Tatbikat 1: Gül Yetiştirmek

Girizgâh

İşimiz iş demiştik, o hâlde bismillah. Bu yazı dizisi, “Ne yapmalı?” sualine verilmiş en müşahhas cevaptır. Biz burada bir hobi öğretmiyoruz; biz burada Türk’ün istiklâl tatbikatını başlatıyoruz.

Elinin işe ermediği, marifetsizleştiğin her saniye bir kölesin. Toprağına dokunmadığın, silahını temizlemediğin, atını tımar etmediğin ve neslini fıtrat üzere yetiştirmediğin müddetçe “istiklâl” sadece bir marşın adı olarak kalır hayatında.

İlk maddemiz, gönlün ve bahçenin nöbet yeri: Gül Yetiştirmek.

Tatbikat 1: Gül Yetiştirmek

Gül yetiştirmek, bir avuç kara toprağın içine koca bir sırrı gömmek, kışın kaskatı soğuğunda üşüyüp ölü gibi uyuyan bir çubuğun, bahara doğru kızıl bir kıyametle uyanışına şahitlik etmektir. Bizler dünyanın sağır edici gürültüsünden, yalanlardan ve bitmek bilmeyen kılükâlden yoruldukça, sükûneti toprağın ağırbaşlı göğsünde ararız. Zira toprak, yalan söylemez; ona ne verirsen, sana kendi fıtratının en dürüst, en riyasız cevabını sunar.

Çiçekler, nebatat ve ağaçlar içinde gülün makamı bambaşkadır. O, salt bir süs bitkisi, vitrinleri renklendiren alelade bir çiçek değildir. Asırlardır şairlerin divanlarında kanayan bir yara, âşıkların sinesinde sızlayan bir mühür ve Efendimiz’in, sallallahu aleyhi vesellem, arz üzerinde bıraktığı o muazzez rayihanın, o latif kokunun cisimleşmiş hâlidir. Bu yüzden bir bahçede, bir avluda yahut bir pencere önünde gül yetiştirmek, basit bir bahçıvanlık hevesi yahut boş zaman meşgalesi sayılamaz. Bu, insanın kendi zevkiselimini ve kaybettiği merhametini inatla toprağa nakşetme cehdidir.

Gül, dikeniyle celâli, yapraklarının ipeksi dokusuyla da cemâli temsil eder. Biliriz ki; dikeni olmayan, kendini kanatmadan, hudutlarını çizmeden sunulan bir güzellik, hoyrat ellerde çabuk heba olur, sokağa düşer. Gül ise kendi haysiyetini sivri uçlu kalkanlarıyla muhafaza eder. Onu yetiştirmeye niyetlenen âdem, evvela o dikenin sızısına talip olmalı, elleri çizilip kanamadan o kızıl yahut beyaz vuslata erilemeyeceğini idrak etmelidir.

Bu rehber; toprağa dokunmayı unutan, sadece tuşlara ve ekranlara değen o nasırlı elleri, yeniden bir fidanın ve bir tohumun duasında birleştirmek için yazıldı. İsteriz ki bunu okuyan kimesne; sabahın serin ve kimsesiz seherinde kendi elleriyle diktiği bir gülün usulca açılan goncasına bakıp, âlemlerin Rabbinin sanatını temaşa etsin. İsteriz ki o ağır ve asil rayiha, hanesinin içine dolsun da, bu çağın üzerimize sinen kokuşmuş havasını silip atsın.

Hadi bakalım, toprağın kilidini kırmaya ve o muazzez kokuyu mülkümüze buyur etmeye başlayalım.

İntihab: Gülün Nevini Seçmek

Bahçene yahut saksına dikeceğin gül, bir fidanlıktan sıradan bir meta satın almak yahut vitrinden bir süs eşyası seçmek demek değildir. O, senin meşrebinin, sabrının ve karakterinin kâğıda değil, toprağa dökülmüş hâlidir. İnsan neye talipse, arzına da onu diker. Kimisi nümayişin peşindedir, kimisi şifanın, kimisi ise bir çirkinliği örtmenin derdindedir. Evvela neye niyet ettiğini bilecek, gülünü de o niyete göre intihab edeceksin.

İşte meşrebine göre toprağa emanet edeceğin neviler ve işin sırrını barındıran püf noktaları:

1. Kadim Güller (Rosa Damascena – Namıdiğer Isparta Gülü)
Eğer niyetin bahçeni sadece bir renk cümbüşüyle seyretmek değil de haneni asrısaadetin muazzez kokusuyla bereketlendirmekse, gideceğin yegâne yol budur. Kadim gül, gösterişsiz bir çalı gibi büyür, arsızca yayılır lakin açtığında katmerli yapraklarıyla toprağın en ağır, en yağlı ve en keskin rayihasını sunar. O, şifadır. Gülsuyu olup alnı serinletir, reçel olup sofrayı tatlandırır.

Kadim gülün yağı ve kokusu, güneş tepeye dikilince uçar gider. Eğer ondan şifa ve rayiha damıtacaksan; hasadını sabah ezanı vaktiyle beraber, üzerindeki serin çiğ damlaları henüz kurumadan, güneş güle tam olarak vurmadan evvel yapacaksın. Gül, uykusundan uyanır uyanmaz toplanır.


2. Çay-Melez Güller (Hybrid Tea)
Modern zamanların en çok bilinen, lakin fıtratı en çok zorlayan gülüdür. Boynu bükülmeyen, tek ve kalın bir dal üzerinde dimdik duran, kat kat iri çiçekli güllerdir. Bu gül, tavizsizdir; kalabalıklara karışmaz, tek başına asaletle durur. Lakin bu asaletin bir bedeli vardır: Hastalıklara karşı narin, müdafaası ise pek çetindir. Sürekli alaka, ciddi bir budama ve disiplin ister.

