İki Milyar Işık Yılı Yalnızlık, Shuntaro Tanikawa

İki Milyar Işık Yılı Yalnızlık

Bu küçük küre üzerinde insan evladı
uyur, uyanır ve çalışır, ve bazen de
Mars’ta arkadaşları olsun ister.

Hiçbir fikrim yok
Marslıların kendi küçük kürelerinde ne yaptıklarına dair
(neririying mi ederler yoksa kiruruing mi yahut hararaing mi)
ama bazen Dünya’da arkadaşları olsun isterler.
Hiç şüphesiz.

Evrensel kütleçekimi, yalnızlıkların kudretidir
çeken birbirini.

Zira saptığı için kâinat,
hepimizde bir arayış, bir araya gelme hevesi.

Zira genişlemeye devam ettiği için kâinat,
huzursuzuz hepimiz.

İki milyar ışık yılı yalnızlığın ürpertisiyle,
hapşırıverdim aniden.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Two Billion Light-Years of Solitude

Human beings on this small orb
sleep, waken and work, and sometimes
wish for friends on Mars.

I’ve no notion
what Martians do on their small orb
(neririing or kiruruing or hararaing),
but sometimes they like to have friends on Earth.
No doubt about that.

Universal gravitation is the power of solitudes
pulling each other.

Because the universe is distorted,
we all seek for one another.

Because the universe goes on expanding,
we are all uneasy.

With all the chill of two billion light-years of solitude,
I suddenly sneezed.

Shuntaro Tanikawa

İktibas Kartı

▼

Atları Vardı O Kızın, Joy Harjo

Atları Vardı O Kızın

I. Atları Vardı O Kızın

Atları vardı o kızın.
Kumdan bedenleri olan atları vardı.
Kandan çizilmiş haritalar atları vardı.
Okyanus sularının derisi atları vardı.
Göğün mavi havası atları vardı.
Post ve dişten ibaret atları vardı.
Balçıktan mamul, kırılıverecek atları vardı.
Paramparça kızıl uçurum atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Tiren gözlü atları vardı.
Dolgun, esmer uyluklu atları vardı.
Haddinden fazla gülen atları vardı.
Sırça köşklere taş atan atları vardı.
Ustura ağızlarını yalayan atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Annelerinin kollarında raks eden atları vardı.
Kendilerini güneş sanan, bedenleri
yıldızlar gibi parlayıp da yanan atları vardı.
Ayın üstünde her akşam vals yapan atları vardı.
Fazlasıyla mahcup olan ve kendi kurdukları
ahırlarda sükût edip duran atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Creek Raksı şarkıları seven atları vardı.
Biralarına gözyaşı döken atları vardı.
Onları kendilerinden korkutan
eril kraliçelere tüküren atları vardı.
Korkmadıklarını beyan eden atları vardı.
Yalan söyleyen atları vardı.
Gerçeği söyleyip de, dilleri
kökünden sökülmüş atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Kendilerine “at” diye seslenen atları vardı.
Kendilerine “ruh” diye seslenen, ve seslerini
sır gibi, sadece kendilerine saklayan atları vardı.
İsimsiz atları vardı.
İsim defterleri olan atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Karanlıkta fısıldaşan, konuşmaktan korkan atları vardı.
Sükûtun korkusuyla feryat eden, hayaletlerden
kendilerini korumak için bıçak taşıyan atları vardı.
Helak olmayı bekleyen atları vardı.
Kıyam etmeyi bekleyen atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Herhangi bir kurtarıcı uğruna diz çöken atları vardı.
Yüksek fiyatlarının kendilerini kurtardığını sanan atları vardı.
Onu kurtarmaya çalışan, geceleyin
yatağına tırmanıp ona tecavüz ederken onlar, dua eden atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Sevdiği birtakım atları vardı.
Nefret ettiği birtakım atları vardı.

Bunlar aynı atlardı.

