Çalışmaya Alışmak, Çalışmamaya Çalışmak: Yahut İş Putu

Modern dünyanın göbeğine dikilmiş, önünde en kalabalık yığınların huşu içinde secde ettiği, en acımasız ve en dokunulmaz put; taştan yahut tunçtan değil, bordrolardan ve mesai saatlerinden yontulmuş olan çalışma (iş) putudur.

Asrımızın seküler aklı, Tanrı’yı gökyüzünden kovduktan sonra insanı başıboş bırakmamış; ona yeni bir amentü, yeni bir ritüel ve yeni bir mabet inşa etmiştir. Bugün yeryüzünün hakiki dini kapitalizm, mabetleri plazalar ve fabrikalar, peygamberleri CEO’lar, amentüsü ise kariyerdir. Eskiden bir insanın ahlakı, fazileti yahut irfanı onun cemiyetteki itibarını belirlerken; bugün bir insanın “adam” yerine konmasının, varoluşunun meşru sayılmasının yegâne şartı, devasa makinenin içinde maaşlı bir dişli (istihdam edilmiş) olmasıdır. Çalışmak, artık karın doyurmak için katlanılan fıtri bir meşakkat değil; insanın ontolojik meşruiyetini ispat ettiği bir ibadettir. Nitekim asrımızda “işsizlik”, sadece ekonomik bir kriz değil, doğrudan doğruya cemiyetten aforoz edilmektir; işsiz adam, modern çağın zındığıdır.

Bu kof dinin bizden talep ettiği kurban ise altın yahut kan değil, doğrudan doğruya zamandır; yani bize Allah tarafından bir daha tekrarı olmamak üzere bahşedilmiş olan biricik ömürdür.

İnsan, bir şirkete emeğini satmaz. İnsan, bir şirkete omuz gücünü yahut zekâsını da satmaz. İnsan, “maaş” dediğimiz o rüşvet mukabilinde, şirketlere “hayatının bir parçasını, geriye döndürülemez mukaddes saniyelerini” satar. İnsan, bir asgari ücret uğruna; eşinin yüzüne bakabileceği, evlâdının başını okşayabileceği, gökyüzünü temaşa edip Allah’ı zikredebileceği yegâne sermayesini, yani “ömrünü” satar. Kendisine verilmiş o ilahi nefesi (hayatı), asla sevmediği insanların, zerre kadar umursamadığı bir müessesenin kâr marjı büyüsün diye harcayan bir kimsenin, kendisine “eşrefimahlukat” demeye gücü yeter mi?

Bize çocukluğumuzdan beri şu yalanı aşıladılar: “Çok çalış, kariyer yap, yüksel!” Kariyer, insanın kendi fıtratına, sükûnetine ve hürriyetine açtığı savaşın adıdır. Plazaların camdan kulelerinde, “Müdür, Direktör, Şef” gibi unvanlar; aslında kölelerin boyunlarına takılmış, tasmalarının ne kadar pahalı olduğunu gösteren altın kaplama zincirlerdir. Bir insanı, haftanın altı günü, günün on saati, floresan ışıklar altında, excel tabloları ve manasız toplantılar arasında çürütüp, sonra da ona ay sonunda “maaş” adında bir sadaka vererek onu hür olduğuna inandırmak, Şeytan’ın bile aklına gelmeyecek muazzam bir illüzyondur.

İslam’da mesele çok daha derindir. Kur’an, “Şeytan sizi fakirlikle korkutur.” der. Kapitalizmin yegâne silahı da budur: Açlık korkusu. Rızkın mutlak kefilinin Allah olduğunu unutan modern Müslüman; aç kalma, statüsünü kaybetme yahut “fatura ödeyememe” korkusuyla rızkını patrondan, şirketten, sistemden bekler hâle gelmiştir. “İşimi kaybedersem mahvolurum.” diyen zihin, aslında Tevhid’i (Allah’ın birliğini ve kefaletini) paramparça etmiş, rızkın ipini firavunların eline teslim etmiştir. Maaşlı esaret, sadece iktisadi bir sömürü değil, aynı zamanda gizli bir şirktir de.

