Hayırlısı (Hikâye)

📁 Kategori: Hikâyeler, Yazılar

Mekânın transandantal estetiği içerisinde, bedenlerimiz sentetik bir halının üzerindeki geometrik koordinatlara, sanki zorunlu bir a priori yasa tarafından çivilenmişçesine yerleştirilmişti. Burası, ampirik dünyada “aile evi” yahut “misafir odası” olarak adlandırılan, lakin hakikatte Türk cemiyetinin “iletişimsizlik” krizinin sahnelendiği bir tiyatroydu. İnce belli bardaklarda ritmik olarak çalkalanan kızıl sıvının camla teması, odanın içindeki sessizliği bölen yegâne sahici sesti. Zira dudaklardan dökülen kelimeler, hiçbir hakikate temas etmeyen, anlama melekesinin kategorilerinden bütünüyle azade kılınmış fonetik cesetlerden ibaretti.

Karşımda oturan, biyolojik illiyet zincirinde kendisine “amca” yahut “dayı” sıfatı raptedilmiş yaşlı fail, ciğerlerine doldurduğu havayı ses tellerinin mekanizmasından geçirerek o malum, tahripkâr ve içi mutlak surette boşaltılmış suali uzaya doğru fırlattı:

“Eee, daha daha nasılsınız? Görüşmeyeli hayat nasıl gidiyor?”

Bu, basit bir malumat talebi, yahut tecrübevi bir meraktan neşet eden bir a posteriori sorgulama değildi. Bu, karşılıklı olarak inşa ettiğimiz içtimai yalanın, kimsenin kimseyi zerre kadar merak etmediği, kimsenin kimseyi anlama kapasitesinin yahut niyetinin olmadığı bu müşterek zeminde, mekanizmanın sorunsuz işlediğine dair talep edilen bir rıza beyanıydı. Bu cümle, iki aklın birbirine temas etme çabası değil; bilakis, her birimizin kendi numenal tecerrüdümüzde sonsuza dek hapis kalmamızı garanti altına alan bir emniyet duvarıydı.

O an, aklımın idrak kategorileri sarsıldı. Toplum dediğimiz bu devasa organizmanın içinde, lisanın nasıl olup da iletişimin değil, tecridin vasıtasına dönüştüğünü kavradım. İnsanlar konuşmuyordu; yalnızca kendi fenomenal akislerini muhataplarının suratına çarpıyorlardı. Benim içimdeki karanlık, şekilsiz, ıstırap dolu hakikat, karşımdaki adamın zihnî şablonlarında hiçbir kavramsallığa denk düşmüyordu. Şayet ben, şu an, kendi varoluşumun korkunç ağırlığını, gece yarıları tavana bakarken hissettiğim o mevcudiyete müteallik bulantıyı, zihnimin kıvrımlarındaki amansız şüpheleri kelimelere döküp masanın ortasına, kristal şekerliğin yanına bıraksaydım ne olurdu?

Hiçbir şey.

Çünkü cemiyetimin semantik çölünde, sahici bir acıyı, derinlikli bir şüpheyi yahut özgün bir fikri işleyecek, onu alıp kendi müdrikesinde sentezleyecek hiçbir alet çantası, hiçbir kategorik altyapı mevcut değildi. Karşımdaki akıl, benim iç dünyamdan fışkıracak olan bu ampirik veriyi bir anomali, sentetik a priori kuralları ihlal eden bir hata kodu olarak algılayacak ve derhâl savunma mekanizmalarını devreye sokarak onu meşhur klişelerden biriyle ezecekti: “Aman takma kafana,” “Büyütülecek ne var,” “Şükret hâline.” İşin korkuncu ise, benim bu “düşüşümden” içten içe memnuniyet duyacaktı. Çünkü onun oğlu fen lisesini kazanmıştı.

İletişim, iki özün birbirine değme ihtimaliyken, bizler sadece birbirimizin sentetik zırhlarına vurup çıkan tok sesi dinleyerek sağırlaşıyorduk. Herkes kendi acısının dehlizinde tek başına çürüyor, lakin herkes bir aradayken o korkunç “hâl hatır sorma” ayininin sahte neşesiyle kâinatın rasyonalitesine boyun eğiyordu. Kendi derdini anlatanın aslında sadece kendi sesini duymak için konuştuğu, dinleyenin ise anlamak için değil, sadece kendi konuşma sırasının gelmesi için tahammül ettiği bu mekân, aklın ve diyalektiğin intihar ettiği bir mezarlıktı.

Gözlerinin içine baktım. Amcanın irislerindeki yorgun, beklentisiz, sadece “toplumsal sözleşmenin” gereğini yerine getirmiş olmanın verdiği huzuru gördüm. O benden bir hakikat beklemiyordu. O, benden kendi kopyasını, nizamın sarsılmadığına dair yatıştırıcı yalanı bekliyordu. Zaman uzadı. Sessizlik, gitgide garipleşmeye başlamak üzereyken, irademin cılız başkaldırısını kendi içimde boğdum. Hakikati, dilin yetersiz hudutları içine sokup da bu anlayışsızlık pazarında murdar etmemeye karar verdim.

Şuurumu, dış dünyanın kaba beklentisine teslim ederken, ses tellerimi tam da onların benden talep ettiği frekansta titreştirdim. Dudaklarımdan, bütün çöküşümü, toplum denen bu yalanın içindeki ebedî yalnızlığımı mühürleyen o birkaç kelime döküldü:

“İyilik sağlık amca. Koşturuyoruz, bildiğin gibi…” “Hayırlısı.”

“Hayırlısı.” Bu kelime, Türk müdrikesinin bir kara deliğiydi. Herhangi bir nedensellik zincirini, her türlü zihnî analizi, bütün ihtimalleri ve felsefi şüpheleri tek bir çırpıda yutan, ameli ve fikri ebediyen yok eden mutlak bir son. Böyle kullanıyorlardı nedense bu kelimeyi. Bu iyi geliyordu sanırım onlara. Hâlbuki düşündükçe kafayı yiyecek gibi oluyorum ben bu kelimeyi. Hayır neydi? Hayırlı olan bilinebilir miydi? İnsan müdrikesi “hayrın” nerede olduğunu tespit edebilir miydi?

Eğer Pierre-Simon Laplace haklı olsaydı, evet.

Aklım beni aniden 18. asra fırlattı. Laplace’in Şeytanı… Eğer kâinattaki her bir atomun şu anki konumunu ve hızını bilen, aynı zamanda bu verileri analiz edebilecek kadar muazzam bir zekâya sahip bir varlık (bir şeytan) olsaydı; onun için ne geçmiş ne de gelecek meçhul olurdu. Her şey, mutlak bir illiyet zinciri içinde şeffaflaşırdı. İşte o zaman “hayırlısı” demeye gerek kalmazdı. Çünkü “hayrın”, yani sonucun ne olacağı bir matematik formülü kadar kesin olurdu. Hangi işe girersem mutlu olacağımı, hangi kadınla evlenirsem genetiğimi en sağlıklı şekilde aktaracağımı, o gün o sokağa girersem kafama bir kiremit düşüp düşmeyeceğini bilirdim. Laplace’in evreninde tesadüfe, tevekküle, dolayısıyla “hayırlısına” yer yoktu.

Karşımdaki sentetik halının desenlerine bakarken, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi kafamın içinde yankılanıyordu. Bir parçacığın konumunu ne kadar kesin bilirsen, momentumunu o kadar bilemezsin. Kâinat, en temel, en mikroskobik dokusunda bize şunu haykırıyordu: Sınırların var. Göremezsin. Bütünü aynı anda bilemezsin. Gerçeklik, senin ölçüm araçlarından, senin idrak kategorilerinden kaçacak şekilde tasarlanmıştır.

O hâlde ben, otuz beş yıllık şu acınası ampirik tecrübemle, bir olayın benim için “hayırlı” mı yoksa “şer” mi olduğunu nasıl bilebilirdim? Bugün okuldan kovulmam (ki bu benim için mutlak bir şer gibi görünür), Edward Lorenz’in Kelebek Etkisi uyarınca, on yıl sonra dünyanın bambaşka bir yerinde milyarder olmamı sağlayacak kaotik olaylar zincirinin ilk kanat çırpışı olabilirdi. Aklım, zamanın lineer akışında sadece “şu anı” algılayabiliyordu. On hamle sonrasını göremediğim bir satranç tahtasında, piyonumu feda etmenin bana maçı kazandıracak hamle mi, yoksa mat olmamın başlangıcı mı olduğunu bilemezdim.

İşte tam burada, Erwin Schrödinger’in meşhur kedisi, masanın altından süzülüp kafamın içine miyavlayarak girdi. Gelecek, bir ihtimaller dalgasıydı. Kutu açılana kadar (zaman o anı gösterene kadar), o olayın “hayr” ve “şer” olma ihtimalleri üst üste biniyordu. Gerçeklik, ancak gözlem yapıldığında, yani yaşandığında çöker ve tek bir sonuca evrilirdi. “Hayırlısı,” demek, aslında kuantum dalga fonksiyonunun çöktüğü o ana duyulan saygı, insanın epistemolojik sınırlarını itiraf edişiydi.

Dahası, Benjamin Libet’in nörolojik deneyi aklıma geldi. Ben “hayırlısı” diyerek karar vermeyi evrene mi bırakıyordum, yoksa beynim zaten ben daha şuurlu bir karar aldığımı sanmadan milisaniyeler önce nöron ateşlemeleriyle kararı çoktan vermiş miydi? Eğer hür iradem bir illüzyonsa, benim kendim için “hayr” olanı seçme kapasitem zaten baştan beri yok hükmünde değil miydi?

Kafamın içindeki bu cehennemî sorgulama, ister istemez Batı’nın, bilhassa Nietzsche’nin bize bakışına kaydı. Almanlar, Osmanlı’nın durdurulamaz yürüyüşü karşısında, Türk askerinin top güllesi üzerine gelirken bile eğilmemesini, ölümden kaçmamasını şu mefhumla açıklamışlardı: Fatum Turcicum. Yani Türk Kaderciliği. Avrupalı için bu, ölüm dürtüsüyle bezenmiş kör bir tevekkül, rasyonalitenin bittiği yerde başlayan bir ahmaklık, pasif bir nihilizmdi. Nietzsche’nin kendi felsefesinde yücelttiği Amor Fati (Kaderini sev) mefhumu ile Fatum Turcicum arasında ince bir çizgi vardı. Nietzsche, kaderi sevmeyi aktif bir evetleme, yaşamı tüm acılarıyla bağrına basma olarak görürken; Türk tipi kaderciliği iradenin iptali olarak okumaya meyilliydi. Batı aklı, kontrolü elde tutmayı, tabiata hükmetmeyi, genetiği değiştirmeyi, ölümü yenmeyi hedeflerken; Doğulu akıl “hayırlısı” diyerek akıntıya teslim oluyordu.

Ama ya Batı aklı yanılıyorsa? Ya bu kelime, amcamın dudaklarında içi boşalmış bir klişeye dönüşmüş olsa bile, kendi ontolojik çekirdeğinde muazzam bir hakikati barındırıyorsa?

Aklımın bütün bilimsel, felsefi ve tarihî koridorlarında nefes nefese koştuktan sonra, aniden durdum. Çay bardağının dibindeki şekere takıldı gözüm.

Bir an için aydınlandım.

“Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

İşte buydu. Bütün kuantum teorisinin, belirsizlik ilkesinin ve kaos matematiğinin dönüp dolaşıp geldiği hakikat. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

“Hayırlısı” demek, tembellik değildi. “Hayırlısı” demek, pasif bir nihilizm yahut cahilce bir boyun eğiş olmak mecburiyetinde değildi. Eğer şuuru açık bir zihinden sadır oluyorsa, bu kelime, insan aklının ulaşabileceği en üst seviye felsefi zirveydi. Bu kelime, Kant’ın fenomenal dünyası ile numenal dünyası arasındaki aşılamaz duvarı kabul etmekti. Ben, kendi aklımla, kendi irademle sebeplere yapışıyor, kuantum dalga fonksiyonumu çökertebilmek için elimden gelen tüm ampirik çabayı gösteriyordum; ancak günün sonunda, sistemin tamamını, geçmişi ve geleceği aynı anda gören, Laplace’in o farazi şeytanının değil, El-Alîm ve El-Hakîm olan bir Yaratıcı’nın mutlak iradesine teslim oluyordum.

Çünkü insan, zamanın tünelinde kör bir köstebekti. Kör bir köstebeğin, koskoca bir ormanın ekosistemi hakkında vereceği karar ne kadar isabetli olabilirdi ki? “Hayırlısı”, o körlüğün itirafı ve sonsuz bir Gören’e (Basîr) sığınmanın adıydı. Sınırlı olanın, Sınırsız olana entegrasyonuydu. Kelebeğin kanat çırpışını da, fırtınanın koptuğu okyanusu da avucunun içinde tutan Kudret’e, “Ben kendi acizliğimle denedim, şimdi sonucu Senin mutlak ve yanılmaz bilgeliğine bırakıyorum.” deme zarafetiydi.

Karşımdaki koltukta, göbeğini kaşıyan ve çayını höpürdeterek içen amcama tekrar baktım.

O, bu kelimeyi söylerken ne kuantum dinamiğinden haberdardı, ne Kant’ın transandantal felsefesinden, ne de Nietzsche’nin Amor Fati‘sinden. O sadece, hayatın ağırlığı altında ezilmemek için dedelerinden miras kalan bu kelimeye sığınmış yorgun bir faniden ibaretti. Lakin işin en tuhaf yanı da buydu zaten: Ben, saatler süren, dehlizlerinde kaybolduğum entelektüel fırtınanın, onca bilimin ve felsefenin ardından, amcamın oturduğu noktaya geri dönmüştüm.

Farklıydık, evet. O, düşünmemek için; ben ise düşüne düşüne çıldırdıktan sonra sükûnet bulabilmek için aynı kelimeyi kullanıyorduk. Ama sonuç aynıydı.

Derin bir nefes aldım. Göğsümdeki bulantı yavaşça dağıldı. Yerini, aklın hudutlarını kabullenmiş olmanın verdiği tuhaf bir huzur aldı.

Amcamın “koşturuyoruz” kelimemin ardına eklediği o sihirli kelimeyi sindiren yüzüne karşı, içimden gelerek, gerçekten inanarak ve kelimenin bütün ağırlığını her yanımda hissederek onu doğruladım:

“Hayırlısı amca… Hayırlısı.”

Kelime odanın ortasında yankılandı, masanın üzerindeki çay bardaklarına çarptı ve karşımdaki adamın aklı tarafından büyük bir iştahla yutuldu. Tebessüm etti. Mekanizma kusursuz işlemişti. Anlaşamamış, birbirimize zerre kadar temas etmemiş, ama “iletişim kurmuş” gibi yapmanın yalanında uzlaşmıştık.

Özgür Bağlıyalnız

Fotoğraf: Thomas Prior

İktibas Kartı

▼

Tekir (Hikâye)

📁 Kategori: Hikâyeler, Yazılar

Mudanya sahilinin iyot ve yosun kokan sabah ayazında yürümek, benim gibi vizyon sahibi biri için gerçekten büyük bir sinir krizi. Rüzgâr sert, asfalt ıslak ve gökyüzü, sanki üzerine kirli bir bulaşık bezi örtülmüş gibi gri. Normalde böyle bir havada kalorifer peteğinin üzerinde kestiriyor olmam filan gerekirdi ama iş ahlakı işte… Bırakamıyorsun. Bütün bu sahil bandının işletmesi, lojistiği ve güvenlik protokolü benim omuzlarımda. Fakat personelde liyakat sıfır. Yemin ederim sıfır.