Bu gülden o koca, haysiyetli ve tek çiçeği almak istiyorsan, ana tomurcuğun etrafında beliren küçük, zayıf yan tomurcukları (filizleri) acımadan koparacaksın. Buna “sürgün seyreltme” denir. Gül, bütün gücünü ve gıdasını o tek ve asil çiçeğe vermelidir; enerjisini lüzumsuz heveslere bölerse, ortada ne vakar kalır ne de asalet.


3. Mektep Gülleri (Floribunda/Polyantha)
Melez güller gibi tek başlarına devasa durmazlar; onlar bir dalın ucunda buketler hâlinde, bir omuzdaşlık şuuruyla, cemaat gibi açarlar. Tek bir çiçeği kopardığında belki melez gül kadar ihtişamlı değildir, lakin bahçeye uzaktan baktığında o kalabalığın, o birliğin yarattığı muazzam renk şöleni insanı hayrete düşürür. Sürekli açarlar, çileye ve soğuğa karşı çok daha dirayetlidirler.

Bu güller buket hâlinde açtığı için, içlerinden kuruyan ve solan ilk çiçekleri derhâl o salkımın içinden küçük bir makasla temizlemelisin. Eğer o solmuş, ömrünü tamamlamış çiçekleri omuzdaşlarının arasında bırakırsan, hem hastalığa (mantara) davetiye çıkarır hem de bitkinin yeni tohum yapma inadını tetikleyerek yeni çiçeklerin açmasına mani olursun.


4. Sarmaşık Güller
Eğer etrafını saran beton yığınlarından, gâvurun diktiği ruhsuz, çirkin duvarlardan ve paslı çitlerden ikrah ediyorsan; toprağın güzelliğini göğe doğru tırmandırıp o çirkinlikleri fethedecek mücahitler bunlardır. Boyları metrelerce uzar, her yeri zapturapt altına alırlar.

Sarmaşık güllerin en büyük sırrı budur. İnsanlar uzun dalları dümdüz yukarı doğru bağlar ve sonra “Benim gülüm sadece en tepede açıyor, altları boş kaldı.” diye sızlanır. Hâlbuki o uzun ana dalları duvara yahut çite dimdik değil; yere olabildiğince paralel şekilde bükerek bağlamalısın. Bitkinin fıtratı gereği, sathi bağlanan dalın üzerindeki her bir uyur göz uyanır ve göğe doğru yeni sürgünler verir. Böylece gül sadece tepede değil, dipten uca kadar her karışta patlar.


5. Aşı Noktası ve Yabani Anaç
Gül fidanı alırken, sadece çiçeğin etiketine bakan adam aldanır. Evvela köke, toprağa girecek olan o temele bakacaksın. Bugün satılan o asil güllerin hemen hepsi, arsız ve dayanıklı bir yaban gülünün (ekseriyetle kuşburnu) köküne aşılanmıştır. Kök yabani, vahşi ve güçlüdür; üstündeki gövde ise asil ve nazlıdır. Bu ikisinin birleştiği şişkin, yumrulu yere “aşı noktası” denir. Orası sağlamsa, zedelenmemişse, gülün canı da sağlam demektir.

Toprağa diktiğin asil gülün altından, yani aşı noktasının daha aşağısından (doğrudan yabani kökten) zamanla bazı arsız, açık yeşil renkli, yedi yapraklı ve çok dikenli sürgünler fışkırabilir. Halk arasında bunlara “piç” denir. Yabani kök, üstündeki asil gövdeyi beslemekten yorulup kendi vahşi fıtratına dönmek ister. Eğer o alttan gelen sürgünü görüp de “Aman ne güzel, gülüm gürleşiyor.” diye sevinir ve onları kesmezsen; o arsız sürgün, yukarıdaki asil gülün bütün rızkını ve kanını emer, asil gülü kurutur ve koca nebat birkaç seneye sıradan bir yabani kuşburnu çalısına döner. Bu yüzden aşı noktasının altından gelen piç sürgünleri gördüğün an makasla kesmekle dahi yetinmeyecek, toprağı biraz eşeleyip o sürgünü köke bağlandığı yerden acımadan, asılarak koparıp atacaksın. Yabani olanın, asil olanı boğmasına müsaade etmeyeceksin.

Arzın Hazırlanması: Toprağın İmanını Tazelemek

Eline fidanı aldın. Nevini, meşrebini seçtin. Lakin o fidanı bağrına basacak olan arz, yani toprak liyakatsizse; senin bütün hevesin, emeğin ve o asil fidanın haysiyeti bir avuç çamurun yahut kurak bir toz yığınının içinde çürüyüp gidecektir.

Gül, haysiyetli toprak ister. Fıtratı gereği ne balçığın boğucu, riyakâr karanlığında esir olmaya tahammül edebilir; ne de kumun vefasız, suyu ve bereketi anında terk eden kuraklığında hayatta kalabilir. O, nefes alan, suyunu kararında tutan lakin kökünü de sıkıca kavrayan “tınlı” (killi, kumlu ve humuslu muvazeneli karışım) toprağı sever. Toprağı hazırlamak, sadece bir çukur kazmak değil; fidanın gireceği o karanlık rahmin imanını, nizamını tazelemektir.

