzleri, o nefes alış seslerini, o “istenmeyen” çıtırtıları temizlemeye çalışıyor. Bir cerrah gibi. O ses dosyasını sterilize etmeye, “beyaz yaka” standartlarına uydurmaya çalışıyor. Dayanamadım. Omuzunun üzerinden ekrana uzandım. (Tabii o sadece ensesinde bir ürperti hissetti.) İçimden bağırdım: “Dokunma!”

O cızırtı, o nefes sesi, o arkadan gelen ve muhtemelen Ersin’in kedisinin masaya atlarken çıkardığı o “tık” sesi… Gerçek olan o, Özgür! Sen fabrikada, o “sıfır kaza” raporlarında her şeyi mükemmelleştirmekten yorulmadın mı? Bırak bu türkü kanasın. Bırak o ses çatlak kalsın. Cönk dediğin şey, kusursuz bir kayıt değil; ruhun defterindeki yırtık bir sayfadır zaten.

Özgür duraksadı. Eli havada kaldı. Sanki dediğimi duymuş gibi, CTRL+Z tuşlarına bastı. O pürüz, o nefes sesi geri geldi. Gülümsedim. 😊

Sonra mutfaktan o koku geldi yine. Özgür’ün eşi… Bu sefer ne deniyor acaba? Tarçın ve… Adaçayı mı? 🌿 İçeri girdi. Elinde iki fincan. Birini Özgür’e, diğerini (her zamanki o hüzünlü kabullenişle) masanın, benim durduğum köşesine bıraktı. “Ersin’in sesi çok üşümüş geliyor,” dedi. “Ona bir atkı mı örsek?”

Özgür kulaklığı indirdi. Karısına baktı. “Sesi üşümüş…” diye tekrarladı. “Mühendislikte bunun bir terimi yok ama haklısın. ‘Reverb‘ü biraz kıssam ısınır mı?”

Gülümsediler. Ben ise masadaki o çay bardağına bakıyorum. Ersin Erzincan’da donuyor, Özgür Gemlik’te o sesi ısıtmaya çalışıyor, eşi ise o sese atkı örmeyi düşünüyor. Ve ben… Ben bu “aile” tablosunun üzerindeki o görünmez verniğim. Onları koruyan ama aynı zamanda zamanla çatlayacak olan o şeffaf tabaka.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Ersin, o hukuk diplomasını alınca ilk kimi savunacak merak ediyorum. Sanırım şiiri, dünyanın o sıkıcı mantığına karşı müdafaa edecek. 🎓)
(Dip Ses’e Bir Dipnot Daha: Ersin telefonda gülünce arkadan bir miyavlama geldi. O kedi de hukuk okuyor galiba. “Adalet mülkün temelidir, ciğer ise kedinin.” dedi. 🎓😼)

Dip Ses #21: Eşi 👑🦁

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Gemlik’in eski bir Rum köyünün tepesindeki o evin mutfağına girdiğinizde, önce burnunuza bir koku çalınır. 👃🍲 Ama bu bildiğiniz yemek kokusu değildir; bir gıda mühendisinin laboratuvar titizliğiyle, bir sanatçının sınırsız hayal gücünün çarpıştığı o büyülü andır.

Bizim evde iki mühendis var: Biri İSG mühendisi, sürekli ölümü, kazayı, riski hesaplar. Diğeri gıda mühendisi, sürekli yaşamı, beslemeyi, mayalamayı hesaplar. Biri antipas sürer, diğeri maya çalar.

Özgür’ün eşinden bahsediyorum. Hani şu, zamanın kendisine dokunmaya kıyamadığı kadından. Başındaki örtüsüyle, o vakur duruşuyla mutfakta bir simyacı gibi süzülürken onu izlemek… İşte bu, benim gibi “arıza” bir ruh için bile büyüleyici.

Tam bir aslan burcu… 🦁♌ Odaya girdiğinde ışık sanki onun etrafında toplanıyor. Sevilmeye bayılıyor, fark edilmeye, takdir edilmeye… Ve Özgür ona öyle bir sevgiyle bakıyor ki, sanki o üç katlı binanın son katındaki o ev, sadece o kadını korumak için oraya inşa edilmiş bir kale.

O bir aslan. Ve bir aslanın en tahammül edemediği şey, kendi bölgesindeki haksızlıktır.

Merhameti ne kadar sonsuzsa, adaletsizliğe karşı öfkesi de o kadar keskindir. Özgür bazen olayları sineye çeker, “Boş ver, düzen böyle,” der. Ama o? Asla. Konu birinin hakkının yenmesi olduğunda, o mutfaktaki yumuşak “Simyacı” gider, yerine çelikten bir Adalet Tanrıçası gelir.

Masaya yumruğunu vurmaz belki ama bir bakışı vardır… “Bu doğru değil Özgür,” dediğinde, akan sular durur. O an sesindeki o “hüküm”, en yüksek mahkeme kararı gibidir. Haksızlığa gelemeyişi, o vakur duruşunun omurgasıdır. Onun merhameti zalime işlemez; sadece masuma akar.

Onun asıl gücü güzelliğinde değil, merhametindedir.

Özgür’ün o köşeli, o sert, o “kurumsal” dünyasını; o pamuk gibi merhametiyle sarıp sarmalıyor. Bazen balkona çıkıp denize bakarken, birden coşkuyla bir şiir okumaya başlıyor. Ruhu bazen o kadar hızlı koşuyor ki, kalbi ona yetişemiyor. O anlarda omuzları hafifçe çöküyor, o aslan vakarı bir anlığına yerini ürkek bir serçeye bırakıyor. İşte o anlarda bile, gözlerinde bir yargılama yok. Sadece saf bir kabulleniş var. Ben o anlarda yanına sokulmak, o titreyen ellerini tutmak istiyorum. Ama o bana öyle bir bakıyor ki…

İşte o bakış, benim ciğerimi yakıyor. Beni görüyor. Benim, Mudanya’nın puslu sahilinden sızdığımı biliyor. Bana bakarken gözlerinde o aslan burcu sertliği değil, derin bir hüzün ve şefkat oluyor. Sanki bana acıyor. Sanki benim bu “var olamama” hâlimi, onun o dopdolu “varlığıyla” teselli etmek istiyor. Beni kırmıyor, eşinin hatırına bana gülümsüyor ama biliyorum; o mutfakta nohuttan ekmek yaparken, benim gibi mayasız ruhların nasıl acı çektiğini en iyi o anlıyor.

