Poetika – ​Teknik Meselelerin İzahatı

SANATIN ONTOLOJİSİ
yahut Yeni Çağın Putlarını Kırıp Tevhidi Zerk Etmek

Modern çağın sanata giydirdiği ferdiyetçi ve köksüz deli gömleğini bütünüyle yırtıp atıyoruz. Bugün sanat camiasını işgal eden; kendini kâinatın yanlış bir merkezine koyan, manayı yok edip hiçliği yücelten ve estetiği bir ego tatminine irca eyleyen o sığ panayırı reddediyoruz. Biz, göğsümüzü gere gere yeni dünyanın safsatalarına set çekiyor; sanatın ve kelamın kadim, kati ve mukaddes tahtını, bu çağın paslı demirleri ve betonları arasında yeniden inşa ediyoruz.

I. “Ayna” Olma Şuuru
Modern sanatçı, boş kâğıdın veya tuvalin karşısına geçtiğinde “yoktan var ettiğini” iddia eder. Eserini, kendi enaniyetinin (egosunun) yıkılmaz bir abidesi olarak dikmek ister. Bu, estetik şirkin kendisidir.

Bizim köklerimizde ise sanatçı bir “yaratıcı” değil; kâinatın dokusuna gizlenmiş dehşetli manayı bulan bir “kâşif” ve Mutlak Hakikat’e tutulan bir “ayna”dır. Güzellik (Cemâl) ve kudret (Celâl) zaten kâinatın her zerresinde mevcuttur. Sanatçının yegâne hüneri, kibrinden sıyrılıp kalbini ve zihnini o ilahi tecelliye pürüzsüz bir ayna kılabilmektir. Sanat, yoktan var etmek değil; zaten var olanın içindeki ilahi sırrı, muazzam tecelliyi körleşmiş gözler için görünür hâle getirmektir.

II. Zikir Olarak Sanat
Bizim ananemizde din ve sanat, modern aklın zannettiği gibi birbirine zıt, birbiriyle tenakuz hâlinde olan iki ayrı kutup değildir. İkisi de aynı hakikatin, aynı Mutlak Varlık’ın işaret parmağıdır.

Modern sanat, ferdin kendi nefsini parlatıp, karanlık iştiyaklarını bir marifetmiş gibi sahnelemesi üzerine kuruludur. Oysa hakiki sanat, nefsi parlatmak değil; onu yontmak, kanatmak, arındırmak ve ehlileştirmek vetiresidir. Kâğıdın başına geçip bir şiir yazmak, bir ritim kurmak yahut bir eser inşa etmek; kapitalizmin ve rakami çağın gürültülü bencilliğine karşı başlatılmış batıni bir direniş, kelimelerle çekilen bir “zikir”dir. Bizim için sanatın en yüce gayesi, insanın içindeki o karanlık, bencil ve doymak bilmez tarafı (nefsi) kelamın kılıcıyla alt edip; ruhu asıl kaynağına, saf ve duru vatanına geri çağırmaktır.

III. “Söz”ün Kutsiyeti
Bize göre “söz”, dudakların arasından dökülüp havada kaybolan basit bir ses kümesi, alelade bir haberleşme vasıtası değildir. “Önce söz vardı.” hakikatine iman etmiş bir zihin için kelime, dağların taşımaktan korktuğu koca bir “emanet”tir. Yunus Emre’nin “Söz ola kese savaşı” demesi bundandır; zira söz, kâinatın kimyasını değiştirecek kudrete sahiptir.

Şiir ve edebiyat; sözü süzme, kelimenin kabuğunu kırıp içindeki o gizli, ontolojik cevheri ortaya çıkarma işidir. Bizim kelimelerle kurduğumuz münasebet bir simyacının madenle kurduğu münasebet gibidir. Bazen sokağın dilinde eğrilmiş, kirlenmiş, doğru bilinen yanlışlara dönüşmüş o kaba saba kelimeleri (galatları) alır; onları o büyük irfan potasında eritir, ateşten geçirir ve onlara yeniden asli, mukaddes bir ruh üfleriz. Söz, bizim elimizde pazar yeri gürültüsü olmaktan çıkar, ilahi bir fermanın ağırlığına bürünür.

IV. Parçalanmışlığa Karşı “Cönk” Ruhu ve Yeni Meydan
Bugün modernite, insanı kendi zihninin daracık zindanına hapsetmiş, her şeyi hastalıklı bir şekilde ferdileştirmiş ve yalıtmıştır. Edebiyat, yalnızların kendi kendilerine mırıldandığı bir terapi seansına dönüştürülmüştür.

Oysa bizim kadim edebiyatımızda şiir, milleti tek bir nefeste bir araya getiren bir “meydan”dı. Eskinin meşin kaplı, elden ele gezen cönkleri; sadece şiirlerin alt alta yazıldığı sıradan defterler değil, bir milletin müşterek hafızası, inancı, isyanı ve omuzdaşıydı. Bizim yeni sanatımız, insanları kendi melankolik yalnızlıklarına terk etmeyecektir. Eserlerimiz, okuru hakikat etrafında, asırlık omuz omuza verişin etrafında toplayacak uçsuz bucaksız, manevi ve kati bir “yeni meydan” (cönk) inşa edecektir.