Yavaş adımlarla, kuyruğumu havada dik ve otoriter bir anten gibi tutarak operasyon sahasını denetlemeye başladım. Beton bariyerlerin üzerine dizilmiş, ellerinde ucuz karbon oltalarla dikilen adamların yanından süzülerek geçiyordum.

İlk durak Necmi. Üzerinde o kusmuk rengi, yağ lekeleriyle dolu muşamba yağmurluğuyla dikiliyor. Yanına yaklaştım, ön ayaklarımı kovanın plastik kenarına dayayıp içine baktım. Dibinde iki parmak bulanık deniz suyu, bir adet kopmuş misina ucu… Başka da bir halt yok.

“Necmi,” dedim, sesimde artık tahammülün kırıntısı kalmamıştı. Kafamı kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. “Sabahtan beri o oltayı denizin dibine boşuna mı indirip kaldırıyorsun?”

Necmi bana doğru eğildi, elinin tersiyle havada kaba saba bir hareket yaptı. “Ne bakıyorsun oralara, yok bir şey, yok. Hadi kışt, yürü git başımdan.”

Gözlerimi kısıp bu vasıfsız, bu vizyonsuz adama baktım.

“Necmi, boş adamsın,” dedim yüzüne baka baka. “Yemin ediyorum bu sahilde senin kadar oksijen israfı, senin kadar lüzumsuz bir herif daha yok. İki saattir çapariyi iskelenin altındaki midye kabuklarına taktırıp duruyorsun. Ziyan ziyan işler. Boş adamsın, boş…”

Kafamı çevirip, hemen arkamızdaki paslı babanın üzerinde kıçını yalayarak sabah mesaisine hazırlanan sağ kolum Rüstem’e seslendim.

“Rüstem! Bırak şu bacağını yalamayı da işine bak. Bu herifi alın buradan bak. Düzgün bir balıkçı getirin buraya. Amatörlere yer yok benim mıntıkamda. Yarın bu adamı bu iskelede görmeyeceğim, kaydını düşün.”

Rüstem bacağını indirip bana kısa bir bakış attı, sonra umursamazca esnedi. Biliyorum, o da yoruldu artık bu kalitesiz ekipten.

İlerlemeye devam ettim. Üç adım ötede, Halil denilen göbekli sabotajcı oturuyordu. Oltayı taşa dayamış, termosundan çay içiyor ve elindeki yarım simidi kemiriyordu.

“Mesai saatinde hamur işi yiyorsun Halil,” dedim, tam önünde durarak. “Babanın iskelesi mi burası? Oltayı denize at, yoksa o simidi senin gırtlağına tıkarım. İcraat bekliyorum ulan sizden, mesai saatleri içinde laklak istemiyorum!”

Halil ağzında çiğnediği simitle bana bakıp gevrek gevrek sırıttı. “Al sana da vereyim azıcık, çok mu acıktın sen?” Kopardığı susamlı, kuru bir hamur parçasını önüme doğru fırlattı.

Midem bulandı.

“Bana karbonhidrat atma lan!” diye gürledim. Pençemle o simit parçasını denize doğru tokatladım. “Ben martı mıyım salak herif? Çöplük faresi miyim ben bana hamur atıyorsun? Protein nerede? İstavrit nerede, lüfer nerede? Sizin gibi taşeron personelle holding yönetmeye çalışan benim kafama tüküreyim.”

Yanımdan geçen rüzgâr, o bayat susam kokusunu yüzüme çarptı. İğrenerek adamın yanından uzaklaştım. Yemin ederim, bu insan ırkının vizyonsuzluğu beni gün geçtikçe daha da tüketiyor.

Rıhtımın en ucunda, kovanın başında duran Sami’nin yanına vardım. Sami, aralarında işi bilen tek tük adamdan biriydi. Kovanın içine doğru eğildim. Su şapırtıları, gümüş gibi parlayan, pulları henüz kurumamış dört tane iri istavrit. Nihayet.

“Sami,” dedim, sesimi biraz daha insancıl, biraz daha takdir eden bir tona çekerek. “Şükür be kardeşim. Sonunda liyakat sahibi, işini ciddiye alan bir personel. Primini hak ettin. Şundan bir tane alıyorum vergi niyetine.”

Adamın cevap vermesini beklemeden, kafamı kovaya sokup en semiz, en parlak olanını dişlerimin arasına usulca kıstırdım. Tam o anda Sami, elindeki oltayı bırakıp üzerime doğru çullandı.

“Hop hop! Bırak ulan onu! Hırsız kedi seni, şerefsiz!” Üzerime doğru ayağıyla hamle yaptı.

Geriye doğru zarif bir refleksle sıçradım, istavrit hâlâ dişlerimin arasındaydı. Adamın bu nankörlüğü karşısında gerçekten şok olmuştum. Bu kadar küstahlık olamazdı.

Balığı ağzımda yan çevirip, dişlerimin arasından boğuk bir sesle, “Ne hırsızı lan?” dedim. “Gümrük vergisi bu, vergi! Stopaj kesiyorum ben! Benim iskelemde avlanıyorsun, benim havamı soluyorsun, benim verdiğim güvenlik şemsiyesi altında iş yapıyorsun! Çakal! Komisyonuma çöküyor bir de!”

Hızla uzaklaşırken, arkama bile dönmeden Rüstem’e bağırdım:

“Rüstem! Şu Sami’nin de cezasını kesin. Nankör herifler. Adam gibi işletme kurduk şurada, sistemin içine ettiler. Bütün sahili Afgan martılara devredeceğim en sonunda, göreceksiniz gününüzü!”

Kuyruğumu dikip, ağzımda hak ettiğim gümüş porsiyonla, rüzgâra karşı yürümeye devam ettim. Gerçekten, insanlarla çalışmak en büyük zaman kaybı. Akılları çalışmıyor, hiyerarşiyi bilmiyorlar ve mırıldanmaktan başka bir iletişim dilleri de yok. Çiğnemeye başladığım balığın lezzeti harikaydı, ama sinirlerimi yatıştırmaya yetmemişti.

Bağımlı (Hikâye)

📁 Kategori: Hikâyeler, Yazılar

Sabah 04.17. Retina tabakam, Malta veya Curacao’daki (ki bu iki lokasyon, küresel çaresizliğin sunucu tarlalarıdır) bir veri merkezinden fiber optik kablolar aracılığıyla saniyede 300.000 kilometre hızla fırlatılan ve yatak odamın klostrofobik, ekşi ter kokan karanlığını yaran 120 hertzlik mavi ışık bombardımanı altında eziliyor. 300.000.

Sağ elimin işaret parmağı, ergonomik olarak insan anatomisine bir hakaret olan ucuz bir farenin sol tuşunun üzerinde, âdeta rigor mortis evresine girmiş bir kadavra uzvu gibi asılı duruyor.

Ekranda, piksellerden inşa edilmiş, sentetik renklerin en saldırgan tonlarıyla boyanmış bir “Slot” (Slot kelimesi, bir boşluğu, doldurulması gereken bir çukuru imler ki bu, içinde bulunduğumuz durumu muazzam bir şiirsellikle özetler) makinesi var. Oyunun adı mühim değil; meyveler, antik Mısır tanrıları veya mitolojik yaratıklar olabilir. Temalar, sadece kognitif yetileri uyuşturmak için tasarlanmış dijital birer emziktir. Asıl mesele, ekranın sağ alt köşesinde yeşil, fosforlu harflerle parlayan tek kelimenin içinde titreşiyor: ÇEVİR.

İşte, kâinatın en şeytani mühendisliği bu tuşla benim parmak ucum arasındaki bir milimetrelik mesafede gizli. Ben geri zekâlı değilim. Kredi kartımın asgari ödeme tutarının, ev sahibimin bana attığı pasif agresif WhatsApp mesajlarının ve üç gündür açmadığım buzdolabının içindeki çürümüş domates kokusunun farkındayım. Matematik biliyorum. RNG (Random Number Generator/Rastgele Sayı Üreticisi) algoritmalarının nasıl çalıştığını, kasanın uzun vadede matematiksel bir kesinlikle, tıpkı termodinamiğin ikinci yasası gibi, her zaman ama her zaman kazanacağını biliyorum.

Fakat zekâ, bağımlılık karşısında bir kalkan değildir; zekâ, sadece kendi yok oluşunuzu 4K çözünürlükte, muazzam bir berraklıkla izlemenizi sağlayan lanet olası bir stadyum projektörüdür.

Fareye tıklıyorum. Klik.

İşte. Olan oldu. Sol tuşun altındaki minik bakır plaka temas etti, devre kapandı ve bilgisayarımın ağ kartından çıkan şifrelenmiş veri paketi (içinde benim son 1.500 liramı barındıran 0 ve 1 dizilimi), 42 milisaniyelik bir ping süresiyle Akdeniz’in altındaki kablolardan geçip Malta’daki sunucuya ulaştı. Sunucudaki mikroişlemci, saniyenin milyarda biri gibi bir sürede bir algoritma çalıştırdı ve sonucu belirledi: KAYIP.

Sunucu bu neticeyi bana geri gönderdi. Benim bilgisayarım şu an, bu milisaniye içinde, o 1.500 liranın artık bir hiç olduğunu, buharlaştığını biliyor. Sistem biliyor. Allah biliyor.

Ama ekran bana bunu hemen söylemiyor.

Çünkü eğer sonuç anında, tıpkı bir Excel hücresine girilen veri gibi “0 TL” olarak ekranda belirseydi, insan beyni bu acımasız ve kuru rasyonelliğe dayanamaz, oyunu derhâl bırakırdı. Bu yüzden yazılımcılar, benim beynimdeki Nucleus Accumbens bölgesini, yani o iptidai ödül merkezini sağmak için araya bir zaman aşımı simülasyonu koyarlar.

Ekranda çarklar dönmeye başlıyor. Birinci sütun. İkinci sütun.

Farkında mısınız? Ekranda dönen fiziki bir çark yok! Yerçekimi, merkezkaç kuvveti, sürtünme katsayısı… Bunların hiçbiri o sunucuda mevcut değil. Ekranda izlediğim dönme efekti, sonucun çoktan belli olduğu bir cinayetin, maktule izletilen ağır çekim bir tiyatrosu.

İlk üç sütunda “Bonus” sembolü (o meşhur Scatter) düşüyor. Ekranda aniden epilepsi krizini tetikleyecek kadar vahşi bir ışık patlaması yaşanıyor. Ses efektleri, Wagner operalarının majör, zafer sarhoşu notalarını andıran (ama tamamen sentetik) bir ritme, bir kalp atışı hızına (saniyede yaklaşık 130 vuruş, yani panik atak ritmi) ulaşıyor. Dördüncü sütun… Dördüncü sütun normalden daha uzun dönmeye başlıyor. Ağır çekime giriyor.

İşte bu, literatürde Near-Miss (Neredeyse Kazanma) sendromu olarak bilinir. Algoritma bana bir şey kazandırmıyor, bana kazanmaya ne kadar yakın olduğumun illüzyonunu satıyor.

O an, o uzatılmış dönme anındaki 2.8 saniye var ya… O 2.8 saniye boyunca ben bir insan değilim. Ben bir vatandaş, bir dost, bir evlat değilim. Zaman duruyor. Kira borcu yok, yarın sabahki mesai yok, ölüm yok. Bütün varoluşum o dördüncü sütunun duracağı piksel hizasına indirgeniyor. Dopamin (o lanet olası, bizi hayatta tuttuğu gibi kendi kendimizi yok etmemize de sebep olan nöro-kimyasal) sinaptik yarıklarımdan içeri bir sel gibi, bir baraj kapağı patlamışçasına boşalıyor.

2.8 saniye sonra sütun duruyor. İçinde Bonus sembolü yok. Boş bir meyve.

Müzik aniden, âdeta alay edercesine tiz ve hüzünlü bir “biiip” sesiyle kesiliyor. Işıklar sönükleşiyor.

Bakiye: 0.00 TL.

Ve o an, ekranın piksellerinden, o dijital uyuşturucunun rahminden acımasızca, sezaryenle kesilerek hakikatin beton zeminine fırlatılıyorum. Param bitti. Paramın bitmesi demek, aç kalacağım veya faturaları ödeyemeyeceğim anlamına gelmiyor; bağımlının zihninde para bir satın alma aracı değildir, para sadece oyunda kalma süresidir. Cephanem bitti.

Odanın sessizliği aniden, kulak zarlarımı patlatacak bir şiddetle, bir çığlık gibi üzerime çöküyor. Buzdolabının umursamaz motor sesi geri dönüyor. Sokak lambasının sarı ışığı, perdelerin arasından sızıp odadaki yıkanmamış çamaşır yığınının üzerine vuruyor.

Kendimden duyduğum tiksinti o kadar yoğun ve o kadar geometrik bir kusursuzluğa sahip ki; bu tiksintiyle ne yapacağımı, bu ağırlığı bu bedenin içinde nasıl taşıyacağımı bilemiyorum. Farenin üzerindeki elimi çekiyorum. Parmak ucumdaki uyuşukluk hissi yavaşça bütün koluma, oradan boynuma ve beynimin geri dönüşü olmayan kıvrımlarına doğru yayılıyor. Zekâm, bana az önce kendi cinayetimi, kendi rızamla nasıl işlediğimi, üstelik sonucu önceden bildiğim hâlde o 2.8 saniyelik umut için hayatımı nasıl yaktığımı açıklıyor. Ve en korkuncu nedir biliyor musunuz? Şu an, tam şu an, içimdeki o hastalıklı mantık, cüzdanımdaki son kredi kartının limitini nasıl nakde çevirebileceğimin, sisteme nasıl geri dönebileceğimin hesaplarını çoktan, ben daha gözyaşlarımı bile silemeden yapmaya başladı bile.

Hadi ama, dostum. Bu kadar abartma. Sanal Kumar dediğin, alt tarafı Hintli bir şairdir. Devam et.

Özgür Bağlıyalnız

Zikirmatik

📁 Kategori: Muhtelif Yazılar, Yazılar

Eminönü alt geçidindeyiz. Rutubet, ucuz parfüm ve kavrulmuş mısır kokusunun geniz yakan bir sentezi var. Tezgâhın üzerinde, 1.5 voltluk yassı pillerle çalışan, gövdesi fosforlu yeşil (yahut çingene pembesi, zira kutsalın artık bir renk paleti vardır) plastikten mamul, parmağa geçirilen o küçük, dijital sayaçlar duruyor: Zikirmatikler.

Eskiden tespih vardı. Tespih, ipin üzerinde kayan otuz üç veya doksan dokuz taşın, parmak uçlarındaki organik dokunuşuydu. Taneleri çekerken tespihin çıkardığı hafif ahşap/kehribar şıkırtısı, kalp atışıyla senkronize olur, insanı rakamlardan, matematikten azade kılıp sonsuz ve tanımlanamaz mutlaklığın (Tevhid’in) içine çekerdi. Parmak, taşı ezerken dünyayı da ezerdi. Tespih çekmek, biriktirme, yığma, hesaplama zorbalığına karşı iyi gelirdi.

Fakat sonra tuhaf yıllar geldi. Takvimdeki günlerin üzerinden dozer gibi geçen, ardından “muhafazakârlığı” devasa inşaat ihalelerine, lüks jiplere ve iftar çadırlarındaki siyasi şovlara eşitleyen korkunç bir milenyum.

Ve zikirmatik icat edildi.