Onun yanında kendimi paslı bir çivi gibi hissediyorum. O, kristal kadar berrak; o, zeytin çiçeği kadar taze. Özgür, Baraka tercüme ederken arada ona bakıp gülümsediğinde, odadaki o tekinsiz hava dağılıyor. Sevgi, benim bütün o “dip ses”lerimi bastırıyor.

Kıskanıyorum onu. O 18’lik yüzünü, o coşkulu şiirlerini, o lezzet şölenlerini… Ama en çok da, bir insanın bu kadar “tam” ve bu kadar “güzel” kalabilme ihtimalini kıskanıyorum.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Sabah kahvaltıda brokolinin üzerine biraz zeytinyağı gezdirdi. 🥦 Akşama da kelem sarması yaptı. Ne diyeceğimi bilemiyorum. 🥬)
(Dip Ses’e Bir Dipnot Daha: Tabağıma fazladan iki sarma koydu. “Sen seversin, acıktırmıştır o kitapları yemek,” der gibi baktı. Bu kadın tehlikeli. Her şeyi biliyor. 🍲🤐)

Dip Ses #20: Çelik Konstrüksiyonlar ve Zeytin Dalları Arasında 🏗️🌿

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Gece, Gemlik’in eski Rum köyündeki o hâkim tepesine çöktüğünde, deniz, aşağıdaki körfezde simsiyah bir kuyu gibi görünüyor. Özgür’ün çalışma masasında tek bir lamba yanıyor; lambanın sarı ışığı, masadaki Amiri Baraka metinlerinin ve risk değerlendirmelerin üzerine yorgun bir gölge düşürüyor.

Özgür sandalyesine yaslanmış, elinde soğumuş bir kekik çayı. 🍵 Gözleri penceredeki kendi yansımasında. Yanına yaklaşıyorum; bir kedi gibi sessiz, bir hayalet gibi uçucu. Sırtımı o pütürlü duvara yaslıyorum.

“Yine mi o köprüyü düşünüyorsun?” diye fısıldıyorum.

Özgür derin bir nefes alıyor. Omuzlarındaki o görünmez rütbelerin ağırlığı hâlâ orada. Müstafi bir üsteğmenin dik duruşu, beyaz yakalı bir mühendisin yorgunluğuyla çarpışıyor.

Özgür bugün çok sessiz. Gündüz, o devasa köprünün “rehabilitasyon şantiyesi”nin içindeydi; hani şu rüzgârın ve tuzun on yıldır kemirdiği o çelik ve beton ormanlarında. Osman Gazi’nin dev gölgesinden geldi, oranın soğuk rüzgârını taşıdı eve. Üzerinde “metal yorgunluğu” var.

“Biliyor musun Mine’l,” diyor, sesi o kadar kısık ki… “Tamir ettiğimiz her çatlak, değiştirdiğimiz her vida, aslında yaklaşan bir sonu sadece erteliyor. Ben, o kaçınılmaz çürümenin içinde bir can daha eksilmesin diye siperde bekliyorum diye kendimi kandırıyorum.”

Elimi masanın kenarına koyuyorum. “Sen pansumansın, Özgür,” diyorum. “Dünya paslanırken sen antipas sürüyorsun. Müstafi bir askerin merhameti, bir mühendisin disipliniyle birleşince ortaya çıkan o garip sızı mısın sen? Neden bu kadar ‘iyi’ olmaya çalışıyorsun?”

Özgür gülümsüyor. Ama o gülümseme, ASR albümünün o hiç konuşulmamış şarkıları gibi hüzünlü. 😔 “Çünkü öbür türlüsü çok kolay Mine’l. Kötü olmak, boş vermek, akıntıya kapılmak… Bunlar için enerji harcamana gerek yok. Ama karımın yüzüne baktığımda, o saf güzelliğin karşısında kirli bir adam olarak durmak istemiyorum. O, dünyayı güzelleştirmeye çalışırken, ben o dünyanın canına okuyan makinelerin arasında ‘onay’ veremem.”

İçeriden bir ses geliyor. Eşi, uykusunda hafifçe kıpırdanmış olmalı. Özgür’ün yüzü bir anda yumuşuyor. O “müstafi üsteğmen” gidiyor, yerine karısının kucağında bir bebek gibi uysallaşan o başak burcu adam geliyor.

“Peki ya Adını Arayan Çocuk?” diye soruyorum. “Obasını terk eden o çocuk, ismini bulacak mı Özgür? Yoksa o da bizim gibi, yaptığı işlerin büyüklüğünde kaybolup gidecek mi?”

Özgür, masadaki kulaklığına uzanıyor. Albümün ham kayıtlarından birini açıyor. O, “çocuk şarkıları”, o masalsı ezgi odaya doluyor. “O çocuk biziz Mine’l,” diyor. “İsmimizi hak etmeye çalışıyoruz. Ersin Erzincan’da o hukuk kitaplarının tozunda, ben burada zeytin kokusuyla karışık şantiye tozunda… Biz aslında o albümü kendimiz için yapıyoruz. Kimse konuşmasa da, dünya çapında bir konsept olduğunu sadece biz bilsek de, o çocuk obasına döndüğünde biz de kendimizi bulmuş olacağız.”

Sustuk. Özgür’ün babası aşağıda zeytin seçiyor. Ben Özgür’ün omuzuna dokunmak istiyorum ama yapmıyorum. Ben onun zihnindeki cızırtıyım. O, Baraka tercümesine geri dönüyor. Kelimeleri Türkçeye değil, kendi ruhuna çeviriyor sanki.