V. Kayıp Neslin Kılavuzu
Sanatın salt bir estetik oyun olduğu yalanını parçalıyoruz. Bugün sanatın bizdeki yegâne vasfı; “şifa vermek” ve şaşkınlık içinde kıvrananlara “yol göstermek”tir.

Karşımızda kendi tarihinden, örfünden ve dilinden koparılmış; bu metalik, algoritmik ve rakami çağın içinde manasını yitirmiş koca bir nesil var. Kökünü ve adını arayan bu rakami yetimlere sadece “ne kadar kaybolduğumuzu” anlatıp onları çaresiz bir nihilizmin kucağına atmak sanat değil, ihanettir. Modern Türk poetikası; bu varoluşsal kaybolmuşluğun altını çizerken aynı zamanda insanın yakasına yapışıp ona kim olduğunu, isminin ne anlama geldiğini ve nereye ait olduğunu hatırlatan, ibresi asla şaşmaz kati bir pusula olmalıdır. Biz kanayan yarayı göstermekle kalmaz, o yarayı hakikatin ateşiyle dağlarız.

VI. Nasıl Yapacağız?
Bütün bu mukaddes ve kadim hakikatleri inşa ederken, en büyük tuzağa düşmeyecek, “maziyi körü körüne taklit etmeyeceğiz.”

Dünün formlarını, bitmiş vezinleri (aruzu, divan kalıplarını) şeklen kopyalayıp nostalji yapmak, bizi bugünün kan ter içindeki hakikatinden koparır ve bir müzeye hapseder.

Yapacağımız şey şudur: Sokağın bugünkü ritmini, modern çağın baş döndürücü hızını, metroların, fabrikaların, plazaların ve şehirlerin mekanik gürültüsünü soğukkanlılıkla ele alacağız. Ve bu kaba, dünyevi malzemenin tam kalbine; o bahsettiğimiz “tevhid” inancını, “nefs terbiyesi”ni ve “ayna olma” şuurunu zerk edeceğiz.

Fakat kelimelerimiz bugünün asfaltından, betonundan ve ekranlarından beslenmeyecek; taşıdıkları yük, ezelden ebede uzanan o ilahi sır olacak. Mazinin ruhunu, atinin ritmiyle kâğıda çivileyeceğiz.

MANA

Bizim için kelime, sadece bir sesten veya Latin harflerinin yan yana dizilişinden ibaret plastik bir mahfaza değildir. Modern şiir, kelimeyi sadece kulağa hoş gelen bir ses, ritmik bir oyuncak yahut sathi bir haberleşme vasıtası zanneder. Oysa kelimenin hakikatte neye işaret ettiğini, ruhunda hangi cehennemi veya cenneti taşıdığını bilmek; onun kökenine, dolayısıyla Kur’an harfleriyle nasıl nakşedildiğine vakıf olmayı gerektirir.

Latin alfabesi, kelimeyi iki boyutlu bir çizgiye hapseder ve onun sadece “nasıl okunduğunu” gösterir. Oysa Kur’an harfleri, kelimenin “ne olduğunu” gösteren bir mimaridir. Kelimenin asıl cüssesi, eski yazının kıvrımlarında, sessiz harflerin inşa ettiği asırlık köklerde gizlidir. Manayı bu köklerden koparıp sığ bir muhaberat vasıtasına dönüştürenler, şiirin ciddiyetini katledenlerdir. Biz, kelimeyi kendi asil ve kadim köküne oturtarak, o unutulmuş ağırlığı kelamın sırtına yeniden yükleyeceğiz.

Arapçada ve klasik Türkçede asli olan, sessiz harflerdir (köklerdir). Sesli harfler (harekeler) ise sadece o köke geçici bir zaman ve nefes verir. Ses (vokal), fani olan insana aittir; kök (konsonant) ise ebedî olan manaya. Modern edebiyat, sürekli “sesin” ve “ahengin” peşinde koşarak fani olanı yüceltmiş, mananın kavi iskeletini (sessiz kökleri) unutmuştur. Bizim poetikamızda şair, kelimeleri seçerken kulağına gelen sese değil; o kelimenin eski yazıda hangi üç sessiz harften türediğine, hangi asırlık sülaleden geldiğine bakar. Çünkü bir kelimeyi kâğıda döktüğünüzde, aslında o kökün bütün şeceresini, o kelimenin tarihte bulaştığı bütün kanları ve duaları da metne çağırmış olursunuz.

Bu “ontolojik kazı”nın metne kattığı şiddetin vesikaları şunlardır:

Birinci Misal: Modern bir şair “saygı” veya “yasak” der geçer. Oysa biz kâğıda “haram” yazdığımızda, eski yazının H-R-M kökü devreye girer. Okurun şuuraltına sadece bir yasağı değil; aynı kökten gelen “hürmet”i, “mahrem”i, “harem”i (girilmesi yasak ve mukaddes sahayı) ve “ihram”ı (dünyevi olanı terk edişi) aynı anda zerk ederiz. Kaba bir eti tasvir ederken “mahrem” kelimesini kullandığımızda, aslında okuru o etin etrafındaki ilahi ve aşılmaz hudutla (haramla) yüzleştiririz. Kelime, Latin harflerindeki tek boyutluluğundan kurtulup, okuru çepeçevre saran bir duvara dönüşür.

