Atları Vardı O Kızın
I. Atları Vardı O Kızın
Atları vardı o kızın.
Kumdan bedenleri olan atları vardı.
Kandan çizilmiş haritalar atları vardı.
Okyanus sularının derisi atları vardı.
Göğün mavi havası atları vardı.
Post ve dişten ibaret atları vardı.
Balçıktan mamul, kırılıverecek atları vardı.
Paramparça kızıl uçurum atları vardı.
Atları vardı o kızın.
Tiren gözlü atları vardı.
Dolgun, esmer uyluklu atları vardı.
Haddinden fazla gülen atları vardı.
Sırça köşklere taş atan atları vardı.
Ustura ağızlarını yalayan atları vardı.
Atları vardı o kızın.
Annelerinin kollarında raks eden atları vardı.
Kendilerini güneş sanan, bedenleri
yıldızlar gibi parlayıp da yanan atları vardı.
Ayın üstünde her akşam vals yapan atları vardı.
Fazlasıyla mahcup olan ve kendi kurdukları
ahırlarda sükût edip duran atları vardı.
Atları vardı o kızın.
Creek Raksı şarkıları seven atları vardı.
Biralarına gözyaşı döken atları vardı.
Onları kendilerinden korkutan
eril kraliçelere tüküren atları vardı.
Korkmadıklarını beyan eden atları vardı.
Yalan söyleyen atları vardı.
Gerçeği söyleyip de, dilleri
kökünden sökülmüş atları vardı.
Atları vardı o kızın.
Kendilerine “at” diye seslenen atları vardı.
Kendilerine “ruh” diye seslenen, ve seslerini
sır gibi, sadece kendilerine saklayan atları vardı.
İsimsiz atları vardı.
İsim defterleri olan atları vardı.
Atları vardı o kızın.
Karanlıkta fısıldaşan, konuşmaktan korkan atları vardı.
Sükûtun korkusuyla feryat eden, hayaletlerden
kendilerini korumak için bıçak taşıyan atları vardı.
Helak olmayı bekleyen atları vardı.
Kıyam etmeyi bekleyen atları vardı.
Atları vardı o kızın.
Herhangi bir kurtarıcı uğruna diz çöken atları vardı.
Yüksek fiyatlarının kendilerini kurtardığını sanan atları vardı.
Onu kurtarmaya çalışan, geceleyin
yatağına tırmanıp ona tecavüz ederken onlar, dua eden atları vardı.
Atları vardı o kızın.
Sevdiği birtakım atları vardı.
Nefret ettiği birtakım atları vardı.
Bunlar aynı atlardı.
II. İki At
Sanıyordum ki Sangre de Cristo
Dağlarını delip geçen güneş kâfi gelir, ve
rüya dolu uzun gecelerin ardından
vücudumdaki vahşi misk rayihaları
beni kendime açabilir.
Sanıyordum ki kimselerin bilmediği o garip ve
sıra dışı gezegenlerin dünyalarında bir başıma dans edişim
beni ayakta tutabilir. Yani
en nihayetinde hareket etmeyi
öğrenmiştim ben
ve en aşina olunanlardan gayrı sesleri nasıl tanıyacağımı da.
Lakin sen serpilip çıkmış olmalısın
bin yıllık bir rüyadan
tıpkı benim seni asla tahayyül edemeyeceğim gibi.
Kopup da
başka bir gökyüzünden buraya
gelmiş olmalısın, zira
şimdi seni bu nefesin içinde
asla olamayacağını sandığım milyonlarca başka kâinatın
bir parçası olarak görmekteyim ben.
Ve seni kendim gibi bilmekteyim, seyahat eden.
Yalnızca senin gözlerinde yıldızların nice sömürgeleri
ve diğer gezegenlerin fırıl fırıl devinimi var.
Ve sonra parmakların, saçının tatlı
rayihası, ve
senin o yumuşak, gergin karnın.
Kalbimi çaldın sen
ve o sabahtan beridir aynı anda kırılan
sayısız şafağın olduğu çatlak bir gökyüzüne doğru koşan
bir atım ben.
İki ay var ufukta
ve senin uğruna
kopardım zincirlerimi.