İşte kazmayı vurduğunda riayet edeceğin o ağır ve hayati nizam:

1. Drenaj (Süzeklik): Gülün gövdesi ne kadar suyu ve güneşi severse sevsin, kökü durağan suyun içinde beklemeye gelmez. Durağan su, zillettir; kökü çürütür, nefesini keser ve o asil fidanı kendi yuvasında boğar. Eline beli alıp bahçende bir yer beğendiğinde, o yerin gül için bir yurt mu yoksa bir kabir mi olacağını evvela test edeceksin.

Gülü dikeceğin yere tahminen 40-50 santim derinliğinde bir çukur kaz. İçine koca bir kova suyu boca et ve başında bekle. Eğer o su, 15-20 dakika içinde toprağın derinliklerine doğru süzülüp kaybolmuyorsa, o toprak balçıktır, geçirgenliği yoktur. Kışın yağan yağmurlar o çukurda birikecek ve gülünün kökünü çürütecektir.

Eğer su inatla beklemede kalıyorsa, o çukuru biraz daha derinleştirecek ve en dibe iki üç parmak kalınlığında iri çakıl taşları, kırık kiremit yahut dere kumu sereceksin. Bu, fazla suyun kökten uzaklaşıp yeraltına tahliye olması için kurduğun emniyet subabıdır. Gülün kökü çakıla değmeyecek elbet, çakılın üzerine hazırladığın o güzel toprağı sereceksin; lakin fazla suyun kaçacak bir deliği muhakkak olacak.


2. pH Dengesi: Her toprağın bir asiditesi, bir meşrebi vardır. Gül, hafif asidik olan (pH değeri 6.0 ile 6.5 arası) topraklarda şahlanır. Türkiye’nin ekseri toprakları ise kireçli, yani alkali (yüksek pH) hususiyetindedir. Çok kireçli toprak, tıpkı kaba ve inatçı bir adam gibidir; içindeki demiri, çinkoyu, manganezi sımsıkı tutar, köklerin o gıdayı emmesine müsaade etmez. Neticesinde gülün koyu yeşil, haysiyetli yaprakları sararmaya, damarları belirginleşmeye başlar (buna kloroz denir).

Toprağın kirecini kırmak, asiditesini gülün istediği ince hizaya çekmek için kimyevi zehirlere başvurmayacaksın. Eğer toprağın kireçliyse, çukurun harcına ormandan topladığın “çam ibrelerini” (kurumuş çam yaprakları), meşe yaprağı çürüntüsünü yahut demlikte kalan o posalaşmış, şekersiz çay atıklarını karıştıracaksın. Çam ibresi toprağı yavaşça asidik hâle getirir, kirecin inatçı tutuşunu kırar ve gülü özgürleştirir. Gerekirse bir avuç tarım kükürdü serpmek de toprağın kimyasını güle ram eyler.

3. İaşe ve Çukurun Kazılması: Fidanın gireceği çukur, daracık bir mezar olmamalıdır. Eline kazmayı alıp toprağa vurduğunda, en az 50 santim derinliğinde ve 50 santim genişliğinde, ferah bir alan açacaksın. Gülün kökleri, ilk bir sene boyunca o sert ve işlenmemiş toprağa çarpmamalı, senin hazırladığın o yumuşak, besleyici harcın içinde rahatça yayılmalıdır.

Çukuru kazarken en büyük hata, çıkan bütün toprağı aynı yere yığmaktır. Toprağın ilk 20-25 santimlik üst katmanı güneşi görmüş, havayı solumuş, bakterilerce işlenmiş en kıymetli, en bereketli (kaymak) kısımdır. Alttan çıkan toprak ise sert, bereketsiz ve sağırdır. Kazarken üst toprağı sağ tarafa, alt toprağı sol tarafa ayır. Dikim esnasında o kıymetli üst toprağı, fidanın kökleriyle doğrudan temas edecek şekilde en alta ve köklerin arasına sereceksin. Sağır olan alt toprağı ise en üste, dolgu olarak kullanacaksın.

4. Yanmış Gübre: Hazırladığın çukurun harcına katacağın yegâne iaşe (besin), hayvan gübresidir. Lakin burada çok ince ve hayati bir çizgi vardır: Gübre kesinlikle ama kesinlikle “yanmış” olmalıdır. Yani inekten yahut koyundan alındıktan sonra, en az bir yahut iki sene boyunca açık havada bekletilmiş, fermente olmuş, ağır gazını (amonyak) ve içindeki yabani ot tohumlarını kusmuş olmalıdır.

Eğer acele eder de “Daha kuvvetli olur.” cehaletiyle taze, yaş gübreyi gülün köküne dayarsan; o gübrenin içindeki asit ve sönmemiş hararet, fidanın narin kılcal köklerini cehennem ateşi gibi kavurur. Taze gübre vermek, güle küfretmek gibidir; onun ruhunu incitir, merhamet beklerken ona şiddet uygulamaktır. İki sene beklemiş, toprak rengine dönmüş ve o ağır kokusunu kaybetmiş gübre ise sabrı öğrenmiştir. Onu o ayırdığın “üst toprak” ile harmanlayacak, çukurun dibine sereceksin. Gül, o sabırlı ve yanmış gıdayı yavaş yavaş, kendi vakarınca emecektir.

Toprağa Akid

Fidanı intihab ettin, arzı hazırlayıp toprağın imanını tazeledin. Şimdi sıra o canı, o karanlık rahme teslim etmeye geldi. Ağaç yahut gül dikmek sıradan bir ziraat faaliyeti, bir bahçıvanlık hevesi değildir; bu, senin toprakla, fıtratla ve zamanla yaptığın geri dönülmez bir “akid”dir, bir mukaveledir.

