“In Ankara, I made clear that America is not
– and never will be – at war with Islam.”
Barack H. Obama
Amerikan Başkanının ya da Dış İşleri Bakanı Sözcülerinin açıklamalarına müteallik, ertesi Cuma namazı için, o sözleri doğrulayacak, destekleyecek ve o sözler doğrultusunda harekete geçilmesini sağlayacak şekilde, İslâm kavramları kullanılarak, Müslümanlara hitap etmesi için hutbeler hazırlanıyor ve bunlar okutuluyor. Bu yüzden Türkiye’de İslami gençlik ya da İslami kesim diye başı çeken kişilerin hepsi Amerika’nın istekleri doğrultusunda hareket eden kişilerden ibarettir. “Zalim Esed” denmesi, “Suriye Meselesi”nin yıllardır tartışılması gibi konular bunlardan ibarettir. Amerika Dış İşleri Sözcüsünün bir sözü doğrultusunda Türkiye’deki Müslümanlar’a, “Sizler Ensarsınız. Suriye’den gelen kardeşlerinize sahip çıkmalısınız.” gibi birtakım şuursuzca lâflar ediliyor. Hiç kimse, “Biz bir İstiklâl Harbi verdik. Bu harbi, komşu ülkelere kaçanlarla değil, kalıp savaşanlarla kazandık.” diye düşünmüyor.
Mevzu bu değil, mevzu daha geniş.
Müslüman ülkeler denilen ülkelere şöyle bir bakalım: Suriye, Irak, İran, Filistin, Afganistan, Pakistan, Kosova, Lübnan, Mısır, Sudan, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Cezayir, Katar, KKTC, Kuveyt, Libya, Sudan, Tunus, Ürdün, Yemen, Umman ve diğer ‘Dış Türkler’ ve birkaç zenci memleketi.
Bu ülkelerin hiçbiri savaşarak bağımsızlıklarını kazanmamıştır. Hepsi ‘icat edilen’ ülkelerdir ve ‘kukla devletler’dir. Hepsi ama hepsi düşmanla, gayrimüslimle, kâfirle ittifak yapmıştır. Ya onların hâkimiyetini kabul etmiş ya da onlarla anlaşarak, onların sözünü dinlemiş ve onlarla iş birliği içine girmiştir. Müslüman, kâfirle anlaşana kadar Müslümandır. Kâfirle anlaşacak Müslüman da ancak münafıktır.
Afganistan, Dost Muhammed yönetiminin ardından, SSCB’nin ülkeyi işgal etmek istemesiyle, Sovyetler ile mücadele etmek adına Batılı ülkelerle anlaşmalara başlamıştır. Kâfirle anlaşmalar, kâfir tasallutuyla sonuçlanmıştır.
Suudi Arabistan, Mekke-Medine’nin Türklerin elinden çıkmasının ardından İngilizler tarafından kurulmuş ve 1973 Petrol Krizi’nde Arapların Amerika gibi ülkelere petrol ambargosu koymasından sonra, Amerikalıların bir an önce harekete geçmesiyle birlikte ABD, Arapları kendi kuklası hâline getirmiştir. Suudi Kralı’nın “Dünyayı, Amerika’yla birlikte yönetiyoruz.” diye açıklama yapması da bu meselenin yalnızca görünen kısmıdır.
Mısır ile ilgili çok meşhur bir anekdot anlatılır. Napolyon, Mısır’ı işgal ettiği zaman okunan ezanı işittiğinde, bunun bir direniş çağrısı filan olduğundan şüphelenmiş ve ne olduğunu sormuş, yanındaki kişiler de, “Bu okununca insanlar camilere namaz kılmaya gider, namazlarını kılıp işlerine devam ederler, endişelenecek bir şey yok.” demiş. İşgal altında olup, halk tarafından hiçbir şekilde direnişle karşılaşmadığını gören Napolyon da rahatlamış. Ta ki Türkler tarafından oradan kovulana kadar.
Gelelim KKTC’ye. Buranın Türkiye tarafından, Amerika’dan izin çıkmasıyla çıkartma yapıldığını herkes biliyor. Buradaki insanların birçoğu da Rumlara karşı gayet hoş görülüdür. Hatta onlara imrenen çokça insan var. Zaten en son geçenlerde bütün Avrupa’yla birlikte Rum tarafı ve KKTC de saatlerini geri aldı. Fakat Türkiye almadı. KKTC’nin Türkiye’ye değil de Rum kesimine göre saatini ayarlaması, Türkiye’den çok Rum kesimiyle işler yapmak istemesini, belki de zaten yapıyor olduğunu gösterir.
Kosova. 2008 yılında Amerika’nın isteği ve yardımıyla Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını kazandığı hepimizin malumu.
Irak’ın da hâl-i pürmelâli ortada. Orada namusuyla yaşayan insan bırakmadılar. Irak işgali boyunca Amerikan askerleri, oranın birçok kadınına tecavüz edip, bir de o kişileri ve ailelerini, “Eğer bebeği doğurmazsa hepinizi öldürürüz.” diye tehdit ettiler. Bu şekilde bir sürü Amerikan piçi peyda oldu orada.
Libya. Tarih kitaplarında Trablusgarp ile sıkça işittiğimiz yer. 1911’de İtalyan işgaline terk edildi. Bu işgale karşı en güçlü direncin olduğu nadir yerlerden biridir. Toplum, zulüm ve baskı ile sindirildi. Her şeye rağmen Ömer Muhtar ile tekrardan direniş başlasa da netice itibariyle o da İtalyan Faşistler tarafından yakalanarak idam edildi. Tüm bu direnişlere rağmen orası da en nihayetinde “Birleşmiş Milletler aracılığıyla” bağımsızlığa kavuşan ilk ülke oldu. Kâfirle nasıl bir uzlaşma olduğu ortada. Tüm bunların ardından Kaddafi iktidara geldi. Kaddafi’nin, dünya sisteminden bağımsız hareket etmeye başlamasıyla, Birleşmiş Milletler aracılığıyla kurulan bu ülke, yine Birleşmiş Milletler aracılığıyla yıkıldı. Önce Güvenlik Konseyi’nin kararına dayanarak Fransa, Birleşik Krallık ve ABD tarafından askerî operasyona maruz kaldı, ardından da Kaddafi, BM ve isyancılar tarafından linç edilerek öldürüldü. O tarihten itibaren de Libya’nın sadece adı var. Fiilen ortadan kalkmıştır.
Cezayir. Buranın durumu da Osmanlı’dan ayrılan diğer ülkelere benzer. Fransızlar tarafından işgal edilmiş ve tüm toprakları Avrupalılara dağıtılmıştır. Tüm bunların ardından Cezayir’de bir direniş başlamış ve en nihayetinde Fransa’nın soykırım yapmasıyla son bulmuştur. O günden bugüne Fransızlarla gayet iyi anlaşmışlar, Fransızca konuşmaya ve öğrenmeye devam etmişler, camilerini bile Hıristiyan mimarisine benzer şekilde inşa etmişlerdir.
Tunus. Burası da aynı şekilde Fransız sömürgesidir. Arap Baharı denen olaylardan sonra Yasemin Devrimi gerçekleştirilmiş, Arap Baharından sonra çok partili demokrasiye geçen ilk ülke olmuştur. Fazla inat etmeyerek boyun eğmesinden de anlaşılacağı üzere sonu Libya gibi olmamıştır. Hıristiyan boyunduruğu altında, turizmini geliştirerek, kukla bir devlet olarak var olmaya devam etmektedir.