İkinci Misal: Modern nizamda “aşk”, uysal ve romantik bir hissin adıdır. Oysa kelimenin aslı (A-Ş-K), Kur’an harfleriyle yazıldığında kökenini “aşeka”dan alır. Aşeka; bir ağacı dışarıdan usulca saran, onun suyunu, güneşini ve özsuyunu emerek ağacı yavaş yavaş boğan, kurutan ve en nihayetinde öldüren asalak sarmaşığın adıdır. Biz metnimizde aşk dediğimizde, okura pembe bir rüya vadetmeyiz; o sarmaşığın kurbanın boğazına dolandığı, nefesini kestiği yavaş ve çaresiz ölümü (boğulmayı) dikte ederiz. Kelimenin kökünü bilmek, romantizmi iptal edip cinayeti ilan etmektir.

Üçüncü Misal: Kalp kelimesi, bugün sadece kan pompalayan bir organ yahut hislerin merkezi sanılır. Oysa K-L-B kökü, “dönmek, tersyüz olmak, bir hâlden başka bir hâle geçmek” demektir. “İnkılap” (kökten değişim, altüst oluş) da buradan gelir. Bir şair (mütekellim) “kalbim” dediğinde, durağan bir organdan değil; her saniye tersyüz olan, altüst olan, cinnetle sükûnet arasında savrulan muazzam bir girdaptan (inkılaptan) bahseder. Bu kökü bilen bir yazar, hisleri uysalca tasvir etmez; kalbin tekinsiz, güvenilmez ve sürekli dönen karanlığını okurun yüzüne çarpar.

İşte kelimeyi sadece bir muhaberat vasıtası olarak gören uysal hikâyecilerle aramızdaki fark buradadır. Onlar, yağmuru anlatmak için “su, bulut, ıslak” gibi kelimeleri yan yana dizerler. Biz ise bir kelimeyi masaya vurduğumuzda, onun kökündeki asırlık şifreleri kastederiz.

Bu sayede metin; sathında basit bir olayı anlatan ama derinlerinde okurun inancını, korkularını ve felsefesini parçalayan bir girdaba dönüşür. Şiirin kaybettiği ürkütücü ciddiyet; ancak kelimenin o sessiz harflerden oluşan, asırlardır toprağın altında bekleyen kadim cüssesini okurun göğsüne oturtmakla mümkündür.

“KÜÇÜK ÖLÜM”

Eskilerin, büyük âlimlerin ve ariflerin yaptığı gibi; sözü bir istikamet için söylerken, daima başka bir uçuruma işaret edeceğiz. Hakiki şiir, kâğıt üzerinde tek bir gölge düşürmez. Modern edebiyat sığdır; kelime neyi resmediyorsa ufku da orada biter. Oysa bizim poetikamızda metin bir ayna değil, çok katmanlı bir tuzaktır. Bir metin, zahirde kaba bir fiiliyatı, bir kavgayı yahut terli bir cinsî münasebeti en çiğ, en rahatsız edici hâliyle resmederken; batınında mutlak olanı, ruhun teslimiyetini, yok oluşu ve “ölümü” anlatmalıdır.

Meseleleri usulca “göstermek” ve okuru romantik bir estetiğin içinde uyuşturmak yerine; etin ve şehvetin doğrudan, grotesk izahatı üzerinden, okurun zihnine aslında ölümün ve çürümenin soğuk hakikatini kazıyacağız. Görünenin ardındaki bu “işaret”, şiirin muazzam ve tekinsiz derinliğidir.

Cinsî bir buhranı yahut bedenî bir taşkınlığı salt pornografik bir şok unsuru olarak kullanmak, ucuz bir provokasyondur. Bizim etle, tenle ve bedenî salgılarla kurduğumuz acımasız metnî ilişkinin gayesi bambaşkadır. Fransızların orgazm anı için kullandıkları “La Petite Mort” (Küçük Ölüm) mefhumu, bu noktada metnimizin felsefi omurgalarından birine dönüşür.

Şehvetin zirvesindeki bedenî spazm, kontrolün yitirildiği, aklın devreden çıktığı ve insanın tamamen etten ibaret bir acze (hiçliğe) düştüğü andır. Bu an, can çekişmenin ve ruhu teslim etmenin bir kopyasıdır. Yatağın terli karanlığı, kabrin karanlığının dünyevi provasıdır. Şair (mütekellim), okura bir yatak odası manzarası sunmaz; o terli tenin, kasılmaların ve inlemelerin üzerinden okura kendi faniliğini, nefsani çırpınışlarının ne kadar aciz olduğunu ve en nihayetinde toprağa nasıl gireceğini dikte eder.