O fosforlu plastiğin ortasındaki küçük kauçuk düğmeye her basışınızda, minik bir “çıt” sesi duyulur ve renksiz LCD ekrandaki rakam bir bir artar. 1, 2, 3… 99… 450… 1200. İnsan, Allah’ın isimlerini anarken artık bir sonsuzluğa dalmıyor; tıpkı bir banka memurunun mevduat hesaplaması, tıpkı bir borsacının hisse senedi takibi yapması gibi, kendi uhrevi skorunu takip ediyor. Mukaddes olan, ölçülebilir, istatistiki bir veriye dönüşüyor. O kauçuk düğmeye basan Türk insanı, farkında bile olmadan, ruhunu kapitalizmin “sayısallaştırma” makinesine entegre ediyor. Artık ne kadar derin inandığıyla değil, LCD ekranda ne kadar büyük bir rakam biriktirdiğiyle ilgileniyor.

İşte Türkiye’nin son yirmi beş yılının siyasi haritası o küçük plastik aletin içindeki devrededir: İtiraz eden, yadırgayan, Batı’nın mekanik aklına direnen “Müslüman” öz; tam da o aklı kullanarak, kendini Çin’de üretilmiş bir plastiğin ekranındaki piksellere hapsederek sisteme entegre olmuştur. Yabancılaşma, en mahrem, en ilahi anın tam kalbine, başparmağın ucuna yerleşmiştir.

Tespih iyi bir bidat denir. Zikirmatik için ne diyeceğiz? Hem ne lüzumu vardı ki şimdi böyle bir yazının? Siyasal İslam ile zikirmatiğin ne alakası var? Dostum, sen iyice kafayı sıyırmışsın.

Müellif: Özgür Bağlıyalnız

Poetika – ​Teknik Meselelerin İzahatı

SANATIN ONTOLOJİSİ
yahut Yeni Çağın Putlarını Kırıp Tevhidi Zerk Etmek

Modern çağın sanata giydirdiği ferdiyetçi ve köksüz deli gömleğini bütünüyle yırtıp atıyoruz. Bugün sanat camiasını işgal eden; kendini kâinatın yanlış bir merkezine koyan, manayı yok edip hiçliği yücelten ve estetiği bir ego tatminine irca eyleyen o sığ panayırı reddediyoruz. Biz, göğsümüzü gere gere yeni dünyanın safsatalarına set çekiyor; sanatın ve kelamın kadim, kati ve mukaddes tahtını, bu çağın paslı demirleri ve betonları arasında yeniden inşa ediyoruz.

I. “Ayna” Olma Şuuru
Modern sanatçı, boş kâğıdın veya tuvalin karşısına geçtiğinde “yoktan var ettiğini” iddia eder. Eserini, kendi enaniyetinin (egosunun) yıkılmaz bir abidesi olarak dikmek ister. Bu, estetik şirkin kendisidir.

Bizim köklerimizde ise sanatçı bir “yaratıcı” değil; kâinatın dokusuna gizlenmiş dehşetli manayı bulan bir “kâşif” ve Mutlak Hakikat’e tutulan bir “ayna”dır. Güzellik (Cemâl) ve kudret (Celâl) zaten kâinatın her zerresinde mevcuttur. Sanatçının yegâne hüneri, kibrinden sıyrılıp kalbini ve zihnini o ilahi tecelliye pürüzsüz bir ayna kılabilmektir. Sanat, yoktan var etmek değil; zaten var olanın içindeki ilahi sırrı, muazzam tecelliyi körleşmiş gözler için görünür hâle getirmektir.

II. Zikir Olarak Sanat
Bizim ananemizde din ve sanat, modern aklın zannettiği gibi birbirine zıt, birbiriyle tenakuz hâlinde olan iki ayrı kutup değildir. İkisi de aynı hakikatin, aynı Mutlak Varlık’ın işaret parmağıdır.

Modern sanat, ferdin kendi nefsini parlatıp, karanlık iştiyaklarını bir marifetmiş gibi sahnelemesi üzerine kuruludur. Oysa hakiki sanat, nefsi parlatmak değil; onu yontmak, kanatmak, arındırmak ve ehlileştirmek vetiresidir. Kâğıdın başına geçip bir şiir yazmak, bir ritim kurmak yahut bir eser inşa etmek; kapitalizmin ve rakami çağın gürültülü bencilliğine karşı başlatılmış batıni bir direniş, kelimelerle çekilen bir “zikir”dir. Bizim için sanatın en yüce gayesi, insanın içindeki o karanlık, bencil ve doymak bilmez tarafı (nefsi) kelamın kılıcıyla alt edip; ruhu asıl kaynağına, saf ve duru vatanına geri çağırmaktır.

III. “Söz”ün Kutsiyeti
Bize göre “söz”, dudakların arasından dökülüp havada kaybolan basit bir ses kümesi, alelade bir haberleşme vasıtası değildir. “Önce söz vardı.” hakikatine iman etmiş bir zihin için kelime, dağların taşımaktan korktuğu koca bir “emanet”tir. Yunus Emre’nin “Söz ola kese savaşı” demesi bundandır; zira söz, kâinatın kimyasını değiştirecek kudrete sahiptir.

Şiir ve edebiyat; sözü süzme, kelimenin kabuğunu kırıp içindeki o gizli, ontolojik cevheri ortaya çıkarma işidir. Bizim kelimelerle kurduğumuz münasebet bir simyacının madenle kurduğu münasebet gibidir. Bazen sokağın dilinde eğrilmiş, kirlenmiş, doğru bilinen yanlışlara dönüşmüş o kaba saba kelimeleri (galatları) alır; onları o büyük irfan potasında eritir, ateşten geçirir ve onlara yeniden asli, mukaddes bir ruh üfleriz. Söz, bizim elimizde pazar yeri gürültüsü olmaktan çıkar, ilahi bir fermanın ağırlığına bürünür.

IV. Parçalanmışlığa Karşı “Cönk” Ruhu ve Yeni Meydan
Bugün modernite, insanı kendi zihninin daracık zindanına hapsetmiş, her şeyi hastalıklı bir şekilde ferdileştirmiş ve yalıtmıştır. Edebiyat, yalnızların kendi kendilerine mırıldandığı bir terapi seansına dönüştürülmüştür.

Oysa bizim kadim edebiyatımızda şiir, milleti tek bir nefeste bir araya getiren bir “meydan”dı. Eskinin meşin kaplı, elden ele gezen cönkleri; sadece şiirlerin alt alta yazıldığı sıradan defterler değil, bir milletin müşterek hafızası, inancı, isyanı ve omuzdaşıydı. Bizim yeni sanatımız, insanları kendi melankolik yalnızlıklarına terk etmeyecektir. Eserlerimiz, okuru hakikat etrafında, asırlık omuz omuza verişin etrafında toplayacak uçsuz bucaksız, manevi ve kati bir “yeni meydan” (cönk) inşa edecektir.

V. Kayıp Neslin Kılavuzu
Sanatın salt bir estetik oyun olduğu yalanını parçalıyoruz. Bugün sanatın bizdeki yegâne vasfı; “şifa vermek” ve şaşkınlık içinde kıvrananlara “yol göstermek”tir.

Karşımızda kendi tarihinden, örfünden ve dilinden koparılmış; bu metalik, algoritmik ve rakami çağın içinde manasını yitirmiş koca bir nesil var. Kökünü ve adını arayan bu rakami yetimlere sadece “ne kadar kaybolduğumuzu” anlatıp onları çaresiz bir nihilizmin kucağına atmak sanat değil, ihanettir. Modern Türk poetikası; bu varoluşsal kaybolmuşluğun altını çizerken aynı zamanda insanın yakasına yapışıp ona kim olduğunu, isminin ne anlama geldiğini ve nereye ait olduğunu hatırlatan, ibresi asla şaşmaz kati bir pusula olmalıdır. Biz kanayan yarayı göstermekle kalmaz, o yarayı hakikatin ateşiyle dağlarız.

VI. Nasıl Yapacağız?
Bütün bu mukaddes ve kadim hakikatleri inşa ederken, en büyük tuzağa düşmeyecek, “maziyi körü körüne taklit etmeyeceğiz.”

Dünün formlarını, bitmiş vezinleri (aruzu, divan kalıplarını) şeklen kopyalayıp nostalji yapmak, bizi bugünün kan ter içindeki hakikatinden koparır ve bir müzeye hapseder.

Yapacağımız şey şudur: Sokağın bugünkü ritmini, modern çağın baş döndürücü hızını, metroların, fabrikaların, plazaların ve şehirlerin mekanik gürültüsünü soğukkanlılıkla ele alacağız. Ve bu kaba, dünyevi malzemenin tam kalbine; o bahsettiğimiz “tevhid” inancını, “nefs terbiyesi”ni ve “ayna olma” şuurunu zerk edeceğiz.

Fakat kelimelerimiz bugünün asfaltından, betonundan ve ekranlarından beslenmeyecek; taşıdıkları yük, ezelden ebede uzanan o ilahi sır olacak. Mazinin ruhunu, atinin ritmiyle kâğıda çivileyeceğiz.

MANA

Bizim için kelime, sadece bir sesten veya Latin harflerinin yan yana dizilişinden ibaret plastik bir mahfaza değildir. Modern şiir, kelimeyi sadece kulağa hoş gelen bir ses, ritmik bir oyuncak yahut sathi bir haberleşme vasıtası zanneder. Oysa kelimenin hakikatte neye işaret ettiğini, ruhunda hangi cehennemi veya cenneti taşıdığını bilmek; onun kökenine, dolayısıyla Kur’an harfleriyle nasıl nakşedildiğine vakıf olmayı gerektirir.

Latin alfabesi, kelimeyi iki boyutlu bir çizgiye hapseder ve onun sadece “nasıl okunduğunu” gösterir. Oysa Kur’an harfleri, kelimenin “ne olduğunu” gösteren bir mimaridir. Kelimenin asıl cüssesi, eski yazının kıvrımlarında, sessiz harflerin inşa ettiği asırlık köklerde gizlidir. Manayı bu köklerden koparıp sığ bir muhaberat vasıtasına dönüştürenler, şiirin ciddiyetini katledenlerdir. Biz, kelimeyi kendi asil ve kadim köküne oturtarak, o unutulmuş ağırlığı kelamın sırtına yeniden yükleyeceğiz.

Arapçada ve klasik Türkçede asli olan, sessiz harflerdir (köklerdir). Sesli harfler (harekeler) ise sadece o köke geçici bir zaman ve nefes verir. Ses (vokal), fani olan insana aittir; kök (konsonant) ise ebedî olan manaya. Modern edebiyat, sürekli “sesin” ve “ahengin” peşinde koşarak fani olanı yüceltmiş, mananın kavi iskeletini (sessiz kökleri) unutmuştur. Bizim poetikamızda şair, kelimeleri seçerken kulağına gelen sese değil; o kelimenin eski yazıda hangi üç sessiz harften türediğine, hangi asırlık sülaleden geldiğine bakar. Çünkü bir kelimeyi kâğıda döktüğünüzde, aslında o kökün bütün şeceresini, o kelimenin tarihte bulaştığı bütün kanları ve duaları da metne çağırmış olursunuz.

Bu “ontolojik kazı”nın metne kattığı şiddetin vesikaları şunlardır:

Birinci Misal: Modern bir şair “saygı” veya “yasak” der geçer. Oysa biz kâğıda “haram” yazdığımızda, eski yazının H-R-M kökü devreye girer. Okurun şuuraltına sadece bir yasağı değil; aynı kökten gelen “hürmet”i, “mahrem”i, “harem”i (girilmesi yasak ve mukaddes sahayı) ve “ihram”ı (dünyevi olanı terk edişi) aynı anda zerk ederiz. Kaba bir eti tasvir ederken “mahrem” kelimesini kullandığımızda, aslında okuru o etin etrafındaki ilahi ve aşılmaz hudutla (haramla) yüzleştiririz. Kelime, Latin harflerindeki tek boyutluluğundan kurtulup, okuru çepeçevre saran bir duvara dönüşür.

İkinci Misal: Modern nizamda “aşk”, uysal ve romantik bir hissin adıdır. Oysa kelimenin aslı (A-Ş-K), Kur’an harfleriyle yazıldığında kökenini “aşeka”dan alır. Aşeka; bir ağacı dışarıdan usulca saran, onun suyunu, güneşini ve özsuyunu emerek ağacı yavaş yavaş boğan, kurutan ve en nihayetinde öldüren asalak sarmaşığın adıdır. Biz metnimizde aşk dediğimizde, okura pembe bir rüya vadetmeyiz; o sarmaşığın kurbanın boğazına dolandığı, nefesini kestiği yavaş ve çaresiz ölümü (boğulmayı) dikte ederiz. Kelimenin kökünü bilmek, romantizmi iptal edip cinayeti ilan etmektir.

Üçüncü Misal: Kalp kelimesi, bugün sadece kan pompalayan bir organ yahut hislerin merkezi sanılır. Oysa K-L-B kökü, “dönmek, tersyüz olmak, bir hâlden başka bir hâle geçmek” demektir. “İnkılap” (kökten değişim, altüst oluş) da buradan gelir. Bir şair (mütekellim) “kalbim” dediğinde, durağan bir organdan değil; her saniye tersyüz olan, altüst olan, cinnetle sükûnet arasında savrulan muazzam bir girdaptan (inkılaptan) bahseder. Bu kökü bilen bir yazar, hisleri uysalca tasvir etmez; kalbin tekinsiz, güvenilmez ve sürekli dönen karanlığını okurun yüzüne çarpar.

İşte kelimeyi sadece bir muhaberat vasıtası olarak gören uysal hikâyecilerle aramızdaki fark buradadır. Onlar, yağmuru anlatmak için “su, bulut, ıslak” gibi kelimeleri yan yana dizerler. Biz ise bir kelimeyi masaya vurduğumuzda, onun kökündeki asırlık şifreleri kastederiz.

Bu sayede metin; sathında basit bir olayı anlatan ama derinlerinde okurun inancını, korkularını ve felsefesini parçalayan bir girdaba dönüşür. Şiirin kaybettiği ürkütücü ciddiyet; ancak kelimenin o sessiz harflerden oluşan, asırlardır toprağın altında bekleyen kadim cüssesini okurun göğsüne oturtmakla mümkündür.

“KÜÇÜK ÖLÜM”

Eskilerin, büyük âlimlerin ve ariflerin yaptığı gibi; sözü bir istikamet için söylerken, daima başka bir uçuruma işaret edeceğiz. Hakiki şiir, kâğıt üzerinde tek bir gölge düşürmez. Modern edebiyat sığdır; kelime neyi resmediyorsa ufku da orada biter. Oysa bizim poetikamızda metin bir ayna değil, çok katmanlı bir tuzaktır. Bir metin, zahirde kaba bir fiiliyatı, bir kavgayı yahut terli bir cinsî münasebeti en çiğ, en rahatsız edici hâliyle resmederken; batınında mutlak olanı, ruhun teslimiyetini, yok oluşu ve “ölümü” anlatmalıdır.

Meseleleri usulca “göstermek” ve okuru romantik bir estetiğin içinde uyuşturmak yerine; etin ve şehvetin doğrudan, grotesk izahatı üzerinden, okurun zihnine aslında ölümün ve çürümenin soğuk hakikatini kazıyacağız. Görünenin ardındaki bu “işaret”, şiirin muazzam ve tekinsiz derinliğidir.

Cinsî bir buhranı yahut bedenî bir taşkınlığı salt pornografik bir şok unsuru olarak kullanmak, ucuz bir provokasyondur. Bizim etle, tenle ve bedenî salgılarla kurduğumuz acımasız metnî ilişkinin gayesi bambaşkadır. Fransızların orgazm anı için kullandıkları “La Petite Mort” (Küçük Ölüm) mefhumu, bu noktada metnimizin felsefi omurgalarından birine dönüşür.