Suriye. ABD’ye bölüştürülen toprakların, Hâfız Esad’ın, Rusya’ya giderek, Rusları ikna etmesinin ardından, topraklarında Rusların da söz hakkı geçmeye başlamış, bunun üzerine ABD’nin tekrar yönetimi ele geçirmek istemesinden dolayı Suriye’de birtakım olaylar vuku bulmuştur. Şimdiki Esad’ın, ABD’nin dediklerinin çoğunu yerine getirmesine rağmen ABD tarafından istenen netice elde edilemediği için bir iç savaş hazırlığı yapılmış, bu hazırlık için de ilk olarak Türkiye ile Suriye sınırındaki mayınlar temizlenmiştir. İç savaşın ardından Suriye’den kaçan milyonlarca insan ülkeyi terk etmiştir. Buna rağmen direniş sürmüş, ABD ise istediğini elde edemediği için şiddetini daha da artırmıştır. En nihayetinde Suriye, Amerika’nın ikinci Vietnam’ı hâline gelmiştir. AKP hükûmetinin bütün Suriye politikaları Amerika güdümlüdür. Hâlbuki olması gereken, Suriye’nin kuzeyinin Misâk-ı Millî hudutları içerisinde yer aldığını belirterek oraya girildiğini tüm dünyaya ilan etmektir.
Lübnan’la ilgili Vikipedi’den olduğu gibi alıntı yapıyorum: “Ülke istikrarı, Arap-İsrail çatışması sonucu Lübnan’a gelen Filistinlilerin çoğalmasıyla bozulmaya başladı.”
Pakistan, Müslümanları Hindistan’dan koparmak için 1947 yılında kurulmuş bir ülkedir. İngilizlerin, Hindistan’ı sömürgesi hâline getirmesinin ardından bu karar alınmıştır. Şu dakika bile ABD, havadan, insansız hava araçlarıyla Pakistan ve Afganistan’da yüzlerce Müslümanı öldürmektedir. Fakat bu olay, Türkiye’deki ‘İslami kesimin ilgisini çekmez. Çünkü ABD bu olayların duyulmasını istememekte ve bu yüzden de hiçbir Cuma hutbesinde bu olaylardan bahsedilmemektedir.
Kuveyt. İngilizlerle, tıpkı Endülüs’teki gibi anlaşmalar yapmıştır. Para karşılığında esir olarak hayatlarına devam etmişlerdir. Daha sonra petrolü sayesinde dünya sistemine fazlasıyla ayak uydurduğu için git gide zenginleşmiştir.
İran. İlk başlarda Sünni olan Farslar, daha sonra Şii politikası güdülerek Şii’leştirilmiştir. Ardından, Osmanlı’yı arkadan çevirmek isteyen Batı, İran’la birçok iş birliği yapmıştır.
Filistin. “Filistin kelimesinin kökeni Yunanca Philistia sözcüğüdür ve Filistinlerin yurdu anlamına gelir.” Filistin denen yer, Roma İmparatorluğu zamanında Yahudiye denen bölgeyi kapsamaktadır ve Filistin ismini, Yahudiler’e karşı Roma koymuştur. Müslümanların o topraklarda hüküm sürdüğü yıllar boyunca (Hazreti Ömer döneminde fethedilerek), yani 7’inci asırdan 20’inci asra kadar Filistin ismi asla kullanılmamıştır. Çünkü Filistin kelimesi, Roma’nın, oradaki eyalet topraklarını ifade etmektedir. Osmanlı’nın, Birinci Cihan Harbi’nde Filistin Cephesi’nde aldığı mağlubiyet sonucunda, bölgeye İngilizler hâkim olmuş ve bu tarihten sonra bölge tekrar Filistin olarak adlandırılmıştır. Yani Filistin kelimesi eskiden Roma İmparatorluğu’nu, şimdi ise İngiliz mandasını ifade etmektedir. Filistin, Roma İmparatorluğu’nun bir eyaletidir. Daha sonra da İngilizlerin eyaleti hâline gelmiştir. Bu da yeniden Roma hâkimiyeti anlamına gelir. Türklerin hüküm sürdüğü asırlar boyunca bu isim telaffuz edilmemiştir. Bu yüzden “Hepimiz Filistinliyiz!”, “Her zaman Filistin’in yanındayız!” gibi cümleler ettiğimizde, İslam’ın hüküm sürdüğü bir toprağı değil, Roma’nın ve Hıristiyanlığın hüküm sürdüğü toprağı ifade etmiş oluruz. Sadece ve sadece Müslüman yönetimi olduğu zaman Filistin, Filistin olmaktan, yani darü’l harp olmaktan kurtulabilmiş ve darü’l İslam hâline gelebilmiştir. Bu yüzden Filistin davası denilen şey İslam davası değildir. Filistin bayrağı ise Şerif Hüseyin’in yaptığı, Arapçılık tezlerinden ibaret olan bir bayraktır. Bu yüzden de üç çizgili Batılı Hıristiyan bayraklarına benzemektedir. Mamafih, Filistin’de her türlü Hıristiyan ve Yahudi mevcuttur. Bunların Arap olması kâfidir. Yani belirleyici kimlik İslam değil, Araplıktır.
