İnsanın yeryüzündeki nöbeti muvakkattir; gün gelir nefes tükenir, bilekteki derman kesilir ve ocağın ateşi sahibini terk eder. Lakin Türk’ün cihan mefkûresi, fani bir bedenin hudutlarına hapsedilemeyecek kadar engindir. Bu sebepledir ki nesil, alelade bir biyolojik temadi değil; kanın, irfanın ve asil bir nizamın yarına fırlatılmış en kavi okudur. Cihanı zapt etmeden evvel, kendi zürriyetini zapt edemeyen; kendi silsilesine kendi ruhunu üfleyemeyen bir millet, tarihin tozlu sayfalarında silinip gitmeye mahkûmdur. Evlat yetiştirmek, bir çocuğu sadece doyurmak ve giydirmek değil; asrın zehrine karşı sarsılmaz bir kale inşa etmektir.
Adını Arayan Bir Çocuğun Menzili
Her evlat, bu zindan misali fani âleme evvela adını arayan bir çocuk olarak ayak basar. O, henüz menzilini bilmeyen bir ok, işlenmemiş ham bir cevherdir. Babasının ve anasının ona bahşedeceği ilk kalkan, ismidir. İsim, yalnızca bir nida vasıtası değil; çocuğun omuzlarına yüklenen ilk mukaddes yüktür. Çocuğa verilen isim, onun bu âlemdeki istikametini çizer. O adın ağırlığını taşıyacak, o ismin şerefiyle büyüyecek ve gün gelip kendi şahsiyetini o ismin manasında bulacaktır. Adını bulması, aslına rücu etmesi demektir; bu yolculukta kılavuz, eşiğine hürmet edilen o mukaddes hanedir.
Ocağın Ateşi
Bugünün nizamı, çocuğu hanenin kucağından koparıp, ona ezberci ve ruhsuz bir tornadan çıkmışçasına şekil vermeye, onu uysal bir köle tebdil etmeye yeminlidir. Modern çağın dev binaları, süslü ve kof kelimeleri, evladı ecdadından ve toprağından koparan birer mengenedir. Türk, evladını bu çarkların merhametine terk edemez. Hakiki terbiye ocağın başında başlar. Evlat, evvela babasının sükûtundan vakar ve ciddiyeti; anasının şefkatinden merhamet ve adaleti talim eder. Çocuğun ruhuna işlenecek ilk nakış, hürriyet aşkı ve kula kulluk etmeme şuurudur. Rızkın yalnız Allah’tan geldiğini, dünyevi sistemlerin sunduğu sahte emniyetin bir pranga olduğunu evladına aşılamayan ebeveyn, vazifesini noksan bırakmış demektir.
Merhamet ve Celalin Muvazenesi
Evlat terbiyesinde riayet edilecek en mühim düstur, ifrat ve tefritten kaçınmaktır. Evladı pamuklara sarmak, onu tabiatın sertliğinden, hayatın meşakkatinden esirgemek ona yapılacak en büyük ihanettir. Çocuk; toprağa basmalı, rüzgârı yemeli, ayazı iliklerinde hissetmeli ve dizleri kanayarak ayağa kalkmayı bizzat tecrübe etmelidir. Acıyı tanımayan, yokluğu bilmeyen, ekmeğin hamurunun nasıl karıldığını görmeyen bir beden, iradesine mukayyet olamaz.
Lakin bu sertlik, merhametsiz bir eziyet değildir. Babanın bakışında öyle bir celal olmalıdır ki evlat yalan söylemekten, harama el uzatmaktan, gayrimeşru işlere tevessül etmekten hayâ etsin. Amma velakin aynı babanın göğsünde öyle engin bir cemal ve şefkat olmalıdır ki, evlat bütün cihan karşısına dikildiğinde, yahut ayağı sürçüp düştüğünde sığınacağı yegâne kalenin o göğüs olduğunu tereddütsüz bilsin.
Kendinden Daha Kavi Birini Yetiştirmek
Türk’ün hafızasında şecere, sadece geçmişteki ataları yâd edip onlarla iftihar etmek için değil; bilakis, geleceği inşa edecek temelleri diri tutmak için muhafaza edilir. Terbiyenin nihai gayesi, er veya hatun kişinin kendisinin sığ bir kopyasını, bir suretini yaratması değildir. Asıl niyet, asıl şan; kendinden daha keskin, kendinden daha kavi, ilmiyle ve ahlakıyla kendisini fersah fersah aşacak bir halef bırakmasıdır. Senin göremediğin ufku görecek, senin fethedemediğin kaleyi fethedecek, senin taşıdığın ve yorulduğun o sancağı alıp daha da yüksek burçlara dikecek bir evlat yetiştirmek… Kâmil bir ebeveyn, boynuzun kulağı geçmesinden haset yahut keder değil, ancak ve ancak iftihar duyar. Kendi noksanlıklarını evladının omuzlarında bertaraf etmek, nesli bir adım daha tekâmül ettirmektir.
