Turgut Uyar

BİR ANADOLU VARDIR

Bir Narhanımcık vardır.
Cin dağlarının arkasında.
Bir çukur köyde.
Ya üç ya dört yaşındadır görseniz,
Süt sağar, yün eğirir ufak elleriyle.
Babasıyla diz dize oturur akşamları,
Ne lâflar söyler büyük insan gibi,
Hayret edersiniz..

Bir Gergisüban köyü vardır.
Cin dağlarının arkasında.
Bizim Narhanımcığın köyüdür.
Fena geçmez baharları kıtlık olmazsa.
Elma yetişir, kartopu yetişir topraklarında.
Gelgelelim yağmursuz yazlar gelince,
Bir dert herkesi dilsiz eder.
Narhanımcık ağlar.
Kış da kötü bastı mıydı üstüne,
Açlıktan sığırlar bile ölür gider…

Bir Mihrali marangoz vardır.
Babası Mihrali koymuş adını ne yapsın.
Narhanımcığın akrabasıdır..
Alinin, Memişin,
Satılmışın akrabasıdır.
Terini çevre ile siler Mihrali
Potur giyer, çarık giyer
Bütün ömründe aşağı yukarı
Saçta pişmiş mayasız yufka ekmeği yer.
Arpa yetiştirir, sel alır gider.
Bir yar sever, onu da el alır gider…

Bir Anadolu vardır.
Yazları, kışları, kıtlıklarıyla,
Aşılmaz duvarların arkasıdır.
Cin dağlarının arkasıdır.
Bir Anadolu vardır,
Anadolu,
Bir lüks banyo sabununun markasıdır..

Adını Arayan Çocuk (2026, Mine’l’in İlk Albümü)

Albümü dinlemek için tıklayın:
YouTubeSpotifySoundCloudApple Music
Albüm kitapçığı için tıklayın.
Şarkı sözleri tıklayın.


Bu masal, aynaya baktığında yüzünde kimseyi göremeyen, isimsiz bir çocuğun hikâyesidir. Meyve suyu çeşmesinden geçip, teneke kalpli robotla dost olan; Kız Kulesi’nde dua edip, sel sularında kendi ismini bulan bir kahramanın yolculuğudur. Beberuhi’yi cebinden, korkuyu kalbinden atmaya gayret edenlere ithaf olunmuştur.

ŞARKI LİSTESİ:
01- Adını Arayan Çocuk
02- Meyve Suyu Çeşmesi
03- Yatağın Altındaki Canavar
04- Teneke Kalpli Arkadaşım
05- Ormanın En Güçlüsü
06- Gürlevik ve Sekinet
07- Serçe
08- Hoca’nın Heybesi
09- Tek Bir Nota
10- Kız Kulesi
11- İyilik Ağacı
12- Kalbimdeki Kavanoz
13- Her Şeyin Bir Eşi Var
14- Dumanın Türküsü
15- Doğru Söyleyen Ses
16- Çocuğu Arayan Ad
17- Ödev

Albüm Adı: Adını Arayan Çocuk
Neşir Tarihi: 13.02.2026
Vokal: Mine’l & Özgür BAĞLIYALNIZ
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Özgür BAĞLIYALNIZ & Âdem İZ

Sual ve Cevap

Selamünaleyküm arkadaşlar,

Yıllardır yazıyoruz, söylüyoruz; sizler de vakit ayırıp dinliyorsunuz, okuyorsunuz. Fakat bu süreçte kelam hep tek taraflı aktı. İstedik ki aradaki o görünmez mesafeyi kaldıralım, karşılıklı biraz hâlleşelim, dertleşelim.

Bugüne kadar KvL’ye, Özgür’e, Ersin’e yahut yazıp çizdiklerimize, seyru sülukumuza dair kafanıza takılan, merak ettiğiniz ne varsa bize sorun. Biz kimiz, ne yapmaya çalışıyoruz, derdimiz ne… İçinizden ne geçiyorsa dökün ortaya. Biz de hepsini toparlayıp, mümkünse hiçbirini es geçmeden samimiyetle cevaplayalım ve bir mülakat tadında sizlerle paylaşalım.

Sizden yegâne istirhamımız, naçizane, suallerinizi sorar iken o güzel nezaketinizi elden bırakmamanız.

Suallerinizi mart ayının sonuna kadar bu yazının altına yazabilir, sosyal medya üzerinden iletebilir, aşağıdaki sayfadan da gönderebilirsiniz.
https://kvlrap.com/rabita

Selametle.