Şehvetin zirvesindeki bedenî spazm, kontrolün yitirildiği, aklın devreden çıktığı ve insanın tamamen etten ibaret bir acze (hiçliğe) düştüğü andır. Bu an, can çekişmenin ve ruhu teslim etmenin bir kopyasıdır. Yatağın terli karanlığı, kabrin karanlığının dünyevi provasıdır. Şair (mütekellim), okura bir yatak odası manzarası sunmaz; o terli tenin, kasılmaların ve inlemelerin üzerinden okura kendi faniliğini, nefsani çırpınışlarının ne kadar aciz olduğunu ve en nihayetinde toprağa nasıl gireceğini dikte eder.

Ölüm, modern aklın zannettiği gibi bir “hiçlik” veya nihilist bir “son” değildir. Hayat, dünya ve ahiret diye ikiye ayrılan, mekân ve zaman illüzyonunu aşan kesintisiz bir sıfattır. Ölüm, sadece bu illüzyonun yırtılması, perdenin şiddetle inmesidir.

İşte metinlerimizdeki o kaba, dünyevi ve grotesk sahneler, bu yırtılmanın idrakidir. Okur, kaba bir kavga sahnesini yahut nefes nefese bir sevişmeyi okuduğunu zannederken, aslında bedenin iflas ettiği ve Mutlak Varlık karşısında (ölüm anında) kurban olduğu o sarsıntılı geçişe maruz bırakılır.

Bu, kelimenin sadece bir manayı değil, o mananın tam zıddındaki uçurumu da aynı anda okurun göğsüne saplamasıdır. Şiir ancak böyle yazıldığında; okur, kâğıda her baktığında kendi cesediyle göz göze gelmekten kurtulamaz.

SHOW, DON’T TELL

Kurgu yazarlığında, senaryo metinlerinde ve yaratıcı yazarlık atölyelerinde en çok tekrar edilen, âdeta bir dogma hâline gelmiş kural, “anlatma, göster” kuralıdır. Özünde, okura bir karakterin hissiyatını, bir mekânın atmosferini veya bir vakanın vehametini doğrudan kelimelerle dikte etmek yerine; fiiller, hissî teferruatlar, diyaloglar ve beden dili üzerinden okurun bunu kendi kendine hissetmesini sağlama prensibidir.

Bu kural beynelmilel bir edebî hakikat değil, 20. asır Anglo-Amerikan edebiyatının ve bilhassa Amerikan “Yaratıcı Yazarlık” (MFA) programlarının endüstriyel bir icadıdır. Bu kuralın derinlikli bir eleştirisini yapmak, aslında edebiyatın sinemaya nasıl boyun eğdirilmeye çalışıldığının da tarihini okumaktır. Bu sığlaşmayı ve felsefi çöküşü şu üç misal üzerinden açıklayalım:

1. Kısa Bir Tarihçe: Bu Kural Nereden Çıktı ve Neden İcat Edildi?

Mefhumun felsefi kökleri Aristoteles’in Poetika’sına kadar uzanır. Aristoteles iki mefhumdan bahseder:

  • Mimesis (Taklit/Gösterme): Vakayı okurun/izleyicinin gözü önünde canlandırmak (Tiyatro gibi).
  • Diegesis (Anlatma): Vakayı bir anlatıcı vasıtasıyla aktarmak (Destan gibi).

Ancak kuralın modern manada bir “yazarlık yasası” hâline gelmesi 19. asrın sonu ve 20. asrın başına denk gelir. Anton Çehov’un abisine yazdığı bir mektuptaki şu sözü bu prensibin amentüsü kabul edilir: “Bana Ay’ın parladığını söyleme; bana kırık bir cam parçasındaki ışığın yansımasını göster.”

1921’de İngiliz yazar ve eleştirmen Percy Lubbock, The Craft of Fiction (Kurgu Sanatı) adlı kitabında bu mefhumu resmileştirdi. Anglo-Amerikan edebiyatı, Lubbock ve Henry James’in tesiriyle “Yazar aradan çekilmeli, hikâye kendi kendini oynamalı.” fikrine takıntılı hâle geldi. Ernest Hemingway’in “Buzdağı Teorisi” (hisleri açıkça yazmamak, metnin alt metninde gizlemek) bu kuralın zaferi oldu.

Peki Batı neden buna saplandı? Bunun iki esas sebebi var:

  • Sinemanın Yükselişi: 20. asrın başında sinemanın kitleleri efsunlamasıyla, roman yazarları kamerayla rekabet etme refleksine kapıldı. Metni bir senaryo gibi, sadece dışarıdan gözlemlenebilir fiiller ve diyaloglar (“mimesis“) üzerine kurmaya başladılar.
  • Davranışçılık (Behaviorism) Tesiri: Psikolojide “insanın sadece dışarıdan gözlemlenebilen davranışları gerçektir, iç dünyası bilinemez.” diyen ekol, edebiyata da sızdı. Karakterin ne hissettiğini söylemek yerine, bardağı nasıl tuttuğunu yazmak “bilimsel” ve “nesnel” kabul edildi. Oysa kelimeler kamera değildir. Kelimeler mücerettir ve mücerret olanı doğrudan anlatmak, kelimelerin en büyük ayrıcalığıdır.

2. Nasıl Çalışır?

Bu tekniğin gayesi okuru pasif bir dinleyiciden, aktif bir gözlemciye dönüştürmektir. Ahmet’in sinirini “Ahmet sinirliydi.” diye anlatmak yerine, kahve fincanını masaya çarpıp kırmasıyla “göstermek” elbette ki sahneyi canlandırır, inandırıcılığı artırır. Edebiyatımızda bunun en kusursuz misallerinden biri Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sında Raif Efendi’nin ezilmişliğini ‘gösterme’ şeklidir. Sabahattin Ali, “Raif Efendi çok pısırık ve içine kapanık biriydi.” diye anlatmaz; onun çalışma masasında çekmecesini nasıl usulca açıp kapattığını, başkalarının işini yaparken nasıl boynunu büktüğünü, sabun köpüğü gibi eriyip giden o silik hareketlerini teferruatlarıyla resmederek, o ezilmişlik hissini okurun damarlarına zerk eder.

Ancak mesele, bu kuralın bir fetiş, aşılamaz bir dogma hâline getirilmesidir. “Göstermek” tasavvuri bir enstrümandır, dinî bir kaide değil. Her hissi, her felsefi itirazı veya her hezeyanı bir fincan kırma fiiline, terleyen ellere, titreyen çenelere irca etmek; edebiyatın ufkunun daraltılmasıdır.

3. Nüanslar:

  • Doğrudan Vermek ve Dikte Etmek (Beyanın Kudreti): Kimi zaman meseleyi dolandırmak, timsallerin veya fiillerin arkasına saklamak metnin tesirini azaltır. Bazen meseleyi doğrudan vermek, pervasızca dikte etmek gerekir. Bir karakterin, mütekellimin veya personanın kendi hissini dümdüz söylemesi her zaman aciz bir “anlatma” değildir; bazen o sözün kendisi en büyük fiildir. Mine’l’in “Atın aklın tasmasını” diyerek buyurgan bir tonda konuşması bu türdendir. Mine’l bize “Ben kuralsız biriyim.” diye fiiliyatla ipucu vermez; bu emri doğrudan dikte ederek o küstah ve çekici personayı saniyesinde sahneler. Körü körüne “göster, anlatma” kuralına bağlı kalmak, bu tür doğrudan, sarsıcı ve dikte edici beyanların gücünü ıskalamak demektir. Bu bir anlatma acizliği değil, sözün iktidarıdır.
  • Grotesk ve Saf İmge Üzerinden Göstermek: “Göster, anlatma” kuralının müdafaacıları, şiirdeki grotesk imgeleri sıkça kendi pasif “gösterme” fiiliyatına delil yapmaya çalışırlar. Oysa grotesk, sığ bir “gösterme” değil; çürüyen ve dönüşen madde üzerinden okurun zihnine yapılan tavizsiz bir taarruzdur. Arthur Rimbaud’nun Bal des pendus (Asılmışların Balosu) şiiri bunun en sarsıcı misalidir. Şair orada bir kamera gibi aradan çekilmez; aksine, karanlık bir seremoninin efendisi olarak sahnenin tam ortasına dikilir. Darağacındaki cesetlerin vaziyetini ince ince “göstermek” için vakit kaybetmez; onlara alaycı bir dille “Dans edin!” diye emreder. Şeytanın onları birer kukla gibi oynattığını, etin kemikten sıyrılışını ritmik ve grotesk bir dille doğrudan beyan eder. Biz o şıngırdayan kemik seslerini, yazar aradan çekildiği için değil; yazar o vahşi alayı ve dehşeti kelimelerin şiddetiyle doğrudan üzerimize boca ettiği, bize dikte ettiği için duyarız. Burada pasif bir “gösterme” seyri değil, gür ve kışkırtıcı bir sesin “anlatma” tahakkümü vardır.
  • Modern Şiirdeki Nüans: “Göster, anlatma” kuralının muhipleri, modern şiirdeki bedenî ve fizyolojik tasvirleri kendi pasif kurallarına yormaya pek heveslidir. Mesela Mehmet Erte’nin metinlerinde sıkça rastlanan o tekinsiz, uzuv ve fizyoloji odaklı atmosferi “Ne güzel, varoluşsal sancıyı anlatmamış, bedenin deformasyonu üzerinden göstermiş.” diyerek överler. Oysa bu, şiirin kudretini korkunç bir sığlaştırmadır. Şair, okura uzaktan izleyeceği bir anatomi tablosu “göstermez”. O, kelimelerin ıslak, keskin ve cerahatli şiddetini kullanarak bedenin fevkalade vaziyetlerini okurun sinir uçlarına doğrudan zerk eder. Burada yazar aradan çekilip bize bir film sahnesi sunmuyor; bilakis, mütekellim, bedenin, parçalanışın ve etin hakikatini o travmatik felsefeyle okurun zihnine pervasızca dikte ediyor. Hisler bir kamera oyunuyla “gösterilmez”; bedenin tahribatı, kelimelerin sarsıcı beyanıyla doğrudan okurun yüzüne çarpılır.
  • Retorik: “Bana yağmuru anlatma, yağmuru yağdır.” vecizesi, modern yazarlık atölyelerinin klişelerinden biridir ve metni bir sinema perdesi sanma yanılgısına dayanır. Bu anlayışa göre, misal “Olta attım bu sulara/Balık değil, can avlarım” mısrasına getirilebilecek “Canın avlandığını, çırpındığını, oltanın gerildiğini görmeliydik.” eleştirisi, şiiri tasavvuri bir tabiat belgeseli zannetme zannıdır.

Oysa bu mısra bir vakanın tasviri, bir vetire veya bir hikâye değil; sarsıcı bir vecizedir (aforizmadır), küstah bir meydan okumadır. Eğer mütekellim canın nasıl avlandığını uzun uzun tasvir etmeye, okura bunu “göstermeye” kalkarsa, o mısradaki tokat hissi, o ani ve dehşetli tehdit kaybolur. Fiil sündürülür. Şiirde meseleyi “izah etmek”, aciz bir açıklama gayreti değil; hakikatin okurun zihnine çivilenmesidir. Şair yağmuru yağdırmak mecburiyetinde değildir; yağmurun ne anlama geldiğini bir tokat gibi yüzümüze izah etme, o gerçeği dikte etme hakkına sahip yegâne otoritedir.

Bu kural koyucu tavır, edebiyatımızda çok köklü bir yeri olan “Fahriye” (övünme/meydan okuma) ananesinin bir yansımasıdır. Bir mütekellim, cüssesini veya niyetini okura “sezdirmeye” çalışmaz; okurun gözünün içine baka baka kendi fiiliyatını ve avcılığını küstahça izah eder. Bu retoriğin formülü şudur: [Sıradan bir fiil beyan edilir] + [Bu fiilin sıradan/zahiri anlamı küçümsenip reddedilir] + [Arkasındaki asıl muazzam, yıkıcı veya felsefi niyet doğrudan okurun yüzüne dikte edilir].

Şiir tarihimiz, “göstermek” yerine meselenin tam da Mine’l gibi “göze sokulduğu” kavi şaheserlerle doludur. Fuzuli, “Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var/Âşık-ı sâdık menem, Mecnûn’un ancak adı var” derken, Mecnun’dan daha büyük bir âşık olduğunu fiiliyatla veya tasvirlerle “göstermeye” tenezzül etmez. Doğrudan okurun gözüne sokar: “Gerçek âşık benim, onun sadece adı var.” diyerek kendi büyüklüğünü dikte eder. Keza Necip Fazıl, “Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi / Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır” derken kaldırımların nasıl annelik yaptığını “göstermeye” uğraşmaz; bu metaforu doğrudan izah eder ve kuralı koyar.

Dolayısıyla Mine’l, yağmuru usul usul yağdırıp kurbanını romantik bir atmosfere sokmaya çalışan sıradan bir hikâyeci değildir. O, kurbanının gözünün içine bakıp tufanda boğulacağını açıkça ilan eden küstah bir mütekellimdir. Bir fikri, bir ölümü veya bir fetişi fiiliyatın arasına saklayıp okurun bulmasını ummak başka bir sanattır; onu çıplak, çiğ ve izahata muhtaç bırakmayacak kadar tavizsiz bir netlikle masaya vurmak bambaşka bir sanattır. Körü körüne “gösterme” fetişi, sözün (beyanın) bu mutlak tahakkümünü ıskalamaktır. Meseleyi “izah etmek” ve “göze sokmak”, bir şiir zafiyeti değil; bu pervasız karakterin en büyük ve en yıkıcı silahıdır.

4. “Göstermek” Neden Her Zaman İşe Yaramaz?

“Göster, anlatma” kuralı modern edebiyatın bir fetişi hâline gelmiş olsa da, beynelmilel ve kusursuz bir kanun değildir. Bilakis, bu kurala körü körüne bağlı kalmak metni mahvedebilir.

