Tatbikat 9: Neslin İhyası ve Evlat

İnsanın yeryüzündeki nöbeti muvakkattir; gün gelir nefes tükenir, bilekteki derman kesilir ve ocağın ateşi sahibini terk eder. Lakin Türk’ün cihan mefkûresi, fani bir bedenin hudutlarına hapsedilemeyecek kadar engindir. Bu sebepledir ki nesil, alelade bir biyolojik temadi değil; kanın, irfanın ve asil bir nizamın yarına fırlatılmış en kavi okudur. Cihanı zapt etmeden evvel, kendi zürriyetini zapt edemeyen; kendi silsilesine kendi ruhunu üfleyemeyen bir millet, tarihin tozlu sayfalarında silinip gitmeye mahkûmdur. Evlat yetiştirmek, bir çocuğu sadece doyurmak ve giydirmek değil; asrın zehrine karşı sarsılmaz bir kale inşa etmektir.

Adını Arayan Bir Çocuğun Menzili
Her evlat, bu zindan misali fani âleme evvela adını arayan bir çocuk olarak ayak basar. O, henüz menzilini bilmeyen bir ok, işlenmemiş ham bir cevherdir. Babasının ve anasının ona bahşedeceği ilk kalkan, ismidir. İsim, yalnızca bir nida vasıtası değil; çocuğun omuzlarına yüklenen ilk mukaddes yüktür. Çocuğa verilen isim, onun bu âlemdeki istikametini çizer. O adın ağırlığını taşıyacak, o ismin şerefiyle büyüyecek ve gün gelip kendi şahsiyetini o ismin manasında bulacaktır. Adını bulması, aslına rücu etmesi demektir; bu yolculukta kılavuz, eşiğine hürmet edilen o mukaddes hanedir.

Ocağın Ateşi
Bugünün nizamı, çocuğu hanenin kucağından koparıp, ona ezberci ve ruhsuz bir tornadan çıkmışçasına şekil vermeye, onu uysal bir köle tebdil etmeye yeminlidir. Modern çağın dev binaları, süslü ve kof kelimeleri, evladı ecdadından ve toprağından koparan birer mengenedir. Türk, evladını bu çarkların merhametine terk edemez. Hakiki terbiye ocağın başında başlar. Evlat, evvela babasının sükûtundan vakar ve ciddiyeti; anasının şefkatinden merhamet ve adaleti talim eder. Çocuğun ruhuna işlenecek ilk nakış, hürriyet aşkı ve kula kulluk etmeme şuurudur. Rızkın yalnız Allah’tan geldiğini, dünyevi sistemlerin sunduğu sahte emniyetin bir pranga olduğunu evladına aşılamayan ebeveyn, vazifesini noksan bırakmış demektir.

Merhamet ve Celalin Muvazenesi
Evlat terbiyesinde riayet edilecek en mühim düstur, ifrat ve tefritten kaçınmaktır. Evladı pamuklara sarmak, onu tabiatın sertliğinden, hayatın meşakkatinden esirgemek ona yapılacak en büyük ihanettir. Çocuk; toprağa basmalı, rüzgârı yemeli, ayazı iliklerinde hissetmeli ve dizleri kanayarak ayağa kalkmayı bizzat tecrübe etmelidir. Acıyı tanımayan, yokluğu bilmeyen, ekmeğin hamurunun nasıl karıldığını görmeyen bir beden, iradesine mukayyet olamaz.

Lakin bu sertlik, merhametsiz bir eziyet değildir. Babanın bakışında öyle bir celal olmalıdır ki evlat yalan söylemekten, harama el uzatmaktan, gayrimeşru işlere tevessül etmekten hayâ etsin. Amma velakin aynı babanın göğsünde öyle engin bir cemal ve şefkat olmalıdır ki, evlat bütün cihan karşısına dikildiğinde, yahut ayağı sürçüp düştüğünde sığınacağı yegâne kalenin o göğüs olduğunu tereddütsüz bilsin.

Kendinden Daha Kavi Birini Yetiştirmek
Türk’ün hafızasında şecere, sadece geçmişteki ataları yâd edip onlarla iftihar etmek için değil; bilakis, geleceği inşa edecek temelleri diri tutmak için muhafaza edilir. Terbiyenin nihai gayesi, er veya hatun kişinin kendisinin sığ bir kopyasını, bir suretini yaratması değildir. Asıl niyet, asıl şan; kendinden daha keskin, kendinden daha kavi, ilmiyle ve ahlakıyla kendisini fersah fersah aşacak bir halef bırakmasıdır. Senin göremediğin ufku görecek, senin fethedemediğin kaleyi fethedecek, senin taşıdığın ve yorulduğun o sancağı alıp daha da yüksek burçlara dikecek bir evlat yetiştirmek… Kâmil bir ebeveyn, boynuzun kulağı geçmesinden haset yahut keder değil, ancak ve ancak iftihar duyar. Kendi noksanlıklarını evladının omuzlarında bertaraf etmek, nesli bir adım daha tekâmül ettirmektir.