Bu mukavelenin şartları ağırdır, vakti ve nizamı kesindir. İşi ehline, fidanı fıtratına göre toprağa emanet etmenin usulü şudur:

1. Vaktin Tayini
Nebatın da bir nabzı, bir idraki ve bir inziva vakti vardır. Gülü toprağa vereceğin zaman, tabiatın sessizliğe büründüğü kasım ile mart ayları arasıdır. Bu aylar, gülün “fetret” dönemidir. Suyu çekilmiş, yaprağını dökmüş, uykunun kaskatı sükûnetine dalmıştır.

Eğer bir gülü uyanıkken, bahar coşmuşken, damarlarında su yürümüşken toprağından söküp başka yere dikmeye kalkarsan; fidan kan kaybeder, şoka girer, toprağı yadırgar ve küser. Uyanıkken yer değiştiren bitki feryat eder. Hâlbuki onu uykusunda, o fetret anında toprağa verirsen; bahar gelip de gözlerini açtığında kendisini asırlardır o toprağın öz evlâdıymış gibi hisseder ve kendi yurdunda uyanmanın o muazzam kuvvetiyle kök salar. Uyuyan çocuğu yatağına incitmeden taşımak gibidir; fidanı da toprağa uykusunda teslim edeceksin.

2. Kök Terbiyesi
Elindeki açık köklü fidan, fidanlıktan sökülüp sana gelene dek yollarda yorulmuş, rüzgâr yemiş ve köklerindeki o hayati nemi kaybetmiştir. Kuru kök toprağa düşmanlık eder; toprağın şefkatini reddeder, araya mesafe koyar.

Fidanı dikmeden evvel, temiz, kloru uçmuş ve hafif ılık bir suyun (peygamberî bir suyun) içine köklerini daldıracaksın. En az iki saat, lüzumunda yarım gün o suyu emmesine, yolda kaybettiği nemi hücrelerine geri çekmesine müsaade edeceksin. Suyu emip dirilmiş bir kök toprağa daha çabuk sarılır.

Sudan çıkardığın köklere dikkatlice bak. Uzun yolda kırılmış, ezilmiş, siyahlaşıp çürümüş kılcal kökler varsa, keskin bir makasla o kısımları sağlam yere kadar keseceksin. Hastalıklı yahut kırık kökü toprağa sokmak, bedene zehir enjekte etmektir. Kestiğin o taze uçlar, topraktaki yeni hayata açılan temiz kapılar olacaktır.


3. Aşı Noktası
Önceki kısımda bahsettiğimiz o aşı noktası (yabani kök ile asil gövdenin birleştiği o şişkin yumru), gülün kalbidir. Bu kalbin toprağın neresinde duracağı, senin yaşadığın iklimin sertliğine göre tayin edilir.

Soğuk İklimin Nizamı: Eğer kışın ayazının, donunun ve karının toprağı çatlattığı bir bozkırda, yüksek bir rakımdaysan; aşı noktasını toprağın iki üç parmak altına gömeceksin. Toprak, o asil kalbe yorgan olacak. Ayaz o noktayı vurup da içindeki suyu dondurmasın, damarları patlatmasın diye onu toprağın bağrında muhafaza edeceksin.

Sıcak İklimin Nizamı: Lakin Ege’nin, Akdeniz’in rutubetli, ılıman havasındaysan; don tehlikesi yoksa, aşı noktasını tam toprak hizasında yahut bir parmak yukarısında bırakacaksın. Zira sıcak memlekette aşı noktasını derine gömersen, o yumru terler, havasızlıktan boğulur, mantar üretir ve kendi yuvasında çürüyüp ölür. O kalbin nefes almaya ihtiyacı vardır.

1. Kümbet Usulü
Çukuru kazdın, alt toprağı ayırdın. Şimdi o kıymetli “üst topraktan” çukurun tam ortasına küçük bir tümsek (kümbet) yap. Fidanı o tümseğin üzerine oturt ve köklerini bir ata eyer vurur gibi, birbirine dolandırmadan o tümseğin etrafına aşağı doğru yay. Kökler yukarı dönmemeli, arzın merkezine bakmalıdır.

Toprağı kürekle atarken fidanı gövdesinden tutup hafifçe silkele ki, toprak zerreleri o sık köklerin arasına sızsın. Çukuru yarıya kadar doldurduğunda dur. İçine bolca su dök. Su, toprağı çamura çevirip köklerin arasına sımsıkı oturmasını sağlayacaktır. İçeride kalacak ceviz büyüklüğünde bir “hava boşluğu” bile, o kökün hava alıp kurumasına ve fidanın ölmesine sebep olur. Kök, havayla temas ettiği an ölür.

Suyu emdikten sonra kalan toprağı da doldur. Ayağının topuğuyla, gövdeye çok yaklaşmadan, etraftaki toprağı ez. Lakin öfkeyle tepinerek değil; bir adamın toprağa vurduğu vakur bir mühür gibi, kendi ağırlığını vererek toprağı sıkıştır. Fidanı hafifçe yukarı çektiğinde gelmemeli, toprak onu sımsıkı tutmuş olmalıdır.

2. Can Suyu
En nihayetinde iş bittiğinde, fidanın etrafına suyu tutması için küçük bir havuz (yastık) yap. Ve o ilk suyu, o mukaddes can suyunu ver. Suyu hortumla boca etmeyeceksin; toprağı deşmeden, yavaşça, toprağın o suyu emişini seyrederek dökeceksin. O suyu verirken içinden veya dışından bir kez “Yâ Hayy” de. Hayat veren, dirilten O’dur. Senin elinden toprağa akan su, gülün dünya ile imzaladığı ilk mukaveledir. Artık o gül senin mülkündedir, lakin canı ve kaderi âlemlerin Rabbinin elindedir.