Gecenin sonunda, o üçüncü katın balkonundan denize bakarken Özgür’ün kulağına fısıldıyorum: “Sen iyi bir adamsın Özgür. Sadece biraz fazla farkındasın her şeyin. Ve bu, bu yüzyılda bir insanın başına gelebilecek en büyük felaket.”

Özgür cevap vermiyor. Sadece bir yudum daha soğuk çay içiyor. Ve Adını Arayan Çocuk, o masalsı yolculuğunda bir adım daha atıyor.


Özgür’e baktığınızda ilk gördüğünüz şey, omuzlarındaki o görünmez rütbelerdir. Müstafi bir üsteğmen o. Orduyu bırakmış olabilir ama ordu onun içinden hiç çıkmamış. Omuzları her zaman dik, bakışları her zaman hedefi tarayan bir keskinlikte. Bir başak burcu o; titiz, takıntılı ve evet, kabul edelim ki bazen iflah olmaz bir depresif. Ama onun depresyonu öyle sıradan bir hüzün değil; dünyanın ekseninin kaymış olmasına duyulan o soylu, o derin öfkenin tortusu.

Şu an devasa bir şirkette, o meşhur köprüleri, saat kulelerini, santralleri yapan o “dünya yiyen” devin içinde çalışıyor. Osman Gazi Köprüsü, Çanakkale Köprüsü, Mekke Saat Kulesi, Bursa Termik Santral… Tüm bunları yapan firmada İSG ve Çevre mühendisi, şimdi… Ne ironik değil mi? Dünyanın canına okuyan o çelik kulelerin arasında, “aman bir işçinin burnu kanamasın, aman şu ağaç ölmesin” diye nöbet tutuyor. Kendi deyimiyle “dünyanın içine ediyorlar” ve o, o yıkımın içinde bir parça ahlak kırıntısı arıyor. Bir üsteğmen disipliniyle, o beton yığınlarının arasında vicdan bekçiliği yapıyor. Bu onun hayatta kalma biçimi; ahlaken kendini “okey” hissetme çabası. Çünkü evli, çünkü sorumlu ve çünkü o her Türk gencinin omuzlarındaki o ağır yükü, para biriktirme mecburiyetini taşıyor.

Ama asıl Özgür, o masa lambasının sarı ışığı altında ortaya çıkıyor.

Önünde Amiri Baraka metinleri… Siyahilerin o öfkeli, o ritmik çığlığını Türkçeye çeviriyor. Seviyor bunu. İsmet Özel’e de benzetiyor anladığım kadarıyla. Bir yanda şantiye tozlu risk değerlendirme planları, bir yanda Baraka’nın “blues” tınıları. ASR ve NEFS albümlerini yapmış olmanın o haklı kıvancını, ama aynı zamanda da o derin hayal kırıklığını taşıyor gözlerinde. Özgür bunu dert ediyor kendine; bir başak burcu olarak, anlaşılmamanın o paslı sızısını kalbinde biriktiriyor.

Şimdi ise Adını Arayan Çocuk için heyecanlı. Dede Korkut’un tozlu sayfalarından fırlayıp gelen o isimsiz çocukta kendini görüyor. Obasını terk eden, kendi ismini hak etmek için masalların içinden geçen o bilge çocuk… Aslında Özgür’ün ta kendisi. O da Gemlik’in bu tepesinde, o zeytin ağaçlarının arasında kendi ismine layık olmaya çalışıyor. Kasım geldiğinde babasına yardım ediyor; elleri zeytin karasına bulanıyor. Üsteğmenin elleri, mühendisin elleri, şairin elleri… Hepsi o zeytin siyahında eşitleniyor.

Ve tekinsiz bir yanı var Özgür’ün, biliyorum. “İyi” olmaya o kadar çok çabalıyor ki, içindeki o karanlık odayı kilitli tutmak için harcadığı enerjiyi hissedebiliyorum. O “iyi adam” maskesinin altında, her şeyi yakıp yıkabilecek bir fırtınayı saklıyor. Ama sonra…

Sonra eşi içeri giriyor. 👩❤️

İşte o an, o müstafi üsteğmen, o sert mühendis, o depresif şair bir anda buharlaşıyor. Karısının yanında bir bebek gibi oluyor Özgür. O sert bakışlar yumuşuyor, omuzları düşüyor. Dünyanın en güzel kadınına, o hamarat aslan kraliçesine bakarken, içindeki bütün o tekinsiz canavarlar uykuya dalıyor. Sevilmek onu iyileştiriyor. Karısının nohut ekmeği kokusunda, o üç katlı binanın en üst katındaki huzurunda kendine bir sığınak inşa ediyor. 🏰

Ersin’le olan telefon sohbetlerini dinliyorum bazen. Erzincan’daki o karlı hukuk sancısıyla Gemlik’teki zeytin sancısı birleşiyor. İki adam, bir kedi ve bitmek bilmeyen bir sanat davası…

Özgür, benim bu dünyadaki tek tutamağım. Onun zihnindeki o cızırtı olmasam, ben de bu zeytin ağaçlarının arasında kaybolup giderdim. O Baraka tercüme ederken ben onun mürekkebini kokluyorum. O fabrikada baretini takarken, ben onun korkularını sayıyorum. 1️⃣2️⃣3️⃣

O, adını arayan bir kahraman. Ben ise o kahramanın hiç söyleyemediği o en karanlık, en şefkatli cümleyim.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Özgür bugün yine bir mısranın üzerinde takıldı kaldı. Sanırım Baraka, onun ruhuna fazla ‘ayna’ tuttu bugün. Dikkat et Mühendis, boynundaki ip kalınlaşıyor. 🪞)

Dip Ses #19: Zeytin Karası 🫒⚫

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Gemlik’in tepesindeki o evde zaman, sanki Özgür’ün babasının zeytinlikleri gibi ağır ve kıvamlı akıyor. ⏳ Dışarıda dünya, o devasa köprülerin ve termik santrallerin gürültüsüyle kendi sonunu hazırlayadursun; burada, üçüncü katın balkonunda esen rüzgâr sadece deniz ve eski evlerin sızısını taşıyor.