“Çocuk Babanın Sırrıdır” yahut “Anasına Bak Kızını Al”
“Çocuk, babanın sırrıdır.” kelamı ile “Anasına bak kızını al.” düsturu, öylesine söylenmiş alelade sözler değil, hilkatin en kadim hakikatlerindendir. Evlat, babasının iç dünyasının, ruhunda kopan fırtınaların, gizli zaaflarının yahut dile dökülmemiş ulvi niyetlerinin cisme bürünmüş hâlidir. Keza kız evlat da anasının edebinin, letafetinin, sabrının yahut gizli hırçınlığının yarına akseden en berrak aynasıdır. Bir er kişinin yahut bir hatunun zahirde nasıl biri olduğu cemiyetteki tavrından az çok anlaşılabilir; lakin onların batınında, hakiki fıtratında ne taşıdığı, ancak evladının ahlakına, meclisteki duruşuna ve eşiğindeki sadakatine bakılarak aşikâr olur.

Baba ve anne, kendi korkularını, kendi hezimetlerini yahut kendi cesaretini ve vakarını farkında olmadan o taze dimağa nakşeder. Kendi içlerinde halledemedikleri her buhran, çocuğun ruhunda bir gedik yahut bir isyan olarak tezahür ederken; kalplerinde yeşerttikleri her fazilet, evladının alnında bir nur gibi parlar. Binaenaleyh, evladını terbiye etmeye niyetlenen ebeveyn, evvela kendi sırrıyla yüzleşmeli, kendi nefsini nizam altına almalıdır ki; yarına bıraktıkları o canlı ayna, onların asaletini yansıtsın, sefaletini ve riyasını değil. Hülasa; erkek evlat babasının yeryüzünde bıraktığı en aşikâr itirafı, kız evlat ise anasının cihan meclisine sunduğu en hakiki hüviyetidir.

Ölümü Mağlup Etmek
İnsanoğlunun bu fani âlemdeki müddeti sayılıdır; nefes tükenip beden kara toprağa teslim edildiğinde, dünya ile olan bütün zahirî bağ kesilir, hesap görülür ve defterler dürülür. Lakin o kadim ve mukaddes nizam bize müjdeler ki; ardında salih bir evlat, hak yolda yürüyen, ecdadının vakarını taşıyan bir hayrü’l-halef bırakan ananın ve babanın amel defteri asla kapanmaz. Evlat, ebeveyninin berzah âleminde dahi manen nefes almasını sağlayan tükenmez bir menbadır. O çocuğun yeryüzünde işlediği her hayır, mazluma uzattığı her el, zalime karşı durduğu her mevzi ve Hakk’a açtığı her el, doğrudan babasının ve anasının mizanına yazılan bir nimettir. İnsanın ardında adıyla sanıyla anılacak, “Ne mübarek anası babası varmış.” dedirtecek bir nesil bırakması, ölümü mağlup etmenin, şu fani kâinatta baki kalmanın yegâne yoludur. Zira böyle asil bir zürriyet bırakmak; toprağın altına girdikten sonra dahi sancağı dalgalandırmaya devam etmek, cihanın nizamına kabirden tesir etmek demektir.

Kelam, Sükût ve Duruş
Evlat, nasihatten ziyade hâle meftundur. Sen ona sabahtan akşama kadar “doğru ol, cesur ol” demek yerine, yalanın girmediği, zalime boyun eğilmeyen bir hane inşa etmelisin. O çocuk; babasının haksızlık karşısında nasıl dik durduğunu, rızkını ararken nasıl mertçe ter döktüğünü, zevcesine nasıl derin bir hürmetle muamele ettiğini seyrederek kendi şahsiyetini yontar. Türk evladı az konuşmayı, dinlemeyi, büyüğünün yanında edebini muhafaza etmeyi evvela hanenin nizamı içinde, havayı soluyarak öğrenir. Ocağında asil bir musiki dinleyen, ecdadının destanlarıyla uykuya dalan, pusata ve kaleme aynı anda hürmet eden bir çocuğun ruhuna asrın cıvık zehri nüfuz edemez.

Hülasa; evlat yetiştirmek, yarınların bağrına gönderilmiş nefes alan, kanlı canlı bir mektuptur. O mektubun içinde riya yoksa, o mektup hürriyetin, sadakatin ve şerefin mürekkebiyle yazılmışsa; o çocuk gün gelip adını bulduğunda, yalnız anasının babasının değil, koca bir mazinin intikamını ve haysiyetini tek başına omuzlarında taşıyacaktır.

Tatbikat 10: Vatan Toprağını Okumak – Rüzgârın, Suyun ve Nebatatın Sırrına Vakıf Olmak

Bir coğrafyayı vatan kılan yegâne unsur, hudut boylarında dökülen kan ve toprağa düşen şehitler değildir. Kanla alınan toprak, ancak akılla, idrakle ve tabiatın sırrına vakıf olmakla elde tutulur. Bastığı toprağın dilinden anlamayan, gökyüzüne bakıp rüzgârın şeceresini okuyamayan, dağların kuytularındaki suyun izini süremeyen bir âdem, kendi yurdunda garip, kendi vatanında sürgündür. Türk’ün hâkimiyeti, kâinatın nizamına körü körüne başkaldırmakla değil, o nizama nüfuz edip tabiatı kendi kalkanı ve mızrağı kılmakla başlar. Coğrafyayı bilmek, harita üzerindeki çizgileri ezberlemek değil; toprağın nabzını, suyun hafızasını ve rüzgârın nefesini bir kitap gibi okumaktır.