II. İki At
                   Sanıyordum ki Sangre de Cristo
Dağlarını delip geçen güneş kâfi gelir, ve
                                                           rüya dolu uzun gecelerin ardından
                                                        vücudumdaki vahşi misk rayihaları
            beni kendime açabilir.
                 Sanıyordum ki kimselerin bilmediği o garip ve
sıra dışı gezegenlerin dünyalarında bir başıma dans edişim
       beni ayakta tutabilir. Yani
                                                     en nihayetinde hareket etmeyi
                                                                                       öğrenmiştim ben
    ve en aşina olunanlardan gayrı sesleri nasıl tanıyacağımı da.
           Lakin sen serpilip çıkmış olmalısın
                                                                      bin yıllık bir rüyadan
               tıpkı benim seni asla tahayyül edemeyeceğim gibi.
                         Kopup da
                                                    başka bir gökyüzünden buraya
gelmiş olmalısın, zira
                             şimdi seni bu nefesin içinde
     asla olamayacağını sandığım milyonlarca başka kâinatın
        bir parçası olarak görmekteyim ben.
                                       Ve seni kendim gibi bilmekteyim, seyahat eden.
   Yalnızca senin gözlerinde yıldızların nice sömürgeleri
                                                              ve diğer gezegenlerin fırıl fırıl devinimi var.
                                           Ve sonra parmakların, saçının tatlı
                                            rayihası, ve
                                                                 senin o yumuşak, gergin karnın.
       Kalbimi çaldın sen
                        ve o sabahtan beridir aynı anda kırılan
sayısız şafağın olduğu çatlak bir gökyüzüne doğru koşan
                                                      bir atım ben.
İki ay var ufukta
ve senin uğruna
                     kopardım zincirlerimi.

III. Boğulan Atlar
Kendini öldüreceğini
söylüyor. Ben binlerce kilometre uzaktayım.
Dinliyorum.
                   Telefon seslerinden oluşan
bir okyanustaki sesini. Gökyüzü gri
ve neredeyse gün batımı; nasıl yapacağını sormuyorum ona.
Zaten aşinayım silahlara:
ona servis yapmayan bir lokanta,
en cılızından bir kahkaha, bir kadeh daha.
Ve konuşan telin
uçurum kenarına daha da yakın
olmasam bile, yine de olurdum başka bir ayna,
olurdum koşan başka bir at daha.

Onun firarı benimkidir.
Ona evet diyorum. Evet. Mesafenin ötesinde
nefes almak için sürüyoruz atlarımızı.
Gece havası yaklaşıyor, dörtnala koşan
diğer hayat, yaklaşıyor.

Ses seda yok.
Ses seda yok.

IV. Buzdan Atlar
İşte bunlardır son acı içe
döndükten sonra kaçanlar;
en tehlikeli olanlar bunlardır.
En sıcak olanlar bunlar,
lakin o kadar soğukturlar ki dilin yapışır
onlara ve yırtılır kalır zira
toynaklarının devinimine donup kalmıştır.
Uyluklarını kesenler işte bunlardır,
doktorun lastik ellerindeki eldivenlerde
kanlarını görmüş olduğun o atlar bunlar. Onlar
okyanuslar gibi inleyen atlardır, ve
içlerinden genç bir kadın avazı çıktığı kadar bağırmıştır;
o ki yegâne olandır.
Seni bulanlar bunlardır.
Karnının üstünde şaha kalkanlar bunlar.
Rahmindeki geyikleri kovalayanlar bunlar.
Buzdan atlardır onlar, aklından
içeri giren atlar,
sonra da kalbinden,
yenik kalbinden.

Seni sevenler bunlardır.
Seni kendilerinin bir parçası
yapacak kadar
sıkı tutanlar bunlar,
                          bir buzdan at ki
ateşin içine
                 dörtnala koşar.

V. İnfilak
Okemah, Oklahoma yakınlarındaki otoyol infilak etti

                                                           Her şeyin sebebidir onlar
Belki de             yeni bir kavim vardır, arzın
                         merkezinden doğup da gelen,
                         bizim gibi, ama başka bir kabile.

Belki de             kimselerin daha evvel hiç görmediği
                         başka bir renkte olacaklardır onlar. O vakit nefret edilebilir onlardan,
                         ve Muskogee’de Kızılderililerin yaşadığı
                         rayların kenarında yaşayabilirler. (Bizi kurtaracak olanlar da
                         işte onlardır.)

Belki de             bu gezegenin çekirdeğinden, lav nehirlerinden
                         çıkıp gelen kertenkeleler vardır,

yağmuru getirmeye gelen

mısır için dans etmeye,
dillerden müteşekkil tarlaları karanlık
toprağa çarptırmaya, bir çeşit dans işte.