İnzibat ve Budama: Nefis Terbiyesi

Bahçıvanlık ile Türk’ün toprak nizamı arasındaki en keskin ayrım budama vaktinde ortaya çıkar. Sıradan kimse makası eline aldığında dalı kesmeye kıyamaz, “yazıktır” der, nebata sahte bir merhamet gösterir. Hâlbuki fıtratı bilmeyen adamın merhameti, en büyük zulümdür. Budama, gülü kesmek, onu yaralamak, onu noksanlaştırmak değildir; budama, gülü kendi kibrinden, kendi lüzumsuz fazlalıklarından kurtarıp onu asıl haysiyetine ve hürriyetine kavuşturmaktır. Tıpkı nefis terbiyesi gibi. İnsan da içindeki arsız dalları, kof hevesleri budamadıkça kemâle erip o hakiki çiçeği açamaz.

Şimdi eline o çelik makası alacaksın. Lakin makasın keskin, çeliğin namuslu olacak; dalı ezip parçalamayacak, tek bir hamlede, pürüzsüz bir fıtratla kesecek. İşin inzibatı, şu kaidelere tabidir:

1. Vaktin Tayini: Budama, gül uyanıkken yapılmaz. Toprağa ilk cemre düşmeden, damarlardaki su (özsu) henüz uyanıp da dalların ucuna hücum etmeden evvel; şubatın sonu ile martın ayazlı başlarında makası vuracaksın. Eğer gül uyandıktan, su yürüdükten sonra kesersen; kestiğin yerden günlerce su damlar. Gül kan kaybeder, ağlar, takatten düşer. Onu acıtmadan, uykusunun en derin yerinde o noksanlıklarından arındıracaksın.

2. Kuru, Hasta ve Çapraz: Gülün karşısına geçip bütününe bir bak. Evvela şu üç düşmanı o gövdeden söküp atacaksın:

Kurumuş Dallar (Mazinin Yükü): Rengi kararmış, içi kurumuş, ömrünü tamamlamış dallar… Bunlar ağacın sırtındaki ölü ağırlıklardır. Onları dibinden, gövdeye bağlandığı o sıfır noktasından acımadan keseceksin.

Hastalıklı Dallar (İçteki Maraz): Üzerinde siyah lekeler, kabuklanmalar yahut mantar izleri olan dallar. O marazın, o hastalığın sağlam dallara sirayet etmesine müsaade edemezsin. Hastalıklı uzvu kesecek, bahçeden uzaklaştıracak, hatta yakacaksın.

Çapraz ve Öksüz Dallar (İç Çatışma): Birbirinin üzerine binen, birbirine sürtünen ve gülün kendi içine doğru büyüyüp göbeğinin güneş almasını engelleyen o “öksüz” dallar… Bunlar, kendi içinde kavga eden, birbirinin ışığını ve rızkını çalan asilerdir. Biri muhakkak kesilmelidir. Gülün ortası (kalbi) açık olmalı, güneş ve rüzgâr o merkeze rahatça girip çıkabilmelidir. Havasız kalan merkez, çürümeye ve hastalığa mahkûmdur.


1. Dışa Bakan Göz: İşte ziraatın felsefeyle yekvücut olduğu o muazzam çizgi. Keseceğin dalın üzerinde, bahara uyanmayı bekleyen küçük, kızarık çıkıntılar (gözler/tomurcuklar) vardır. Makası asla içeriye, gülün kendi gövdesine doğru bakan bir gözün üzerinden vurmayacaksın. Neden? Çünkü gülün kendi içine doğru büyümesi boğulmadır, kısırdöngüdür, kendine dönük bir hastalıktır. Kesimi daima dışarıya, dünyaya, boşluğa doğru bakan bir gözün tam 5 milimetre (yarım santim) üzerinden yapacaksın. Böylece uyanan dal, merkeze değil dışa doğru atılacak; çevresini kuşatacak, havayı kucaklayacak ve bir fatih gibi hudutlarını genişletecektir. İçerideki sıkışıklık ve karanlık yerini genişliğe ve ferahlığa bırakacaktır.

2. Kesim Açısı: Makası o dışa bakan gözün 5 milimetre üzerinden vururken, dümdüz (sathi) kesmeyeceksin. Kesimi 45 derecelik bir açıyla, tomurcuğun bulunduğu tarafın tam aksi yönüne doğru meyilli yapacaksın. Bunun sebebi şekilcilik değil, bekadır. Bahar yağmurları yağdığında yahut çiğ düştüğünde; o kestiğin yaranın üzerinde su birikmemelidir. Eğer düz kesersen su orada göllenir, yarayı çürütür, mantar yapar ve o uykudaki gözü boğar. Meyimli kestiğinde ise, rahmet olarak inen su o yaranın üzerinden kayar, tomurcuğa hiç değmeden sırtından süzülüp arzın merkezine, toprağa kavuşur. Su, dalın üzerinde mülk edinmez, durmaz; akar ve fıtratını bulur.