Rüzgârın Şeceresi ve Havanın Lisanı
Rüzgâr, alelade bir hava akımı değil, tabiatın ulaklarından biridir; haberi uzaktan getirir. Hangi rüzgârın rahmet, hangi rüzgârın zahmet getireceğini bilmeyen er kişi, ne ateşini harlayabilir ne de çadırını tahkim edebilir. Coğrafyamızın ufuklarında esen her nefesin bir ismi, bir fıtratı vardır. Bir lodos estiğinde, denizin nasıl hırçınlaştığını, insanın kanının nasıl kaynadığını ve toprağın nasıl ağırlaştığını bilmek icap eder. Arkasından muhakkak poyrazın keskin, dağların zirvelerinden kopup gelen buz gibi nefesinin ineceğini sezmek, hayatta kalmanın ilk şartıdır. Karayel vurduğunda fırtınanın kopacağını, keşişlemede havanın kavrulacağını idrak edemeyen bir zihin, tabiatın karşısında çaresiz kalmaya mahkûmdur. Ateş yakarken rüzgârı arkana almak, yahut avlanırken kokunu rüzgârın insafına bırakmamak, havayı okumanın kendisidir.

Sırrın Menbaı: Su Yolu
Su, tabiatın kanıdır; koca dağların bağrından kopar, toprağın gizli damarlarından süzülür ve menziline akar. Suyun istikametini bilmeyen, vadide yolunu bulamaz. Sular yokuş yukarı akmaz; bilakis daima en kavi ve en zahmetsiz yolu seçerek denize yahut ovaya iner. Bir vadide kaybolan, yahut susuzlukla imtihan olan âdem, toprağın meylini ve bitkilerin rengini okuyarak suyun gizlendiği menbaı bulmalıdır. Söğüt ağacının, kamışın yahut yemyeşil kalmış bir yosunun işaret ettiği mukaddes menba, hayata dönüşün sırrıdır. Ve şu da kati bir düsturdur ki; tabiatta bulunan her su içilmez. Suyun berraklığı her daim temizliğine delalet etmez; taşın ve kumun süzgecinden geçmemiş, durağanlaşmış ve ağırlaşmış bir su, insana şifa değil zehir taşır. Suya hürmet, onu kirletmemekle başladığı gibi, onun fıtratını okumakla kemale erer.

Nebatatın Hikmeti ve Toprağın Zırhı
Türkiye coğrafyası, sinesinde sayısız nimeti ve şifayı barındıran muazzam bir eczane, aynı zamanda devasa bir cephaneliktir. Lakin bu hazinenin kapıları, yalnızca o nebatatın dilinden anlayanlara açılır. Her ağacın bir karakteri, her otun bir vazifesi vardır. Ulu bir dağın yamacında, denizin tuzuna ve rüzgârın insafsızlığına asırlarca göğüs geren çilekeş ve mukavemetli zeytin ağacını tanımak lazımdır; onun gövdesindeki asalet, toprağa ne pahasına olursa olsun tutunmanın destanıdır. Zeytinin yağı şifa, dalı yakacaktır.

Kavak ağacının gölgesine güvenilmez zira rüzgârda kolay kırılır; lakin meşe ve çınar, asırların yükünü omuzlar. Ormanın derinliklerinde hangi otun kanamayı durdurduğunu, hangi yaprağın ateşi düşürdüğünü, çam sakızının merhem olduğunu ecdadımız bilirdi. Çam ağacının çırası, en umutsuz anlarda ocağı tutuşturan bir cevherdir. Dağların doruklarına doğru tırmandıkça değişen bitki örtüsünü; makiliklerden çam ormanlarına, oradan da ağaçsız ve sarp zirvelere geçişi adım adım okumak, insana nerede mevzileneceğini ve neyle besleneceğini fısıldar.

Coğrafyayı Avucunun İçi Gibi Bilmek
Askerliğin ve erliğin şanındandır; kavi ve feraset sahibi bir komutanı, emrindeki neferleri her yürüyüşte aynı nizami yollardan değil, her defasında bambaşka bir dağın sarp geçidinden, hiç bilinmedik bir vadinin kuytusundan menzile sürer. Bu meşakkatli intikallerin gayesi sırf bedeni yormak, ciğerleri sınamak yahut postalları eskitmek değildir. Asıl maksat, vatan toprağını kâğıt üzerindeki haritalardan ezberlemek yerine; bizzat adımlayarak, ter dökerek ve nefes nefese kalarak zihne nakşetmektir. Bastığı arazinin meylini, ardına saklanılacak kayanın mukavemetini, rüzgârı kesen tepenin duldasını avucunun içi gibi bilmeyen bir nefer, o coğrafyayı müdafaa edemez. Dağların gizli patikaları ve suların kaynağı, ancak tabanvay ile aşılarak ruhun ve bedenin hafızasına kazınır. Bir Türk, yaşadığı memleketin her karış toprağını, gözü kapalı yol bulacak kadar kendi hanesi gibi bilmekle mükelleftir.

