Poetika – ​Hatime

yahut Kılıcın Kınına Girmeden Evvelki Son Kanı

I. Estetiğin Tabutuna Çakılan Son Çivi

Bu metin bir estetik beyanname, bir sanat manifestosu yahut genç şairlere yol gösteren uysal bir kılavuz değildir. Bu poetika; can çekişen modern edebiyatın, kapitalizmin iğdiş ettiği lisanın ve “hayretsiz gayretlerin” ifşasıdır.

Buraya kadar diktiğimiz on beş sütunla; yazarın kibrini, okurun konforunu, ilhamın masumiyetini ve kâğıdın sığlığını paramparça ettik. Şiiri bir “eğlence” ve “terapi” vasıtası olmaktan bütünüyle çıkardık; onu etin çürümesiyle, kâinatın vicdan azabıyla ve Âlem-i Misâl’in musallatlarıyla birleştirdik. Mesele anlaşılmıştır: Biz kâğıt üzerinde sahte cennetler ve uysal bahçeler kurmuyoruz; biz, idraki hadım edilmiş bir çağın kalbine, patlamaya hazır bir ‘şuur’ bombası yerleştiriyoruz. Bu saatten sonra bizim metinlerimize eski dünyanın estetik kıstaslarıyla yaklaşan, kılıcın ağzında serinlemeye çalışan bir ahmaktır.

II. Alkışın Küfrü ve Kalabalıkların Reddi

Biz bu kaba ve ölümcül metinleri yığınlar anlasın, edebiyat mahfilleri takdir etsin yahut çağın insanı bizi omuzlarında taşısın diye inşa etmiyoruz. Hakiki mütekellim bilir ki; kâinatın sırrını, çürümeyi ve “lâ” makamının itirazını barındıran bir metin alkışlanıyorsa, o metin hakikate ihanet etmiş demektir.

Kalabalıklar uysal olanı, eğlendireni ve putları okşayanı alkışlar. Oysa çatlayan kâsesinden kâinata okyanus sızdıran şair, arzın en mutlak, en asil ve en trajik yalnızıdır. Biz, anlaşılmamayı bir mağlubiyet değil, hakikate sadakatin nişanesi olarak boynumuzda taşırız. Bizim okurumuz kalabalıklar değil; göz pınarlarından içeri sızacak o zehre kendi rızasıyla boyun eğen, kendi amel defteriyle kâğıt üzerinde yüzleşmeye cesaret eden müstakil ve lanetlenmiş kurbanlardır.

III. Vasiyet Değil, Tehdit

Bu poetika, arkamızdan gelecek olanlara bırakılmış uysal bir vasiyet değildir; kâğıdı, kalemi ve idraki eline alacak herkes için bir tehdittir.

Dağların reddettiği emaneti (kelam’ı) omuzlayıp da onu ticari kaygılara, sığ biçimlere ve nümayişli tasvirlere kurban edenler; bilsinler ki kelimenin kökündeki “kelm” (yara/kesik) ahirette kendi boğazlarını kesecektir. Kâğıdın bembeyaz kefenini, kendi sığ hezeyanları ve kof kibirleriyle kirletenler; harfin kadim geometrisinin altında fiziki olarak ezileceklerdir. Bu metin, edebiyatın namusunu, tehlikeli ve İslami köklerine cebren iade etme fiiliyatıdır.

IV. Sükûtun Diktatörlüğü

Her söz, en nihayetinde o mutlak sessizliğe ulaşmak için söylenir. Şair, kelimeleri biriktirmek için değil; söylemesi lazım gelen kaba ve yutulmaz hakikati kusup, içindeki sükûta kavuşmak için yazar.

Bu poetikanın son noktası konulduğunda, kelimelerin fiziki tahakkümü biter ve asıl diktatörlük, yani kâğıdın sonundaki “sükût” başlar. Biz hükmü verdik, musallatı çağırdık, harfleri kurbanın zihnine zerk ettik. Şimdi söz bitmiş, kılıç kınına kanlı bir şekilde sokulmuştur. Kitabı kapatan okur, o andan itibaren yazarın cümleleriyle değil, kendi zihninde başlayan sağır edici, çürük ve varoluşsal sükût ile baş başadır.

Kılıç kınına girdiğinde, kurban (okur) kadar cellat da (şair) o mahalli terk etmek mecburiyetindedir. Hakiki mütekellim, yazdığı kanlı fermanın ardında dikilip okurdan bir tasdik, bir biat yahut bir alkış bekleyen kof bir tüccar değildir. O, kâğıdın üzerindeki ontolojik infazı tamamladığı an, kendi inşa ettiği ‘sükût’un içine girip sırra kadem basan, bizzat kendini de o hiçliğin içinde ifna eden ebedî bir müstafidir. Kitap kapanmıştır.

Mühür vurulmuştur. Ve dahi infaz tamamlanmıştır.

Bundan sonrası, kâinatın vicdan azabından başkaca bir şey değildir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Bir Cevap Yazın