Lakin belki de o infilak atlardı,
                                                          Okemah yakınlarında
çıldırmış topraktan fışkıran. Şiddetli bir doğumdu onlarınkisi,
uçtular yerden ağaçlara doğru
                                                          beklemek için o akşamki kara
basan kısrakların peşlerinden gelmesini:

sonra                  Oklahoma’nın rutubetli ıslak tarlalarına
sonra                  göbek bağları, erimiş kalbe düğümlendi
sonra                  kuzeye ve güneye, doğuya ve batıya seyahat ettiler
sonra                  gece yarısı herkes uyurken ve bebek boğucu nehrin dibinde yüzmeyi hayal ederken ıslak beyaz çarşaflara.
sonra                  yağmuru görmek için topraktan çıkan kurbağalara
sonra                  kemiklerindeki tohumları sallayarak dans eden bir Creek kadınına
sonra                  Güney Dakota, Meksika, Japonya ve Manila’ya
sonra                  nefretin bıçaklanmış yüzlerini silip süpürmek için Miami’ye

Kimileri onları görmeyecektir.

Lakin kimileri görecektir kalpleri uyuyan volkanlardan olan o atları
ve sarsılarak uyanacaklardır
                                             bedenlerinin ötesinde

kime dönüştüklerini görmek için onlar.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Mutluyduk Harp Zamanı, Ilya Kaminsky

Mutluyduk Harp Zamanı

Ve onlar bombalarken başkalarının evlerini, biz

protesto ettik
lakin kâfi gelmedi, karşı durduk onlara lakin kâfi

gelmedi. Ben
yatağımdaydım, yatağımın etrafında düşüyordu

Amerika: görünmez bir ev ardına görünmez bir ev ardına görünmez bir ev daha.

Bir iskemle atıp dışarı, seyre daldım güneşi.

Felaketle örülü bir saltanatın
altıncı ayında, paranın evinde

paranın sokağında paranın şehrinde paranın memleketinde,
bizim muazzam para memleketimizde, biz (bağışlayın bizi)

mutluyduk harp zamanı.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

We Lived Happily During the War

And when they bombed other people’s houses, we

protested
but not enough, we opposed them but not

enough. I was
in my bed, around my bed America

was falling: invisible house by invisible house by invisible house.

I took a chair outside and watched the sun.

In the sixth month
of a disastrous reign in the house of money

in the street of money in the city of money in the country of money,
our great country of money, we (forgive us)

lived happily during the war.

Ilya Kaminsky

American Odyssey by Mary Ellen Mark, 1994

Onun Tıyneti, Anne Sexton

Onun Tıyneti

Çıktım ben dışarıya, cinlenmiş bir cadıca,
kara göğe musallat, daha cesurum gece;
şerri düşleyip uçtum semayı uçtan uca
o sade haneleri fener fener, gizlice:
on iki parmaklı bir meczup, kimsesiz bendim.
Öyle bir kadın tam bir kadın sayılmaz bence.
Ben de onun soyundan, aynı tıynetindendim.

Ormanın o sımsıcak mağarasını buldum,
tavalar ve oymalar ve raflarla doldurdum,
dolaplar ve ipekler ve sayısız mal yığdım;
kurtlara ve perilere ziyafetler kurdum:
sızlanarak, eğriyi nizama dizen bendim.
Öyle bir kadın işte, hep yanlış anlaşılan.
Ben de onun soyundan, aynı tıynetindendim.

Senin arabana da binmiştim arabacı,
çıplak kolumu sallıyordum köyler gelip geçerken,
son parlak yolları da öğrendim, sağ kalan ben
hâlâ o alevlerin uyluğumu dişlerken
kırılan kaburgamdı dönerken tekerleğin.
Öyle bir kadın asla utanmaz ki ölmekten.
Ben de onun soyundan, aynı tıynetindendim.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Her Kind

I have gone out, a possessed witch,
haunting the black air, braver at night;
dreaming evil, I have done my hitch
over the plain houses, light by light:
lonely thing, twelve-fingered, out of mind.
A woman like that is not a woman, quite.
I have been her kind.

I have found the warm caves in the woods,
filled them with skillets, carvings, shelves,
closets, silks, innumerable goods;
fixed the suppers for the worms and the elves:
whining, rearranging the disaligned.
A woman like that is misunderstood.
I have been her kind.

I have ridden in your cart, driver,
waved my nude arms at villages going by,
learning the last bright routes, survivor
where your flames still bite my thigh
and my ribs crack where your wheels wind.
A woman like that is not ashamed to die.
I have been her kind.

Anne Sexton

İthaf, Czesław Miłosz

İthaf

Ey kurtaramadığım,
Duy beni.
Anlamaya çalış bu sade sözlerimi, zira utanırım gayrısından.
Kelamın sihrine malik değilim ben, yeminle.
Bir bulut yahut bir ağaç misali, sükut ile konuşurum seninle.