“Çocuk Babanın Sırrıdır” yahut “Anasına Bak Kızını Al”
“Çocuk, babanın sırrıdır.” kelamı ile “Anasına bak kızını al.” düsturu, öylesine söylenmiş alelade sözler değil, hilkatin en kadim hakikatlerindendir. Evlat, babasının iç dünyasının, ruhunda kopan fırtınaların, gizli zaaflarının yahut dile dökülmemiş ulvi niyetlerinin cisme bürünmüş hâlidir. Keza kız evlat da anasının edebinin, letafetinin, sabrının yahut gizli hırçınlığının yarına akseden en berrak aynasıdır. Bir er kişinin yahut bir hatunun zahirde nasıl biri olduğu cemiyetteki tavrından az çok anlaşılabilir; lakin onların batınında, hakiki fıtratında ne taşıdığı, ancak evladının ahlakına, meclisteki duruşuna ve eşiğindeki sadakatine bakılarak aşikâr olur.
Baba ve anne, kendi korkularını, kendi hezimetlerini yahut kendi cesaretini ve vakarını farkında olmadan o taze dimağa nakşeder. Kendi içlerinde halledemedikleri her buhran, çocuğun ruhunda bir gedik yahut bir isyan olarak tezahür ederken; kalplerinde yeşerttikleri her fazilet, evladının alnında bir nur gibi parlar. Binaenaleyh, evladını terbiye etmeye niyetlenen ebeveyn, evvela kendi sırrıyla yüzleşmeli, kendi nefsini nizam altına almalıdır ki; yarına bıraktıkları o canlı ayna, onların asaletini yansıtsın, sefaletini ve riyasını değil. Hülasa; erkek evlat babasının yeryüzünde bıraktığı en aşikâr itirafı, kız evlat ise anasının cihan meclisine sunduğu en hakiki hüviyetidir.
Ölümü Mağlup Etmek
İnsanoğlunun bu fani âlemdeki müddeti sayılıdır; nefes tükenip beden kara toprağa teslim edildiğinde, dünya ile olan bütün zahirî bağ kesilir, hesap görülür ve defterler dürülür. Lakin o kadim ve mukaddes nizam bize müjdeler ki; ardında salih bir evlat, hak yolda yürüyen, ecdadının vakarını taşıyan bir hayrü’l-halef bırakan ananın ve babanın amel defteri asla kapanmaz. Evlat, ebeveyninin berzah âleminde dahi manen nefes almasını sağlayan tükenmez bir menbadır. O çocuğun yeryüzünde işlediği her hayır, mazluma uzattığı her el, zalime karşı durduğu her mevzi ve Hakk’a açtığı her el, doğrudan babasının ve anasının mizanına yazılan bir nimettir. İnsanın ardında adıyla sanıyla anılacak, “Ne mübarek anası babası varmış.” dedirtecek bir nesil bırakması, ölümü mağlup etmenin, şu fani kâinatta baki kalmanın yegâne yoludur. Zira böyle asil bir zürriyet bırakmak; toprağın altına girdikten sonra dahi sancağı dalgalandırmaya devam etmek, cihanın nizamına kabirden tesir etmek demektir.
Kelam, Sükût ve Duruş
Evlat, nasihatten ziyade hâle meftundur. Sen ona sabahtan akşama kadar “doğru ol, cesur ol” demek yerine, yalanın girmediği, zalime boyun eğilmeyen bir hane inşa etmelisin. O çocuk; babasının haksızlık karşısında nasıl dik durduğunu, rızkını ararken nasıl mertçe ter döktüğünü, zevcesine nasıl derin bir hürmetle muamele ettiğini seyrederek kendi şahsiyetini yontar. Türk evladı az konuşmayı, dinlemeyi, büyüğünün yanında edebini muhafaza etmeyi evvela hanenin nizamı içinde, havayı soluyarak öğrenir. Ocağında asil bir musiki dinleyen, ecdadının destanlarıyla uykuya dalan, pusata ve kaleme aynı anda hürmet eden bir çocuğun ruhuna asrın cıvık zehri nüfuz edemez.
Hülasa; evlat yetiştirmek, yarınların bağrına gönderilmiş nefes alan, kanlı canlı bir mektuptur. O mektubun içinde riya yoksa, o mektup hürriyetin, sadakatin ve şerefin mürekkebiyle yazılmışsa; o çocuk gün gelip adını bulduğunda, yalnız anasının babasının değil, koca bir mazinin intikamını ve haysiyetini tek başına omuzlarında taşıyacaktır.