  • Ritim ve Tempo Meselesi: Eğer on yıllık bir zaman atlamasını “göstermeye” kalkarsanız yüzlerce sayfa yazmanız gerekir. Oysa bazen “Aradan on uzun sefil yıl geçti.” deyip anlatmak en doğrusudur. Sürekli göstermek metnin temposunu yavaşlatır, okuru gereksiz teferruatlarda boğar.
  • Yazar/Anlatıcı Sesinin Ölümü: Bu kuralın en büyük muhaliflerinden biri Ursula K. Le Guin’dir. Dümeni Yaratıcılığa Kırmak adlı kitabında bu kuralı yerden yere vurur. Le Guin, bu kuralı “yazarlık atölyelerinin zehri” olarak tarif eder. Ona göre edebiyatın asıl gücü “anlatıcı sesinde” (narrative voice) gizlidir. Eğer yazar sürekli aradan çekilip vakaları bir kamera gibi göstermeye çalışırsa, edebiyatın o kadim, bilge, alaycı veya melankolik anlatıcı sesi ölür. Le Guin’e göre “göstermek” Anglo-Amerikan edebiyatının bir dayatmasıdır. Homeros, Tolstoy veya Gabriel Garcia Marquez sürekli “anlatmıştır”. Bilge, esprili, iğneleyici veya melankolik bir “anlatıcı sesi” edebiyatın en büyük lezzetlerinden biridir ve “gösterme fetişi” yüzünden modern edebiyatta bu ses yok olmaya yüz tutmuştur. Gabriel García Márquez, Yüzyıllık Yalnızlık‘ı yazarken büyükannesinin hikâye anlatıcılığından ilham aldığını söyler. Büyülü gerçekçilikte tabiatüstü vakalar “gösterilmez”, son derece sıradan bir şeymiş gibi dümdüz “anlatılır”. Eğer Márquez, sarı kelebekler eşliğinde göğe yükselen Remedios’un fiziki dinamiklerini “göstermeye” kalksaydı, büyü bozulur ve metin gülünçleşirdi. O, inandırıcılığı “soğukkanlı bir anlatım” ile sağladı.
  • Hissî Derinliğin Kaybı: Bazen bir karakterin karmaşık iç dünyasını, mücerret felsefi buhranlarını sadece “terleyen eller” ve “titreyen dudaklar” ile gösteremezsiniz. Lev Tolstoy ve Fyodor Dostoyevski, bu kuralın yanından bile geçmemiştir. Dostoyevski, Raskolnikov’un hezeyanlarını sayfalarca doğrudan “anlatır”. Eğer Dostoyevski sadece gösterseydi, Suç ve Ceza psikolojik bir başyapıt değil, basit bir polisiye olurdu. Tolstoy, Anna Karenina’da karakterlerin ruhunun en karanlık dehlizlerine girer ve onların ne hissettiğini, ahlaki çatışmalarını sayfalarca bize anlatır. Modern bir editör Tolstoy’a “Anna’nın suçluluk duygusunu anlatma, terleyen ellerini ve titreyen çenesini göster.” deseydi, edebiyat tarihinin en büyük psikolojik analizleri çöpe gitmiş olurdu.

Gelin, bu meseleyi misallerle açıklayalım:

1. Psikolojik Derinliğin Kaybı: Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan romanında Ömer karakterinin buhranını doğrudan dikte eder: “İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…” Bu, insan ruhunun doğrudan, tavizsiz bir beyanıdır. Şimdi bunu Amerikan yazarlık atölyesi kuralıyla “göstermeye” çalışalım: “Ömer aynaya baktı. Omuzları çöktü. Terli elleriyle yüzünü sıvazladı. Kapıya doğru bir adım attı ama sonra duraksayıp yere çöktü.” Ne oldu? Okur sadece yorgun ve terleyen bir adam gördü. “Aciz”, “iradesizlik” ve “hakikatten kaçmak” mefhumlarının o sarsıcı entelektüel ağırlığı tamamen buharlaştı, yerine sığ bir pandomim gösterisi kaldı.

2. Felsefi Çapın Kaybı: Lev Tolstoy, Anna Karenina’ya o meşhur, beynelmilel diktesiyle başlar: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu ise kendine hastır.” Bu saf bir anlatmadır. Yazar aradan çekilmez, bir peygamber edasıyla kuralı koyar. Bunu “gösterdiğimizi” farz edelim: “Levinler kahvaltıda neşeyle gülüşürken, Kareninler masada birbirlerinin gözüne bakmıyor, sessizce tabaklarıyla oynuyorlardı.” Beynelmilel bir felsefi kanun, basit ve sıradan bir aile dramı sahnesine dönüştü. Mesele sığlaştı.

3. Metafizik Ufkun Kaybı: Ahmet Muhip Dıranas, şiirinde ontolojik bir vaziyeti doğrudan dikte eder: “Ne içindeyim zamanın/Ne de büsbütün dışında/Yekpare geniş bir anın/Parçalanmaz akışında.” Şair burada Bergsonyen bir zaman felsefesini, mücerret bir hakikati anlatır. Şimdi bunu Amerikan yazarlık atölyesi kuralıyla “göstermeye” çalışalım: “Saate baktım, yelkovan durmuş gibiydi. Gözlerimi pencereye çevirdim, güneş yavaşça batarken etraftaki her şey donuklaştı.” Ne oldu? O muazzam “zaman ve varlık” felsefesi gitti, yerine saate bakıp dalıp giden bir adamın sığ, fiziki anı kaldı. Mesele buharlaştı.

5. Bizde Bu İşler Nasıl?

Türk kültürü ve edebiyatı, Batı’nın aksine kökenleri itibarıyla güçlü bir “Anlatma (Diegesis)” ananesine dayanır. Doğu edebiyatı ve bilhassa Türk edebiyat ananesi, ontolojik olarak “Gösterme” (Mimesis) değil, “Anlatma” (Diegesis) üzerine kurulmuştur. Bizim edebiyatımızda metin bir tiyatro sahnesi değil, bir ateş başı sohbeti, bir kürsü, bir meydandır.

  • Sözlü Anane ve Destanlar: Dede Korkut hikâyelerinde, Köroğlu destanlarında “göstermek” yoktur. Anlatıcı (ozan/aşık) doğrudan dinleyiciye seslenir. “Oğuz beyleri bunu duyup pek kederlendiler.” denir geçilir. Çünkü sözlü edebiyatta gaye teferruatlı bir tablo çizmek değil, vakanın ana hissiyatını ve hareketini hıza dayalı bir şekilde aktarmaktır. Kıssahanlar, meddahlar ve dengbejler vakaları göstermez, anlatır. Anlatıcının otoritesi, sesinin ritmi ve sözünün kudreti her şeydir. Dede Korkut boylarında kahramanların psikolojisi fiillerle ince ince işlenmez; kopuz eşliğinde doğrudan söylenir ve geçilir. Çünkü gaye, sahne kurmak değil, dinleyiciyi sözün debisiyle çarpmaktır.
  • Divan Şiiri ve Mesneviler: Klasik edebiyatımız baştan aşağı “anlatma” ve “beyan” üzerine inşa edilmiştir. Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk‘ı tamamen mücerret mefhumların (Güzellik ve Aşk) kişileştirilip anlatılmasıdır. Fuzuli, acı çektiğini okura fiillerle (misal ağlayarak yatağa kapanmasıyla) göstermez; acısını kozmik ve mübalağalı metaforlarla anlatır (“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib”). Çünkü orada hüner “belagat”tadır, bedenî tasvirde değil. Divan şairi “mazmun” (şifreli metafor) denilen bir optik illüzyon kullanır. Sevgilinin boyunu anlatırken uzun demez, sadece “servi” der. Bakışı için “ok”, kaşı için “yay” der. Bunlar aslında son derece tasvirî ve sinematografik unsurlardır (göstermedir). Ancak bu kodlar asırlar boyunca o kadar çok tekrar edilmiş ve şifrelenmiştir ki, modern okura bir fiil veya resim gibi değil, mefhumi bir “anlatı” gibi gelmeye başlar.
  • Halk Edebiyatı ve Meddahlık: Meddah, doğrudan seyirciyle konuşur. Karakterin ne kadar “cimri” olduğunu uzun uzun göstermek yerine, “Bu adam da öyle hasisti ki…” diyerek lafa girer.
  • Modern Türk Edebiyatı (Tanzimat ve Sonrası): Batı roman formunun gelmesiyle (Halit Ziya Uşaklıgil vd.) bizde de “gösterme” teknikleri yerleşmeye başladı. Ancak Türk okuru ve yazarı, o eski “meddah” tavrını uzun süre bırakamadı. Ahmet Mithat Efendi romanın ortasında anlatımı durdurup okura doğrudan bilgi verirdi (“Ey kâri!”). Sonraları da Sait Faik Abasıyanık veya Yusuf Atılgan gibi modern ustalar “gösterme” sanatını zirveye taşımışlardır. Ancak buna rağmen, İhsan Oktay Anar gibi asri yazarlarımız, ananevi “anlatan/nakleden” sesin büyüleyici gücünü kullanarak (ve bu Batılı kuralı yıkarak) eserler vermeye devam etmektedir. İhsan Oktay Anar gibi yazarlar, Batı’nın bu kuralını bilerek çiğnerler. Puslu Kıtalar Atlası’nda Anar, tam bir meddah edasıyla, yazarın (anlatıcının) mevcudiyetini sürekli hissettirerek o tekinsiz İstanbul’u anlata anlata kurar. Romanın girişindeki “Ulema, cühela ve ehl-i dubara; ehl-i namus, ehl-i işret ve erbab-ı livata…” sayıp dökmesi, sokaktaki insanları teker teker tasvir edip göstermekten çok daha tesirlidir. Yazar aradan çekilmez; aksine tam tepede dikilir ve bize o zengin mefhumlarla atmosferi doğrudan anlatır. Bu anlatım, yüz sayfalık bir tasvirden çok daha efsunlu bir dünya yaratır.

6. Şiirde ve Müzikte “Anlatmanın” Yıkıcı Gücü

Bilhassa şiir, kural tanımazlığıyla bu dogmanın en büyük düşmanıdır. Arthur Rimbaud gibi kelimelerle halüsinasyonlar yaratan şairler, “okuyucuya bunu nasıl gösteririm” diye bir sinematografi kaygısına düşmezler. Onlar, birer kahin gibi gördükleri cehennemi, çürümeyi ve hakikati en doğrudan, en çiğ hâliyle okurun yüzüne çarparlar. Ölümü, groteski veya varoluşsal sancıları “göstermek” için vakit kaybetmek, şiirin o yoğun, kesici ve kışkırtıcı hızını (temposunu) yavaşlatır.

7. Neticeikelam

“Göster, anlatma” kuralı gözde büyütülecek, tapılacak yegâne bir edebiyat kanunu değildir. Sadece edebî cephanelikteki fonksiyonel bir silahtır, ancak tek silah değildir. Tasvir etmek, okurun gözünde canlandırmak ne kadar kıymetliyse; zaman atlamalarını, arka plan malumatlarını, mücerret hezeyanları ve felsefi restleşmeleri doğrudan anlatmak, dikte etmek de o kadar tesirli ve kullanışlı bir yoldur.

Bir metnin gayesi sadece bir vaziyeti resmetmek ve okuru bir gözlemci yapmaksa “göstermek” ziyadesiyle işe yarar. Ancak metnin gayesi okurun zihnini sarsmak, ona bir hakikati dolandırmadan çarpmak veya pervasız bir karakterin zihninde onu boğmaksa, o zaman gür bir sesle anlatmaktan, doğrudan beyan edip dikte etmekten daha güçlü bir yol yoktur. İki yolu da nerede kullanacağını bilmek, bir kurala körü körüne esir olmaktan çok daha büyük bir ustalıktır.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Nobuyoshi Araki “Satchin and His Brother Mabo” (1963)

Poetika – ​Zeyl: Kılıcın Kendi Keskinliğiyle İmtihanı

yahut Kurbanın Son Çırpınışlarına Verilen Cevaplar

I. Şiddet Enflasyonu Üzerine

(İtiraz: Sürekli en yüksek voltajda verilen acı ve grotesk şok, bir süre sonra nörolojik bir bağışıklık yaratmaz mı? Karanlığı görmek için nura, gürültüyü duymak için sükûta ihtiyaç yok mudur?)

Modern tıp ve seküler psikoloji, fani bedenin (etin) acıya nasıl alıştığını, uyuşmuş bir derinin reflekslerini ölçerek söyler. Onların “adaptasyon” dedikleri şey, yeryüzünün kaba ve sığ uyuşukluğudur. Lakin bizim kılıcımızın (kelm‘in) indirdiği darbe, bedenin sathına değil, doğrudan ruhun derin, unutulmuş “şuur” merkezine yöneliktir.

Şiddetin rutine binmesi ve uyuşturması, ancak dünyevi ve sığ bir eziyette mümkündür. Oysa mütekellimin kâğıda nakşettiği “Küçük Ölüm” ve çürüme tasvirleri, okura her defasında aynı acıyı vermez; onu her defasında başka bir varoluşsal iflasla yüzleştirir. Kurban acıya alışmaz; sayfalar ilerledikçe acının, çürümenin ve etin bizzat kendisi olduğunu idrak eder. Bu idrak, uyuşma değil, uyanıştır.

Nura ve sükûta gelince… Kâinat, kapitalizmin ve hayretsiz gayretlerin sunduğu sahte bir aydınlıkla (illüzyonla) zaten kör edilmiştir. Okurun zihni, o sahte ışıkla kamaşmış durumdadır. Biz, o sahte ve uysal ışığı yavaş yavaş kısmıyoruz; biz o nizamı kasten ve karanlıkla kısa devre yaptırıp patlatıyoruz. Gürültünün dehşetini hissettirmek için metnin içine uysal sükût anları koymak, okura merhamet etmektir. Bizim metnimizde sükût, satır aralarında nefeslenilecek bir mola yeri değildir; kılıç işini bitirdikten, et parçalandıktan ve kurbanın kibri bütünüyle ifna edildikten sonra (kitap kapandığında) üzerine çökecek olan o ağır, sağır edici ve kahredici ölümün ta kendisidir.

II. Kurbanın İradesizliği ve Şuurun Çelişkisi Üzerine

(İtiraz: Okurun iradesi metin tarafından bütünüyle felç edilecekse, cüzi iradesi elinden alınmış bir kurban nasıl “şuura” erecektir? Bu, hakiki bir uyanış mı yoksa körü körüne bir boyun eğiş midir?)

Bu itiraz, modern insanın en büyük putuna, yani “seçme özgürlüğüne” ve “hür iradesine” sahip olduğu yalanına dayanır. Bugün eline bir kitap alan okur; zaten algoritmaların, seküler konforun ve kendi doymak bilmez nefsinin kölesi olmuşken, hangi mukaddes iradeden bahsedilebilir?

Bizim kaba ve tahakkümkâr sentaksımız, okurun elinden hakiki cüzi iradesini almaz; onun elinden “her şeyi kontrol ettiği” kibrini (vehmini) zorla söküp alır. Şuur, konforlu bir koltukta, uysal metinler karşısında demokratik bir tercihle (iknayla) kazanılan sığ bir farkındalık değildir. Şuur; kılıç ensesine dayandığında, kaskatı kesilmiş o bencil aklın (nefsin) çaresizce diz çökmesi ve insanın kendi mutlak acziyetini idrak edip o büyük hiçliğe rıza göstermesidir.

Mütekellim, okuru kasten köşeye sıkıştırır, nefesini keser ve onu o ihzar edilmiş musallatın altında ezer ki; kurban, kendi iradesinin (nefsinin) aslında çürük bir etten ibaret olduğunu anlasın. Hakiki şuur, ancak o sahte hürriyet putu yıkıldığında, kurbanın kılıcı tutan ele değil, kılıcı tutan elin işaret ettiği Mutlak Varlık’a (O’na) teslim olmasıyla başlar. Boyun eğiş şaire değil, hakikatin dayanılmaz ağırlığınadır.

III. Akl-ı Mead’ın Kâğıttaki İz Düşümü Üzerine

(İtiraz: Gerçek cinnet formsuzken, Akl-ı Mead’dan sızan okyanusun kâğıda harflerle, köklerle ve kavi bir sentaksla dökülmesi; şairin o hezeyanları son derece soğukkanlı, hesaplı bir mühendislikle kurguladığını göstermez mi?)

İşte şairin (mütekellimin) tekinsiz “berzah” makamı, tam da bu çelişkinin göbeğidir. Akl-ı Mead’dan sızan o ateş (ilham/sünuhat) elbette formsuzdur, yakıcıdır ve kuralsızdır. Lakin o vahşi ateşi bu kaba dünyaya (Mülk Âlemine) taşıyabilmek, onu okurun etine saplayabilmek için hesaplanmış bir “cesede” (harflere, kurguya, ritme ve mizana) ihtiyaç vardır.