Harbin Muhatarasına Karşı Sulhün Meşgalesi
İnsanoğlu nisyan ile maluldür; sulh zamanının rehavet kokan gölgesine çabuk aldanır, gevşer. Hâlbuki Türk’ün lügatinde ve hilkatinde sulh, tembellik ve istirahat vakti değil; yarın kopacak olan harbe karşı kılıç bileme, teçhizat düzme ve idmanı kavi tutma vaktidir. Cihanın ne zaman karışacağı, hudutlarda fitnenin ne zaman harlanacağı yahut memleketin başına ne tür bir musibetin cereyan edeceği meçhuldür. Yarın öbür gün harp borusu öttüğünde hazırlıksız yakalanmak, mazereti olmayan en büyük zillettir. Bu yüzdendir ki sulh günleri, miskinlik döşeğinde değil; dağı taşı adımlayarak, bedeni hudutların ötesine zorlayarak ve vatan sathını zihne bir çelik gibi işleyerek, velhasıl en verimli meşgalelerle geçirilmelidir. Talimgâhta ve dağ yollarında terin dökülmediği sulh zamanı, harp meydanında kanın sel olacağının en acı habercisidir. Başını yastığa her koyduğunda, yarın sefere çıkacakmış gibi müteyakkız kalmak, hâkimiyetin sarsılmaz kaidesidir.

Vatanı Tanımak, Kendini Tanımaktır
Hülasa; dağı, taşı, rüzgârı ve suyu tanımak, sadece avlanmak yahut karın doyurmak için bir teferruat değildir. Bu, Türk’ün vatanına vurduğu görünmez mühürdür. Hangi koyakta pusunun atılacağını, hangi tepede rüzgârın kesileceğini, hangi vadide suyun bulunacağını haritaya bakarak değil, toprağın kokusunu ciğerine çekerek bilen bir irade, asrın çelik zırhlı ordularından daha kudretlidir. Tabiat, ona hürmet edip kanunlarına riayet edeni bağrına basar; onu inkâr edip kibrine yenileni ise acımasızca yutar. Türk, bastığı yeri vatan kılmak için evvela o toprağın sırrına rücu etmelidir.

Tatbikat 11: Bedenin Terbiyesi ve İradenin Çelikleşmesi

Ruh, ne kadar ulvi ve kavi olursa olsun; onu taşıyan binek zayıf, hastalıklı yahut hantal ise o ruh menziline varamadan yolda kalmaya mahkûmdur. Beden, iradenin yeryüzündeki tecessümüdür. Etini ve kemiğini nizam altına alamayan, kendi nefsine ve cüssesine söz geçiremeyen bir adamın, dışarıdaki düşmana yahut cihanın zorluklarına galebe çalması kabil değildir. Türk’ün hayatta kalma ve hâkimiyet davası, evvela bedenin miskin ve rahata meyyal fıtratını ezmekle, iradeyi etin üzerinde mutlak bir hükümdar kılmakla başlar.

Askerî İnzibat
Asrımız, bedeni çürütmek üzerine bina edilmiş bir tuzaktır. Yumuşak döşekler, her daim ılık sular, terlemeyi unutturan asansörler ve yürümenin meşakkatinden insanı alıkoyan vasıtalar, fıtratın en büyük düşmanıdır. Konfor, iradenin mezarıdır. Bu çürümeye karşı koymanın yegâne yolu, bedeni kendi rızanla meşakkate ve riyazete sokmaktır. Türk, hayatını daimî bir askerî inzibat içinde yaşamalıdır. Şafak sökmeden, daha kâinat uykudayken o sıcak döşekten tereddütsüz kalkabilmek; bedeni soğuğa, sıcağa, açlığa ve uykusuzluğa karşı şerbetli hâle getirmek en olmazsa olmaz kaidelerdendir. Bedeni çelikleştiren şey rahatlık değil, maruz kaldığı iradi meşakkattir.

Nefes ve Adım
İnsanın kudreti, yalnızca taşıdığı ağırlıkta yahut pazularının şişkinliğinde tecelli etmez. Hakiki kudret; nefesi nizam altına alıp, ayakları toprağa vura vura fersahlarca mesafeyi aşabilmektir. Uzun mukavemet koşuları, bedenin hudutlarını zihnin iradesiyle darmadağın ettiği en mühim talimdir. Ciğerler yanmaya başladığında, nefes boğazda düğümlendiğinde ve dizler “dur” diye isyan ettiğinde; o acıya boyun eğmeyip adımı ritminden şaşırtmadan koşuya devam etmek, sadece bedenin değil, ruhun da çelikleşmesidir. Beş yahut yedi fersahlık o bitmek bilmez yollarda, insan kendi zihniyle cenk eder. Beden yorulur lakin irade o yorgunluğu reddeder. Nefesini uzun yola göre tanzim edemeyen, adımlarını toprağa hükmedercesine vuramayan kimesne, yarın bir gün harp meydanında yahut bir muhatara anında vatan toprağını nasıl adımlayacaktır?

Zihnin Beden Üzerindeki Hâkimiyeti
İnsan bedeni, dimağının ona inandırdığı hudutların çok daha ötesine geçmeye muktedirdir. Yorgunluk, ekseriyetle kasların tükenişi değil, zihnin pes edişidir. Ağırlığın altına girildiğinde, yahut dağ bayır tırmanırken bedenin hissettiği o ilk tükenmişlik hissi, aslında bir yanılsamadır. İrade, o ilk acı eşiğini kırıp geçtiğinde, bedenin gizli hazineleri, o cedden kalma mukavemet ve vahşet gün yüzüne çıkar. Fiziki hudutlar zorlanmadan, ter kanla karışmadan, eklem yerleri sızlamadan bedenin hakiki potansiyeli ortaya çıkmaz. Türk’ün bedeni, yeri geldiğinde günlerce aç susuz at koşturacak, pusuya yatacak ve dağları mesken tutacak bir dirayette olmalıdır.