Ölüm, modern aklın zannettiği gibi bir “hiçlik” veya nihilist bir “son” değildir. Hayat, dünya ve ahiret diye ikiye ayrılan, mekân ve zaman illüzyonunu aşan kesintisiz bir sıfattır. Ölüm, sadece bu illüzyonun yırtılması, perdenin şiddetle inmesidir.

İşte metinlerimizdeki o kaba, dünyevi ve grotesk sahneler, bu yırtılmanın idrakidir. Okur, kaba bir kavga sahnesini yahut nefes nefese bir sevişmeyi okuduğunu zannederken, aslında bedenin iflas ettiği ve Mutlak Varlık karşısında (ölüm anında) kurban olduğu o sarsıntılı geçişe maruz bırakılır.

Bu, kelimenin sadece bir manayı değil, o mananın tam zıddındaki uçurumu da aynı anda okurun göğsüne saplamasıdır. Şiir ancak böyle yazıldığında; okur, kâğıda her baktığında kendi cesediyle göz göze gelmekten kurtulamaz.

SHOW, DON’T TELL

Kurgu yazarlığında, senaryo metinlerinde ve yaratıcı yazarlık atölyelerinde en çok tekrar edilen, âdeta bir dogma hâline gelmiş kural, “anlatma, göster” kuralıdır. Özünde, okura bir karakterin hissiyatını, bir mekânın atmosferini veya bir vakanın vehametini doğrudan kelimelerle dikte etmek yerine; fiiller, hissî teferruatlar, diyaloglar ve beden dili üzerinden okurun bunu kendi kendine hissetmesini sağlama prensibidir.

Bu kural beynelmilel bir edebî hakikat değil, 20. asır Anglo-Amerikan edebiyatının ve bilhassa Amerikan “Yaratıcı Yazarlık” (MFA) programlarının endüstriyel bir icadıdır. Bu kuralın derinlikli bir eleştirisini yapmak, aslında edebiyatın sinemaya nasıl boyun eğdirilmeye çalışıldığının da tarihini okumaktır. Bu sığlaşmayı ve felsefi çöküşü şu üç misal üzerinden açıklayalım:

1. Kısa Bir Tarihçe: Bu Kural Nereden Çıktı ve Neden İcat Edildi?

Mefhumun felsefi kökleri Aristoteles’in Poetika’sına kadar uzanır. Aristoteles iki mefhumdan bahseder:

  • Mimesis (Taklit/Gösterme): Vakayı okurun/izleyicinin gözü önünde canlandırmak (Tiyatro gibi).
  • Diegesis (Anlatma): Vakayı bir anlatıcı vasıtasıyla aktarmak (Destan gibi).

Ancak kuralın modern manada bir “yazarlık yasası” hâline gelmesi 19. asrın sonu ve 20. asrın başına denk gelir. Anton Çehov’un abisine yazdığı bir mektuptaki şu sözü bu prensibin amentüsü kabul edilir: “Bana Ay’ın parladığını söyleme; bana kırık bir cam parçasındaki ışığın yansımasını göster.”

1921’de İngiliz yazar ve eleştirmen Percy Lubbock, The Craft of Fiction (Kurgu Sanatı) adlı kitabında bu mefhumu resmileştirdi. Anglo-Amerikan edebiyatı, Lubbock ve Henry James’in tesiriyle “Yazar aradan çekilmeli, hikâye kendi kendini oynamalı.” fikrine takıntılı hâle geldi. Ernest Hemingway’in “Buzdağı Teorisi” (hisleri açıkça yazmamak, metnin alt metninde gizlemek) bu kuralın zaferi oldu.

Peki Batı neden buna saplandı? Bunun iki esas sebebi var:

  • Sinemanın Yükselişi: 20. asrın başında sinemanın kitleleri efsunlamasıyla, roman yazarları kamerayla rekabet etme refleksine kapıldı. Metni bir senaryo gibi, sadece dışarıdan gözlemlenebilir fiiller ve diyaloglar (“mimesis“) üzerine kurmaya başladılar.
  • Davranışçılık (Behaviorism) Tesiri: Psikolojide “insanın sadece dışarıdan gözlemlenebilen davranışları gerçektir, iç dünyası bilinemez.” diyen ekol, edebiyata da sızdı. Karakterin ne hissettiğini söylemek yerine, bardağı nasıl tuttuğunu yazmak “bilimsel” ve “nesnel” kabul edildi. Oysa kelimeler kamera değildir. Kelimeler mücerettir ve mücerret olanı doğrudan anlatmak, kelimelerin en büyük ayrıcalığıdır.

2. Nasıl Çalışır?

Bu tekniğin gayesi okuru pasif bir dinleyiciden, aktif bir gözlemciye dönüştürmektir. Ahmet’in sinirini “Ahmet sinirliydi.” diye anlatmak yerine, kahve fincanını masaya çarpıp kırmasıyla “göstermek” elbette ki sahneyi canlandırır, inandırıcılığı artırır. Edebiyatımızda bunun en kusursuz misallerinden biri Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sında Raif Efendi’nin ezilmişliğini ‘gösterme’ şeklidir. Sabahattin Ali, “Raif Efendi çok pısırık ve içine kapanık biriydi.” diye anlatmaz; onun çalışma masasında çekmecesini nasıl usulca açıp kapattığını, başkalarının işini yaparken nasıl boynunu büktüğünü, sabun köpüğü gibi eriyip giden o silik hareketlerini teferruatlarıyla resmederek, o ezilmişlik hissini okurun damarlarına zerk eder.