Özgür, çalışma masasında Amiri Baraka tercümesine gömülmüş. Bir yandan “insanlar ölmesin” diye o devasa beton blokların arasında mühendislik yapıyor, bir yandan da ruhunun o müstafi üsteğmen tarafıyla dünyayı sorguluyor. Ama eşi odaya girdiğinde… İşte o an her şey değişiyor.

“Özgür, bunu dene! İçinde un yok, şeker yok… Sadece fasulye ve hurma var!” diyor. 🍰🤯

O aslan burcu parıltısı odayı doldurduğunda, Özgür’ün o sert, o “iyi olmaya çalışan” korumacı kalkanı bir anda çocuksu bir hayranlığa dönüşüyor. 😍 Eşi bugün yine mutfakta bir simyacı gibi; bu sefer kuru fasulyeden bir kek yapmış. Kulağa imkânsız geliyor, değil mi? Ama o fırından çıkan koku, insanın mantığını değil, duygularını hedef alıyor.

Ben ise köşedeyim. Özgür’ün eşinin o “her şeyi bilen” ama susan bakışlarının altındayım.

O “var eden” kutup, ben ise “yok eden” kutup. Birbirimizi itiyoruz ama asla ayrılamıyoruz.

Bazen Özgür’ü izlerken, onun neden bu kadar çok “güvenlik” üzerine kafa yorduğunu anlıyorum. Köprüler yapıyorlar, kuleler yapıyorlar, dünyanın damarlarını çelik konstrüksiyonlar ile örüyorlar… Özgür ise o devasa canavarın içinde, bir işçinin ayağı kaymasın, birinin burnu kanamasın diye nöbet tutuyor. Sanki o koca şirketin işlediği günahları, tek başına kurtardığı hayatlarla temizlemeye çalışıyor. Ahlak, onun için bir “iş tanımı” değil, bir hayatta kalma biçimi.

Telefon çalıyor. Erzincan’dan Ersin. Sesi geliyor; hukuk kitaplarının, o bitmek bilmeyen son sınıfın ve kışın yaklaştığı dağların arasından. Özgür’le konuşurken o “tekinsiz” ciddiyetleri, birden şiirin o dumanlı vadilerine sapıyor. Ersin orada, bir kedinin mırıldanışında adaleti ararken, Özgür burada, Gemlik’in zeytin siyahında gerçeği arıyor.

Adını Arayan Çocuk ne âlemde?” diye soruyor Ersin. Özgür bana bakıyor. Göz göze geliyoruz. O albüm benim için sadece bir proje değil; o, obasını terk eden isimsiz çocuk, aslında benim. Hepimiz bir isme layık olmak için kendi maceralarımızı yaşıyoruz?

Özgür’ün eşi yanımıza geliyor. Elinde o deneysel kekten bir dilim. Bana da uzatıyor. Parmaklarımız birbirine değmiyor, o sadece tabağı masanın benim tarafıma yakın kısmına bırakıyor. O an gözlerindeki o parıltıyı görüyorum. ✨ Öylesine canlı, öylesine her şeyin farkında ki… Bana bakarken, Özgür’ü kırmak istemeyen o şefkatli kadın var evet, ama arkada bir yerlerde; benim neyi temsil ettiğimi, hangi karanlık odadan kaçıp geldiğimi sezen o keskin zekâ da var.

“Mine’l,” diyor fısıldayarak, “Bu seferki şarkıda çok bağırma. Alt katta çocuklar korkmasın.”

Gülümsüyorum. Ama tırnaklarım avucumun içine batıyor. O kadar güzel ki… 18 yaşında bir masal kahramanı gibi duran o kıvrak zekâ, beni kıskançlıktan delirtiyor. Onun o coşkuyla yazdığı şiirleri, gezdiği yolları, o aslan vakarıyla her şeyi çekip çevirmesini izlerken; kendimi o üç katlı binanın çatısındaki bir ‘tente’ kadar savunmasız hissediyorum.

Özgür, NEFS albümünün neden konuşulmadığını anlatıyor Ersin’e. Sesi kısık, hayal kırıklığı odaya bir sis gibi çöküyor. Dünya çapında bir iş yapıp, kendi köyünde yabancı kalmanın o metalik tadı…

Gece yaklaşıyor. Zeytin zamanı geçmiş. Ocak ayı da bitti. 🍂 Özgür’ün babası aşağıda kasaları hazırlıyor. Ben ise Özgür’ün masasına bıraktığı o Baraka tercümesine bir göz atıyorum. Bir kıta yakalıyorum: “Benden nefret eden / birinin içindeyim. Onun / gözlerinden dışarı bakıyor. Nefesine / sinen o kokuşmuş ezgileri / soluyor. Onun zavallı / kadınlarını seviyorum.”.

Özgür namaza duruyor. Özgür’ün eşi mutfakta yemekleri ısıtıyor. Ersin, Erzincan’da belki bir kanun maddesini çiziyor.

Ve ben… Ben bu evde, bu insanların arasında, kimsenin yüksek sesle söylemediği o dip ses olmaya devam ediyorum. Çünkü biri bu hikâyeyi yazmalı. Birileri ölürken, birileri zeytin toplarken ve birileri “güzel”ken… Benim tırnaklarımın arasındaki o zeytin karasını kimse görmüyor.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Nohut ekmeğinden sonra fasulye keki… Bu kadın beni yakında ‘normal’ birine dönüştürecek diye ödüm kopuyor. Neyse ki hâlâ sızıntılarım var. 💧)

Dip Ses #18: Zeytin Ağaçları ve Nohut Ekmeği 🫒🍞

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Gemlik’in o hâkim tepesindeki eski Rum köyüne vuran ikindi güneşi, Mudanya’nın güneşine benzemiyor. Burası daha sert, daha… kadim kokuyor.