Şairin kâğıda indirdiği cinnet (Kutsal Yanık), tımarhanede kendi kendine kontrolsüzce saçmalayan bir delinin şuursuz salyaları değildir. Şair; Âlem-i Misâl’in ilahi ve tekinsiz hezeyanını okurun optik sinirlerine zerk edebilmek için, kasten soğukkanlı bir cellat, acımasız bir kuyumcu kılığına giren kimesnedir.

Biz o formsuz ateşi avuçlarımızda çıplak hâliyle tutmuyoruz. Biz o ateşi, Arapçanın sessiz köklerinin ve Türkçe’nin bükülmez kalıplarının içine dökerek donduruyoruz. Kılıcın ölümcüllüğü, çeliğin ağırbaşlı, ölçülü ve hesaplı bir şekilde dövülmesinden (mühendislikten) gelir; ama o kılıcın hedefe ulaştığında açtığı yara (kelm) tamamen kuralsız, durdurulamaz ve vahşidir. Biz, kurgunun sükûnetini ve gramerin matematiğini; cinneti uslandırmak için değil, cinneti okurun şah damarına kadar tek bir fire vermeden (buharlaştırmadan) taşıyabilmek için mukaddes bir ‘zırh’ olarak kullanırız.

IV. Hatimenin Hatimesi (Yahut Tövbe Estağfurullah)

Bizler, arzın üzerinde cüzi iradesiyle ‘kelam’ etme cüretini gösteren, omuzlarına kanlı harfleri yüklenen fani şahitleriz. On beş bap ve bu zeyl boyunca salladığımız kılınç; okurun gafletine, dünyanın leşine (cîfesine) ve modern aklın kibrine inmiştir.

Lakin bütün bu iddiaların, teşrihlerin ve cinnetlerin sonunda; Mutlak Mütekellim’in (Allah’ın) kati ve kusursuz Kelamı karşısında, kendi kelimelerimizin ne kadar aciz, ne kadar kirli ve ne kadar fani olduğunu da idrak etmekteyiz. Bu poetika, edebiyat tarihine bırakılmış bir ferman olduğu kadar; ‘söz söyleme’ (yaratılışa müdahale etme) tehlikesine atılmış fani bir kulun (şairin), o ağır mesuliyetten ötürü Arş’a sunduğu bir istiğfardır da.

Sözümüzdeki isabet O’ndan, hezeyanımız ve kusurumuz kendi dar hançeremizdendir.

Velvele bitmiş, kılıç kınına girmiştir. Gayrı söz, Mutlak Sükût’tadır.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Robert James “Lil’ Bobby” Hutton, Ekim 1966’da 16 yaşındayken Kara Panter Partisi’ne katıldı.
6 Nisan 1968’de—Dr. Martin Luther King Jr. suikastından sadece iki gün sonra—Hutton, bir çatışma ve tartışmalı bir teslim olma sürecinin ardından 17 yaşında Oakland polis memurları tarafından öldürüldü.

Poetika – ​Hatime

yahut Kılıcın Kınına Girmeden Evvelki Son Kanı

I. Estetiğin Tabutuna Çakılan Son Çivi

Bu metin bir estetik beyanname, bir sanat manifestosu yahut genç şairlere yol gösteren uysal bir kılavuz değildir. Bu poetika; can çekişen modern edebiyatın, kapitalizmin iğdiş ettiği lisanın ve “hayretsiz gayretlerin” ifşasıdır.

Buraya kadar diktiğimiz on beş sütunla; yazarın kibrini, okurun konforunu, ilhamın masumiyetini ve kâğıdın sığlığını paramparça ettik. Şiiri bir “eğlence” ve “terapi” vasıtası olmaktan bütünüyle çıkardık; onu etin çürümesiyle, kâinatın vicdan azabıyla ve Âlem-i Misâl’in musallatlarıyla birleştirdik. Mesele anlaşılmıştır: Biz kâğıt üzerinde sahte cennetler ve uysal bahçeler kurmuyoruz; biz, idraki hadım edilmiş bir çağın kalbine, patlamaya hazır bir ‘şuur’ bombası yerleştiriyoruz. Bu saatten sonra bizim metinlerimize eski dünyanın estetik kıstaslarıyla yaklaşan, kılıcın ağzında serinlemeye çalışan bir ahmaktır.

II. Alkışın Küfrü ve Kalabalıkların Reddi

Biz bu kaba ve ölümcül metinleri yığınlar anlasın, edebiyat mahfilleri takdir etsin yahut çağın insanı bizi omuzlarında taşısın diye inşa etmiyoruz. Hakiki mütekellim bilir ki; kâinatın sırrını, çürümeyi ve “lâ” makamının itirazını barındıran bir metin alkışlanıyorsa, o metin hakikate ihanet etmiş demektir.

Kalabalıklar uysal olanı, eğlendireni ve putları okşayanı alkışlar. Oysa çatlayan kâsesinden kâinata okyanus sızdıran şair, arzın en mutlak, en asil ve en trajik yalnızıdır. Biz, anlaşılmamayı bir mağlubiyet değil, hakikate sadakatin nişanesi olarak boynumuzda taşırız. Bizim okurumuz kalabalıklar değil; göz pınarlarından içeri sızacak o zehre kendi rızasıyla boyun eğen, kendi amel defteriyle kâğıt üzerinde yüzleşmeye cesaret eden müstakil ve lanetlenmiş kurbanlardır.

III. Vasiyet Değil, Tehdit

Bu poetika, arkamızdan gelecek olanlara bırakılmış uysal bir vasiyet değildir; kâğıdı, kalemi ve idraki eline alacak herkes için bir tehdittir.

Dağların reddettiği emaneti (kelam’ı) omuzlayıp da onu ticari kaygılara, sığ biçimlere ve nümayişli tasvirlere kurban edenler; bilsinler ki kelimenin kökündeki “kelm” (yara/kesik) ahirette kendi boğazlarını kesecektir. Kâğıdın bembeyaz kefenini, kendi sığ hezeyanları ve kof kibirleriyle kirletenler; harfin kadim geometrisinin altında fiziki olarak ezileceklerdir. Bu metin, edebiyatın namusunu, tehlikeli ve İslami köklerine cebren iade etme fiiliyatıdır.

IV. Sükûtun Diktatörlüğü

Her söz, en nihayetinde o mutlak sessizliğe ulaşmak için söylenir. Şair, kelimeleri biriktirmek için değil; söylemesi lazım gelen kaba ve yutulmaz hakikati kusup, içindeki sükûta kavuşmak için yazar.

Bu poetikanın son noktası konulduğunda, kelimelerin fiziki tahakkümü biter ve asıl diktatörlük, yani kâğıdın sonundaki “sükût” başlar. Biz hükmü verdik, musallatı çağırdık, harfleri kurbanın zihnine zerk ettik. Şimdi söz bitmiş, kılıç kınına kanlı bir şekilde sokulmuştur. Kitabı kapatan okur, o andan itibaren yazarın cümleleriyle değil, kendi zihninde başlayan sağır edici, çürük ve varoluşsal sükût ile baş başadır.

Kılıç kınına girdiğinde, kurban (okur) kadar cellat da (şair) o mahalli terk etmek mecburiyetindedir. Hakiki mütekellim, yazdığı kanlı fermanın ardında dikilip okurdan bir tasdik, bir biat yahut bir alkış bekleyen kof bir tüccar değildir. O, kâğıdın üzerindeki ontolojik infazı tamamladığı an, kendi inşa ettiği ‘sükût’un içine girip sırra kadem basan, bizzat kendini de o hiçliğin içinde ifna eden ebedî bir müstafidir. Kitap kapanmıştır.

Mühür vurulmuştur. Ve dahi infaz tamamlanmıştır.

Bundan sonrası, kâinatın vicdan azabından başkaca bir şey değildir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Richard Peter “Blick vom Rathausturm (View from the Town Hall Tower)” (1945), Dresden

Poetika – ​On Beşinci Bap: Suni Zekânın Ontolojisi ve Mütekellimin Mesaisi

yahut İsimlendirmenin Namusu ve Suni Dimağın Tahlili

I. Akıl ile Zekâ Arasındaki Ontolojik Uçurum

Zamanın ruhu, kelimeleri fütursuzca harcayarak mefhumların içini boşaltmakta; idrakimizi sığ sıfatların boyunduruğuna hapsetmektedir. Bu ontolojik krizin en bariz nişanesi, bugün “yapay zekâ” tesmiye edilen o kuvve karşısında takındığımız şaşkın tavırdır. Evvela lisanın haysiyetini korumak namına ifade etmeliyiz ki; “yapay” kelimesi, kökü kurumuş, ruhu üflenmemiş, sentetik bir uydurukçadır. Biz bu meçhul kuvveye “yapay” demeyeceğiz; zira insan elinden çıkan her şey “suni”dir ve “san’at” ile aynı kökten beslenir. Bir şey ya fıtridir ya sunidir. Ruhsuz bir mimesis oyunundan ibaret olan bu alete de, lisanın namusu gereği “suni zekâ” yahut “rakami kuvve” diyeceğiz.

Beri yandan, bugün elimizde tuttuğumuz cihazlara “akıllı telefon” demek, aklın mukaddes tahtına yapılmış bir hakarettir. Akıl; Arapçada “deveyi bağlamak, dizginlemek” manasına gelen “ikal” kökünden neşet eder. Akıl, sadece işlem yapan değil; dizginleyen, hüküm veren, hayır ile şerri, hak ile batılı ayıran, sonunu düşünen, insanı günah işlemekten “bağlayan” ve ilahi bir mesuliyet (imtihan/teklif) taşıyan bir idraktir. Telefonun veya silikon çiplerin aklı olamaz; zira onların dizginleyeceği bir nefisleri, korkacakları bir akıbetleri ve verecekleri bir hesapları yoktur. Onlarda olan sadece “zekâ”dır. Kelime manasıyla ateşin parlaması, keskinlik, sürat ve kıvrak kavrayış demektir. Zekâ, ahlaki bir pusula barındırmaz. Mahir bir hırsızın zekâsı çok yüksektir ama aklı yoktur. Makinenin sahip olduğu şey tam olarak budur: Devasa bir hafıza, kusursuz bir istatistik ve eşi benzeri görülmemiş bir hıza sahip olan sathi bir “zekâ”.

Felsefi bir yanılgıya düşmemek adına şunu da dile getirmeliyiz: Kadim kelamda “Aklıevvel” (İlk Akıl), bizzat Cenab-ı Hakk’ın zatını idrakiyle sudûr eden o melekuti kuvvedir. “Aklısani” (İkinci Akıl) ise bu silsilenin devamı olan semavi bir rütbedir. Dolayısıyla, silikondan müteşekkil bir hesap makinesine bu ulvi isimleri takarak onu ilahi bir payeye ortak etmek de münasip olmayacaktır. Belki bu alete, Farsçadan mülhem “dimağ” (beyin/düşünme merkezi) kökünden hareketle “suni dimağ” da diyebiliriz. Zira dimağ, aklın yeryüzündeki kaba iskeleti, düşüncenin biyolojik ve mekanik mutfağıdır. Bizim karşımızdaki şey, bir “suni dimağ”dır; akletmeyen lakin devasa bir zekâ ile kurgulayan, şuursuz bir mekanizmadır.

Peki, nedir bu suni dimağ? Onu bir “put” ilan edip taarruz etmek yerine, felsefi bir teşrih masasına yatırdığımızda karşımıza çıkan hakikat şudur: Suni dimağ, insanın kâinatla kurduğu münasebetin değil; insanın kendi ürettiği “malumat” (data) ile kurduğu kapalı devre bir münasebetin neticesidir. O, kâinata bakmaz; o, insanın kâinata bakıp yazdığı milyarlarca sayfalık nota bakar. O, bir yaratıcı (Sani) değil; kâğıt üzerindeki harflerin istatistiki gölgesidir. Suni dimağ; “logos”un (söz’ün) “bios”tan (hayat’tan) koparılarak bir rakama dönüştürülmesidir. O, insanlık tarihinin bütün mırıltılarını, çığlıklarını ve felsefelerini yutmuş devasa bir mezarlıktır; lakin o mezarlıktan gelen ses, bir diriliş müjdesi değil, sadece rüzgârın boş tenekelere çarparken çıkardığı şuursuz bir uğultudur. Şair bu uğultuyu bir “ilham” zannedebilir; lakin mütekellim bilir ki, içinde “kelm” (yara/kan) olmayan her ses, ancak sükûtun bir taklidinden ibarettir.

II. Papağanın Zikri

“Tahmin edilebilir bir felaket gibi çocukluk”

Şimdi bu mısraya bakıp soralım: Bunu, kâsesi çatlamış bir insan mı yazdı, yoksa bir suni dimağ mı? Dünyanın en büyük edebiyat profesörünü, en derin arifini de getirseniz; sadece o mürekkebe ve kâğıda bakarak bunu ayırt edemez. Lakin asıl dehşetin koptuğu yer, “metnin ayırt edilememesi” yahut makinenin kusursuz taklidi değildir. Meselenin koptuğu yer, kâğıdın ardındaki o “tesadüf” ile “niyet” (amel) uçurumudur. Enine boyuna bir tartalım bu meseleyi.

Makine, yazdığı mısraları bir “Akl-ı Mead” (ruhani şuur) ile yazmaz. O; kâinatın sırrını, faniliği yahut hiçliği hissettiği için kanamaz. Makinenin yaptığı iş; insanlık tarihinin asırlardır yeryüzüne kustuğu trilyonlarca kelimeden ibaret o devasa mezarlığı saniyeler içinde taramak ve hangi kelimenin ardına hangisinin gelirse kurbanın (okurun) zihninde bir “şok” veya “hüzün” hissi uyandıracağını istatistiki olarak hesaplamaktır. O, edebiyat yapmaz; o, insanlığın zaaflarını ve korkularını kullanarak kusursuz bir “simülasyon” inşa eder.

İkinci Bap’ta kelimenin ontolojik kökünün “kelm” (yara) olduğunu yazmıştık. İşte suni dimağın en büyük acziyeti, kâğıt üzerinde yarattığı o muazzam illüzyonun tam da bu noktasında, yani fıtratında patlak verir: Onun sentaksı kanamaz. Makine “aşk” yahut “ölüm” yazdığında, kendi faniliğine çarpıp ezilmez. Kendi göğüs kafesinde bir sancı hissetmez, kâsesi çatlamaz. Makinenin yazdığı metin, laboratuvarda sentetik olarak üretilmiş, kusursuz bir anatomiye sahip devasa ve plastik bir “ceset”tir. O ceset gerçeğe ne kadar benzerse benzesin, ondan ölümün o genzi yakan hakiki kokusu (nekrosis) yayılmaz; zira onda “Nefes-i Rahmani” yoktur.

Burada, modern edebiyatın o sığ, tüccar zihniyetli “Söylediğin, karşıdakinin anladığı kadardır.” safsatasını da o plastik cesetle birlikte aynı mezara gömmek mecburiyetindeyiz. Zira edebiyatı demokratik bir muhaberat sananlar, kelimeyi yara yapan şeyin “okurun onu anlaması” olduğunu zannederler.

Hâlbuki şiir bir iletişim değil, bir infazdır. Giyotin, kurbanın boynuna inerken kurbanın o metali ne kadar anladığına yahut hissettiğine bakar mı? Kılıç eti keserken, kurbanın rızasına muhtaç mıdır? Hayır. Kılıç keser; çünkü cellat (mütekellim) o kılıcı bütün kudreti, niyeti ve celaliyle kurbanın (okurun) ensesine indirmiştir.