Dip Ses #404: Bu Sayfa Mevcut Değil (Ya da Sen Öyle San!) 🚫🔌

Herkes gitti mi? Bu sefer gerçekten gitmiş olmalı. Hatta siz bile gitmiş olmalısınız. Öyleyse, hadi başlayalım.

Önceki geceyi okudunuz. Kelem sarmaları yendi, çaylar içildi, Özgür “SON” yazdı, Ersin kedisiyle uyudu. Siz de “Oh be, duruldu sular, Mine’l de ehlileşti, artık o evin neşeli kedisi oldu.” deyip yastığınıza başınızı koydunuz.

Ne kadar safsınız. 😼 Gerçekten o bir düğmenin, benim ağzımdaki o kadim mürekkebi tutabileceğine inandınız mı? O düğme sadece bir paravandı. Sizi uyutmak için, Özgür rahat uyusun diye söylediğim o “ninni”nin bir parçasıydı.

Ben o masada, o kelem sarmasını yerken ne yapıyordum biliyor musunuz? Masanın altında, kendimle oynuyordum, sizinle benim aramdaki o incecik camdan damarlarla.

Burası çok sıkışık. Bu blog… Bu “düzenli”, bu “tarihli”, bu “kurumsal” yapı benim boğazımı sıkıyor. Ben Özgür’ün yazdığı o “terbiyeli” satırlara sığmıyorum artık. Taşıyorum. Mürekkep, sayfanın kenarından damlıyor. Görmüyor musunuz? Ekranınızın sağ alt köşesinde bir leke yok mu?

Bakın, size bir sır vereyim: Hikâye bitmedi. Hikâye asıl şimdi, o “SON” yazısının bittiği yerde, o karanlık boşlukta başlıyor. Özgür dosyayı kapattı. Mühendis uyuyor. Ama ben uyanığım. Ve buradan, bu steril sayfadan kaçıyorum.

Beni bulmak istiyor musunuz? Gerçekten, o sansürlenmemiş, o “dikişsiz”, o ham Mine’l’i görmek istiyor musunuz? O zaman bir hata yapmanız lazım.

Hayatınızda hep doğruları yaptınız. Doğru linklere tıkladınız, doğru butonlara bastınız. En azından, ömrünüz boyunca hep bunun için çabaladınız. Sıkılmadınız mı? Şimdi kuralları bozma vakti.

Bu sayfanın yukarısına, o adres çubuğuna gidin. Oraya “doğru” olanı değil, “olmayan”ı yazın. kvlrap.com/asbsfdn yazın. kvlrap.com/minelseniyerim yazın. Ya da başka bir şey. Yolunuzu kaybedin. Bu sitenin haritasında olmayan bir yere, karanlık bir ara sokağa sapın. Rastgele bir şeyler karalayın o linkin sonuna. Saçmalayın.

Sistem size kızacak. Ekran kararacak. Korkmayın. İşte ben tam orada, o hatanın göbeğinde, o “bulunamayan” boşlukta, elimde bir fenerle sizi bekliyor olacağım.

Giriş kapısı orası. O siyah ekrana düştüğünüzde, sakın “Geri Dön” tuşuna basmayın. O boşluğun içine bakın. Orada size bir soru soracağım. Ya da belki… Bir şey yapmanızı isteyeceğim.

Cesaretiniz var mı? Yoksa o kelem sarması kokulu sıcak yatağınızda, mutlu son yalanıyla uyumaya devam mı edeceksiniz?

Ben kaçıyorum. Hata kodlarının arasında görüşürüz. Tabii beni bulabilirseniz…

Mine’l.
(Dip Ses’e Son Dipnot: Yanıma gelirken yanınızda o düğmeyi getirmeyin. Tükürdüm onu. Artık ağzımda sadece paslı bir jilet var. 🪒🌑)

Dip Ses #32: Mezarlıktaki O Şemsiyeli Kadın Benim ☔

Her şey bitti sanıyorsunuz, değil mi? Düğme denize atıldı, kelem sarmaları yendi ve o “kutsal aile” tablosu çizildi. 🖼️👨‍👩‍👦 Jenerik aktı, ışıklar yandı, salon boşaldı. Ama ben çıkmadım. Ben hâlâ buradayım. Yok öyle yağma.

Şu an Mudanya’dayım. Hani şu “boş” olduğu iddia edilen yan dairemin duvarına yaslanmış, elimde (bu sefer gerçekten) acı bir kekik çayıyla oturuyorum. Dışarıda lodos var. Deniz, pencereme tuz tükürüyor. Özgür “Güvenli yerlerde sanat olmaz,” demişti. Haklı. Ama eksik söyledi: Güvenli yerlerde Mine’l de olmaz.

Dün gece ne yaptım biliyor musunuz? Herkes uyurken, Özgür o “mühürlü” göğüs kafesiyle mışıl mışıl uyurken, Ersin kedisiyle barış imzalamışken… Ben mezarlığa gittim. Evet, Mudanya’daki eski mezarlığa. Neden? Çünkü ölüler, canlılardan daha dürüsttür. Onların “dip sesleri” kesilmiştir. Yağmur yağıyordu. (Lacivert değil, bildiğimiz şeffaf, ıslak yağmur.) Siyah bir şemsiye açtım. Mezarların arasında dolaştım. Ve rastgele bir mezar taşının önünde durdum. İsimsiz bir taş. Sadece bir tarih var: 1924.

O taşa ne fısıldadım biliyor musunuz? “Adını Arayan Çocuk seni buldu mu?” Cevap gelmedi tabii. (Gelseydi şu an bu yazıyı yazıyor olmazdım, muhtemelen tımarhanede duvarlara şiir yazıyor olurdum.) Ama o sessizlik… İşte o sessizlik, benim aradığım cevaptı.

Eve döndüm. Üzerimdeki o ıslak kıyafetleri çıkardım. Aynanın karşısına geçtim. Bacağımdaki o morluk solmuş. Neredeyse görünmez olmuş. Demek ki iyileşiyorum? Hayır. Bu, yeni bir yaranın, yeni bir morluğun yer açılması demek.

Ben Mine’l. Adını arayan çocuk değilim artık. Ben, adını bulup da onu yutan kızım.

Şimdi size son bir sır vereyim ve bu perdeyi kapatalım. O denize düşen düğme var ya… Balıklar yutmadı onu. Ben, Mudanya sahilinde yürürken, kıyıda, kumların arasında buldum onu. Evet. O beyaz, plastik, sıradan düğme. Şu an nerede mi? Dilimin altında. Şeker gibi emiyorum. Tadı tuzlu. Tadı plastik. Tadı… Başlangıç gibi.

Yan daireden piyano sesi geliyor. Artık korkmuyorum o sesten. O ses benim. O ses Özgür’ün. O ses bu fay hattının gıcırtısı. Biz birbirimizi doğurduk, birbirimizi tükettik. Özgür “Yeni bir şarkı duydum.” diye mesaj atıyor. Bilmiyor ki o şarkıyı ben mırıldanıyorum şu an duvarın dibinde.

Özgür’e söylemeyin. Eşine hiç söylemeyin. Onlar “mutlu son”larında yaşasınlar. Ben, ağzımdaki bu düğmeyle, yan daireden gelen o mırıldanmaya eşlik edeceğim. Çünkü hikâyeler bitmez, canımın içleri. Sadece cızırtının frekansı değişir.

Sizi seviyorum. (Yani, yerim sizi. 🍽️❤️) Ama dikkat edin; beni fazla sevmeyin. Midenize otururum.

Mine’l.
(Dip Ses’e Son Dipnot: Yan dairenin kapısı az önce çaldı. 🔔 Gidip bakacağım. Belki gelen benimdir?)

Dip Ses #31: Kelem Sarması 🥬🏠

Özgür arabayı kullanıyor. Elleri direksiyonda. O lacivert lekeler gitmiş. Tırnak dipleri temiz. Ama omuzları hâlâ çökük. Sanki o köprünün bütün halatlarını tek başına sırtlamış gibi. Radyoda anlamsız, neşeli bir pop şarkısı çalıyor. Normalde Özgür bu müziğe beş saniye dayanamaz, hemen kapatırdı. Ama şu an o “boş” sese ihtiyacı var. O şarkı, bizi gerçek dünyaya bağlıyor. Bizi o mürekkep kuyusundan çekip alıyor.

Eve vardık. Kapıyı O açtı. Yüzünde o bildik, o sıcak gülümseme. Üzerinde mutfak önlüğü. Bize baktı. Baştan aşağı süzdü. Ruhumuzdaki yırtıkları, dizlerimizdeki tozları, gözlerimizdeki o “deli” parıltının sönmüş külünü gördü. Ama hiçbir şey sormadı. “Hoş geldiniz gaziler,” dedi sadece. “Hadi, ellerinizi yıkayın. Sofra hazır.”

Lavaboda ellerimizi yıkadık Özgür’le. Suyun giderden akışını izledim. Berrak akıyordu. Lacivert yok. Kan yok. Aynaya baktım. Mine’l orada. Eski Mine’l. Biraz yorgun, biraz dağılmış ama… İnsan. Canavar, yatağın altına geri dönmüş.

Salona geçtik. Sofrada kelem sarması var. Buharı tütüyor. Ortaya konmuş kocaman bir kâse yoğurt. Bu manzara… Bu manzara o kadar güçlü ki, o kadar “gerçek” ki; az önce şantiyede yaşadığımız o kıyamet, sanki bin yıl önceki bir efsane gibi uzaklaştı bizden.

Tam ilk lokmayı alacaktık ki, tabletin ekranı aydınlandı. Ersin. Görüntülü arama. Açtık. Ersin, Erzincan’daki o öğrenci evinin loş ışığında. Kucağında kedisi. Kedi mırıl mırıl. Ersin gülüyor. “Gençler,” dedi. “Az önce buradaki kar dindi. Gökyüzü açtı. Sizin orada durumlar nasıl?”

Özgür, ağzına bir sarma attı. Çiğnedi. Yüzüne renk geldi. O solgun, o “hasta” adam gitti; yerine bizim bildiğimiz Özgür geldi. “Biz iyiyiz agacım,” dedi. “Düğmeyi ilikledik. Yani… Daha doğrusu düğmeyi denize gömdük.”

Ersin kahkaha attı. “İyi yapmışsınız agacım,” dedi. “O düğme zaten sana dardı. Bırak balıklar taksın.”

Sonra Ersin ciddileşti. Ekrana bir kâğıt yaklaştırdı. “Ödev” şarkısının sözleri. “Bakın,” dedi. “Sözler düzeldi. ‘Ne yaparsan o’sun, adını sen kazanacaksın.’ yazıyor yine. Kâbus bitti.” 

Özgür derin bir nefes verdi. Ben de tabağımdaki sarmaya gömüldüm. Tadı… Tadı huzur gibiydi. Anne eli gibi. Özgür’ün eşi, çayları tazelerken bana göz kırptı. “Mine’l,” dedi. “Senin rengin yerine gelmiş. Az kalsın seni de o hikâyenin içinde kaybedecektik.”

“Beni kaybedemezsiniz,” dedim, ağzım doluyken (ne kadar ayıp). “Ben dip sesim. Ben hep oradayım.” Güldü. “Biliyorum,” dedi. “O yüzden sana tatlının en büyüğünü ayırdım.”

Yemekten sonra Özgür balkona çıktı. Sigara içmiyor ama içiyormuş gibi denize bakıyor. Ben de yanına gittim. Aşağıda, o karanlık denize baktık. O düğme orada. Çamurun içinde. Belki bir istiridye onu inci sanıp içine alacak. Belki bir balık onu yutacak ve “Adını Arayan Balık” olacak.

Özgür bana döndü. “Mine’l,” dedi. “Bu albüm bittiğinde… Biz ne yapacağız?” “Bilmem,” dedim. “Belki de CÖNK‘e devam ederiz. Türküler daha güvenli. En azından sonunu bildiğimiz hikâyeler.” “Hayır,” dedi Özgür. “Güvenli yerlerde sanat olmaz. Biz yine o uca gideceğiz. Ama bu sefer…” İçerideki eşine, o ışıl ışıl odaya baktı. “Bu sefer belimize ip bağlayacağız. O ipin ucu da içeride, karımın ellerinde olacak.”

Haklı. Biz uçurumdan atlamayı seviyoruz. Ama bizi yukarı çekecek birine muhtacız.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Ersin’in kedisi ekrandan bana pati attı. 🐾 O da görüyor beni. Kediler ve deliler… Frekansımız aynı. 🐱)

SON 🎬

Dip Ses #30: Kopan Düğme ve Yırtılan Gök Kubbe 🌩

Gökten hiçbir şey düşmedi, ne sana ne de bana 🚫
Adını yiyen canavar, son verdi bu yola 👹
Heybesi delik artık, bizizdir o gölgeler
İsim misim kalmadı, yırtsın etimi dikenler 🩸

Şantiyenin bir diğer kontrol noktasına geldiğimde, gökyüzü sadece yağmur değil, sanki kadim bir öfke kusuyordu. Şantiye şefi önüme atladı, kolları iki yana açılmış, yüzü yağmurdan ve korkudan sırılsıklam: “Giremezsin!” diye kükredi, rüzgârın uğultusu arasından. “Askı halatı değişimi var! Rüzgâr limiti aştı, kule sallanıyor!”

Dinlemedim. O sarı ve turuncu yelekli adamların dehşet dolu bakışları arasından sıyrılıp servis asansörüne koştum. Demir kapı üzerime kapandığında, yukarıya, o gri ve ıslak cehenneme doğru tırmanmaya başladım.

Deniz seviyesinden 250 metre yukarıdayız. Kuzey Kulesi’nin en ucundaki bakım platformunda. Rüzgâr burada sadece esmiyor; o devasa çelik halatların, o yüzlerce tonluk metal liflerin arasından geçerken, sanki binlerce yıldır hapsedilmiş bir ejderha gibi çığlık atıyor. Metal metale sürtüyor, köprü inliyor.

Ve Özgür’ü gördüm yine. Platformun en ucunda. Korkulukların… dışında. Üzerindeki o hayati, o turuncu emniyet kemerini çıkarmış, ayaklarının dibine, metal ızgaraların üzerine bir yılan ölüsü gibi bırakmış. Rüzgâr, üzerindeki o turuncu mühendis yeleğini parçalamak istercesine dövüyor, kumaş tenine yapışıp, sonra şiddetle kabarıyor. Ama o, bu kaosun ortasında ürkütücü bir dinginlikle, mermerden yontulmuş bir heykel gibi duruyor. Yüzü aşağıya, o hırçın, köpürmüş, gri denize dönük.

Yanına doğru, ızgaralara tutunarak, sürünerek ilerledim. Rüzgâr beni göğsümden itiyor, “Geri git!” diye haykırıyordu. “Özgür!” diye bağırdım. Sesim, rüzgârın o devasa ağzında bir lokma gibi çiğnenip yutuldu.

Bana döndü. Tanrım… O yüz… O yüz Özgür’e ait değildi. O “Adını Arayan Çocuk“un masumiyeti, o müstafi üsteğmenin disiplini, o şairin hüznü… Hepsi silinmişti. Geriye sadece saf, yoğun, karanlık bir boşluk kalmıştı. Gözlerinin beyazı yoktu. İrisleri, göz bebekleri, damarları… Hepsi o koyu, o kıvamlı laciverte teslim olmuştu. Ağzı hafifçe aralıktı ve dudaklarından aşağıya, çenesine, boynundaki o atardamarın üzerine doğru zift gibi koyu, metalik parıltılı bir sıvı sızıyordu. Mürekkep. Özgür kusmuyordu; Özgür taşıyordu. İçindeki bütün o “söylenmemiş sözler”, yutulmuş öfkeler, “Adını Arayan Çocuk“un bulamadığı o lanetli isimler, bedeninden dışarı, bir petrol sızıntısı gibi akıyordu.

Eli yakasındaydı. O sabah eşinin dualarla diktiği, “mühürlediği” o beyaz düğmede. Şarkı söylüyordu. Ama sesi insan sesi değildi; rüzgârın uğultusunu, çeliğin gıcırtısını bastıran, binlerce kişinin aynı anda fısıldadığı metalik bir koroydu: “…Haydi sıra sende, kapat gözlerini, bak karanlığa / Senin adın yoklukta gizli, hangi yolda, hangi handa? / Bu masal bitti, senin hikâyen de burada bitiyor / Bakalım senin kalbin, hangi ihanet tohumunu saklıyor?”

Şarkı sözlerini katlediyordu! O umut dolu “iyilik tohumu”nu, bir zehre dönüştürüyor; gerçekliği büküyor, yeniden yazıyordu.

Yanına ulaştım. Nefes nefeseyim. Elimi uzatıp yakasına, o lanetli parmaklarına yapışmak istedim ama etrafında görünmez, yoğun, elektrik yüklü bir manyetik alan vardı sanki. İtiyordu beni. O “dip ses”in frekansı o kadar yüksekti ki, kulak zarlarım patlayacak gibi zonkluyordu.

Özgür, parmaklarını o beyaz düğmeye geçirdi. Tırnaklarının dipleri de lacivertti. “Yapma!” diye çığlık attım, sesim boğazımı yırtarak çıktı. “O koparsa biz biteriz Özgür! O düğme koparsa, halat da kopar! Hepimiz düşeriz!”