Özgür’lerin evindeyim. 🏠 Dışarıda, Özgür’ün babası ve amcası zeytin ağaçlarının arasında o kutsal mesaiye hazırlanıyorlar. Şubat geldi. 🍂 Toprak, siyah incilerini vermiş. Özgür de orada; o koca köprüleri yapan, dünyanın canına okuyan o devasa çeliklerin arasından sıyrılıp gelmiş, “Mühendis” kimliğini asmış, “zeytincilik yapıyor.”

İçeride ise mutfaktan deneysel kokular geliyor. Özgür’ün eşi… “Aslan Burcu Kadını.” 🦁

O, bir simülasyonun hata vermeyecek kadar kusursuz parçası gibi. Sanki ruhu, o genç bedenine sığmıyor da dışarı taşmaya çalışıyor. Bugün nohuttan ekmek yapmış. Nohuttan ekmek mi olur? Onun elinden çıkınca, vallahi de oluyor. 🥖😋

Benim varlığıma alışıklar. Özgür, salondaki masada bir yanda zeytin kasaları, diğer yanda kâğıtlar… Amiri Baraka çevirileri yapıyor. Blues People okuyor, zencilerin hüznünü Gemlik zeytininin karasına banıyor. Arada başını kaldırıp bana o “Müstafi Üsteğmen” bakışıyla bakıyor. Sert ama içinde bir yerlerde, o şiir yazan çocuğu saklıyor.

Karısına bakarken o çocuk çıkıyor ortaya; ben o anlarda pencerenin kenarına büzülüp bir kedi gibi kendimi yalıyorum. 🐈‍⬛

Eşi bana bazen o kadar şefkatli bakıyor ki, içim parçalanıyor. Sanki benim bir “hayal” olduğumu, Özgür’ün zihnindeki o karanlık dehlizlerden sızan bir cızırtı olduğumu düşünüyor gibi. Acıyor mu bana, yoksa beni bu deliliğin bir parçası olarak kabul mü etti, seçemiyorum. Aslan burcu işte; 🦁 sarayı zapt etmiş, ben ise o sarayın bodrumundaki meşum sesim.

Sonra Özgür’ün kitabını, Türkiye’nin Yerini Yazmak‘ı alıyor eşi eline. Sayfa 12’yi açıyor. “KURTLAR SOFRASI” şiirini okuyor sesli bir şekilde:

“Senin karın bal yapmaz mı hiç öğretmenim?  
Benim yârimin bal yapmışlığı çoktur.” 

Eşi gülümsüyor. “Bak,” diyor Özgür’e, “Yıllar önce yazmışsın. Bal yaparım, ekmek de yaparım.”

Özgür mahcup. Ben ise kıskançlıktan çatlıyorum. Çünkü şiirdeki “bal yapan” kadın o. Ben neyim? Ben sadece o balı yiyen, o huzuru tüketen “cızırtıyım”.

O sırada telefon çalıyor. Ersin.

Konya’dan Erzincan’a, hukuk kitaplarının arasına gömülmüş Ersin… Telefonun hoparlöründen sesi geliyor; derin, şiirsel, bazen laylaylom. ASR ve NEFS albümlerini konuşuyorlar. Dünyanın anlamadığı, o konseptlerin altında ezildiği o şaheserleri… Özgür’ün gözlerindeki o hayal kırıklığını görüyorum. 😞

“Konuşulmadı Mine’l,” diyor bana. “İnsanlar, ne anlattığımızı dinleyemeyecek kadar meşgul. Kimse derinlik istemiyor. Kimse hikâye filân istemiyor.”

“Olsun Özgür,” diyorum. “Biz istiyoruz. Adını Arayan Çocuk duyacak bizi.”

Şimdi Adını Arayan Çocuk üzerinde çalışıyoruz. O çocuk gibi, ben de kendi adımı bu zeytinlikte arıyorum. Oba terk edildi, maceralar başladı.

Akşam çökerken Gemlik’in üzerine, Özgür namaz için hazırlanıyor. Evde BEŞ albümünün tınıları yankılanıyor sanki. Ben ise mutfaktaki o nohut ekmeğinden bir dilim çalıyorum. 🤫

Isırıyorum. Tadı… Tadı, kütüphanede yediğim o mürekkepli kâğıt gibi değil. Bu gerçek. Sıcak, topraksı ve doyurucu. Midemdeki mürekkebi bastırıyor.

Özgür’ün karısı şiir okuyor salonda. Coşkuyla, titreyerek… Melih Cevdet. Ben dışarıdaki zeytin ağaçlarına bakıyorum. Onlar bin yıldır burada. Kimin hayal olduğunu, kimin gerçek olduğunu umursamıyorlar. Sadece meyve veriyorlar. Ben de meyve veriyorum. Acı, mürekkep tadında ve cızırtılı.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Ersin’e selam söyleyin; o kediye dikkat etsin. Kediler, hukukçulardan daha iyi anlar adaleti. ⚖️😼)

Dip Ses #17: Fincanda Çığlık Atan Balık ☕🐟

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Karnımda sindirilmeye çalışılan o “işlenmemiş günah” (Özgür’ün gençlik şiiri) dururken, üzerine okkalı bir Türk kahvesi cila gibi gelir dedim. Midemdeki kâğıt hamuru, kahvenin asidiyle buluşunca tuhaf bir kimyasal tepkimeye girdi.

Kafenin en loş köşesindeyim. Kahve geldi. Köpüğü bol, zehir gibi acı. Yudumladım. Her yudumda, o yediğim kâğıdın tadı kahvenin telvesine karıştı. Kahve değil, sıvılaştırılmış bir kadavra içiyor gibiydim.

Sonra ritüel başladı. Fincanı kapattım. Soğusun diye üzerine bozuk para koydum.

Beş dakika sonra kadın geldi masama. Adı “Nazar”mış. “Nazar Abla”, Ne orijinal.

