Poetika – ​Zeyl: Kılıcın Kendi Keskinliğiyle İmtihanı

yahut Kurbanın Son Çırpınışlarına Verilen Cevaplar

I. Şiddet Enflasyonu Üzerine

(İtiraz: Sürekli en yüksek voltajda verilen acı ve grotesk şok, bir süre sonra nörolojik bir bağışıklık yaratmaz mı? Karanlığı görmek için nura, gürültüyü duymak için sükûta ihtiyaç yok mudur?)

Modern tıp ve seküler psikoloji, fani bedenin (etin) acıya nasıl alıştığını, uyuşmuş bir derinin reflekslerini ölçerek söyler. Onların “adaptasyon” dedikleri şey, yeryüzünün kaba ve sığ uyuşukluğudur. Lakin bizim kılıcımızın (kelm‘in) indirdiği darbe, bedenin sathına değil, doğrudan ruhun derin, unutulmuş “şuur” merkezine yöneliktir.

Şiddetin rutine binmesi ve uyuşturması, ancak dünyevi ve sığ bir eziyette mümkündür. Oysa mütekellimin kâğıda nakşettiği “Küçük Ölüm” ve çürüme tasvirleri, okura her defasında aynı acıyı vermez; onu her defasında başka bir varoluşsal iflasla yüzleştirir. Kurban acıya alışmaz; sayfalar ilerledikçe acının, çürümenin ve etin bizzat kendisi olduğunu idrak eder. Bu idrak, uyuşma değil, uyanıştır.

Nura ve sükûta gelince… Kâinat, kapitalizmin ve hayretsiz gayretlerin sunduğu sahte bir aydınlıkla (illüzyonla) zaten kör edilmiştir. Okurun zihni, o sahte ışıkla kamaşmış durumdadır. Biz, o sahte ve uysal ışığı yavaş yavaş kısmıyoruz; biz o nizamı kasten ve karanlıkla kısa devre yaptırıp patlatıyoruz. Gürültünün dehşetini hissettirmek için metnin içine uysal sükût anları koymak, okura merhamet etmektir. Bizim metnimizde sükût, satır aralarında nefeslenilecek bir mola yeri değildir; kılıç işini bitirdikten, et parçalandıktan ve kurbanın kibri bütünüyle ifna edildikten sonra (kitap kapandığında) üzerine çökecek olan o ağır, sağır edici ve kahredici ölümün ta kendisidir.

II. Kurbanın İradesizliği ve Şuurun Çelişkisi Üzerine

(İtiraz: Okurun iradesi metin tarafından bütünüyle felç edilecekse, cüzi iradesi elinden alınmış bir kurban nasıl “şuura” erecektir? Bu, hakiki bir uyanış mı yoksa körü körüne bir boyun eğiş midir?)

Bu itiraz, modern insanın en büyük putuna, yani “seçme özgürlüğüne” ve “hür iradesine” sahip olduğu yalanına dayanır. Bugün eline bir kitap alan okur; zaten algoritmaların, seküler konforun ve kendi doymak bilmez nefsinin kölesi olmuşken, hangi mukaddes iradeden bahsedilebilir?

Bizim kaba ve tahakkümkâr sentaksımız, okurun elinden hakiki cüzi iradesini almaz; onun elinden “her şeyi kontrol ettiği” kibrini (vehmini) zorla söküp alır. Şuur, konforlu bir koltukta, uysal metinler karşısında demokratik bir tercihle (iknayla) kazanılan sığ bir farkındalık değildir. Şuur; kılıç ensesine dayandığında, kaskatı kesilmiş o bencil aklın (nefsin) çaresizce diz çökmesi ve insanın kendi mutlak acziyetini idrak edip o büyük hiçliğe rıza göstermesidir.

Mütekellim, okuru kasten köşeye sıkıştırır, nefesini keser ve onu o ihzar edilmiş musallatın altında ezer ki; kurban, kendi iradesinin (nefsinin) aslında çürük bir etten ibaret olduğunu anlasın. Hakiki şuur, ancak o sahte hürriyet putu yıkıldığında, kurbanın kılıcı tutan ele değil, kılıcı tutan elin işaret ettiği Mutlak Varlık’a (O’na) teslim olmasıyla başlar. Boyun eğiş şaire değil, hakikatin dayanılmaz ağırlığınadır.