III. Boğulan Atlar
Kendini öldüreceğini
söylüyor. Ben binlerce kilometre uzaktayım.
Dinliyorum.
Telefon seslerinden oluşan
bir okyanustaki sesini. Gökyüzü gri
ve neredeyse gün batımı; nasıl yapacağını sormuyorum ona.
Zaten aşinayım silahlara:
ona servis yapmayan bir lokanta,
en cılızından bir kahkaha, bir kadeh daha.
Ve konuşan telin
uçurum kenarına daha da yakın
olmasam bile, yine de olurdum başka bir ayna,
olurdum koşan başka bir at daha.
Onun firarı benimkidir.
Ona evet diyorum. Evet. Mesafenin ötesinde
nefes almak için sürüyoruz atlarımızı.
Gece havası yaklaşıyor, dörtnala koşan
diğer hayat, yaklaşıyor.
Ses seda yok.
Ses seda yok.
IV. Buzdan Atlar
İşte bunlardır son acı içe
döndükten sonra kaçanlar;
en tehlikeli olanlar bunlardır.
En sıcak olanlar bunlar,
lakin o kadar soğukturlar ki dilin yapışır
onlara ve yırtılır kalır zira
toynaklarının devinimine donup kalmıştır.
Uyluklarını kesenler işte bunlardır,
doktorun lastik ellerindeki eldivenlerde
kanlarını görmüş olduğun o atlar bunlar. Onlar
okyanuslar gibi inleyen atlardır, ve
içlerinden genç bir kadın avazı çıktığı kadar bağırmıştır;
o ki yegâne olandır.
Seni bulanlar bunlardır.
Karnının üstünde şaha kalkanlar bunlar.
Rahmindeki geyikleri kovalayanlar bunlar.
Buzdan atlardır onlar, aklından
içeri giren atlar,
sonra da kalbinden,
yenik kalbinden.
Seni sevenler bunlardır.
Seni kendilerinin bir parçası
yapacak kadar
sıkı tutanlar bunlar,
bir buzdan at ki
ateşin içine
dörtnala koşar.
V. İnfilak
Okemah, Oklahoma yakınlarındaki otoyol infilak etti
Her şeyin sebebidir onlar
Belki de yeni bir kavim vardır, arzın
merkezinden doğup da gelen,
bizim gibi, ama başka bir kabile.
Belki de kimselerin daha evvel hiç görmediği
başka bir renkte olacaklardır onlar. O vakit nefret edilebilir onlardan,
ve Muskogee’de Kızılderililerin yaşadığı
rayların kenarında yaşayabilirler. (Bizi kurtaracak olanlar da
işte onlardır.)
Belki de bu gezegenin çekirdeğinden, lav nehirlerinden
çıkıp gelen kertenkeleler vardır,
yağmuru getirmeye gelen
mısır için dans etmeye,
dillerden müteşekkil tarlaları karanlık
toprağa çarptırmaya, bir çeşit dans işte.
Lakin belki de o infilak atlardı,
Okemah yakınlarında
çıldırmış topraktan fışkıran. Şiddetli bir doğumdu onlarınkisi,
uçtular yerden ağaçlara doğru
beklemek için o akşamki kara
basan kısrakların peşlerinden gelmesini:
sonra Oklahoma’nın rutubetli ıslak tarlalarına
sonra göbek bağları, erimiş kalbe düğümlendi
sonra kuzeye ve güneye, doğuya ve batıya seyahat ettiler
sonra gece yarısı herkes uyurken ve bebek boğucu nehrin dibinde yüzmeyi hayal ederken ıslak beyaz çarşaflara.
sonra yağmuru görmek için topraktan çıkan kurbağalara
sonra kemiklerindeki tohumları sallayarak dans eden bir Creek kadınına
sonra Güney Dakota, Meksika, Japonya ve Manila’ya
sonra nefretin bıçaklanmış yüzlerini silip süpürmek için Miami’ye
Kimileri onları görmeyecektir.
Lakin kimileri görecektir kalpleri uyuyan volkanlardan olan o atları
ve sarsılarak uyanacaklardır
bedenlerinin ötesinde
kime dönüştüklerini görmek için onlar.
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız