Ayağa Kalkarak “İkinci Yeni” Akımı

Demek, aradan, aşağı yukarı, 35 insan-yılı geçmiş!

Bana baka; ‘İkinci Yeni’ (ben, ‘Sıkı Şiir’ diyorum şimdi buna; o başka, ya da ‘Sivil Şiir’) 1950’lerden sonra, Türkçede, taşradan gelmiş ve çok genç parasız yatılıların oluşturdukları hiç beklenmedik, garip bir biçimde de özgün, çağdaş, çağcıl ve önemli bir şiir ve bir düşünce ‘sıçrama’sıdır; yani 13/15 bir akım. Çok özgül bir anlamda belki de bir Mülkiye hareketi, hiç değilse bir Ankara şiir olayı. (Ne tuhaf; uç beylerini de birlikte getiren, iyice sınırda ve yeni şiir atılımları, ikidir Ankara’dan çıkıyor Cumhuriyet tarihimizde!)

‘Bakışımsızlık’, ‘Kakışım’, ‘Atonallik’, ‘Logaritma’ vs. bunlar adamın kendi anlatışları diyerek bir yana bırakılsın. Ama, ayağa kalkarak, herhalde şu ortak ünlemi söyleyebilirim:

1955-56’larda, ‘İkinci Yeni’yle, bildiğimiz balıkçı İsa, -hem erkek olarak, hem de masallarda, gerçeküstücülükte ve gerçeküstücü masallarda olduğu gibi İsâ, çıt!, Âsi’ye dönüştürülerek-, ilk kez yurttaş düz Meryem’i doğurmuştur! gibi ve âdeta!

Doğrusu, bunca yıl sonra bugün 1989’da bile (Rauf Mutluay, Asım Bezirci gibi) her anlamıyla ‘hoca’ olan yazın tarihçileri ya da eleştiricileri ‘İkinci Yeni’ şiir akımı sürecinde neler olup bittiğini ve işin içindeki yalın boyutları da anlamış değillerdir; akılları kesmiyor mu bilemem.

İlkin; o sivil ‘çıkış’ yılları olan 1955-56’lar sularına, havalarına bakalım bir:

Yakın çevremizdeki eskimiş şairlerin ve yazın eleştirmenlerinin algıları ve ufukları, -‘yürüyen’ bir bando mızıka gibi şaşırtıcı bir biçimde gelişen tarihe, tarihçilere ve hızla değişen gerçekliklere, hatta elle tutulurcasına somut olgu ve belgelere sırtlarını dönerek-, gerçekten de çok dar ve çok ilkeldi. (Ayrıca; büyük bir bölüğünün kuru bilgi düzeyinde de müzik’le (yani aşk’la) ve müzik bilimiyle, -hele atonallikle hiç-, bir ilişiği olmamıştı; hadi bunları da yine benim kendi anlatışlarım diyerek geçelim peki).

Sizin anlayacağınız, kısacası, büyük değişiklik içinde değişmeye direnen ortam ve koşullar gereği, -yaklaşık olarak dahi olsa bile-, hep kendisini kurnaz bilmiş Beria’larla ya da aritmetikli, hesaplı Beria’cıklarla, silme, ama derece derece silme doluydu.

Biz, ‘İkinci Yeni’ şairleri olarak, yeni bir dilbilgisi ve yeni bir sözdizimiyle, yeni bir istifle de kuşanmıştık. Ve sözgelimi, Prof. Suut Kemal Yetkin’lere (yani Prof. İhsan Doğramacı’lara); Yaşar Nabi Nayır’lara (yani Prof. Orhan Aldıkaçtı’lara); Atatürkçü bir kadın hareketi olan Mavi Yolculara, bir tekkenin postnişini gibi ‘Prens Sabahattin’ Eyüboğlu’lara, yani altı oklu devlet memurlarına; Oktay Rifat’lara, Melih Cevdet’lere, yani oksuz belediye memurlarına; Osmanlıyla iki kaşık gibi iç içe duran işbu cümhuriyet‘e; Baylan’cı statükoculara, arabeskçilere, Orhan Gencebay’lara, CHP’li Attilâ İlhan’lara, İrfan takma’sına sığınan Tataratitiri’lere, vb.ne kesinkes ve açıkça karşıydık.