Ancak mesele, bu kuralın bir fetiş, aşılamaz bir dogma hâline getirilmesidir. “Göstermek” tasavvuri bir enstrümandır, dinî bir kaide değil. Her hissi, her felsefi itirazı veya her hezeyanı bir fincan kırma fiiline, terleyen ellere, titreyen çenelere irca etmek; edebiyatın ufkunun daraltılmasıdır.

3. Nüanslar:

  • Doğrudan Vermek ve Dikte Etmek (Beyanın Kudreti): Kimi zaman meseleyi dolandırmak, timsallerin veya fiillerin arkasına saklamak metnin tesirini azaltır. Bazen meseleyi doğrudan vermek, pervasızca dikte etmek gerekir. Bir karakterin, mütekellimin veya personanın kendi hissini dümdüz söylemesi her zaman aciz bir “anlatma” değildir; bazen o sözün kendisi en büyük fiildir. Mine’l’in “Atın aklın tasmasını” diyerek buyurgan bir tonda konuşması bu türdendir. Mine’l bize “Ben kuralsız biriyim.” diye fiiliyatla ipucu vermez; bu emri doğrudan dikte ederek o küstah ve çekici personayı saniyesinde sahneler. Körü körüne “göster, anlatma” kuralına bağlı kalmak, bu tür doğrudan, sarsıcı ve dikte edici beyanların gücünü ıskalamak demektir. Bu bir anlatma acizliği değil, sözün iktidarıdır.
  • Grotesk ve Saf İmge Üzerinden Göstermek: “Göster, anlatma” kuralının müdafaacıları, şiirdeki grotesk imgeleri sıkça kendi pasif “gösterme” fiiliyatına delil yapmaya çalışırlar. Oysa grotesk, sığ bir “gösterme” değil; çürüyen ve dönüşen madde üzerinden okurun zihnine yapılan tavizsiz bir taarruzdur. Arthur Rimbaud’nun Bal des pendus (Asılmışların Balosu) şiiri bunun en sarsıcı misalidir. Şair orada bir kamera gibi aradan çekilmez; aksine, karanlık bir seremoninin efendisi olarak sahnenin tam ortasına dikilir. Darağacındaki cesetlerin vaziyetini ince ince “göstermek” için vakit kaybetmez; onlara alaycı bir dille “Dans edin!” diye emreder. Şeytanın onları birer kukla gibi oynattığını, etin kemikten sıyrılışını ritmik ve grotesk bir dille doğrudan beyan eder. Biz o şıngırdayan kemik seslerini, yazar aradan çekildiği için değil; yazar o vahşi alayı ve dehşeti kelimelerin şiddetiyle doğrudan üzerimize boca ettiği, bize dikte ettiği için duyarız. Burada pasif bir “gösterme” seyri değil, gür ve kışkırtıcı bir sesin “anlatma” tahakkümü vardır.
  • Modern Şiirdeki Nüans: “Göster, anlatma” kuralının muhipleri, modern şiirdeki bedenî ve fizyolojik tasvirleri kendi pasif kurallarına yormaya pek heveslidir. Mesela Mehmet Erte’nin metinlerinde sıkça rastlanan o tekinsiz, uzuv ve fizyoloji odaklı atmosferi “Ne güzel, varoluşsal sancıyı anlatmamış, bedenin deformasyonu üzerinden göstermiş.” diyerek överler. Oysa bu, şiirin kudretini korkunç bir sığlaştırmadır. Şair, okura uzaktan izleyeceği bir anatomi tablosu “göstermez”. O, kelimelerin ıslak, keskin ve cerahatli şiddetini kullanarak bedenin fevkalade vaziyetlerini okurun sinir uçlarına doğrudan zerk eder. Burada yazar aradan çekilip bize bir film sahnesi sunmuyor; bilakis, mütekellim, bedenin, parçalanışın ve etin hakikatini o travmatik felsefeyle okurun zihnine pervasızca dikte ediyor. Hisler bir kamera oyunuyla “gösterilmez”; bedenin tahribatı, kelimelerin sarsıcı beyanıyla doğrudan okurun yüzüne çarpılır.
  • Retorik: “Bana yağmuru anlatma, yağmuru yağdır.” vecizesi, modern yazarlık atölyelerinin klişelerinden biridir ve metni bir sinema perdesi sanma yanılgısına dayanır. Bu anlayışa göre, misal “Olta attım bu sulara/Balık değil, can avlarım” mısrasına getirilebilecek “Canın avlandığını, çırpındığını, oltanın gerildiğini görmeliydik.” eleştirisi, şiiri tasavvuri bir tabiat belgeseli zannetme zannıdır.