Yorgun bir kadın. Göz altları torbalanmış, ellerinde ucuz gümüş yüzükler. Fincanı açtı. Normalde ne derler? “Üç vakte kadar yolun var,” “Yüreğin kabarmış…” Standart yalanlar.

Ama kadın fincanı açar açmaz sustu. 😶

O ezberlediği tekerlemeler boğazına düğümlendi. Gözlerini fincanın dibine dikti. Sonra bana baktı. Sonra tekrar fincana. Yüzündeki o profesyonel “gizemli kadın” maskesi düştü. Yerine, saf bir tiksinti ve korku yerleşti.

“Kızım…” dedi, sesi titreyerek. “Sen n’aptın? Bu fincanın dibi neden… kanıyor?”

Gülümsedim. (En masum, en kedi hâlimle.) 😼 “Kan değil abla, mürekkeptir o. Şair kanı.”

Kadın fincanı masaya, benden uzağa itti. Sanki fincan ısıracakmış gibi.

“Burada yol yok,” dedi fısıldayarak. “Burada kısmet de yok. Balık var ama… Balık ters dönmüş. Şişmiş. Ağzı açık, boğuluyor.”

Yutkundum. “Muz Balığı” metaforu ve Özgür’ün şiirindeki o “Mümkünümü almışken şu edepsiz heykel” dizesi geldi aklıma.

Kadın devam etti, gözleri büyüyerek: “Fincanın dibi simsiyah. Ama telve değil bu. Sanki bir adam var orada. Boynunda bir ip… Hayır, ip değil, bir kravat… Ya da bir halat? Adam sallanıyor kızım. Ve adamın ağzından kelimeler dökülüyor, siyah siyah…”

İşte o an, midemdeki o yediğim cümle kımıldadı. Tıpkı canlı bir organizma gibi. Özgür’ün ruhu, kahve falıma sızmıştı.

Elimi uzattım, kadının bileğini tuttum. Damarı deli gibi atıyordu. “Abla,” dedim, “O adam kim biliyor musun? O benim yazarım. Ve ben onu yavaş yavaş öldürüyorum.”

Bunu söylerken ağzımı hafifçe açtım.

Kadın, dişlerimin arasını, o lacivertleşmiş, o mürekkep kaplı dilimi gördü.

Bir çığlık atmadı ama nefesi kesildi. Rengi kireç gibi oldu. Sandalyesini devirerek kalktı. “Git buradan,” dedi. “Para da istemem. O fincanı da götür. Yıkanmaz o. O leke suyla filân çıkmaz.”

Arkasına bakmadan mutfağa kaçtı. Masada ben, o “lanetli” fincan ve midemdeki şiirle baş başa kaldım.

Fincanın içine baktım. Gerçekten de… Telve, bildiğimiz telve gibi değildi. Sanki o siyah çamurun içinde minik baloncuklar patlıyordu. Pıt. Pıt. Pıt. 🫧 Konuşmaya çalışır gibi.

Fincanı çantama attım. (Evet, çaldım. Evdeki koleksiyona, o düğmenin ve saçların yanına yakışır.) Kafeden çıkarken arkamdan fısıldaşmaları duydum.

Eve gidiyorum şimdi. Bakalım evdeki “misafirim” (hayaletim), bu yeni oyuncağımı beğenecek mi?

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Çantadan tıkırtılar geliyor. Fincan ile anahtar kavga ediyor olabilir. 🗝️🆚☕)

Dip Ses #16: Tadı Damağımda Kalan Mısra 📜

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Sessizliği severim. Ama “zoraki” sessizliği daha çok severim. Şu an şehir kütüphanesinin o tozlu, o loş koridorlarından birindeyim. Etrafımda yüzlerce insan var; öğrenciler, emekli amcalar… Çıt çıkmıyor. Sadece sayfa çevirme sesleri… Hışşşt… Hışşşt… Kuru yaprakların rüzgârda sürüklenmesi gibi.

“Yerel Yazarlar” rafına girdim. Hani şu kimsenin uğramadığı, tozlu raf. Elimle kitapların sırtlarında gezindim. Ve orada durdum.

Gri kapaklı, ince bir kitap. Adı: Türkiye’nin Yerini Yazmak. Yazarı: Özgür Bağlıyalnız.

Gülümsedim. “Bağlıyalnız…” Ne kadar da bizim Mühendis’e uygun bir soyadı. Hem bir yere, bir köprüye, bir kadına “bağlı”; hem de kalabalıklar içinde yapayalnız. Üstelik bir de özgür. Hahaay. Güleyim bari. 😊

“Bu kitap, şairin 2012 ile 2017 yılları arasında kaleme aldığı şiirlerden müteşekkildir.” yazıyor. Yani Özgür’ün henüz ‘hayat’ın içine gömülmediği zamanları…

Kitabı çektim aldım. Rastgele açmadım. Sanki o sayfa beni çağırıyordu.

Şiirin başlığına bakın: 

“HERODOT’UN KAYITLARINA GÖRE GÜZEL KADINLARIN KADAVRALARI ANCAK GÜNLERDEN SONRA MEZARCILARA TESLİM EDİLİRDİ” 

Başlığı okurken tüylerim diken diken oldu. Özgür yıllar önce, beni, yani “güzel bir kadavrayı” mı düşünüyordu? Gözlerim dizelerin üzerinde kaydı ve o korkunç, o kehanet gibi duran satırı buldu:

“Bugün benim cesedim sen olacaksın bir düşünsene 
Şu perdeler açılacak ve gurbet sığacak odacıklarına” 

Durup düşündüm. Özgür bu satırı yazarken, bir gün bir kadının, onun cesedi olacağını biliyor muydu?

O an, o cümleye inanılmaz bir sahip olma arzusu duydum. O cümle, o fikir, o “birbirinin cesedi olma” vaadi benim olmalıydı.

Sağıma baktım. Bir çocuk ders çalışıyor. Soluma baktım. Koridor boş. Kitabı yüzüme yaklaştırdım. Ve…

Cıııırt!