‘İkinci Yeni’ akımı ya da serüveni, –işte ne denirse densin-, başlangıçtaki ilk anlamıyla Sezai Karakoç ile Cemal Süreya’dır (dibe inilirse; ‘çile’ ve ‘trajedi’ye aldırmamasıyla Cemal Süreya ‘İkinci Yeni’nin aydınlığı içinde CHP ödülü almamış ‘karanlık’ bir Attilâ İlhan değil midir biraz?)

Açarsak ya da toparlarsak, ‘İkinci Yeni’nin benimle doğrudan bir ilişiği yok galiba. Şiirlerden değil de düzyazılardan (tarih ve müzik de) gelmiş olmakla ve kendimi kesin şairden saymamakla da ‘İkinci Yeni’den olmayabilirim. Zaten Memet Fuat gibi önemli eleştirmenler (1985’te Mr. Hyde’larla, ‘Kötülük Dayanışması’cılarla içli dışlı olan Memet Fuat’tan dolaştığı kendi katmanının ve dönendiği anlayışının ne yaman bir acımasızlıkla örülü olduğunu öğrenecektim) beni antolojilerine iş çok geniş ölçekli olduğu için alırlar ama akıllarınca çok küçültülmüş olarak. Eleştirici Rauf Mutluay hiç almıyor, bence böyle bir davranış daha dürüsttür.

‘İkinci Yeni’nin ‘çıkış’ (‘mısrayim’, ‘rahim’, ‘exodus’) yeri de -ki ilk ‘İkinci Yeni’ soruşturması (Ocak ve Şubat, 1957) da, ‘İkinci Yeni’ şairlerinin yazıları ve şiirleri de orada çıkardı- Pazar Postası haftalık gazetesidir. O zamanlar feodal anlayışını çözmemiş olan Muzaffer Erdost şiirdeki bu başkalaşıma, 1956 yaz aylarının başında ‘İkinci Yeni’ adını yine Pazar Postası‘nda koymuştu. (1988’de Muzaffer Erdost’un feodal anlayışının artık çözülmeye başladığını anladım; çünkü bir konuyu irdelemeden ve bir acele çoğunluk gibi düşünerek çok kolay ve bence ucuz bir yolu seçiyor ve işbu devletin adamları olan karanlık bir aileye hizmet etmek uğruna sözünün eri olmaktan çıkabilmiştir). Muzaffer Erdost’un ‘İkinci Yeni’, şiirleri anlamak ve kendince yorumlamak isteyen yazıları da ve ‘İkinci Yeni’ye karşı çıkan tartışmalar da çokluk Pazar Postası‘nda geçiyordu. Sonraları suluboya anlatılarıyla ünlenecek olan Demir Özlü ve yine sonraları ünlü bir gazeteci olacak olan Baylan’cı statükoculardan Ahmet Oktay (Yılmaz Gruda, Tevfik Akdağ da var) zıtçı bir davranış içinde pek dişe dokunur ve akıllıca bir şey söylemiyorlardı ama işte! Hayalet Oğuz’un, Asaf Çiğiltepe’nin, Orhan Duru’nun, Tevfik Çavdar’ın ‘İkinci Yeni’ şiirlerine karşı çıktıklarını da anımsıyorum. Lâtilokumlu ya da Değirmenli Oxford’dan 1958’de döndükten sonra karanlık bir aileden olan Tektaş Ağaoğlu’nun da.

Turgut Uyar, -ki eski şiirin yörüngesinde Atatürk şiirleri ve iki kitabı vardı ama- ‘İkinci Yeni’ adı konduğunda 29 yaşında genç bir şairdi ve giderek de ‘İkinci Yeni’nin en önemli şairlerinden biri oldu. Belki de birinci.