Filistin meselesi denen şeyin, Hazreti Ömer’in darü’l İslam hâline getirdiği Kudüs ve Mescid-i Aksa ile ilgisi yoktur. Arapçılık tezleriyle dolu bir bayrağı sallayarak protesto hakkını kullanmak; Amerika’nın hedeflediği şekilde Filistin’in Filistin ve Filistinlilerin olduğunu kabul etmek, oradaki tüm Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman halkının insan haklarına sahip çıkmak, oraya da bir demokrasi getirmek ve İsrail’in korku psikolojisini tüm ümmete yayarak, bir tür serbest piyasa ekonomisini Filistin’e de sokmak ve bu serbest piyasayı tüm dünya ülkelerinde korku ile pekiştirmek anlamına gelir. Ve bu bir cihat değil, aksine, kâfire yardım ederek, orayı darü’l harp hâline getirmek için çabalamaktır.
Hulefâ-i Raşidîn ve ardından da Türkler bu coğrafyayı nasıl yönetmiştir? Arapçılık politikalarıyla mı? O bölgeyi nasıl Darü’l İslam, Darüsselam, Yeruşalim hâline getirmişlerdir? İnsan haklarıyla mı? Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, hepiniz eşitsiniz diyerek mi? Serbest piyasa ile ya da demokrasi ile mi? Filistinliler demek, İslami kimlik demek değildir. Filistin demek Roma İmparatorluğu demektir. Cihat bilinciyle kurulan ve yönetilen bir yer değildir. Hele ki Allah’ın dinini yaymak adına yapılan bir dava hiç değildir Filistin davası. Bu, olsa olsa Amerika’nın davasıdır.
Oradaki halk zulüm görüyorsa, İsrail askerinin her gün çekerek internette yayınladığı o işkencelere maruz kalıyorsa, Müslüman olmayı terk ettikleri içindir. Sadece onlar değil, dünyada Müslüman diye geçinen her ülke, her kişi için geçerlidir bu durum. Niçin Müslüman ülkelerin kuruluşlarını anlattım? Onların aslında İslam içgüdüsüyle ve cihat bilinciyle hareket etmediklerini gösterebilmek için. O ülkelerin hepsi gâvurdan söz alarak, kâfire haraç vermek şartıyla kurulmuş kukla devletlerdir. İslam isteğiyle ve cihatla kurulan tek ülke Türkiye’dir. Onun da yöneticileri gâvurla anlaşmıştır. Dünyada, İslam davası için uğraştığını söyleyenler, kâfirin yardakçılığını yapmaktan öteye geçememiştir. Kâfirin yaptıklarının intikamını almak gibi bir gaye taşımamaktadır hiçbiri. Herkes o kâfirlerin ne pis işler yaptığını bilmekte fakat hiç kimse intikam ve cihat gayesi gütmemektedir. Aksine, hepsi, Amerika’nın, kâfirin istediği şekli almakta ve onlara karşı tek bir aksi eylemde bulunmamaktadır. FKÖ, Hamas, Suud kralları, AKP, Filistin halkı, Türkiye’deki İslami kesim, hiçbiri İslam davası gütmemekte, sadece ve sadece Amerikan davası gütmektedirler. Hiçbiri İslami bir hayat yaşamak istememekte, hepsi Amerika’nın öngördüğü gâvur hayatını istemektedirler. Hiçbiri helal-haram çizgisinde kalmak istememekte, sadece kâr-zarar hesabı yapmanın peşindedirler. Gidin Hamas’ın liderine sorun bakalım, büyük bir Filistin Bankası ister mi? Dava, insanlık davası ise insanca bir yaşam niçin istenmemektedir? Dava, İslam davası ise niçin Arapçı bayrağıyla bir şeylere protesto edilmekte, İslam sancağıyla cihat edilmemektedir? Dava, düpedüz Amerikan davasıdır. Ve gâvurla uzlaşan, gâvurlaşır. Kâfirden korkan, onun gibi olur.