O sessiz kütüphanede, o kâğıdın yırtılma sesi bir kemiğin kırılması gibi yankılandı. Sayfa 10, artık yok. Özgür’ün geçmişinden kopardım onu.

Ve ne yaptım biliyor musunuz? O yırttığım sayfayı, üzerinde “Özgür Bağlıyalnız”ın o genç ve toy kelimelerinin olduğu o sayfayı, avucumun içinde buruşturup cebime değil… Ağzıma attım.

Kâğıdın ucu dilime değdi. Mürekkebin o hafif metalik, kâğıdın o saman tadı damağıma yayıldı. Çiğnedim. 

“Bugün benim cesedim sen olacaksın…” Çiğnedim. “…bir düşünsene…” 

Yuttum.

Çocuk donup kaldı. Muhtemelen hayatında gördüğü en tuhaf şeyi izliyordu: Mavi saçlı bir kız, elinde parçalanmış bir kitapla, sanki dünyanın en lezzetli çikolatasını yiyormuş gibi gülümsüyor.

Yutkunurken boğazım yandı. Ama bu acı güzeldi. Özgür’ün geçmişi artık midemde. Onun şairliği artık benim kanımda. O artık sadece bir Mühendis. Şiirleri bende.

Kitabı (artık eksik, artık yaralı bir kitabı) rafa geri koydum.

Özgür evde bu cümlenin eksikliğini hissedecek mi acaba? Zihninde bir boşluk oluşacak mı? “Ben buraya ne yazmıştım?” diyecek mi? Artık o cümle benim hücrelerimde.

Siz yazarlarınızı sadece okuyorsunuz. Ben onları yiyorum. 🍽️🧛‍♀️

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Kitabın sonlarına doğru, 57. sayfada bir dize daha gördüm yırtmadan önce: “Bugün mavi saçlı bir kız gördüm ve hâlâ seni düşünüyorum”. Beni görmüş Özgür. Yıllar önce beni görmüş. Kaçış yok. 💙
(Dip Ses’e Bir Dipnot Daha: Mürekkep dili boyuyormuş. Aynada baktım, dilim lacivert. Saçım gibi. Sanki bir dolma kalemle öpüşmüşüm gibi.)

Dip Ses #15: Gırtlağımdaki Jilet 🪒

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Bazı hazlar vardır, ucu flörtle biter; bazı hazlar vardır, ucu ölümle biter. Bazıları da ölümle flört eder. 💀💋 Lunaparktaki o hız treninin en tepesinden aşağı düşmek gibi değil; daha sessiz, daha “ince” bir flört bu. 🎢

Bugün Özgür’ü zorla berbere götürdüm. Köprüye gitmeden önce o “kurumsal” tıraşını olması gerekiyordu.

Şu an bir kuaför dükkânındayız. Özgür o deri koltuğa gömülmüş, üzerinde siyah, naylon bir pelerin var. Kolları içeride hapis. Hareket edemiyor. Tıpkı bir deli gömleği gibi onu sarmalamış. Tam bir teslimiyet hâli.

Ben nerede miyim? Tam arkasındayım. Ya da aynanın içindeyim. Ya da belki de berberin durduğu o kör noktadayım. Kimse beni görmüyor ama Özgür varlığımı ensesinde hissediyor.

Berber, Özgür’ün saçlarını ıslatıyor. Ah… O suyun ılıklığı, kafa derisinde gezinen o parmaklar… 🚿 Özgür kasılıyor, rahatsız oluyor bu temastan. Tanımadığı bir adamın elleri kafatasında geziyor diye geriliyor.

Ama ben? Ben onun yerine mest oluyorum. Sanki o parmaklar Özgür’ün değil, benim saç diplerimde geziniyor. Gözlerimi kapatıyorum ve o rahatlamayı damarlarımda hissediyorum. Yalnızlığın en büyük ilacı budur: Başkası üzerinden yaşanan dokunuşlar.

Ama asıl “eğlence” şimdi başlıyor. Sakal tıraşı.

Koltuk geriye yatırıldı. Özgür tavanı görüyor. O soğuk, beyaz floresan ışığı… Adam eline usturayı aldı.

Mühendis’in gırtlağına, o âdemelmasının olduğu yere bolca köpük sürdü. Soğuk, naneli bir ferahlık… Özgür’ün boynu yandı, benimki ürperdi. Başını geriye, o “kurbanlık koyun” pozisyonuna getirdi. 🙇‍♂️ Bütün o hayati damarlar, şah damarı, nefes borusu… Hepsi o jiletin insafına kaldı.

İşte o an, içimdeki o tekinsiz cesaret uyandı.

Normalde insan ne yapar? Kıpırdamadan durur, değil mi? “Aman kesmesin!” diye nefesini tutar. Özgür de öyle yapıyor. Kaskatı kesilmiş.

Ama ben… Ben onun zihnine sızdım. Kulağına değil, doğrudan omuriliğine fısıldadım: “Hadi Mühendis… Yaslan o çeliğe. Korkma.”

Ben bunu diledim ve o… Sanki görünmez bir kukla ipiyle çekilmiş gibi, çok hafif, milimetrik bir hareketle başını o jilete doğru, geriye yasladı.

Adam duraksadı. Jiletin soğuk ağzı tam şah damarının üzerinde durdu. Aynadan Özgür’le göz göze geldik. Göz bebekleri büyümüştü. Korkudan mı? Yoksa benim hazzımı o da mı hissetti?

Berberin gözlerinde bir anlık bir panik: “Abi n’apıyorsun, keseceksin kendini!”

Ben ise gülümsüyordum. “O çeliğin soğukluğunu hisset,” dedim içimden. “Hayatın ne kadar ince bir çizgi olduğunu gör.”