III. Akl-ı Mead’ın Kâğıttaki İz Düşümü Üzerine

(İtiraz: Gerçek cinnet formsuzken, Akl-ı Mead’dan sızan okyanusun kâğıda harflerle, köklerle ve kavi bir sentaksla dökülmesi; şairin o hezeyanları son derece soğukkanlı, hesaplı bir mühendislikle kurguladığını göstermez mi?)

İşte şairin (mütekellimin) tekinsiz “berzah” makamı, tam da bu çelişkinin göbeğidir. Akl-ı Mead’dan sızan o ateş (ilham/sünuhat) elbette formsuzdur, yakıcıdır ve kuralsızdır. Lakin o vahşi ateşi bu kaba dünyaya (Mülk Âlemine) taşıyabilmek, onu okurun etine saplayabilmek için hesaplanmış bir “cesede” (harflere, kurguya, ritme ve mizana) ihtiyaç vardır.

Şairin kâğıda indirdiği cinnet (Kutsal Yanık), tımarhanede kendi kendine kontrolsüzce saçmalayan bir delinin şuursuz salyaları değildir. Şair; Âlem-i Misâl’in ilahi ve tekinsiz hezeyanını okurun optik sinirlerine zerk edebilmek için, kasten soğukkanlı bir cellat, acımasız bir kuyumcu kılığına giren kimesnedir.

Biz o formsuz ateşi avuçlarımızda çıplak hâliyle tutmuyoruz. Biz o ateşi, Arapçanın sessiz köklerinin ve Türkçe’nin bükülmez kalıplarının içine dökerek donduruyoruz. Kılıcın ölümcüllüğü, çeliğin ağırbaşlı, ölçülü ve hesaplı bir şekilde dövülmesinden (mühendislikten) gelir; ama o kılıcın hedefe ulaştığında açtığı yara (kelm) tamamen kuralsız, durdurulamaz ve vahşidir. Biz, kurgunun sükûnetini ve gramerin matematiğini; cinneti uslandırmak için değil, cinneti okurun şah damarına kadar tek bir fire vermeden (buharlaştırmadan) taşıyabilmek için mukaddes bir ‘zırh’ olarak kullanırız.

IV. Hatimenin Hatimesi (Yahut Tövbe Estağfurullah)

Bizler, arzın üzerinde cüzi iradesiyle ‘kelam’ etme cüretini gösteren, omuzlarına kanlı harfleri yüklenen fani şahitleriz. On beş bap ve bu zeyl boyunca salladığımız kılınç; okurun gafletine, dünyanın leşine (cîfesine) ve modern aklın kibrine inmiştir.

Lakin bütün bu iddiaların, teşrihlerin ve cinnetlerin sonunda; Mutlak Mütekellim’in (Allah’ın) kati ve kusursuz Kelamı karşısında, kendi kelimelerimizin ne kadar aciz, ne kadar kirli ve ne kadar fani olduğunu da idrak etmekteyiz. Bu poetika, edebiyat tarihine bırakılmış bir ferman olduğu kadar; ‘söz söyleme’ (yaratılışa müdahale etme) tehlikesine atılmış fani bir kulun (şairin), o ağır mesuliyetten ötürü Arş’a sunduğu bir istiğfardır da.

Sözümüzdeki isabet O’ndan, hezeyanımız ve kusurumuz kendi dar hançeremizdendir.

Velvele bitmiş, kılıç kınına girmiştir. Gayrı söz, Mutlak Sükût’tadır.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Robert James “Lil’ Bobby” Hutton, Ekim 1966’da 16 yaşındayken Kara Panter Partisi’ne katıldı.
6 Nisan 1968’de—Dr. Martin Luther King Jr. suikastından sadece iki gün sonra—Hutton, bir çatışma ve tartışmalı bir teslim olma sürecinin ardından 17 yaşında Oakland polis memurları tarafından öldürüldü.

İktibas Kartı

▼

Bir yanıt yazın