İşte bu leş makineyi durduracak yegâne amel, sendikal haklar aramak yahut mesai saatlerini tartışmak gibi sığ direnişler değildir. Bu putu yıkacak tek balta; çalışmamaktır.

“Çalışmamak” mefhumunu, süfli “tembellik, yatmak, asalaklık” ile karıştıran zihinlere acımak gerekir. Tembellik; bedenin bir zafiyeti, fıtratın çürümesidir. Hâlbuki bizim bahsettiğimiz “çalışmayı reddetmek”; yüksek bir şuurun, çelikten bir iradenin ve sarsılmaz bir felsefenin aktif başkaldırısıdır. Bu, Melville’in meşhur karakteri Kâtip Bartleby’nin, patronunun yüzüne bakıp büyük bir sükûnetle “Yapmamayı tercih ederim.” (I would prefer not to.) demesindeki o sistemi kilitleyen asil sivil itaatsizliktir.

Lakin bu asil reddiyenin, bu “müstafi” vakarın çok ağır bir bedeli vardır. Sistemi boykot edip çalışmayı reddetmek için, önce içinizdeki o “tüketici” putunu öldürmeniz gerekir! Çünkü efendilerin elindeki kırbacı var eden şey, sizin bitmek bilmez arzularınızdır. Yeni model bir telefona, daha lüks bir arabaya, başkalarına gösteriş yapacağınız markalı kıyafetlere ve lüks restoranlardaki suni statülere tapıyorsanız; siz zaten köleliğe gönüllü yazılmışsınız demektir. Kaçışınız şu an için mümkün değildir.

Bize dayatılan en sinsi ve en sefil yalanlardan biri de “Çok çalışırsan çok kazanırsın, çok kazanırsan hür olursun.” safsatasıdır. Hâlbuki kapitalizmin kanlı matematiğinde çok çalışanın kazandığı tek şey, sadece “daha lüks bir tükeniştir”. Asrımızın kof iktisat aklı, insanı sürekli gelirini (maaşını) artırmak için daha fazla mesaiye, daha çok yorulmaya zorlarken; Türk’ün kadim irfanı meseleyi tek bir kılıç darbesiyle çözer: “İşten değil, dişten artar.” Bu, sıradan bir ekonomi yahut birikim tavsiyesi değildir. İnsan, efendilerinin tezgâhında daha çok terleyerek, ömrünü daha çok satarak (işten) hürleşmez; insan, kendi nefsini terbiye edip heveslerini, masraflarını ve kâinatı yutan o oburluğunu kısarak (dişten) hürleşir. Çok çalışarak yaşanmaz; az harcayarak, az tüketerek, sahte ihtiyaçları baltalayarak ve sisteme muhtaç olduğun o kanalları kendi ellerinle koparıp atarak yaşanır.

Hakiki hürriyet, çok para kazanıp her şeyi satın alabilmek (satın alma gücü) değildir. Hakiki hürriyet; “zühd ve kanaat” kılıcını çekip, o sahte ihtiyaçların hiçbirine muhtaç olmamaktır. Tüketimi reddeden, ihtiyaçlarını asgariye indiren, başkalarının ne düşündüğünü (itibar putunu) zerre kadar umursamayan bir âdemi, hiçbir patron, hiçbir mesai, hiçbir maaş bordrosu esir alamaz. İhtiyaçsızlık, yeryüzünün en büyük, en yenilmez kudretidir. Diyojen’i İskender’in karşısında, dervişi sultanın karşısında başı dik tutan o muazzam asalet; işte bu “dünyaya tenezzül etmeme” vakarından gelir.

Bizler, yeryüzüne fatura ödemek, excel tablosu doldurmak yahut “Ayın Elemanı” seçilmek için gelmedik. Bizler; kâinatın zikrine şahit olmak, kendi ruhumuzu inşa etmek, sevmek, düşünmek ve Allah’ın mizanında asil bir kul olmak için bu nefesi aldık.

Gayri “geçim derdi” yalanıyla bizden çalınan o mukaddes ömrü geri almanın yegâne yolu; sükûnet, azla yetinmek ve “çalışmamak”tır.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Bir Cevap Yazın