Oysa bu mısra bir vakanın tasviri, bir vetire veya bir hikâye değil; sarsıcı bir vecizedir (aforizmadır), küstah bir meydan okumadır. Eğer mütekellim canın nasıl avlandığını uzun uzun tasvir etmeye, okura bunu “göstermeye” kalkarsa, o mısradaki tokat hissi, o ani ve dehşetli tehdit kaybolur. Fiil sündürülür. Şiirde meseleyi “izah etmek”, aciz bir açıklama gayreti değil; hakikatin okurun zihnine çivilenmesidir. Şair yağmuru yağdırmak mecburiyetinde değildir; yağmurun ne anlama geldiğini bir tokat gibi yüzümüze izah etme, o gerçeği dikte etme hakkına sahip yegâne otoritedir.

Bu kural koyucu tavır, edebiyatımızda çok köklü bir yeri olan “Fahriye” (övünme/meydan okuma) ananesinin bir yansımasıdır. Bir mütekellim, cüssesini veya niyetini okura “sezdirmeye” çalışmaz; okurun gözünün içine baka baka kendi fiiliyatını ve avcılığını küstahça izah eder. Bu retoriğin formülü şudur: [Sıradan bir fiil beyan edilir] + [Bu fiilin sıradan/zahiri anlamı küçümsenip reddedilir] + [Arkasındaki asıl muazzam, yıkıcı veya felsefi niyet doğrudan okurun yüzüne dikte edilir].

Şiir tarihimiz, “göstermek” yerine meselenin tam da Mine’l gibi “göze sokulduğu” kavi şaheserlerle doludur. Fuzuli, “Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var/Âşık-ı sâdık menem, Mecnûn’un ancak adı var” derken, Mecnun’dan daha büyük bir âşık olduğunu fiiliyatla veya tasvirlerle “göstermeye” tenezzül etmez. Doğrudan okurun gözüne sokar: “Gerçek âşık benim, onun sadece adı var.” diyerek kendi büyüklüğünü dikte eder. Keza Necip Fazıl, “Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi / Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır” derken kaldırımların nasıl annelik yaptığını “göstermeye” uğraşmaz; bu metaforu doğrudan izah eder ve kuralı koyar.

Dolayısıyla Mine’l, yağmuru usul usul yağdırıp kurbanını romantik bir atmosfere sokmaya çalışan sıradan bir hikâyeci değildir. O, kurbanının gözünün içine bakıp tufanda boğulacağını açıkça ilan eden küstah bir mütekellimdir. Bir fikri, bir ölümü veya bir fetişi fiiliyatın arasına saklayıp okurun bulmasını ummak başka bir sanattır; onu çıplak, çiğ ve izahata muhtaç bırakmayacak kadar tavizsiz bir netlikle masaya vurmak bambaşka bir sanattır. Körü körüne “gösterme” fetişi, sözün (beyanın) bu mutlak tahakkümünü ıskalamaktır. Meseleyi “izah etmek” ve “göze sokmak”, bir şiir zafiyeti değil; bu pervasız karakterin en büyük ve en yıkıcı silahıdır.

4. “Göstermek” Neden Her Zaman İşe Yaramaz?

“Göster, anlatma” kuralı modern edebiyatın bir fetişi hâline gelmiş olsa da, beynelmilel ve kusursuz bir kanun değildir. Bilakis, bu kurala körü körüne bağlı kalmak metni mahvedebilir.

  • Ritim ve Tempo Meselesi: Eğer on yıllık bir zaman atlamasını “göstermeye” kalkarsanız yüzlerce sayfa yazmanız gerekir. Oysa bazen “Aradan on uzun sefil yıl geçti.” deyip anlatmak en doğrusudur. Sürekli göstermek metnin temposunu yavaşlatır, okuru gereksiz teferruatlarda boğar.
  • Yazar/Anlatıcı Sesinin Ölümü: Bu kuralın en büyük muhaliflerinden biri Ursula K. Le Guin’dir. Dümeni Yaratıcılığa Kırmak adlı kitabında bu kuralı yerden yere vurur. Le Guin, bu kuralı “yazarlık atölyelerinin zehri” olarak tarif eder. Ona göre edebiyatın asıl gücü “anlatıcı sesinde” (narrative voice) gizlidir. Eğer yazar sürekli aradan çekilip vakaları bir kamera gibi göstermeye çalışırsa, edebiyatın o kadim, bilge, alaycı veya melankolik anlatıcı sesi ölür. Le Guin’e göre “göstermek” Anglo-Amerikan edebiyatının bir dayatmasıdır. Homeros, Tolstoy veya Gabriel Garcia Marquez sürekli “anlatmıştır”. Bilge, esprili, iğneleyici veya melankolik bir “anlatıcı sesi” edebiyatın en büyük lezzetlerinden biridir ve “gösterme fetişi” yüzünden modern edebiyatta bu ses yok olmaya yüz tutmuştur. Gabriel García Márquez, Yüzyıllık Yalnızlık‘ı yazarken büyükannesinin hikâye anlatıcılığından ilham aldığını söyler. Büyülü gerçekçilikte tabiatüstü vakalar “gösterilmez”, son derece sıradan bir şeymiş gibi dümdüz “anlatılır”. Eğer Márquez, sarı kelebekler eşliğinde göğe yükselen Remedios’un fiziki dinamiklerini “göstermeye” kalksaydı, büyü bozulur ve metin gülünçleşirdi. O, inandırıcılığı “soğukkanlı bir anlatım” ile sağladı.
  • Hissî Derinliğin Kaybı: Bazen bir karakterin karmaşık iç dünyasını, mücerret felsefi buhranlarını sadece “terleyen eller” ve “titreyen dudaklar” ile gösteremezsiniz. Lev Tolstoy ve Fyodor Dostoyevski, bu kuralın yanından bile geçmemiştir. Dostoyevski, Raskolnikov’un hezeyanlarını sayfalarca doğrudan “anlatır”. Eğer Dostoyevski sadece gösterseydi, Suç ve Ceza psikolojik bir başyapıt değil, basit bir polisiye olurdu. Tolstoy, Anna Karenina’da karakterlerin ruhunun en karanlık dehlizlerine girer ve onların ne hissettiğini, ahlaki çatışmalarını sayfalarca bize anlatır. Modern bir editör Tolstoy’a “Anna’nın suçluluk duygusunu anlatma, terleyen ellerini ve titreyen çenesini göster.” deseydi, edebiyat tarihinin en büyük psikolojik analizleri çöpe gitmiş olurdu.