Bana can veren şey senin ecelin oldu.
Bir devrin kapanışını yeni bir şafak sandın sen,
Hıncın ilhamını lirik bir ahenk,
Kör kuvveti, kusursuz bir suret belledin.

İşte Lehistan’ın sığ nehirler vadisi. Ve beyaz sislere
Uzanan muazzam bir köprü. İşte viraneye dönmüş bir şehir
Ve ben seninle böyle dertleşir iken,
Rüzgâr savuruyor martı çığlıklarını mezarının üstüne.

Nedir ki bir şiir, eğer kurtaramıyorsa
Milletleri yahut insanları?
Resmî yalanlara suç ortaklığından,
Birazdan gırtlağı kesilecek sarhoş naralarından,
Mektepli genç kızların kıraatinden başka nedir.

İyi şiir yazmaya heves edip de beceremeyişim,
Şiirin kurtarıcı gayesini bunca geç idrak edişim,
Budur ve yalnızca budur kurtuluş dediğin.

Kabre darı dökerlerdi eskiden, yahut haşhaş tohumu
Kuş donuna girip gelen ölüler rızıklansın diye.
Bu kitabı senin için bırakıyorum buraya, ey yitip giden,
Ki bundan böyle musallat olmayasın bize.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Przedmowa

Ty, którego nie mogłem ocalić,
Wysłuchaj mnie.
Zrozum tę mowę prostą, bo wstydzę się innej.
Przysięgam, nie ma we mnie czarodziejstwa słów.
Mówię do ciebie milcząc, jak obłok czy drzewo.

To, co wzmacniało mnie, dla ciebie było śmiertelne.
Żegnanie epoki brałeś za początek nowej,
Natchnienie nienawiści za piękno liryczne,
Siłę ślepą za dokonany kształt.

Oto dolina płytkich polskich rzek. I most ogromny
Idący w białą mgłę. Oto miasto złamane
I wiatr skwirami mew obrzuca twój grób,
Kiedy rozmawiam z tobą.

Czym jest poezja, która nie ocala
Narodów ani ludzi?
Wspólnictwem urzędowych kłamstw,
Piosenką pijaków, którym ktoś za chwilę poderżnie gardła,
Czytanką z panieńskiego pokoju.

To, że chciałem dobrej poezji, nie umiejąc,
To, że późno pojąłem jej wybawczy cel,
To jest i tylko to jest ocalenie.

Sypano na mogiły proso albo mak
Żywiąc zlatujących się umarłych – ptaki.
Tę książkę kładę tu dla ciebie, o dawny,
Abyś nas odtąd nie nawiedzał więcej.

Czesław Miłosz

Bilim Kurgu, Tracy K. Smith

Bilim Kurgu

Keskin köşeler olmayacak artık, sade yuvarlak.
Yalnız ileri uzanan pürüzsüz hatlar.

Tarih, kavi omurgası & kıvrık
Köşeleriyle, yerini devredecek inceliklere,

Tıpkı dinozorların boyun eğişi gibi
Yığın yığın buz tepelerine.

Kadınlar yine kadın kalacak, lakin
Bu tefrik manasızlaşacak. Cinsî olan,

Her türlü tehdidi atlatıp da, yalnızca akılları
Tatmin edecek, o ki bizzat orada vücut bulacak.

Dans edeceğiz kendimiz için sırf keyiften
Altın kandil bezeli aynaların önünde.

En ihtiyarlarımız tanıyıverecek o parıltıyı—
Lakin güneş kelimesi yeniden tayin edilecek

Evlerde ve huzurevlerinde bulunan
Standart bir Uranyum-Nötralizasyon cihazına.

Ve evet, çok daha uzun yaşayacağız, sayesinde
Umumi mutabakatın. Ağırlıksız, bağlarından kopuk,

Kendi kamerimizden bile çağlarca uzakta, sürükleneceğiz
Uzayın pusunda, ki orası da nihayetinde, temelli

Ve ebediyen, idrak edilebilir ve emniyetli olacak.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Sci-Fi

There will be no edges, but curves.
Clean lines pointing only forward.

History, with its hard spine & dog-eared
Corners, will be replaced with nuance,

Just like the dinosaurs gave way
To mounds and mounds of ice.

Women will still be women, but
The distinction will be empty. Sex,

Having outlived every threat, will gratify
Only the mind, which is where it will exist.

For kicks, we’ll dance for ourselves
Before mirrors studded with golden bulbs.