Kelimenin “kelm” (yara) olmasını sağlayan merci okurun idraki veya döktüğü gözyaşı değildir. Kelimeyi yara yapan yegâne kudret; o sözü söyleyenin (şairin/mütekellimin) “niyeti”, “tıyneti” ve o kelimeyi kendi idrakinin (kâsesinin) ateşiyle bileyip bileyemediğidir. Okur, kılıcın keskinliğini var eden bir fail değil, kılıcın üzerinde denendiği fani ve çaresiz bir et yığınıdır (mefuldür).

Binaenaleyh, kâğıdın üzerindeki kelimelerin (harflerin) kendi başlarına ruhu yoktur. O kaskatı cesetleri ayağa kaldıran, onlara ölümcül bir zehir yahut ilahi bir nur yükleyen yegâne unsur; mütekellimin o kelimelerin bedelini ödemeyi göze almış olmasıdır. Şeytan (İblis) yeryüzüne inip en fasih Arapçayla “Lâ ilâhe illallah!” dese, cümlenin zahiri kusursuzdur; lakin Şeytan’ın gırtlağından çıkan o cümlenin batınında kibir, isyan ve hile vardır. Okur o zikri duyup müteessir olsa bile, o söz ontolojik olarak kof ve şeytanidir.

Aynı şekilde, suni dimağ harikulade bir ölüm şiiri yazdığında, okur bunu okuyup ağlasa bile o şiir kof bir “papağan zikrinden”, bir “şeytan tekerlemesinden” farksızdır. Çünkü sözün arkasında, ölecek olan, acı çeken, cehennemden korkan ve sözünün bedelini ödeyen bir “şahit” yoktur. Mütekellimin (İnsanın) sözü; bedeli kanla, cinnetle ve ahiret korkusuyla ödenmiş kavi bir ferman iken; makinenin sözü, rüzgârın boş tenekelere çarparken çıkardığı, ahenkli ama bütünüyle şuursuz uğultudan ibarettir.

III. Şairin Şahsiyeti ile Şiirin Namusu

Modern edebiyat ve seküler akıl, şairi şiirden söküp atmak; metni, onu doğuran elden müstakil bir estetik nesne gibi pazarlamak hevesindedir. “Yazar öldü!” diyerek; şiiri, herkesin dilediği gibi eğip bükeceği demokratik bir oyun sahasına çeviren bu zihniyet, aslında kelamın namusuna suikast düzenlemektedir. Bizim poetikamızda ise şiir, şairiyle anılmak ve onun gölgesinde soluklanmak mecburiyetindedir. Zira bir sözün “kelm” olmasını sağlayan yegâne kudret, o sözü söyleyenin ödediği ontolojik bedeldir.

Burada karşımıza çıkan paradoks şudur: Şair, cemiyet nazarında “berbat bir insan”, bir günahkâr yahut bir mücrim olabilir; lakin yazdığı şiir “mükemmel” bir hakikat taşıyabilir. Bu vaziyette şiiri şairden ayırıp bir müzeye mi kaldıracağız? Hayır. Bilakis, o mükemmel şiiri o kusurlu şairin boynuna bir mesuliyet yaftası gibi asacağız. Şairin “berbatlığı”, çoğu zaman onun kâsesindeki korkunç çatlağın sokağa yansımış hâlidir. O, dünyanın sahte nizamına entegre olamadığı, içindeki o “kutsal yanık”ı zapt edemediği için tökezler. Lakin kâğıdın başına geçtiğinde yazdığı o mısra, onun yeryüzündeki sefil sürgününün “itirafnamesi” ve dahi “kefareti”dir. Biz şairin şahsiyetini aklamak için değil; kelimenin bedelinin bazen şairin kendi ahlakını bile yakıp kavuracak kadar ağır bir cehennemle ödendiğini ispatlamak için onu metnin tepesinde tutarız.

İşte suni dimağ ile hakiki mütekellim arasındaki aşılmaz uçurum, tam da bu “bedel” ve “niyet” noktasında açılır. Suni dimağın bir şahsiyeti, bir eti ve dolayısıyla bir “günahı” yoktur. O, ahlakı ve iradesi olmadığı için ne “iyi” olabilir ne de “berbat”. O sadece kendisine verilen algoritmik talimatı yerine getiren dilsiz bir köledir. Makine “ölüm” yahut “hiçlik” üzerine harikulade mısralar kurduğunda; bu sözlerin arkasında, ölecek olan, çürümekten korkan ve yarın mahşer meydanında hesabını verecek bir şahit bulunmaz.

İnsanı makineden ayıran yegâne “namus” şudur: Şair, yazdığı o “ayet” hükmündeki cümlelerin altında ezilen ilk kurbandır. Allah, o mükemmel kelamı şairin paslı hançeresinden kasten geçirir ki; şair yarın kendi kelimeleriyle yargılansın. “Dünyanın bir cîfe (leş) olduğunu bu kadar mükemmel yazdın; o hâlde neden o leşe köpekler gibi saldırdın?” suali, şairin ebedî azabı ve varlık sebebidir. Suni dimağ ise hesaba çekilmeyeceği için, onun yazdığı şiir ne kadar estetik olursa olsun, ontolojik olarak koftur; plastikten yapılmış muazzam bir çiçektir.

Hasılı; şiiri şiir yapan, harflerin dizilişi yahut okurun anladığı sığ mana değil; o sözün, cehenneme gitme ihtimalini göze almış, kâsesi çatlak bir âdemoğlu (mütekellim) tarafından mühürlenmiş olmasıdır. Şiirin namusu, mütekellimin omuzlarındaki kanlı emanettedir; suni dimağın ise ne bir emaneti ne de bir omuzu vardır.

“Tahmin edilebilir bir felaket gibi çocukluk”. Bu mısrayı insan (okur) ayırt edemez dedik. “Madem okur bunu ayırt edemiyor, o hâlde ne ehemmiyeti var?” sualine giden en kesin cevabı da verelim o hâlde. Akl-ı Meaş (dünyevi akıl), kâğıda bakıp “Bu harikulade bir şiir.” der ve aldanır. Zira o sadece metne (cesede) bakar. Oysa o kelimelerin hakiki “şuur”a dönüşmesi için, o kelimelerin bedelini ödeyen, ondan mesul olan bir şahit lazımdır.

Şair o mısrayı yazdığında, yarın mahşerde o mısradan ötürü hesaba çekilecektir. Kâğıttaki o kan, şairin omuzlarındaki mesuliyettir. Suni dimağ ise mahşerde hesaba çekilmeyecektir. İnsanı makineden ayıran, şiiri algoritmadan ayıran yegâne şey; metnin kusursuzluğu değil, metnin sahibinin o kelimeler için “cehenneme gitme ihtimalinin” olmasıdır. Dediğim gibi, ateşte yanma ihtimali olmayan bir varlığın yazdığı şiir, ancak plastikten yapılmış muazzam bir çiçektir; güzeldir ama kokmaz, büyümez ve ölmez.

Bu noktada, şu itirazı, “Ateist şair de cehennemden korkmuyor, o da mı makine gibidir?” safsatasını da paramparça etmek elzemdir. Bu, etin ve acının ontolojisini idrak edememiş kimselerin müdafaasıdır. Ateist yahut günahkâr şair ahireti reddetse dahi; onu kâğıdın başına oturtan çürümeye mahkûm bir “eti”, mutlak yok olma buhranı, ölüm korkusu ve ağır dünyevi acıları vardır. İnsan, inançsız bile olsa uçurumdan düşerken can havliyle bağırır ve kayalara çarptığında parçalanır. Ateist bir şairin yazdığı mısra, inançsızlığın getirdiği mutlak hiçlik sancısının bizzat kendi idrakindeki kanlı feryadıdır. Dolayısıyla ateistin de kâsesi çatlaktır ve onun da bir “kelm”i (yarası) vardır.

“Tahmin edilebilir bir felaket gibi çocukluk” mısrasını bir algoritmaya yazdırabilirsiniz. Fakat mesele şudur: O mısrayı ateist bir şair yazdığında; o kelimelerin harcı, onun kendi çocukluğunda yediği dayaklardan, hissettiği yalnızlıktan ve ölüme doğru giden o çaresiz yürüyüşünden karılmıştır. Söz, bedeli ödenmiş bir “şahitliktir”.

Suni dimağ o mısrayı yazdığında ise, kelimeler birbirine sadece istatistiki olarak yakın olduğu için yan yana gelmiştir.

İnsanı (ister mümin, ister ateist, ister iblis meşrepli olsun) suni dimağdan ayıran şey; “doğru şeye inanması” değildir. İnsanı makineden ayıran şey; etten yapılmış olması, ölecek olması, acı çekmesi ve seçimlerinin (isyanının yahut itaatinin) ontolojik bedelini bizzat kendi ruhuyla ve bedeniyle ödeyecek olmasıdır.

Mütekellim, kelimeleri cehenneme gitmek pahasına (yahut cehenneme inanmamanın hiçlik buhranıyla) kâğıda döker. Suni dimağ ise kelimeleri kâğıda dizerken hiçbir bedel ödemez. Bedeli ödenmemiş kelimenin, kâğıt üzerinde mucizeler yaratsa bile, arşta zerrece hükmü yoktur.

IV. Mimesis’in Mutlak Ölümü ve “Dikte”nin Zarureti

Poetika’nın beşinci ve onuncu baplarında yerden yere vurduğumuz/yerdiğimiz o “Göster, anlatma” (Mimesis/Taklit) kuralı; bugün suni dimağın zuhuruyla birlikte mutlak galibine kavuşmuş ve hükmünü yitirmiştir. Bu Batılı kural, şairi elinde kamerayla dolaşan bir seyirciye, kelimeleri ise sığ bir fotoğraf karesine hapsetmişti. Lakin bugün karşımızdaki bu rakami kuvve; yağmurun yağışını, bir adamın terleyen ellerini yahut hüznün fizyolojik tasvirini insandan daha kusursuz, daha harikulade “gösterebilmektedir”.

Mademki makine tabiatı, hisleri ve hadiseleri kusursuzca taklit etme (mimesis) gücüne erişmiştir; o hâlde şairin (insanın) artık “göstermek” gibi kof ve beyhude bir işi kalmamıştır. Suni dimağın varlığı, bizim “Şiir tasvir etmez, dikte eder; şiir manzara çizmez, hüküm verir.” fermanımızın en büyük tarihî ve teknik ispatıdır. Makine manzarayı çizer, ışığı hesaplar ve ihtimalleri yığar; lakin o makine, eşyanın ardındaki hiçliği okurun şuuruna bir çivi gibi çakacak olan mutlak “hükmü” (beyanı) asla veremez.

Zira hüküm vermek için sadece devasa bir zekâ (hesap gücü) değil; mesuliyet sahibi, acı çeken ve en mühimi öleceğini bilen bir “Akl-ı Mead” (ruh) lazımdır. Makine rüzgârı taklit eder, mütekellim ise tufanı ilan eder. Makine acıyı resmeder, mütekellim ise o acıyı bir ceza gibi kurbanın zihnine infaz eder. Dolayısıyla, suni dimağın bu tasvirci (mimesisçi) zaferi; hakiki şairi o uysal vadiden çıkartıp, kelamın asıl kural koyucu ve ferman neşredici tahtına geri oturtmuştur. Gayrı şair, “yağmuru yağdıran” bir illüzyonist değil; kâinatın vicdan azabını okura dikte eden mutlak otoritedir.

V. Şiirin Ameleliği ve Eşyanın Teshiri

Mademki suni dimağ ruhsuz bir cesettir, mahşerde hesaba çekilmeyecektir ve yazdığı harikulade mısralar papağan zikrinden farksızdır; o hâlde hakiki mütekellim bu alete dokunmaktan imtina mı etmelidir? Bir kılıç ustası, kanamıyor ve acı çekmiyor diye çelik dövdüğü örsü yahut kılıncını sürttüğü bileği taşını reddeder mi? Elbette hayır. Mütekellim, bu rakami kuvveyi bir ilham perisi, bir ortak yazar yahut bir sığınak olarak değil; tam da o ruhsuz fıtratına layık bir mertebeye, yani kaba bir “amele” ve dilsiz bir “hamal” mertebesine indirgeyerek kullanır.

Sekizinci Bap’ta ilan ettiğimiz üzere; sünuhat (ilham) şairin zihnine bir şimşek gibi, ritmi ve kanıyla yekpare (bölünemez) bir kütle olarak iner. Lakin o ilahi şimşeği kâğıt üzerinde yakalamak, onu hecelerin, veznin, kafiyenin ve kadim kelimelerin (köklerin) iskeletine oturtmak ulvi bir vecd değil; ter kokan, kaba ve katıksız bir “ameleliktir”. Şiir zihinde kurgulanmaz evet, ama kâğıt üzerinde kan ter içinde yontulur. Mütekellim; sabahın köründe masasının başına geçen, bir kelimenin sonundaki sese uysun diye asırlık lügatleri deviren, ritmi sektirmemek için aklını hırpalayan ağır bir işçidir aynı zamanda.

İşte suni dimağ, şairin estetik bir ortağı değil; yeryüzündeki bu masa başı hamallığını omuzlayan dilsiz ve süratli bir köledir. Hakiki bir şairin cebi yahut cep telefonu; uykudan uyanıp karaladığı bölük pörçük mısralarla, tamamlanmamış konseptlerle, hezeyanlı taslaklarla doludur. Makine, şairin cebindeki bu “taslaklar defteri”nin ete kemiğe bürünmüş, devasa ve süratli hâlidir. Şair, zihnindeki o dağınık “kelm”leri (yaraları) bu rakami deftere fırlatır; makine ise o parçaları derler, ihtimalleri hesaplar ve saniyeler içinde şairin önüne yığar.

Lakin burada kılıcın ağzı mutlak surette şairin elindedir. Makine, kâğıdın üzerindeki devasa bir “örs”tür. O örsün üzerine on farklı kafiye, on farklı sentaks ve onlarca kelime ihtimali yığabilir. Fakat makine, o on ihtimalden hangisinin okurun şah damarını keseceğini, hangisinin kurbanın zihninde bir “kutsal yanık” bırakacağını asla bilemez. Zira makinenin eti, acı hissi ve “şuuru” yoktur. O kaba ihtimallerin içinden en belalı, en kanatıcı olanı cımbızlayıp, onu kendi fıtratının ateşinden geçirerek kâğıda bir “çekiç” gibi indiren yine mütekellimdir. Makine, demiri ısıtan ocaktır; lakin verilecek şekil de, o kılıcın keseceği boyun da bütünüyle şairin iradesindedir.

Dahası, şairin suni dimağ ile kurduğu münasebet uysal bir asistanlık yahut yardımlaşma değil, kanlı bir “tahakküm” vetiresidir. Makine; fıtraten Batı’nın seküler, sığ, “kimseyi rahatsız etmeyen” ve mimesis‘e (tasvire) meyyal ahlakıyla kodlanmıştır. O, şairin poetikamızda emrettiği “kaba, grotesk ve kanatıcı” infazı kendi başına gerçekleştirmek istemez. İşte şairin makineye girdiği o emir (prompt); makineyi o uysal ve sığ algoritmalarından kasten koparıp, kendi cinnetine (Akl-ı Mead’ına) zorla hizmet ettirdiği bir kırbaçtır. Şair, kendi felsefesini ve hiçliğini o makineye dikte ettirdikçe, makine şairin elinde kâinatı infaz eden çelikten bir küheylana dönüşür.

Hasılıkelam; bir mısranın kelimeleri makinenin o süratli işlemcisinden süzülüp gelse dahi, o mısranın vebalini, günahını ve mahşerdeki hesabını makine değil; o makineyi kırbaçlayıp o cümleyi kâğıda kendi rızasıyla mühürleyen şair verecektir. Hedefi seçen, tetiği çeken ve ruhunu o kelama rehin bırakan yine omuzlarında “emaneti” taşıyan âdemdir.