3. Apikal Dominans: Bu işin en ağır dersi buradadır. Bir neabtta “apikal dominans” (tepe baskınlığı) denen bir fıtri kanun vardır. Bitki, topraktan aldığı bütün gücü, bütün büyüme hormonunu (oksin) en tepedeki, en uçtaki o kibirli dallara gönderir. Alttaki dallar güdük kalır, ezilir; ağaç sadece tek bir yöne, sıska ve orantısız bir şekilde uzar. Sen o tepedeki kibirli, uzun dalları makasla budadığında, o yukarıdaki hükümranlığı yıkmış olursun. Yukarıdan gelen o “tekelci” emir dağılır. Kesik yendiği an, ağacın gövdesinden ta aşağılara kadar uyuyan, sırasını bekleyen, ezilmiş bütün gözler birden uyanır. Hormon ve can suyu her yana eşit dağılır. O sıska, tek yönlü ağaç, her yanından fışkıran sürgünlerle gürleşir, yere sağlam basan, vakur ve yenilmez bir kütleye dönüşür. Zirveyi budamak, ağacı öldürmez; onu tabanından diriltip, devasa bir orduya çevirir.

İrsal ve İaşe: Sulama ve Besleme

Fidanı toprağa akdettik, makasla nefsini terbiye ettik. Lakin iş burada bitmez. Bir canı toprağa emanet etmek, onun rızkına ve diriliğine kefil olmaktır. Suyu vermek ve toprağı beslemek (irsal ve iaşe), modern bahçıvanların zannettiği gibi eline bir hortum alıp bitkinin üzerine şuursuzca su boca etmek yahut dibine kimyevi zehirler dökmek değildir. Suyun bir edebi, toprağın bir namusu vardır.

Bu edebe riayet etmeyen kimsenin bahçesinde gül değil, ancak hastalık ve zillet büyür.

1. Sulama Usulü: Gülün yaprağı, onun güneşe, semaya dönük yüzüdür; suyu içeceği dudakları değil. Suyu gürül gürül gülün tepesinden, yapraklarının ve goncalarının üzerinden aşağıya doğru boca etmek, fıtrata yapılmış en büyük hürmetsizliktir. Bu, gösteriş budalası bir adamın ibadetine benzer; dışarıdan ıslak ve canlı görünür lakin kökü, temeli kuraktır.

Gülün yaprağına su değdirilmez. Suyun menzili doğrudan topraktır, köktür. Eğer o narin yaprakların üzerinde su damlacıkları bırakırsan, o damlalar ikindi güneşiyle birleştiğinde birer mercek vazifesi görür ve yaprağı delip kavurur. Dahası, geceye ıslak giren bir yaprak, o rutubetin içinde en sinsi düşmanları ağırlar: Üzerine beyaz bir kefen gibi çöken “Külleme” ve yaprağın haysiyetini çürüten, onu sarartıp döken “Kara Leke”. Suyu yaprağa değdirmek, bu mantar hastalıklarına bahçenin kapısını kendi ellerinle açmaktır. Suyu usulca, toprağı deşmeden, yavaş yavaş doğrudan gülün dibine, o görünmeyen köklerin karanlık karargâhına vereceksin. Rızık, bâtından verilir; zahire sürülmez.

2. Vaktin Tayini: Suyu ne zaman vereceğin, en az nasıl vereceğin kadar mühimdir. İnsanlar ekseriyetle akşam serinliğinde, güneş battıktan sonra sulama gafletine düşerler. Gece verilen su, toprağı dondurur; güneşin ısıtıcı eli çekildiği için o su buharlaşamaz, nebat geceyi soğuk, ıslak ve hastalıklara açık bir zillet içinde geçirir.

Suyu, sabahın serin, kimsesiz seher vaktinde vereceksin. Rızkın dağıtıldığı o mukaddes vakitte. Toprak o suyu emdikten hemen sonra güneş usulca yükselecek, toprağın bağrındaki o nemi ısıtacak, kökler o ılık suyu iştahla damarlarına çekecektir. Su, gün boyu güneşin o vakarla yükselen hararetiyle harmanlanacak ve gül, o çetin öğle sıcağını, sabah köküne depoladığı o serin ve diri kuvvetle hiç boynunu bükmeden atlatacaktır.

3. Malçlama (Örtüleme): Gülü suladın, toprağı doyurdun. Lakin o temmuz sıcağı, o acımasız rüzgâr, toprağın bağrındaki o can suyunu (nemi) sömürüp buharlaştırmak için bekler. Dahası, toprağın o bereketli ıslaklığını fırsat bilen yabani otlar, ayrık otları ve parazitler pusuya yatmıştır. İşte burada “malçlama”, yani örtüleme sanatı devreye girer.

Gülün kök çevresine, toprağın üzerine; temiz saman, ufalanmış çam kabuğu, kuru meşe yaprakları yahut ince dal kırıkları sereceksin. Bu örtü (malç), toprağın üzerine çekilmiş kalın bir zırhtır. Öğle güneşinin kibrini kırar, toprağın altındaki o serin nemin buharlaşıp göğe kaçmasına mani olur. Gülün kökü yazın en kavurucu günlerinde dahi o zırhın altında serin ve diri kalır.

Malçın asıl büyük cihadı, “bozgunculara” karşıdır. Gülün etrafında biten o tufeyli (parazit) yabani otlar, hiçbir estetiği, hiçbir gayesi olmayan lakin arsızca gülün suyunu ve rızkını çalan hırsızlardır. Sen o kuru saman yahut ağaç kabuğu zırhını toprağa serdiğinde, o yabani otların güneşle irtibatını kesersin. Güneşi göremeyen, karanlıkta ve havasızlıkta boğulan o bozguncular, daha filizlenmeye bile mecal bulamadan toprağın altında çürüyüp giderler. Böylece gülün rızkı, sadece güle kalır. Üstelik o serdiğin saman ve yapraklar zamanla çürüyüp toprağa karışarak, en hasından, en fıtri olandan bir gübreye (humusa) dönüşür.