The oldest among us will recognize that glow—
But the word sun will have been re-assigned

To a Standard Uranium-Neutralizing device
Found in households and nursing homes.

And yes, we’ll live to be much older, thanks
To popular consensus. Weightless, unhinged,

Eons from even our own moon, we’ll drift
In the haze of space, which will be, once

And for all, scrutable and safe.

Tracy K. Smith (1972 – )

René Magritte (1898–1967), Le voyageur (1937)

Metro İstasyonunda, Ezra Pound

Metro İstasyonunda

Şu kalabalıkta yüzlerin belirmesi:
Islak, kara bir dalda taç yapraklar kümesi.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

In a Station of the Metro

The apparition of these faces in the crowd:
Petals on a wet, black bough.

Ezra Pound

Entrance to the subway and ramp to 42nd Street and Vanderbilt Avenue inside Grand Central (Circa 1912–1913, shortly before or during the grand opening of the new terminal building in February 1913)

Bombanın Çapı, Yehuda Amichai

Bombanın Çapı

Otuz santimetreydi bombanın çapı
tesir sahasının çapı ise yaklaşık yedi metre,
içinde dört ölü ve on bir yaralı ile.
Ve onların da etrafında, acının ve zamanın
daha büyük bir dairesinde, dağılmıştır
iki hastane ve dahi bir
kabristan. Lakin yüz kilometre öteden
kendi doğduğu yere defnedilmeye götürülen genç kadın
muazzam surette genişletir o daireyi,
ve denizaşırı uzak bir ülkenin kıyılarında
onun ölümü üzerine gözyaşı döken yalnız bir adam
bütün dünyayı dâhil eder o daireye.
Bahsetmeyeceğim bile öksüzlerin ağlamalarından
onlar ki ulaşıverirler Allah’ın katına, oradan da
öteye geçip, bir daire kılar o daireyi sonsuz ve de Allah’sız.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

The Diameter of the Bomb

The diameter of the bomb was thirty centimeters
and the diameter of its effective range about seven meters,
with four dead and eleven wounded.
And around these, in a larger circle
of pain and time, two hospitals are scattered
and one graveyard. But the young woman
who was buried in the city she came from,
at a distance of more than a hundred kilometers,
enlarges the circle considerably,
and the solitary man mourning her death
at the distant shores of a country far across the sea
includes the entire world in the circle.
And I won’t even mention the crying of orphans
that reaches up to the throne of God and
beyond, making a circle with no end and no God.

Yehuda Amichai

The U.S. National Archives (NADA/PICRYL records)

Marilyn Monroe İçin Dua, Ernesto Cardenal

Marilyn Monroe İçin Dua

Yâ Rab
dergâhına kabul eyle tüm cihanda Marilyn Monroe diye nam salan bu kızı
gerçi bu değildi ya onun asıl adı
(lakin Sen bilirsin asıl adını, 9’unda kirletilen o yetimin
ve 16’sında canına kıymaya kalkan o tezgâhtar kızcağızın)
işte şimdi Senin huzuruna çıkıyor makyajsız
yanında basın danışmanı olmadan
fotoğrafçılar olmadan, yahut imza dağıtmadan
fezanın karanlığıyla yüzleşen bir astronot gibi yalnız.

Küçük bir kız iken, rüyasında bir mabette kendini üryan görmüştü (Times mecmuasına göre)
secdeye varmış, başları yere değen koca bir cemaatin önünde ayakta
ve basmamak için o başlara, parmak uçlarında yürümek zorunda kalmıştı.
Sen ki rüyalarımızı psikiyatrlardan daha iyi bilirsin.
Mabet, ev ya da mağara, hepsi ana rahmindeki güvenliğin timsalidir
lakin aynı zamanda da bir adım ötesinin…
O başlar onun hayranlarıdır, burası aşikâr
(perdedeki ışığın altında, karanlıkta duran başlar yığını).
lakin o mabet 20th Century-Fox stüdyoları değildir.
Mabet —mermer ve altından— bizzat onun bedeninin mabedidir
ki İnsanoğlu orada, elinde bir kırbaçla dikilir
kovmak için 20th Century-Fox bezirgânlarını oradan
Senin dua evini bir hırsız inine çevirenleri.

Yâ Rab
günahlar ve radyasyonla kirlenmiş bu dünyada,
elbette kınamayacaksındır Sen bir tezgâhtar kızı
ki her tezgâhtar kız gibi o da hayal etmişti bir yıldız olmayı.
Onun hayali gerçek oldu (technicolor bir gerçek).
Tek yaptığı ona verdiğimiz senaryoya göre rolünü oynamaktı,
kendi hayatlarımızın senaryosu, ki absürt bir senaryoydu bu.
Bağışla onu yâ Rab, ve aynı surette bizleri de
kendi 20. Yüzyılımız için
hepimizin rol aldığı o Devasa Süper-Prodüksiyon için.