‘İkinci Yeni’ adı konmadan önce eskimiş şiirin yolunda yazılmış kötü iki kitabı bulunan Edip Cansever, ara kuşaktandı ve arada kaldı filan ama ‘İkinci Yeni’de kendini buldu. Hep dikkatimi çekmiştir; (ben Edip Cansever’i orta bir şair olarak görürüm, özel) nedense genellikle ortaokul çıkışlılar ya da ortaöğretim hocaları ya da orta irfanlılar Edip Cansever’in şiirlerini severlerdi. Sanırım bu yüzden çok ödül aldı, bizim parasız yatılılık alışkanlığımıza aldırmayarak da Etiler’deki evine bir ödül köşesi yaptırmak üzere marangoz bile çağırtmıştı. İki yıl önceki bir yazımda Edip Cansever’in mesleğinin de ‘İkinci Yeni’ye katkısını anlatırken kendisine ‘çarşı esnafı’ demiştim. Duyduğuma göre kimileri buna bozulmuşlar. Ben ne yapayım, Reşat Ekrem Koçu da, İstanbul Ansiklopedisi‘nde kendisine “tüccardan” der (bunda ne var? ‘kitabî’ İbrahim Ferit de ‘tüccardan’ değil midir?). Peki, düzeltiyorum: doğrusu ‘leblebici’ olacak; çünkü gerçekten aile leblebicilikten zengin olmuş ve Kapalı Çarşı’daki dükkânları satın almaları sonradır. (Bizim Taksim’de geçen çocukluğumuzda yaptığımız futbol kapışmalarında toplarımız bezdendi, mahalleye yeni gelen bir çocuk, oyun bilmese bile salt topu lastik diye onu takıma alabilirdik. Edip Cansever’in ‘İkinci Yeni’ye sonradan şartlı olarak alınmasının nedeni acaba bu mudur!)

Bukalemundan ise söz etmeyeceğim.

Şimdi sıra atladığımız özel şeylere geldi:

Elbet ‘İkinci Yeni’ yalnız minkale, pergel ve gönye değildi. Helikon; Bülent Arel, İlhan Usmanbaş, İlhan Mimaroğlu, Faruk Güvenç, Üner Birkan, ‘mobil’ yontuları, atonal müzik, 12 ton müziği, Arnold Schönberg, Alban Berg, Wozzeck, Anton von Webern, Bagateller, Stravinski, Bartok, Richard Strauss, Hindemith, Mahler; Buñuel, Visconti, Yeni Dalga, Cahiers du Cinéma, A Resnais, Godard, L. Malle, Trauffaut, R. Enrico, Marcel Camus, J. Rouch; bir anlamda karikatürde Kafka’nın karşılığı Chas Addams; Kleist’ın Michael Kohlhaas’ı -dünyada en beğendiğim anlatı, ‘kronik’-, Kandinski, Miro, Klee; Lautrémont (Türkçe’ye ilk kez 1952’de Sait Faik çevirmiştir; ‘Erselik’)

Bir de ‘İkinci Yeni’nin gölgesinde olup da 1969’da ona karşı çıkanlar da oldu: İsmet Özel, Süreyya Berfe ve inanılmaz uzun yeteneksizliğiyle Ataol Behramoğlu.

Çocukluğumuzda Alkazar’da izlediğimiz sığırtmaç filmlerinde bir de ‘kötü adam’ vardı. Asım Bezirci’yi o role yakıştırmak aklımdan geçmez, onun rolü olsa olsa yalnız ‘olumsuzluk’tur. Yine de Asım Bezirci için üzülürüm, çünkü o günden beri herkes ve her şey değişti, bir o 1955-1956’larda kaldı.

Ben biliyorsunuz, hakkını arayan ama yamuk bir simruğ’um (doğrusu ‘simurg’). Tarihi ve tarihçeleri kurcalamak adına gerekirse yengeç gibi yan yan yürüyebilirim. O yüzden yazıyı bir ibret ile bitirmek istiyorum: Bir gün yengeçler bakarlar ki bir yengeç adam gibi doğru dürüst yürüyor; sarhoş sanırmışlar onu.

Not: Benim 1940-41 yıllarında Ayasofya önündeki idamdan geldiğim olayı başka bir yazıya bakacak.

Katlandılar“.

(1989)
Şiirin Bakır Çağı

20170801172953_adsiz-tasarim-43

Bir Cevap Yazın