Eğer bu cihanda, cihatla kurulmuş tek ülke Türkiye ise, geriye kalan bütün ülkeler kâfirle anlaşılarak kurulduysa, her Türk ferdine, daha önemlisi, her Türk gencine düşen tek bir görev vardır: Ömürlerinin sonuna kadar cihada devam etmek. Yani kâfir tasallutunda olan ve kâfirin olan tüm ülkelere, ellerinde Türk sancağıyla, yüreklerinde imanla ve adaletle cihat etmelidirler. Kâfirle hiçbir konuda uzlaşılmamalıdır. Kâfirden korkulmamalı, bilakis, onu korkutmalıdır. “Senden korkan senin gibi olsun.” demiyor mu her Türk? O halde kâfirle, o coğrafyaları kâfir tasallutundan kurtarıp darü’l İslam yapana dek korkusuzca çatışmalıyız. Ve her Türk gencinin en nihai gayesi Mekke ve Medine’nin yeniden fethi olmalı, tüm hayatını bu arzu ile şekillendirmelidir. Zira Kudüs’ün kâfir işgali altında olduğunu söyleyen milyonlar, Mekke ve Medine’nin durumundan hiç söz etmiyor.
Öyleyse evvelâ Allah’ın iradesine teslim olalım (Amerika’nın değil). Sonra da bu teslimiyetten elde ettiğimiz bir emniyete sahip olalım (İsrail’den korkarak değil). Ve en son olarak da bu emniyet sahasını diğer insanlara da ihsan edelim, faydalı olalım (kendi kabuğumuza çekilerek değil). Yani cihat edelim.
L.
Gavurla uzlaşan gavurların diyip hemen ardından liman von sanders liderliğini yaptığımız savaştan görsel koymak komedi. Büyük islam devleti almanyayla yine ittifak yapalım inşallah üstad
“Gâvurla uzlaşan, gâvurlaşır.” Nitekim böyle de olmuştur. İslami bir kaygıyla güdülmeyen her mücadele batıldır, yok olmaya mahkûmdur. Anlatmak istediğim şey buydu 2017 yılında. Boğaz derdine düşmek değil, İslam derdine düşmektir esas olan. Zaten en nihayetinde de Osmanlı -gâvurla anlaşadurması münasebetiyle- yine “Türklerin” elinden son bulmuş, yerine de Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur bir İslam devleti olarak. Kalbini yumuşatasın. Maksadım, hiçbir mazlumun mücadelesine leke sürmek değil. Maksadım, mücadele, mücahede (cihat) olmadığı zaman hiçbir işe yaramaz demek; her Türk gencinin gayesinin Mekke ve Medine’yi fethetmek olması gerektiğini söylemek. Şu anda kimsenin dile getirmediği bir şey bu.
İttihat ve Terakki yönetiminin Almanlarla yaptığı siyasi ittifak veya Liman von Sanders hakikati -ki bu benim de Ümid Yazıları’nda tenkit ettiğim bir şeydi-, devlet kademesindeki ‘gâvurlaşmanın’ bir neticesidir. Ancak o görseldeki, havada çarpışan mermiler Alman aklının veya Liman von Sanders’in değil, siperde “Allah Allah” diyerek can veren, vatanı darü’l İslam olarak tutmak için mücahede eden Türk’ün imanının remzidir.
Bu hususlara yıllardır girmiyorum. Bunun ne kadar isabetli bir tercih olduğunu bana yeniden hatırlattığın için teşekkürler. Seninle anlaşabilmemizin imkânı yok. Birbirimiz için hayır adına dua etmekten başka da yapabileceğimiz bir şey yok.
Ben yanlış anlamışım üstad. Canını sıktıysam kusuruma bakma hakkını helal et.