Sevgiye açtı o ve biz ona sakinleştiriciler sunduk.
Aziz kullarından olamayışımızın kederine karşı
Psikanaliz tavsiye edildi ona.
Hatırla yâ Rab, kameraya karşı giderek artan dehşetini
ve makyaja duyduğu nefretle her sahnede makyaj yapmak için ısrar edişini
ve o korkunun günbegün nasıl büyüdüğünü
ve stüdyolara nasıl daha da geç kaldığını.

Diğer tüm tezgâhtar kızlar gibi o da hayal kurdu
bir sinema yıldızı olma hayali.
Ve hayatı, bir psikiyatrın yorumlayıp rafa kaldırdığı bir rüya kadar yalandı.

Onun aşkları gözler kapalı kondurulan bir öpücüktü
ki gözler yeniden açıldığında
projektörler belirir
projektörler söndürülür!
Ve odanın iki duvarı (ki bir dekordu bu da aslen) yıkılıp dökülür
Yönetmen, elinde defteriyle oradan uzaklaşırken
sahne çoktan çekilmiştir.
Belki bir yat gezisi, Singapur’da bir öpücük, Rio’da bir dans;
Windsor Dükü ve Düşesinin köşkünde verilen bir davet
hepsi sefil bir apartmanda küçük bir salondan izlenir.

Film sona erdi son öpücük verilmeden.
Yatağında ölü buldular onu, eli telefonunun üzerinde.

Dedektifler bile bilemedi onun kimi aramak üzere olduğunu.
Sanki
birisi yegâne dost sese çevirmişti de numarayı
işitmişti sadece, YANLIŞ NUMARA diyen evvelden kaydedilmiş bir bandı
Yahut gangsterler tarafından yaralanmış birinin
hattı kesik bir telefona elini uzatması gibi.

Yâ Rab:
her kim idiyse arayacağı
ama arayamadığı kişi (kim bilir belki de hiç kimseydi
yahut belki de Meleklerin1 Rehberinde bile ismi bulunmayan Biriydi)
Yâ Rab, Sen cevap ver o telefona!

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız
1 los Angeles’ın

Oracion por Marilyn Monroe

Señor
recibe a esta muchacha conocida en toda la Tierra con el nombre de Marilyn Monroe,
aunque ése no era su verdadero nombre
(pero Tú conoces su verdadero nombre, el de la huerfanita violada a los 9 años
y la empleadita de tienda que a los 16 se había querido matar)
y que ahora se presenta ante Ti sin ningún maquillaje
sin su Agente de Prensa
sin fotógrafos y sin firmar autógrafos
sola como un astronauta frente a la noche espacial.

Ella soñó cuando niña que estaba desnuda en una iglesia (según cuenta el Times)
ante una multitud postrada, con las cabezas en el suelo
y tenía que caminar en puntillas para no pisar las cabezas.
Tú conoces nuestros sueños mejor que los psiquiatras.
Iglesia, casa, cueva, son la seguridad del seno materno
pero también algo más que eso…
Las cabezas son los admiradores, es claro
(la masa de cabezas en la oscuridad bajo el chorro de luz).
Pero el templo no son los estudios de la 20th Century-Fox.
El templo —de mármol y oro— es el templo de su cuerpo
en el que está el hijo de Hombre con un látigo en la mano
expulsando a los mercaderes de la 20th Century-Fox
que hicieron de Tu casa de oración una cueva de ladrones.

Señor
en este mundo contaminado de pecados y de radiactividad,
Tú no culparás tan sólo a una empleadita de tienda
que como toda empleadita de tienda soñó con ser estrella de cine.
Y su sueño fue realidad (pero como la realidad del tecnicolor).
Ella no hizo sino actuar según el script que le dimos,
el de nuestras propias vidas, y era un script absurdo.
Perdónala, Señor, y perdónanos a nosotros
por nuestra 20th Century
por esa Colosal Super-Producción en la que todos hemos trabajado.

Ella tenía hambre de amor y le ofrecimos tranquilizantes.
Para la tristeza de no ser santos
se le recomendó el Psicoanálisis.
Recuerda Señor su creciente pavor a la cámara
y el odio al maquillaje insistiendo en maquillarse en cada escena
y cómo se fue haciendo mayor el horror
y mayor la impuntualidad a los estudios.