Bileğin Hakkı
Taşıdığın pusat ne kadar keskin, elindeki namlu ne kadar kusursuz olursa olsun; onu tutan bilek titriyorsa, onu omuzlayan sırt çabuk yoruluyorsa o aletin hiçbir kıymetiharbiyesi yoktur. Kılıç kolun, tüfek omuzun uzantısıdır. Beden, o teçhizatı kendi uzvu gibi taşıyacak, yorgunluk anında bile nişangâhtan gözünü, tetikten parmağını şaşırtmayacak bir kavi nizamda olmalıdır. Bedenin terbiyesi, sadece şahsi bir sıhhat meselesi değil; vatanı, namusu ve haneyi müdafaa edecek o mukaddes emaneti liyakatle taşıyabilme mecburiyetidir.

Hülasa; terle yıkanmayan, acıyla sınanmayan ve disiplinle yontulmayan bir beden, kınında paslanmış bir kılıçtan farksızdır. İrade çelik, beden ise o çeliği döven örstür.

Tatbikat 12: Sofra Adabı

İnsanoğlunun yeryüzündeki rızık arayışı, kâinatla giriştiği cenk, günün nihayetinde bir sofranın etrafında sükûnete varır. Lakin Türk’ün nizamında sofra, alelade bir karın doyurma, bedenin dermanını tazeleme mahalli değildir. O; ailenin cem olduğu, şükrün eda edildiği, helal kazancın nimete tebdil olup haneye nur gibi yağdığı mukaddes bir meclistir. Sofra, hanenin kalbidir; o kalbin atışındaki nizam ve vakar, hanenin dirliğine ve şuuruna delalet eder.

Nimet
Nimet, Hâlık’ın mahlûkatına bir ikramı, karşılıksız bir lütfudur. Bu idrakle sofraya oturan er kişi, evvela önündeki taama derin bir hürmetle muamele eder. Bizim kadim irfanımızda ekmek, nimetlerin timsalidir; yere düştüğünde öpülüp başa konulan, üzerine basılmaktan fersah fersah imtina edilen bir şeref nişanesidir. Sofraya konan aşa kulp takmak, “Bu tuzsuz olmuş, bu yavan kalmış.” diyerek nimeti tahkir etmek; evvela o nimeti verene, saniyen o aşı ter dökerek kaynatan zevcenin emeğine ihanettir. Türk, önüne ne konursa onu bir şükür vesilesi bilir; azı çok eden, yavanı lezzetlendiren şeyin dilinden dökülen o sessiz “Bismillah” olduğunun sırrına vakıftır.

Mihmanperverlik ve Halil İbrahim Bereketi
Bizim hanelerimizde sofra, etrafına çekilmiş muhkem duvarlarla dış dünyanın yüzüne kapatılmaz; bilakis, meclisin bir köşesi her daim bir “Tanrı Misafiri”ne aralık bırakılır. Halil İbrahim bereketi, sadece yemeğin zahirî çokluğu ile değil, o yemeği paylaşacak bir mihmanın (misafirin) mevcudiyetiyle tecelli eder. Sofrasında yabancı bir nefes, yol yorgunu bir garip yahut muhabbetine doyulmaz bir dost ağırlamayan hane, bereketi noksan kalmış bir hanedir. Misafir, kendi rızkıyla gelir ve o hanenin görünmez kederini, günahını döker de gider. Kendi boğazından kesip misafirinin önüne sürmek, nefsin tamahkârlığına ve modern asrın hesapçı, cimri iktisat nizamına karşı bir tavırdır.

Sofranın İnzibatı
Sofra, aynı zamanda hanedeki silsilenin ve nizamın talim edildiği yerdir. Ailenin büyüğü, hanenin reisi yemeğe el uzatmadan o mecliste kimse lokmaya el sürmez. Bu, körü körüne ve korkuya dayalı bir itaat değil; tecrübeye, yaşa ve o rızkı helalinden temin eden iradeye duyulan asil bir hürmettir. Yemek yerken acele edilmez, dünyevi ihtirasların ve cihanın gürültüsünün sofraya taşınmasına müsaade edilmez. Lokma ağızdayken kelam israf edilmez; illa bir söz edilecekse o meclisin vakarını bozmayacak, şükrü artıracak bir hayır kelamı edilir. Açgözlülükle taama saldırmak, sofrada nümayiş yapmak yahut şamata çıkarmak bizim nizamımıza uymaz; yine de tebessüm ve ağırbaşlılık esastır.

