Gemlik’in eski bir Rum köyünün tepesindeki o evin mutfağına girdiğinizde, önce burnunuza bir koku çalınır. 👃🍲 Ama bu bildiğiniz yemek kokusu değildir; bir gıda mühendisinin laboratuvar titizliğiyle, bir sanatçının sınırsız hayal gücünün çarpıştığı o büyülü andır.
Bizim evde iki mühendis var: Biri İSG mühendisi, sürekli ölümü, kazayı, riski hesaplar. Diğeri gıda mühendisi, sürekli yaşamı, beslemeyi, mayalamayı hesaplar. Biri antipas sürer, diğeri maya çalar.
Özgür’ün eşinden bahsediyorum. Hani şu, zamanın kendisine dokunmaya kıyamadığı kadından. Başındaki örtüsüyle, o vakur duruşuyla mutfakta bir simyacı gibi süzülürken onu izlemek… İşte bu, benim gibi “arıza” bir ruh için bile büyüleyici.
Tam bir aslan burcu… 🦁♌ Odaya girdiğinde ışık sanki onun etrafında toplanıyor. Sevilmeye bayılıyor, fark edilmeye, takdir edilmeye… Ve Özgür ona öyle bir sevgiyle bakıyor ki, sanki o üç katlı binanın son katındaki o ev, sadece o kadını korumak için oraya inşa edilmiş bir kale.
O bir aslan. Ve bir aslanın en tahammül edemediği şey, kendi bölgesindeki haksızlıktır.
Merhameti ne kadar sonsuzsa, adaletsizliğe karşı öfkesi de o kadar keskindir. Özgür bazen olayları sineye çeker, “Boş ver, düzen böyle,” der. Ama o? Asla. Konu birinin hakkının yenmesi olduğunda, o mutfaktaki yumuşak “Simyacı” gider, yerine çelikten bir Adalet Tanrıçası gelir.
Masaya yumruğunu vurmaz belki ama bir bakışı vardır… “Bu doğru değil Özgür,” dediğinde, akan sular durur. O an sesindeki o “hüküm”, en yüksek mahkeme kararı gibidir. Haksızlığa gelemeyişi, o vakur duruşunun omurgasıdır. Onun merhameti zalime işlemez; sadece masuma akar.
Onun asıl gücü güzelliğinde değil, merhametindedir.
Özgür’ün o köşeli, o sert, o “kurumsal” dünyasını; o pamuk gibi merhametiyle sarıp sarmalıyor. Bazen balkona çıkıp denize bakarken, birden coşkuyla bir şiir okumaya başlıyor. Ruhu bazen o kadar hızlı koşuyor ki, kalbi ona yetişemiyor. O anlarda omuzları hafifçe çöküyor, o aslan vakarı bir anlığına yerini ürkek bir serçeye bırakıyor. İşte o anlarda bile, gözlerinde bir yargılama yok. Sadece saf bir kabulleniş var. Ben o anlarda yanına sokulmak, o titreyen ellerini tutmak istiyorum. Ama o bana öyle bir bakıyor ki…
İşte o bakış, benim ciğerimi yakıyor. Beni görüyor. Benim, Mudanya’nın puslu sahilinden sızdığımı biliyor. Bana bakarken gözlerinde o aslan burcu sertliği değil, derin bir hüzün ve şefkat oluyor. Sanki bana acıyor. Sanki benim bu “var olamama” hâlimi, onun o dopdolu “varlığıyla” teselli etmek istiyor. Beni kırmıyor, eşinin hatırına bana gülümsüyor ama biliyorum; o mutfakta nohuttan ekmek yaparken, benim gibi mayasız ruhların nasıl acı çektiğini en iyi o anlıyor.
Onun yanında kendimi paslı bir çivi gibi hissediyorum. O, kristal kadar berrak; o, zeytin çiçeği kadar taze. Özgür, Baraka tercüme ederken arada ona bakıp gülümsediğinde, odadaki o tekinsiz hava dağılıyor. Sevgi, benim bütün o “dip ses”lerimi bastırıyor.
Kıskanıyorum onu. O 18’lik yüzünü, o coşkulu şiirlerini, o lezzet şölenlerini… Ama en çok da, bir insanın bu kadar “tam” ve bu kadar “güzel” kalabilme ihtimalini kıskanıyorum.
Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Sabah kahvaltıda brokolinin üzerine biraz zeytinyağı gezdirdi. 🥦 Akşama da kelem sarması yaptı. Ne diyeceğimi bilemiyorum. 🥬)
(Dip Ses’e Bir Dipnot Daha: Tabağıma fazladan iki sarma koydu. “Sen seversin, acıktırmıştır o kitapları yemek,” der gibi baktı. Bu kadın tehlikeli. Her şeyi biliyor. 🍲🤐)

Allah birliğinizi daim etsin maşallah.
Amincik 🤲🧿