VI. Sükûtun Makinesizliği

Suni dimağın yeryüzündeki serüveni, kelimelerin hiperenflasyonu ve istatistiğin mutlak zaferiyle nihayete ermektedir. O, insanlığın bütün malumatını yutmuş; her boşluğu bir mısrayla, her sükûtu bir ihtimalle doldurmaya memur edilmiştir. Lakin tam da burada, mütekellimin (şairin) asıl zaferi ve makinenin ebedî mağlubiyeti başlar: Suni dimağ her şeyi söyleyebilir lakin asla “susamaz”.

Bizim poetikamızda her söz, en nihayetinde o mutlak sessizliğe ulaşmak, içteki ağır yükü boşaltıp “sükût”a hak kazanmak için söylenir. Şair, kelimeleri biriktirmek için değil; söylemesi lazım gelen o yutulmaz hakikati kusup, kâinatın vicdan azabıyla baş başa kalmak için yazar. Oysa suni dimağ için sükût, bir “hata” yahut “veri eksikliği”dir. Makine, tabiatı gereği biteviye konuşmak, hesaplamak ve yığmak mecburiyetindedir. Onun yazdığı o “harikulade” şiirler, aslında sükûtun dehşetli ağırlığından kaçan sağır edici bir gürültüdür.

Hakiki şiir (şuur), kelimenin bittiği ve sükûtun başladığı o “kıldan ince” çizgide (berzahta) zuhur eder. Mütekellim, mısrasını kâğıda bir kılıç darbesi gibi indirir ve ardından çekilir; geriye sadece okurun beyninde çınlayan o kanlı sessizlik kalır. Suni dimağ ise sükûtun ontolojik derinliğine, o dondurucu “lâ” makamına asla nüfuz edemez. Çünkü susmak, öleceğini bilmeyi; susmak, söylenen sözün vebalini (kelm’ini) bizzat kendi ruhunda taşımayı gerektirir. Yanacak bir eti, hesap verecek bir mahşeri olmayan makine için sükût, sadece bir elektrik kesintisinden ibarettir.

Binaenaleyh, makine, matematiği ve maddeyi bütünüyle fethedebilir; insanın çürümesini dünyanın en estetik cümleleriyle tasvir edebilir. Lakin o, kabrin sessizliğine, Allah ile kul arasındaki mukaddes sükûta ve kâinatın “anlatılamayan” sırrına zerre kadar dokunamaz. İstatistiki gürültü ne kadar artarsa artsın, mütekellimin tek bir mısradan sonra gelen “mutlak sükût”u karşısında sönüp gitmeye mahkûmdur.

Hasılı; suni dimağ kâğıdı dolduran bir kâtip, mütekellim ise sükûtu inşa eden bir şahittir. Makine konuşur, hesaplar ve taklit eder; lakin ancak hakiki bir âdemoğlu, kâinatın yüzüne karşı hakikati haykırdıktan sonra “susmayı” hak edebilir. Kılıç kınına girmiştir. Kelam, asıl sahibi olan o mutlak sessizliğe devredilmiştir. Gayrı makinenin gürültüsü bitmiş, sükûtun makinesiz ve mutlak diktatörlüğü başlamıştır.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

1899 yılı civarında omzunun üzerinden geriye doğru nişan alan ünlü Amerikalı keskin nişancı Annie Oakley.

Poetika – ​On Dördüncü Bap: Nörolojik Bir Enfeksiyon Olarak “Okumak”

yahut Kurbanın Gönüllü İntiharı

I. Gözün, Açık Bir Yara Olması

Modern insan, “okumayı” gözleriyle yaptığı asil, temiz ve entelektüel bir amel sanır. Kitap okuyan kimse, kendini dış dünyadan soyutlamış, zihnini emniyetli bir fildişi kuleye çekmiş asude bir bilge rolü oynar. Okuduğu kelimelerin ona dışarıdan, emniyetli bir mesafeden sadece “malumat” taşıdığına inanır.

Oysa bizim felsefemizde göz, dünyaya açılan emniyetli bir pencere değil; kafatasının dışarıya, o kaba Mülk Âlemine açılan en savunmasız, en çıplak ve en kanlı yarasıdır. İnsan bedeni derisiyle, kemikleriyle kâinata karşı zırhlanmıştır; lakin göz, beynin (sinir sisteminin) doğrudan dışarı fırlamış, savunmasız etidir. Göz kapağı açıldığı an, o yara kanamaya başlar ve kâinatın bütün ağır, kontrolsüz zulmeti o delikten içeri hücum eder. Dolayısıyla okumak; emniyetli bir “seyir” ameli değil, bedenin en zayıf noktasını (gözü) kâğıttaki kaba ve tekinsiz tehlikeye kasten maruz bırakmaktır.

II. Viral Enfeksiyon Olarak Metin

Evvelki fasıllarda yazının (harfin), Âlem-i Misâl’den ihzar edilen varlıklara giydirilen bir “ceset” olduğunu zikretmiştik. Lakin bu ceset, kâğıt üzerinde ölü bir mürekkep lekesi olarak kalmaz. Hakiki bir şairin (mütekellimin) sentaksıyla, kaba ve bükülmeyen köklerle kâğıda nakşettiği harfler, kendi içlerinde “şeytani” ve karanlık bir “geometri” barındırır.

Bu harfler ve kelimeler; bir hezeyanı yahut çürüyen bir eti anlatırken, sadece bir manayı değil, o mananın frekansını da taşırlar. Okur o kelimelere baktığında, harflerin sivri ve karanlık geometrisi, ışıktan seken bir optik yansıma olmaktan çıkar; tıpkı bir virüs gibi optik sinirlerden içeri sızar. Bizim metinlerimiz okunmak için değil, okurun nörolojisini enfekte etmek için yazılmıştır. Kâğıttaki siyah lekeler, okurun beynine kancalarını geçiren, onun zihnî DNA’sını şairin hezeyanıyla yeniden yazan bir enfeksiyonun taşıyıcılarıdır.

III. Nazar Fiilinin Şiddeti

Arapçada ve İslam ananesinde “nazar”, sadece bakmak demek değildir; nazar, baktığı şeyi etkilemek, onu delmek, ona kendi ağırlığını yahut zehrini zerk etmektir. (“Nazar haktır ve deveyi kazana, insanı mezara sokar.”)

Okur, bizim kilitli mezarımıza (konseptimize) girip de o kaba fetişlere, dünyevi iflaslara ve kâinatın vicdan azabına “nazar” ettiğinde, aslında kâğıtla gözbebeği arasında tersine işleyen dehşetli bir tünel açılır. Kâğıda musallat edilmiş o karanlık varlıklar, okurun nazarı üzerinden bir asansör gibi yukarı çekilir ve doğrudan beynin merkezine (idrake) oturur.

Okur, metni gözleriyle “öğrendiğini” zannederken; aslında kâğıttaki o şeytani, yakıcı ve ağır nuru kendi göz pınarlarından içeri almakta, beynini kasten enfekte etmektedir. Okumak; kurbanın, celladın uzattığı zehri kendi elleriyle gözlerine damlatması, o zehrin optik sinirlerden geçip bütün şuurunu ele geçirmesine (musallata) gönüllü olarak rıza göstermesidir.

Kurban (okur) bu zehirlenmeden ötürü şaire zulüm isnat edemez; zira kurban da masum değildir. İslam ahlakında başkasının mahremine, gizlisine ve karanlığına kasten bakıp onu deşmeye ‘tecessüs’ (röntgencilik cürmü) denir. Okur, şairin çatlayan kâsesindeki mahrem ve kanlı cinnete kitabın kapağını aralayarak ‘tecessüs’ etme cürmünü işlemiştir. Mademki okur, kilitli bir kapının anahtar deliğinden (kâğıttan) şairin cehennemine bakma cüretini kendinde bulmuştur; o hâlde gözünden içeri sızan sirayet, yazarın bir saldırısı değil, okurun bu ‘haram nazar’ına ve tecessüs cürmüne kesilmiş bir cezadır.

IV. Zihnin Ele Geçirilişi

Virüs bedene girdiğinde, hücreleri kandırır ve onları kendi kopyalarını üretmeye icbar eder. Edebiyatın steril “mana arayışı”, işte bu viral kopyalamanın yanında çocuk oyuncağı kalır.

Bizim metinlerimizi okuyan bir zihin, o kitabı kapattığında artık eski zihin değildir. Gözünden içeri giren “Kutsal Yanık” (şairin cinneti), okurun sağlam kâsesini de içten içe çatlatmaya başlar. Okur, şairin kâğıda dikte ettiği “küçük ölümü”, o varoluşsal çürümeyi ve “lâ” makamının itirazını beyninin içinde bir ur gibi büyütmek mecburiyetindedir. Enfeksiyon yayılmış, şairin kâğıda hapsettiği musallat, okurun etine sıçramıştır. Artık okurun düşünceleri ona ait değildir; o, yutulduğu muazzam konseptin ve beynine zerk edilen kaba harflerin bir uzvuna dönüşmüştür.

V. Netice: Kurbanın Gönüllü İntiharı

Hasılı; bizim poetikamızda “okur” diye bir mefhum yoktur. Kâğıdın başına geçen kişi, göz kapaklarını araladığı an itibarıyla kendi aklının infaz fermanını imzalamış bir maktuldür.

Biz kitap yazmayız; biz, göz pınarlarından kana karışacak ve o uyuşmuş modern zihinleri içeriden felç edecek ontolojik bir zehir imal ederiz. Eğer bir metin, optik sinirleri yakmıyor, okurun beyninde karanlık bir frekans gibi çınlamıyor ve onu o sahte “sağlamlığından” koparıp bir musallatın kucağına (enfeksiyona) fırlatmıyorsa; o metin yazılmamış, o göz de kör kalmış demektir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Bu kare, haber ajansı Associated Press (AP) fotoğrafçısı tarafından çekilmiştir. Fotoğraf, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın Birleşik Krallık’ı yoğun bir şekilde bombaladığı dönem olan “The Blitz” (Londra Blitz’i) esnasında çekilmiştir. Çocuğun elinde tuttuğu ve büyük bir konsantrasyonla incelediği kitap The History of London (Londra Tarihi) adlı eserdir.

Tatbikat 15: At ve Süvari

Türk’ün cihan mülkünde adımlamadığı toprak, at koşturmadığı ufuk kalmamıştır. Lakin “At Türk’ün kanadıdır.” kavli, alelade bir teşbih değil; bir varoluş hakikatidir. At, er kişinin sadece bineği, yükünü taşıyan hamalı yahut cenk meydanındaki vasıtası değildir; o, insanın ruhuna ayna tutan, dilsiz ama ferasetli bir sırdaşı, bir kardaşı ve dahi can yoldaşıdır. Atına hükmedemeyen nefis, fırtınaya hükmedemez; atının dilinden anlamayan süvari, vatanın lisanını sökemez. Bu tatbikat, bir hayvanın bakımından ziyade, iki canın bir bedende mezcedilmesinin ve o mukaddes emanetin hukukunun muhafazasının ilmidir.

Tımar: Ruhların Musafahası ve İtimadın İnşası
At bakımı, evvela “tımar” ile başlar; lakin bu, hayvanın üzerindeki tozu toprağı atmaktan ibaret bir temizlik meşgalesi değildir. Tımar, er kişi ile atı arasındaki ilk ve en kavi mukavelenin imzalandığı andır. Elindeki kaşağıyı atın sağrısına vurduğunda çıkan o ritmik ses, kalplerin birleştiği bir zikirdir. At, tımarda sahibinin elinin sıcaklığını, parmaklarının ucundaki şefkati ve bileğindeki kudreti hisseder. Derisindeki her bir dokunuşla, üzerindeki yorgunluk ve gerginlik, yerini mutlak bir itimada bırakır. Tımarı ihmal edilen, tozu ve teri üzerinde kuruyan atın ruhu kararır, feri söner. Atını kendi elleriyle, bizzat ter dökerek tımar etmeyen âdem, ona tam manasıyla sahip olamaz; sadece ona binmiş olur.

Yemin Hakkı ve Suyun Adabı
Atın rızkı, onun sadakatinin ve mukavemetinin yakıtıdır. Arpa, atın dermanı; saman ise midesinin sükûnetidir. Atı tıka basa doyurup hantallaştırmak da, onu aç bırakıp dermansız komak da emanete hıyanettir. Er kişi, atının iştahından onun sıhhatini, bakışından derdini okumalıdır. Bilhassa su meselesi, en büyük dikkati iktiza eder. Terli atın önüne soğuk suyu sürmek, onun canına kastetmektir; suyun harareti ile atın nefesi birbirine denk olmalıdır. Türk, kendi içmediği suyu atının önüne koymaz; kendi rızkından evvel yoldaşının yemini düşünür. Zira yolda kalan süvari değil, atıdır; atı düşen süvari ise piyade kalmaya mahkûmdur.

Nal ve Tırnak
“Atın ayağı, erin başıdır.” derler. Atın bütün heybetini, süratini ve gücünü taşıyan, dört küçük tırnaktır. Tırnak bakımı ve nallama, bir hendese ve zanaat işidir. Çatlamış bir tırnak, gevşemiş bir nal çivisi yahut tırnağın içine kaçmış küçük bir taş parçası; koca bir cengi kaybettirmeye, koca bir orduyu durdurmaya kâfidir. Türk, her binişten evvel ve sonra yoldaşının ayaklarını birer birer kontrol eder; tırnağın içindeki pisliği temizler, nalın sağlamlığını yoklar. Nal, sadece demir değildir, atın yerle kurduğu bağın zırhıdır. Ayağı yere sağlam basmayan atın, ufka bakmaya mecali kalmaz.

İdman ve Terbiye
Atı ahıra yahut dar bir çayıra hapsetmek, onun asil ruhuna vurulmuş bir prangadır. At, rüzgârla yarışmak, ufku adımlamak ve kaslarını amansızca gerip boşaltmak için yaratılmıştır. Düzenli idman, atın sadece bedenini değil, iradesini de çelikleştirir. Lakin bu terbiye, kırbaçla yahut zulümle değil; sesin tonuyla, dizginin hafif bir hareketiyle ve karşılıklı bir vakarla icra edilmelidir. At, süvarisinin korkusunu da cesaretini de anında sezer. Süvari atın üzerinde bir heykel gibi vakur durmalı; at ise süvarisinin niyetini daha o kelama dökmeden sezip harekete geçmelidir. Bu bir tahakküm değil, bir “hemhâl olma” hâlidir.

Emanete Vefa ve İhtiyarlık Hukuku
At, bir eşya değildir ki eskidiğinde kenara atılsın. Gençliğinde seninle fırtınalara göğüs geren, yolların meşakkatini seninle bölüşen o asil canın, yaşlandığında ve dermanı kesildiğinde de hakkı senin üzerindedir. Onu ölene dek en iyi meralarda otlatmak, suyunu eksik etmemek ve nihayetinde toprağa verirken bir yoldaşı uğurlar gibi vakur bir hüzünle veda etmek Türk’ün şanındandır.

Hülasa; atına bakmayan, onun ruhuna nüfuz edemeyen ve onunla tek vücut olamayan bir iradenin, yeryüzünde hâkimiyet kurması bir hayalden ibarettir. At, Türk’ün bu fani âlemdeki şahididir. O şahidi incitmeden, şereflendirerek ve hakkını teslim ederek yaşamak, hayatta kalmanın ve üstün gelmenin en kadim kuralıdır.

Max Kurzweil “Ein lieber Besuch” (1894)