Gelin, bu meseleyi misallerle açıklayalım:

1. Psikolojik Derinliğin Kaybı: Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan romanında Ömer karakterinin buhranını doğrudan dikte eder: “İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…” Bu, insan ruhunun doğrudan, tavizsiz bir beyanıdır. Şimdi bunu Amerikan yazarlık atölyesi kuralıyla “göstermeye” çalışalım: “Ömer aynaya baktı. Omuzları çöktü. Terli elleriyle yüzünü sıvazladı. Kapıya doğru bir adım attı ama sonra duraksayıp yere çöktü.” Ne oldu? Okur sadece yorgun ve terleyen bir adam gördü. “Aciz”, “iradesizlik” ve “hakikatten kaçmak” mefhumlarının o sarsıcı entelektüel ağırlığı tamamen buharlaştı, yerine sığ bir pandomim gösterisi kaldı.

2. Felsefi Çapın Kaybı: Lev Tolstoy, Anna Karenina’ya o meşhur, beynelmilel diktesiyle başlar: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu ise kendine hastır.” Bu saf bir anlatmadır. Yazar aradan çekilmez, bir peygamber edasıyla kuralı koyar. Bunu “gösterdiğimizi” farz edelim: “Levinler kahvaltıda neşeyle gülüşürken, Kareninler masada birbirlerinin gözüne bakmıyor, sessizce tabaklarıyla oynuyorlardı.” Beynelmilel bir felsefi kanun, basit ve sıradan bir aile dramı sahnesine dönüştü. Mesele sığlaştı.

3. Metafizik Ufkun Kaybı: Ahmet Muhip Dıranas, şiirinde ontolojik bir vaziyeti doğrudan dikte eder: “Ne içindeyim zamanın/Ne de büsbütün dışında/Yekpare geniş bir anın/Parçalanmaz akışında.” Şair burada Bergsonyen bir zaman felsefesini, mücerret bir hakikati anlatır. Şimdi bunu Amerikan yazarlık atölyesi kuralıyla “göstermeye” çalışalım: “Saate baktım, yelkovan durmuş gibiydi. Gözlerimi pencereye çevirdim, güneş yavaşça batarken etraftaki her şey donuklaştı.” Ne oldu? O muazzam “zaman ve varlık” felsefesi gitti, yerine saate bakıp dalıp giden bir adamın sığ, fiziki anı kaldı. Mesele buharlaştı.

5. Bizde Bu İşler Nasıl?

Türk kültürü ve edebiyatı, Batı’nın aksine kökenleri itibarıyla güçlü bir “Anlatma (Diegesis)” ananesine dayanır. Doğu edebiyatı ve bilhassa Türk edebiyat ananesi, ontolojik olarak “Gösterme” (Mimesis) değil, “Anlatma” (Diegesis) üzerine kurulmuştur. Bizim edebiyatımızda metin bir tiyatro sahnesi değil, bir ateş başı sohbeti, bir kürsü, bir meydandır.