Helal Lokmanın Ruha Sirayeti
“Tezgâhın namusu”, nihayetinde bu sofranın ortasında meyvesini verir. Şayet o sofraya gelen rızka zerre miktar haram, kul hakkı yahut riya karışmışsa, o yemek bedene gıda değil, ruha zifiri bir zehir olur. Haram lokma ile büyüyen bedenden şecaat, haramla beslenen dimağdan feraset beklenmez. Hâkimiyet, dışarıdaki amansız düşmanı dize getirmeden evvel, kendi sofrana koyduğun mukaddes ekmeğin bedelini alın teriyle, namusunla ve şerefinle ödemiş olmakla başlar.

Tatbikat 13: Yenebilir Mantar ve Nebatat

Vatan toprağını adımlarken, ayağının altındaki her bir otun, ağaç gölgesinde saklanan her bir mantarın ve kayalıkların kuytusunda filizlenen her bir filizin ya bir şifa ya bir zehir yahut darda kalındığında hayat kurtaracak bir azık olduğunu bilmek icap eder. Türk, sadece marketin rafından değil, bizzat tabiatın sinesinden rızkını devşirebilen âdemdir. Lakin bu ilim, büyük bir dikkat ve tevazu ister; zira tabiatın bu cömert sofrasında hata, ekseriyetle kanla ve canla ödenir. Dağın hazinesine el uzatmadan evvel, o hazinenin bekçisi olan “bilgi”ye vakıf olmak, nefsini değil aklını konuşturmak esastır.

Kanlıca’dan Kuzugöbeği’ne
Anadolu dağları, bilhassa yağmurların toprağı yumuşattığı ve güneşin ağaç gövdelerini ısıttığı mevsimlerde, mantar denilen o mucizevi ama bir o kadar da muhataralı nimetleri fışkırtır. Mantar toplamak, bir nevi iz sürmektir.

Kanlıca (Cincile/Çam) Mantarı: Çam ormanlarının iğne yapraklı örtüsü altında saklanan, turuncuya çalan rengiyle kendini belli eden bu nimet, Türk köylüsünün ve dağcısının en kavi azığıdır. Kesildiğinde veya kırıldığında turuncu bir süt çıkaran bu mantar, hem lezzetiyle hem de doyuruculuğuyla dağın bize sunduğu bir lütuftur.

Kuzugöbeği (Morel): Bahar aylarında, yanık orman arazilerinde yahut dişbudak ağaçlarının dibinde baş gösteren bu mantar, şekliyle beyni andırır. Cihanın en kıymetli nimetlerinden biridir. Lakin onu toplarken toprağı incitmemek, kökünü zedelememek ve neslinin devamı için bir kısmını yerinde bırakmak “dağ ahlakı”nın gereğidir.

İstritdye ve Ayı Mantarı (Bolat): Kayın ve meşe ormanlarının nemli kuytularında, devasa gövdelerin dibinde biten bu mantarlar, etin yerini tutacak kadar kuvvetlidir.

İkaz
Şu unutulmamalıdır ki; mantar ilmi şakaya gelmez. Bir mantarın renginin güzelliği, kurda kuşa yem olması yahut gümüş kaşığı karartmaması gibi kocakarı masalları, insanı mezara götüren sinsi yalanlardır. Türk, ancak adını, soyunu ve fıtratını yüzde yüz bildiği mantara el uzatır. “Köy göçüren” (Amanita phalloides) gibi sinsi katiller, en lezzetli mantarlarla yan yana biter. Şüphe varsa, o mantar toprakta kalmaya mahkûmdur; zira bir öğünlük lezzet, bir ömürlük canın bedeli olamaz.

Isırgan’dan Madımak’a
Dağlar sadece mantar değil, her biri ayrı bir derman olan nebatatla da bezelidir. Bu otlar, hem karın doyurur hem de bedeni kışın ve harbin yorgunluğuna karşı tahkim eder.

Isırgan Otu: Dokunduğunda yakan o sert mizaçlı ot, aslında tabiatın en güçlü askeridir. Kanı temizleyen, bedene zindelik veren ısırgan; çorbasıyla, çayıyla ve yemeğiyle dağdaki insanın en sadık dostudur. Onu toplarken elin yanması, o şifanın bedelidir.

Madımak ve Semizotu: Bozkırın ve dağ eteklerinin bu alçakgönüllü otları, yoğurtla yahut biraz bulgurla birleştiğinde en lüks sofralardan daha bereketli bir taama tebdil olur.

Çiriş ve Işkın: Doğu’nun sarp dağlarında karın altından başını uzatan çiriş otu ve “yayla muzu” denilen ekşimsi ışkın; hem C vitamini deposudur hem de dağdaki insanın taze gıda ihtiyacını karşılar.

Kekik ve Dağ Çayı: Kayalıkların arasından fışkıran o keskin kokulu kekik, sadece yemeklere lezzet vermez; aynı zamanda nefesi açan, mideyi terbiye eden ve suyu dezenfekte eden bir kuvvete sahiptir.

Dağın Sofrasında Usul ve Edep
Tabiattan bir şey devşirirken, bir talancı gibi değil, bir emanetçi gibi davranmak Türk’ün şanındandır. İhtiyacından fazlasını koparmamak, köküne zarar vermemek ve toprağın bereketini kurutmamak esastır. Sen bugün o dağda doyuyorsan, yarın senin evladının da aynı dağda doyabilmesi için o bitkinin tohum dökmesine izin vermelisin. Dağı tanıyan, aç kalmaz; dağı seven, yolda kalmaz.