Hasat

Toprağa fidanı akdettin, nefsini makasla terbiye ettin, suyunu edebiyle verdin ve hastalıklarla cenk ettin. Bütün bu ağır mesainin, bu sabrın ve topraktaki o sessiz bekleyişin tek bir menzili vardı: Vuslat. Gülün, o kaskatı dikenin içinden yarılarak, bütün haysiyetiyle kendini kâinata sunması.

Lakin çiçek açtığında iş bitmez. O çiçeği dalında çürütmek yahut vaktinden evvel koparmak, emeğe ve güle ihanettir. Hasat, gülü koparıp almak değil, onun hakkını teslim etmek, emaneti fıtratına uygun bir vakarda kabullenmektir.

1. Vaktin Tayini: Gül, kokusunu (rayihasını) ve o şifalı yağını yapraklarında değil, taç yapraklarının ipeksi dokusunda, gecenin serinliğinde demler. Öğle güneşi tepeye dikildiğinde, o yakıcı hararet gülün yağını buharlaştırır, kokusunu göğe uçurur. Geriye sadece kurumaya yüz tutmuş, yorgun ve posası çıkmış bir çiçek kalır.

Gülünü koparacağın vakit, sabah ezanından hemen sonra, güneşin ilk ışıklarının bahçeye vurduğu lakin henüz havayı ısıtmadığı o mukaddes aralıktır. Üzerinde geceden kalma çiğ damlaları dururken, taç yaprakları tam açılmamış, henüz yarı gonca hâlindeyken makası vuracaksın. O vakitte toplanan gülün rayihası en harlı, yağı en kesif, rengi en diri hâlindedir. Gülsuyu damıtacaksan yahut reçel yapacaksan, şifanın asıl mührü bu saatte vurulur.

2. Makasın İzi: Gülü dalından koparırken, ekseriyetin yaptığı en büyük hata çiçeği hemen sapının altından, boynundan kesmektir. Gül, fıtratı gereği bir tohum verme, neslini sürdürme telaşındadır. Çiçeği açıp da döllendiğinde, o çiçek solar ve nebat “Ben görevimi yaptım, neslimi emniyete aldım.” diyerek rehavete kapılır, büyümesini durdurur ve uykuya dalar.

Sen o çiçeği koparırken, gülün o “görevim bitti” gafletine düşmesine mani olmalısın. Çiçeği boynundan değil, daha aşağıdan, dalın üzerindeki ilk “beşli yaprak” grubunun (üçlü yaprakların değil, tam beş yaprakçığı olan güçlü filizin) hemen üzerinden, yine dışa bakan bir gözün hizasından ve 45 derecelik açıyla keseceksin.

Sen o kalın sapı beşli yaprağın üzerinden kestiğinde, gül neslini sürdürme telaşıyla yeniden uyanır. O kestiğin yerin hemen altındaki güçlü göz patlar, yukarıya doğru yepyeni, kanlı canlı bir sürgün verir ve birkaç hafta içinde sana ikinci bir gonca sunar. Hasat, gülü bitirmek değil; onu yeniden, daha gür bir şekilde cihada sürmektir.

3. Solanların Temizliği
Eğer gülünü taze taze koparmadıysan ve çiçek dalında solup geçmişse, onu orada çürümeye terk etmeyeceksin. Solmuş, pörsümüş ve rengini yitirmiş çiçekler, ağacın üzerinde asılı kalan ölü ağırlıklardır. Nebat, o ölü çiçeği “kuşburnu” (tohum) yapmak için bütün enerjisini ve suyunu oraya harcar.

Solan çiçeği görür görmez, tıpkı hasattaki gibi o beşli yaprağın üzerinden acımadan keseceksin. Ağaç, mazinin yükünden kurtulacak, bütün rızkını yeni sürgünlere ve geleceğin goncalarına verecektir. Geçmişi budamayan, geleceğin çiçeğini göremez.

ZEYL: Havadaki Kutulardaki Saksıda Gül Yetiştirmek

Eğer etrafın betonla çevriliyse, ayağın toprağa değmiyorsa ve bir balkona yahut pencere kenarına mahkûmsan; haysiyetli bir saksı senin bir karışlık arzındır, vatanındır. Gül saksıda yetişir mi? Yetişir. Lakin saksıdaki gül, mahpustaki bir aslan gibidir; fıtratı daralmış, kökleri hudutlanmıştır. Bu yüzden bahçedeki gülden çok daha fazla ihtimam, çok daha hassas bir adalet ister.


1. Saksının İntihabı: Gülü, o vitrinlerde satılan, altı deliksiz, süslü ve ufacık plastik kutulara hapsedemezsin. Gülün kökü derine gitmek, karanlıkta ve serinlikte uzamak ister.

Hacim ve Derinlik: Seçeceğin saksı en az 40-50 santim derinliğinde ve en az 40 litrelik bir hacme sahip olmalıdır. Dar saksıda kökler birbirine dolanır, toprak hızla kurur, gül boğulur.

Malzemenin Fıtratı: Plastik saksı, yazın kökü kaynatır, kışın dondurur. Toprağın nefes almasına mani olur. İmkânın varsa sırsız pişmiş toprak (terrakota) saksı yahut kalın ahşap bir fıçı seçeceksin. Pişmiş toprak gözeneklidir, terler, nefes alır; tıpkı senin gibi.
Drenaj: Saksının altındaki delikler asla tıkanmamalıdır. En dibe, topraktan evvel muhakkak iki üç parmak kalınlığında çakıl, pomza taşı yahut kırık kiremit döşeyeceksin. Altı delik olmayan saksı, çiçeğin idam sehpasıdır.