Como toda empleadita de tienda
soñó ser estrella de cine.
Y su vida fue irreal como un sueño que un psiquiatra interpreta y archiva.

Sus romances fueron un beso con los ojos cerrados
que cuando se abren los ojos
se descubre que fue bajo reflectores
¡y se apagan los reflectores!
Y desmontan las dos paredes del aposento (era un set cinematográfico)
mientras el Director se aleja con su libreta
porque la escena ya fue tomada.
O como un viaje en yate, un beso en Singapur, un baile en Río
la recepción en la mansión del Duque y la Duquesa de Windsor
vistos en la salita del apartamento miserable.

La película terminó sin el beso final.
La hallaron muerta en su cama con la mano en el teléfono.

Y los detectives no supieron a quién iba a llamar.
Fue
como alguien que ha marcado el número de la única voz amiga
y oye tan solo la voz de un disco que le dice: WRONG NUMBER
O como alguien que herido por los gangsters
alarga la mano a un teléfono desconectado.

Señor:
quienquiera que haya sido el que ella iba a llamar
y no llamó (y tal vez no era nadie
o era Alguien cuyo número no está en el Directorio de los Ángeles)
¡contesta Tú al teléfono!

Ernesto Cardenal

Mart 1983’te, Sandinista devrimi sırasında Managua, Nikaragua’daki havalimanında; Papa II. Ioannes Paulus’un Nikaragualı rahip, şair ve dönemin Kültür Bakanı Ernesto Cardenal’e parmak sallıyor.

Golem, Jorge Luis Borges

Golem

Şayet (Kratilos’ta Yunan’ın dediği gibi)
isim denen, eşyanın asıl numunesiyse
ihtiva eder gülü, ‘gül’ lafzının harfleri
ve bütün bir Nil nehri ‘Nil’ lafzının içinde.

Ve sesli ve sessizler, birleştiği o yerde,
dehşetli olmalı ki şifrelesin o İsim
Cenab-ı Hakk’ın ve dahi Mutlak Kudretin
hıfz etsin özünü de noksansız harf, hecede.

Âdem ve tüm yıldızlar bunu Aden’de bildi
lakin günahın pası, (der ki Kabalacılar)
onu büsbütün sildi, unutuldu o sırlar
ve nesillerle beraber o isim yitirildi.

İnsanın hilesi ve safdilliği de sonsuz
biliriz ki bir vakit o Tanrı’nın kulları
yahudi gettosunda tutarak nöbetleri
o İsmi ararlardı geceleri uykusuz.

Belirsiz tarihlerde, muğlak gölge bırakan
o diğer batıl inanç masallarına inat,
Prag hahamı Judah Leon’dan arda kalan
hatıra hâlâ yeşil, hatıra hâlâ hayat.

Tanrı’nın bildiğini bilmeye susayarak,
harflerin esrarına Judah Leon eğildi
karmaşık dizilimler arasında seçildi
ve sırrın anahtarı, o İsim’i anarak,

Kapı’yı ve Yankı’yı, Saray’ı, Misafir’i,
o hantal elleriyle yonttuğu bir kuklaya
üfledi ki öğretsin bu cansız yığıntıya
Mekânın ve Zamanın ve Harflerin gizini.

O suret araladı uykulu gözlerini
hiç idrak etmediği şekil ve renkler gördü
uğultular içinde kaybolup da büzüldü
ürkek hareketlerle talim etti hepsini.

Zamanla o da gördü, (tıpkı bizler gibi) tam
hapsolup da kaldığını bu seslenen ağda
Öncesi ve Sonrası, Dün, İken, Şimdi, Sağda,
Solda, Ben, Sen, Şunlar ve Diğerlerinde o an.

(O muazzam mahluka Golem lakabı taktı;
ilahlık makamıyla duran o Kabalist dev
Scholem’in kitabında alimane bir görev
gibi bu hakikati bize aktaracaktı.)

Haham izah ederdi ona koca âlemi
“bu benim ayağım bak; bu seninki, bu da ip.”
yıllar sonra mahluku bir nevi yola dizip
sinagogu süpürttü, iyi kötü becerdi.

Belki bir hata vardı harflerin yazımında
yahut Kutsal İsmin söylenişi kusurludur;
onca eşsiz büyüye rağmen konuşmayan kul,
öğrenemedi kelam etmeyi hayatında.