Hülasa; Türkiye dağlarındaki mantarı ve otu bilmek, sadece bir botanik bilgisi değil, bir istiklâl meselesidir. Şehrin marketleri kapandığında, yollar kesildiğinde ve kıtlık baş gösterdiğinde; Türk, sırtını dayadığı dağın hangi otuyla karnını doyuracağını, hangi köküyle yarasını saracağını bilerek hâkimiyetini sürdürür.

Tatbikat 14: Türkiye Denizlerinde Balık

Suyun Gümüş Süvarileri
Türk, yalnızca bozkırın kurdu, dağların kartalı değil; aynı zamanda “Üç Tarafı Denizlerle Çevrili” bu mübarek vatanın sahil boylarında deryaya hükmeden, ağını ve oltasını rızık kapısı kılan bir hürriyet ehlidir. Deniz, insanoğluna cömertliğini sunduğu kadar, sırrını da ancak sabredene ve suyun dilinden anlayana faş eder. Bir âdemin, hangi mevsimde hangi balığın yağlandığını, hangisinin şifa, hangisinin zahmet olduğunu bilmesi; aç kaldığında deryadan rızkını söküp alabilmesi, hayatta kalma kılavuzunun en mühim cüzlerinden biridir.

Boğaz’ın Şövalyeleri
Denizde rızık, takvimle ve suyun hararetiyle hareket eder. Balığın peşine düşen, evvela göç yollarını ve suyun akıntısını ezberlemelidir.

Lüfer (Sultan-ı Derya): Boğaz’ın ve Marmara’nın en asil, en hırçın ve en zeki balığıdır. Dişli, çevik ve mağrurdur. Küçükten büyüğe; yaprak, çinekop, sarıkanat, lüfer ve kofana diye tesmiye edilir. Lüfer toplamak bir sabır ve maharet işidir; zira o, oltaya geldiğinde teslim olmaz, son ana kadar cenk eder. Yağlandığı eylül ve ekim aylarında, Türk’ün sofrasındaki kavi ve lezzetli gıdalardan biridir.

Palamut (Gezgin Süvari): Karadeniz’den Marmara’ya bir ordu gibi akan palamut, kışlık zahirenin en bereketli kaynaklarından biridir. Yağlı eti, bedene kuvvet verir. “Torik” olduğu vakit, tuzlanarak “lakerda” yapılır ki; bu, Türk’ün balığı dondurmadan, fermente ederek aylarca muhafaza ettiği kadim bir saklama sanatıdır.

Hamsi (Bozkırın Denizdeki Akisleri): Küçük cüssesine bakıp aldanılmamalıdır; o, koca bir halkın, bilhassa Karadenizli yiğitlerin ana azığı, deryanın ekmeğidir. Kışın kar suyu denize indiğinde lezzeti kemale erer. Hamsi, sadece bir balık değil, toplu hâlde hareket eden bir ordudur; bereketiyle haneleri şenlendirir.

Kıyıların Sadık Dostları
İstavrit: Denizlerimizin en mütevazı ama en vefalı balığıdır. Dört mevsim oltayı boş çevirmez, darda kalana sofrasını açar. Çıtır çıtır pişen bir istavrit, en zor anlarda dahi moral ve derman kaynağıdır.

Levrek ve Çipura: Ege’nin ve Akdeniz’in kayalıklarında, köpüklü sularında saklanan bu balıklar, beyaz etleri ve asaletiyle maruftur. Levrek, zekidir; onu kandırmak için tabiatla bir olmak, sessizleşmek ve suyun sesini dinlemek icap eder.

Yenebilir Olanı Seçmek ve Zehrin Nişanesi
Türkiye denizleri ekseriyetle bereketlidir lakin her suyun sakini yenecek cinsten değildir. Son yıllarda güney denizlerimize musallat olan “balon balığı” gibi istilacı ve sinsi zehirli türlere karşı müteyakkız olunmalıdır. Derisi pütürlü, ağzı gaga misali sert ve şişebilen bu canlılar, katiyen sofraya alınmaz; hatası, mantar gibi geri dönüşü olmayan bir hüsrandır. Türk, tanıdığı, pullu, süzgeci ve rengiyle bildiği balığa el uzatır.

Deryanın Adabı ve Nimete Hürmet
Balık avlamak, denizi yağmalamak demek değildir. “Havyarlı” (yumurtalı) balığa kıymamak, boyu yetmeyeni suya iade etmek, deryanın geleceğine hürmet etmektir. Bir balığın canını alırken ona teşekkür etmek, “Rızkımı veren Huda’dır.” diyerek besmele ile oltayı atmak; avcılığın değil, insan olmanın gereğidir. Balık, sudan çıktığında gümüş gibi parlayan bir nimettir; onu israf etmek, deryanın bereketini küstürmektir.

Hülasa; denizlerimizi tanımak, rüzgârın poyraz mı lodos mu olduğunu bilip ona göre ağ atmak, Türk’ün coğrafyaya hâkimiyetinin mavi mührüdür. Dağın kurdu olan, deryanın da hâkimi olmalı ki; vatanın hiçbir köşesinde açlık ve esaret kapıdan içeri girmesin.