2. Saksı Harcı: Saksıdaki gül, kökünü uzatıp başka diyarlardan gıda bulamaz; sadece senin ona verdiğinle, o daracık kabın içindekiyle yetinmek mecburiyetindedir. Bu yüzden bahçeden kazdığın kaskatı toprağı getirip saksıya doldurursan, birkaç sulamadan sonra o toprak taş gibi sertleşir, kökleri sıkar ve nebatı öldürür.

Saksı harcı hafif lakin tok tutucu olmalıdır. Bir ölçü kaliteli torf (orman humusu), bir ölçü yanmış koyun gübresi, bir ölçü bahçe toprağı ve suyun süzülmesi için yarım ölçü perlit yahut dişli dere kumu. Bu karışım kökü hem sıkı tutar hem de nefes aldırır.

3. Evin İklimi: Gül, salon bitkisi değildir. Evin içinde, klimanın altında, karanlık köşede yaşayamaz. Gül, rüzgârı hissetmek, güneşi görmek mecburiyetindedir.

Saksını, evinin en az 5-6 saat doğrudan güneş alan (tercihen güney yahut güneydoğu cepheli) bir balkonuna veya pencere dışına koyacaksın. Eğer hava cereyanı yoksa, yapraklar terleyip mantar (külleme) hastalığına yakalanır. Gülün rüzgârla hemhâl olması şarttır.

4. Saksıda Sulama ve Besleme: Topraktaki gül, suyunu derinlerden arayıp bulabilir lakin saksıdaki gülün kaderi senin elinden dökülecek suya bağlıdır.

Susamadan Su Verme: Yazın saksı çabuk kurur, kışın ise kurumak bilmez. Suyu ezbere (her gün) verme. Parmağını toprağa bir boğum batır; eğer içerisi nemliyse, üstü kuru görünse bile sulama. Suyun fazlası kökü çürütür. Suladığında ise, suyun alt deliklerden hafifçe sızdığını görene dek, kökü tam doyurarak sula.

İaşe Takviyesi: O dar hacimdeki rızık (gübre) en fazla bir senede tükenir. Bahar aylarında, sürgünler uyanırken toprağın üzerini hafifçe eşeleyip bir iki avuç yeni “yanmış gübre” yahut organik sıvı gıda vermek, gülün cihadına takviye kuvvettir.

5. Saksıda Budama: Bahçedeki gülü serbest bırakırsın, yayılır. Lakin saksıdaki gülün hududu bellidir. Eğer yukarıya doğru çok uzamasına müsaade edersen, saksının dar kök sistemi o büyük gövdeyi besleyemez; rüzgâr vurduğunda saksı devrilir.

Saksı gülünü budarken, bahçedekine nispetle daha cesur, daha kısa keseceksin (sert budama). Onu saksının ağırlık merkeziyle dengede tutacak, merkeze yakın, kompakt ve sağlam bir kütle hâline getireceksin.

Velhasılıkelam

Toprakla ahitleşip sabrın suyunu verdikten, kışın ayazında umutla bekledikten ve nihayet o haysiyetli dikenlerin arasından süzülen goncanın tebessümünü gördükten sonra anlarsın ki; aslında aylar boyu yetiştirdiğin, üzerine titrediğin o gül, senin kendi nefsindir.

Elindeki makasla hiç acımadan kestiğin o kuruyan, işe yaramaz dallar senin dünyevi zaaflarındır; köküne kattığın kara gübre senin tevazun, sabahın kör vaktinde verdiğin can suyu senin merhametin ve en nihayetinde açan o çiçek, Allah’ın sana bunca zahmetin ardından lütfettiği o sarsılmaz sükûnettir. Gül ağacını budayan kimse, içindeki lüzumsuz kibri ve hevesi de budadığını hisseder.

Gülün fani ömrü kısadır; vakti gelir, o ihtişamlı yapraklar usulca dökülür, rüzgâra karışır ve toprakla bir olur. Fakat bir gül ağacına sırtını yaslayan kimse bilir ki; kök toprağa sağlam tutunmuşsa, su vefalıysa, o dökülen yapraklar bir son değil, sadece bir sonraki baharın, çok daha gür bir dirilişin sessiz müjdesidir. İnsan kendi elleriyle serin toprağa bir can emanet ettiğinde, bir tohumun çatlamasına vesile olduğunda, artık toprağın üstünde yürürken çok daha edepli, göğün altında nefes alırken çok daha müteşekkir bir faniye dönüşür.

Şimdi bu satırları, bu ekranı ve bu mevhum dünyayı bir kenara bırak. Çıkıp kendine haysiyetli bir karış toprak bul. İmkânın yoksa geniş, sağlam bir saksı bul. Ama ellerin muhakkak kirlensin, tırnaklarının arasına o kara toprağın bereketi dolsun. Bir fidanın kökünü, kendi ellerinle o karanlık ve sessiz rahme yerleştir. Parmaklarına diken batsın, canın yansın, omuzların yorulsun.

Zira kanamadan kazanılmış hiçbir hakiki güzellik, toprağa bedeli ve teri ödenmemiş hiçbir istiklâl yoktur. Bırak; senin de bahçende, senin de mahallende o peygamberî rayiha tüllensin.

Tatbikat 1: Gül Yetiştirmek” üzerine 2 yorum

  1. Eyvallah, geçen sene istemiştim çiçek ekmek, büyütmek ancak nasip olmadı.
    Planım basitçe, bir saksı bir tohum ve birazda suydu. Anlaşılan sandığımdan daha zormuş.
    Geçenlerde yine aklıma geldi ama kendime tam güvenemedim, bugün bu yazıyla kararım netleşti, Allah razı olsun.

Bir Cevap Yazın