  • Sözlü Anane ve Destanlar: Dede Korkut hikâyelerinde, Köroğlu destanlarında “göstermek” yoktur. Anlatıcı (ozan/aşık) doğrudan dinleyiciye seslenir. “Oğuz beyleri bunu duyup pek kederlendiler.” denir geçilir. Çünkü sözlü edebiyatta gaye teferruatlı bir tablo çizmek değil, vakanın ana hissiyatını ve hareketini hıza dayalı bir şekilde aktarmaktır. Kıssahanlar, meddahlar ve dengbejler vakaları göstermez, anlatır. Anlatıcının otoritesi, sesinin ritmi ve sözünün kudreti her şeydir. Dede Korkut boylarında kahramanların psikolojisi fiillerle ince ince işlenmez; kopuz eşliğinde doğrudan söylenir ve geçilir. Çünkü gaye, sahne kurmak değil, dinleyiciyi sözün debisiyle çarpmaktır.
  • Divan Şiiri ve Mesneviler: Klasik edebiyatımız baştan aşağı “anlatma” ve “beyan” üzerine inşa edilmiştir. Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk‘ı tamamen mücerret mefhumların (Güzellik ve Aşk) kişileştirilip anlatılmasıdır. Fuzuli, acı çektiğini okura fiillerle (misal ağlayarak yatağa kapanmasıyla) göstermez; acısını kozmik ve mübalağalı metaforlarla anlatır (“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib”). Çünkü orada hüner “belagat”tadır, bedenî tasvirde değil. Divan şairi “mazmun” (şifreli metafor) denilen bir optik illüzyon kullanır. Sevgilinin boyunu anlatırken uzun demez, sadece “servi” der. Bakışı için “ok”, kaşı için “yay” der. Bunlar aslında son derece tasvirî ve sinematografik unsurlardır (göstermedir). Ancak bu kodlar asırlar boyunca o kadar çok tekrar edilmiş ve şifrelenmiştir ki, modern okura bir fiil veya resim gibi değil, mefhumi bir “anlatı” gibi gelmeye başlar.
  • Halk Edebiyatı ve Meddahlık: Meddah, doğrudan seyirciyle konuşur. Karakterin ne kadar “cimri” olduğunu uzun uzun göstermek yerine, “Bu adam da öyle hasisti ki…” diyerek lafa girer.
  • Modern Türk Edebiyatı (Tanzimat ve Sonrası): Batı roman formunun gelmesiyle (Halit Ziya Uşaklıgil vd.) bizde de “gösterme” teknikleri yerleşmeye başladı. Ancak Türk okuru ve yazarı, o eski “meddah” tavrını uzun süre bırakamadı. Ahmet Mithat Efendi romanın ortasında anlatımı durdurup okura doğrudan bilgi verirdi (“Ey kâri!”). Sonraları da Sait Faik Abasıyanık veya Yusuf Atılgan gibi modern ustalar “gösterme” sanatını zirveye taşımışlardır. Ancak buna rağmen, İhsan Oktay Anar gibi asri yazarlarımız, ananevi “anlatan/nakleden” sesin büyüleyici gücünü kullanarak (ve bu Batılı kuralı yıkarak) eserler vermeye devam etmektedir. İhsan Oktay Anar gibi yazarlar, Batı’nın bu kuralını bilerek çiğnerler. Puslu Kıtalar Atlası’nda Anar, tam bir meddah edasıyla, yazarın (anlatıcının) mevcudiyetini sürekli hissettirerek o tekinsiz İstanbul’u anlata anlata kurar. Romanın girişindeki “Ulema, cühela ve ehl-i dubara; ehl-i namus, ehl-i işret ve erbab-ı livata…” sayıp dökmesi, sokaktaki insanları teker teker tasvir edip göstermekten çok daha tesirlidir. Yazar aradan çekilmez; aksine tam tepede dikilir ve bize o zengin mefhumlarla atmosferi doğrudan anlatır. Bu anlatım, yüz sayfalık bir tasvirden çok daha efsunlu bir dünya yaratır.

6. Şiirde ve Müzikte “Anlatmanın” Yıkıcı Gücü

Bilhassa şiir, kural tanımazlığıyla bu dogmanın en büyük düşmanıdır. Arthur Rimbaud gibi kelimelerle halüsinasyonlar yaratan şairler, “okuyucuya bunu nasıl gösteririm” diye bir sinematografi kaygısına düşmezler. Onlar, birer kahin gibi gördükleri cehennemi, çürümeyi ve hakikati en doğrudan, en çiğ hâliyle okurun yüzüne çarparlar. Ölümü, groteski veya varoluşsal sancıları “göstermek” için vakit kaybetmek, şiirin o yoğun, kesici ve kışkırtıcı hızını (temposunu) yavaşlatır.

7. Neticeikelam

“Göster, anlatma” kuralı gözde büyütülecek, tapılacak yegâne bir edebiyat kanunu değildir. Sadece edebî cephanelikteki fonksiyonel bir silahtır, ancak tek silah değildir. Tasvir etmek, okurun gözünde canlandırmak ne kadar kıymetliyse; zaman atlamalarını, arka plan malumatlarını, mücerret hezeyanları ve felsefi restleşmeleri doğrudan anlatmak, dikte etmek de o kadar tesirli ve kullanışlı bir yoldur.

Bir metnin gayesi sadece bir vaziyeti resmetmek ve okuru bir gözlemci yapmaksa “göstermek” ziyadesiyle işe yarar. Ancak metnin gayesi okurun zihnini sarsmak, ona bir hakikati dolandırmadan çarpmak veya pervasız bir karakterin zihninde onu boğmaksa, o zaman gür bir sesle anlatmaktan, doğrudan beyan edip dikte etmekten daha güçlü bir yol yoktur. İki yolu da nerede kullanacağını bilmek, bir kurala körü körüne esir olmaktan çok daha büyük bir ustalıktır.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Bir Cevap Yazın