Bir insandan ziyade köpek gibi gözleri
ve köpekten çok dahi eşyaya benziyordu,
hahamı odalarda izleyip duruyordu
şüpheli karanlığı sararken hücreleri.

Golem’de kaba saba garip bir hâl gezerdi,
çünkü adım atarken hahamın o kedisi
saklanırdı. (Scholem’de geçmese de böylesi
zamanın ötesinden, benim içim sezerdi.)

İlaha kaldırarak o itaatkâr eli,
İlahına edilen duaları kopyalar
yahut ahmakça gülüp o boşluklara dalar
doğulu bir rükûda bükülürdü bedeni.

Haham ona bakardı hem şefkat hem dehşetle
(kendine soruyordu), “Nasıl vuku buldu da
yarattım bu acınçlı oğulu ben yoklukta
bıraktım eylemsizlik denen aklı gafletle?”

Neden şu sonsuzluğa bir sembol daha kattım?
ebediyette boyna sağılan boş yumağa
Neden yeni bir sebep, bir sonuç kattım ağa,
neden başka bir keder var ettim de yarattım?

Sıkıntı saatinde, o cılız loş ışıkta,
gözlerini Golem’in üzerinde tutardı.
Kim söyleyecek bize, Tanrı neler duyardı
Seyreylerken kendi hahamını Prag’da?

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Golem

Si (como afirma el griego en el Cratilo)
el nombre es arquetipo de la cosa
en las letras de ‘rosa’ está la rosa
y todo el Nilo en la palabra ‘Nilo’.

Y, hecho de consonantes y vocales,
habrá un terrible Nombre, que la esencia
cifre de Dios y que la Omnipotencia
guarde en letras y sílabas cabales.

Adán y las estrellas lo supieron
en el Jardín. La herrumbre del pecado
(dicen los cabalistas) lo ha borrado
y las generaciones lo perdieron.

Los artificios y el candor del hombre
no tienen fin. Sabemos que hubo un día
en que el pueblo de Dios buscaba el Nombre
en las vigilias de la judería.

No a la manera de otras que una vaga
sombra insinúan en la vaga historia,
aún está verde y viva la memoria
de Judá León, que era rabino en Praga.

Sediento de saber lo que Dios sabe,
Judá León se dio a permutaciones
de letras y a complejas variaciones
y al fin pronunció el Nombre que es la Clave,

la Puerta, el Eco, el Huésped y el Palacio,
sobre un muñeco que con torpes manos
labró, para enseñarle los arcanos
de las Letras, del Tiempo y del Espacio.

El simulacro alzó los soñolientos
párpados y vio formas y colores
que no entendió, perdidos en rumores
y ensayó temerosos movimientos.

Gradualmente se vio (como nosotros)
aprisionado en esta red sonora
de Antes, Después, Ayer, Mientras, Ahora,
Derecha, Izquierda, Yo, Tú, Aquellos, Otros.

(El cabalista que ofició de numen
a la vasta criatura apodó Golem;
estas verdades las refiere Scholem
en un docto lugar de su volumen.)

El rabí le explicaba el universo
“esto es mi pie; esto el tuyo, esto la soga.”
y logró, al cabo de años, que el perverso
barriera bien o mal la sinagoga.

Tal vez hubo un error en la grafía
o en la articulación del Sacro Nombre;
a pesar de tan alta hechicería,
no aprendió a hablar el aprendiz de hombre.

Sus ojos, menos de hombre que de perro
y harto menos de perro que de cosa,
seguían al rabí por la dudosa
penumbra de las piezas del encierro.

Algo anormal y tosco hubo en el Golem,
ya que a su paso el gato del rabino
se escondía. (Ese gato no está en Scholem
pero, a través del tiempo, lo adivino.)

Elevando a su Dios manos filiales,
las devociones de su Dios copiaba
o, estúpido y sonriente, se ahuecaba
en cóncavas zalemas orientales.

El rabí lo miraba con ternura
y con algún horror. ‘¿Cómo’ (se dijo)
‘pude engendrar este penoso hijo
y la inacción dejé, que es la cordura?’

‘¿Por qué di en agregar a la infinita
serie un símbolo más? ¿Por qué a la vana
madeja que en lo eterno se devana,
di otra causa, otro efecto y otra cuita?’

En la hora de angustia y de luz vaga,
en su Golem los ojos detenía.
¿Quién nos dirá las cosas que sentía
Dios, al mirar a su rabino en Praga?

Jorge Luis Borges

Miloslav Dvořák “Le Golem et Rabbi Loew près de Prague” (1951)