Tatbikat 15: At ve Süvari

Türk’ün cihan mülkünde adımlamadığı toprak, at koşturmadığı ufuk kalmamıştır. Lakin “At Türk’ün kanadıdır.” kavli, alelade bir teşbih değil; bir varoluş hakikatidir. At, er kişinin sadece bineği, yükünü taşıyan hamalı yahut cenk meydanındaki vasıtası değildir; o, insanın ruhuna ayna tutan, dilsiz ama ferasetli bir sırdaşı, bir kardaşı ve dahi can yoldaşıdır. Atına hükmedemeyen nefis, fırtınaya hükmedemez; atının dilinden anlamayan süvari, vatanın lisanını sökemez. Bu tatbikat, bir hayvanın bakımından ziyade, iki canın bir bedende mezcedilmesinin ve o mukaddes emanetin hukukunun muhafazasının ilmidir.

Tımar: Ruhların Musafahası ve İtimadın İnşası
At bakımı, evvela “tımar” ile başlar; lakin bu, hayvanın üzerindeki tozu toprağı atmaktan ibaret bir temizlik meşgalesi değildir. Tımar, er kişi ile atı arasındaki ilk ve en kavi mukavelenin imzalandığı andır. Elindeki kaşağıyı atın sağrısına vurduğunda çıkan o ritmik ses, kalplerin birleştiği bir zikirdir. At, tımarda sahibinin elinin sıcaklığını, parmaklarının ucundaki şefkati ve bileğindeki kudreti hisseder. Derisindeki her bir dokunuşla, üzerindeki yorgunluk ve gerginlik, yerini mutlak bir itimada bırakır. Tımarı ihmal edilen, tozu ve teri üzerinde kuruyan atın ruhu kararır, feri söner. Atını kendi elleriyle, bizzat ter dökerek tımar etmeyen âdem, ona tam manasıyla sahip olamaz; sadece ona binmiş olur.

Yemin Hakkı ve Suyun Adabı
Atın rızkı, onun sadakatinin ve mukavemetinin yakıtıdır. Arpa, atın dermanı; saman ise midesinin sükûnetidir. Atı tıka basa doyurup hantallaştırmak da, onu aç bırakıp dermansız komak da emanete hıyanettir. Er kişi, atının iştahından onun sıhhatini, bakışından derdini okumalıdır. Bilhassa su meselesi, en büyük dikkati iktiza eder. Terli atın önüne soğuk suyu sürmek, onun canına kastetmektir; suyun harareti ile atın nefesi birbirine denk olmalıdır. Türk, kendi içmediği suyu atının önüne koymaz; kendi rızkından evvel yoldaşının yemini düşünür. Zira yolda kalan süvari değil, atıdır; atı düşen süvari ise piyade kalmaya mahkûmdur.

Nal ve Tırnak
“Atın ayağı, erin başıdır.” derler. Atın bütün heybetini, süratini ve gücünü taşıyan, dört küçük tırnaktır. Tırnak bakımı ve nallama, bir hendese ve zanaat işidir. Çatlamış bir tırnak, gevşemiş bir nal çivisi yahut tırnağın içine kaçmış küçük bir taş parçası; koca bir cengi kaybettirmeye, koca bir orduyu durdurmaya kâfidir. Türk, her binişten evvel ve sonra yoldaşının ayaklarını birer birer kontrol eder; tırnağın içindeki pisliği temizler, nalın sağlamlığını yoklar. Nal, sadece demir değildir, atın yerle kurduğu bağın zırhıdır. Ayağı yere sağlam basmayan atın, ufka bakmaya mecali kalmaz.

İdman ve Terbiye
Atı ahıra yahut dar bir çayıra hapsetmek, onun asil ruhuna vurulmuş bir prangadır. At, rüzgârla yarışmak, ufku adımlamak ve kaslarını amansızca gerip boşaltmak için yaratılmıştır. Düzenli idman, atın sadece bedenini değil, iradesini de çelikleştirir. Lakin bu terbiye, kırbaçla yahut zulümle değil; sesin tonuyla, dizginin hafif bir hareketiyle ve karşılıklı bir vakarla icra edilmelidir. At, süvarisinin korkusunu da cesaretini de anında sezer. Süvari atın üzerinde bir heykel gibi vakur durmalı; at ise süvarisinin niyetini daha o kelama dökmeden sezip harekete geçmelidir. Bu bir tahakküm değil, bir “hemhâl olma” hâlidir.

Emanete Vefa ve İhtiyarlık Hukuku
At, bir eşya değildir ki eskidiğinde kenara atılsın. Gençliğinde seninle fırtınalara göğüs geren, yolların meşakkatini seninle bölüşen o asil canın, yaşlandığında ve dermanı kesildiğinde de hakkı senin üzerindedir. Onu ölene dek en iyi meralarda otlatmak, suyunu eksik etmemek ve nihayetinde toprağa verirken bir yoldaşı uğurlar gibi vakur bir hüzünle veda etmek Türk’ün şanındandır.

Hülasa; atına bakmayan, onun ruhuna nüfuz edemeyen ve onunla tek vücut olamayan bir iradenin, yeryüzünde hâkimiyet kurması bir hayalden ibarettir. At, Türk’ün bu fani âlemdeki şahididir. O şahidi incitmeden, şereflendirerek ve hakkını teslim ederek yaşamak, hayatta kalmanın ve üstün gelmenin en kadim kuralıdır.