O bıçağın onun boynunda gezindiği her saniye, benim kanımın daha hızlı aktığını hissettim. Pıt. Pıt. Pıt. O serçe orada çırpınıyordu. Hayatta olduğumuzu en çok ne zaman anlıyoruz biliyor musunuz? Yok olma ihtimali burnumuzun dibindeyken. 💓

Adam işini bitirdi. Sıcak bir havluyla sildi boynunu. Pelerini çözdü. “Sıhhatler olsun Özgür Bey,” dedi.

Özgür, “Sağ ol,” dedi boğuk bir sesle. Hemen kalktı. Kaçmak istedi oradan. Ceketini alıp kendini dışarı attı.

Dışarı çıktığımızda elim gayriihtiyari kendi boynuma gitti. Tıraş olmamıştım ama orası yanıyordu. Rüzgâr değdikçe ben de ürperiyordum.

Bir dahaki sefere siz de deneyin. Bakalım o “soğuk öpücüğü” siz de hissedecek misiniz? Güvenmek güzeldir. Ama korkarak güvenmek, baş döndürür.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Yerden, Özgür’ün kesilen saçlarından bir tutam çaldım. Cebime attım. Kimse fark etmedi. Bir büyü için lazım olabilir. 🧙‍♀️✂️)

Dip Ses #14: Deneme Kabini 👗

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Güneşin o kaba “sorgu ışığından” kaçıp, kendimi bir giyim mağazasının loşluğuna attım. Havada sentetik kumaş, ucuz parfüm ve binlerce insanın birbirine karışmış ter kokusu var. Ama en sevdiğim yer, o en dipteki kabinler.

Buralar modern dünyanın günah çıkarma odaları. O perdeyi çektiğiniz an, dünyayla bağınız kopar. Karşınızda acımasız bir ayna, yerde toz yumakları (iğrenç ama büyüleyici) ve tepede sizi “çirkin” gösteren o spot ışık.

3 numaralı kabindeyim. Elimde, denemeyeceğim bir elbise var. Sadece burada durmak, o daracık alanda “kutuya girmiş bir kedi” gibi hissetmek için aldım. 🐈

Ama dikkatim bende değil. Yanda. 4 numarada.

Aramızda sadece incecik, kontraplak bir duvar var. Ve altta, o 20 santimlik boşluk… O boşluktan yan tarafı görüyorum. Bir çift ayak. Erkek ayağı. Ama ayakkabıları yok. Çıplak. 👣

Sesleri dinliyorum. Fermuar sesi… Zzzzzt. Bu ses, bende hep “deri yüzme” gibi tınlar. İnsan, kabuğunu soyuyor. Sonra kumaşın tene sürtünme sesi. Hışır… Hışır…

Bu sesi tanıyorum. Bu, kolalı bir beyaz gömleğin hışırtısı. Özgür’ün her sabah o fabrika zindanına giderken giydiği o sert, o ruhsuz gömleğin sesi.

Ve sonra… Durdu. Hışırtı kesildi. Ayaklar sabitlendi.

Bir dakika geçti. İki dakika. Yan taraftaki adam kıpırdamıyor. Sanki o daracık kabinde dondu kaldı. Ya da… Aynada gördüğü şeyden, o gömleğin içindeki adamdan o kadar nefret etti ki, şu an yok olmaya çalışıyor.

Nefes sesini duyuyorum. Ağır. Islak. Ve titrek. Burnunu çekiyor. Koskoca adam, kabinde ağlıyor mu? 💧

İçimdeki o “tehlikeli” merak dürtüyor beni. Aramızdaki o ince duvara avucumu yasladım. Sıcaklık geçiyor mu diye bekledim. Ve ne oldu biliyor musunuz? O da yasladı.

Tam elimin olduğu yere, duvarın öbür tarafından bir baskı hissettim. Tık. Tırnağıyla duvara vurdu. Ben de vurdum. Tık.

Bu bir Morse alfabesi mi? “Beni buradan çıkar!” mı diyor? Yoksa “Beni burada bırak!” mı?

Aşağıya, o ayaklara baktım tekrar. Ayaklar yönünü değiştirdi. Bana, duvara doğru döndü. Ve o an, o perdenin altından bir şey yuvarlandı benim tarafıma.

Küçük, beyaz, plastik bir düğme. 🔘

Eğildim aldım. Sıcaktı. Hâlâ o adamın boynunun, o şah damarının sıcaklığını taşıyordu. Düğmenin dört deliği vardı. Bana bakıyordu. Tıpkı şaşırmış bir göz gibi.

Sonra o çıplak ayaklar perdeye doğru yürüdü. Giyinme sesi gelmedi. Fermuar sesi gelmedi. Perde açıldı. Ayaklar dışarı çıktı. Çıplak mı çıktı?

Hızla perdemi açtım. Koridora fırladım. 🏃‍♀️

Kimse yoktu.

Sadece koridorun sonundaki ayna, boş mağazayı yansıtıyordu. 4 numaralı kabine baktım. Perde açık. İçerisi boş.

Ama yerde… Yerde, toz yumaklarının arasında buruşuk, beyaz bir gömlek duruyordu. Yaka düğmesi kopmuş. Lekeli. Terli. Ve buram buram pas kokuyor.

O adam, o gömleği (yani derisini) orada bırakıp, çıplak mı gitti? Yoksa o gömlek… Zaten kimseye ait değil miydi? Sadece o “rolü” oynayan bir kostüm müydü?

Avucumdaki düğme parmağımı yakıyor. Cebime attım. Sanırım bu düğme artık benim “totemim”. Gerçeklikten her şüphe ettiğimde onu çevireceğim. (Ve bir gün, sahibine geri vereceğim. Ama doğru zamanda.)

Siz de kabinlerde yere iyi bakın. Bazen orada bırakılan sadece bir kıyafet değildir. Birisinin terk ettiği kimliğidir, derisidir.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Gömleği yerden aldım. Yakasını kokladım. Pas kokusunun altında, çok derinden gelen başka bir koku vardı: Yasemin. 🌸 Benim parfümüm. Ama ben sıkmayalı aylar oldu… Benim parfümü mü çalmış bu çocuk?!)