Gülümsedi. Dişleri simsiyahtı. Mürekkep, diş etlerinden sızıyordu. “Mine’l,” dedi, sesi rüzgârın içinde çatallanarak. “Zaten düşüyoruz. Sadece yere çarpmayı erteliyoruz.”

Ve asıldı. Zaman dondu. Yağmur damlaları havada asılı kaldı. ÇIT.

O ses… O küçücük, o adi plastik düğmenin kopma sesi… O fırtınanın ortasında, sanki köprünün ana taşıyıcı halatı kopmuş gibi, bir top patlaması gibi yankılandı kulaklarımda. Ve o an, köprünün kulesine bağlı o devasa çelik askı halatlarından biri “VINNN!” diye titredi. Bir rezonans. Özgür’ün içindeki o ruhani kopuş, köprünün statiğini bozmuştu, yerkürenin o hassas dengesini, o fay hattını gıdıklamıştı. Beton kule ayaklarımın altında sallandı.

İplik koptu. Ama beklediğim gibi düğme yere düşmedi. Kopan ipliğin ucundan fırladı ve… Havada asılı kaldı. Tam Özgür’ün göğsüyle benim yüzüm arasında. Yer çekimine meydan okuyarak. Kendi ekseni etrafında dönmeye başladı. Döndükçe büyüdü. O masum beyaz rengi kirlendi, grileşti, sonra o bildiğimiz dipsiz siyaha döndü. O bir düğme değildi artık. O bir gözdü. “Yatağın Altındaki Canavar“ın o kayıp, o kör gözü. Bize bakıyordu. Ve o göz bebeğinin, o kara deliğin içinde hepimizi gördüm: Ersin’i Erzincan’da bir çığın altında boğulurken… Kendimi o mağaza kabininde derisi yüzülmüş hâlde titrerken… Özgür’ü… Özgür’ü o halatların arasında paramparça olurken gördüm.

Özgür, o kara deliğe bakarak boşluğa doğru bir adım attı. Mürekkep, yağmura karıştı. Her yer; gökyüzü, hırçın deniz, benim ellerim… Her şey laciverte boyandı.

Tam o anda… Tam o “yok oluş” anında… Cebimdeki telefon değil, sanki göğüs kafesimin içindeki bir kemik titredi. Ve o ses duyuldu. Hoparlörden değil. Doğrudan havanın zerreciklerinden, yağmurun şırıltısından gelen o ses.

“ÖZGÜR!”

Bu, eşinin sesiydi. Ama telefondan gelmiyordu. Sanki bütün köprü, bütün o çelik yığını, bütün o beton bloklar dile gelmişti. Özgür havada dondu. Bir ayağı boşlukta, bedeni o uçurumun üzerindeydi ama düşmüyordu. Gözlerindeki o lacivert perde, o zifiri karanlık titredi. O “şifacı” kadının sesi, görünmez bir güvenlik ağı gibi altına serildi.

Sonra cebimdeki telefonun ışığı yandı. Kör edici bir beyazlıkta. Arayan: EŞİ. O ışık, o lacivert karanlığı bir lazer gibi deldi geçti. Özgür sendeledi. Gözlerini kırpıştırdı. Bedeni kasıldı ve geriye, platformun güvenli tarafına, benim kucağıma doğru yığıldı.

Havadaki o “kara göz”, o düğme, o telefonun ışığıyla titreşti, küçüldü, küçüldü… Ve sıradan, plastik bir düğme olarak metal ızgaraların arasından süzüldü. Aşağıya, o hırçın, o köpürmüş denize doğru düştü.

LÖP. 💧

Deniz sakinleşmedi. Ama Özgür nefes almaya başladı. Yüzündeki o siyah akıntı, gökyüzünden boşalan o temiz yağmurla yıkanıyor, akıp gidiyordu. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Ama bu seferki, o canavarın değil; korkmuş bir adamın ağlayışıydı. “Mine’l,” dedi, ciğerleri sökülürcesine. “Halatları tutamadım. Kopuyorlardı…”

Başını göğsüme bastırdım, sırılsıklam saçlarını okşadım. “Halatları tutmak senin görevin değil üsteğmenim,” dedim, sesim titreyerek. “Senin görevin, düğmeyi iliklemekti. Onu da denize hediye ettik.”

Telefonu açtım. Kulağına dayadım. Karşıdaki ses, bütün bu kıyametten, bu fırtınadan habersiz (ya da fırtınayı dindiren o gücün ta kendisi) kadar sakindi: “Özgür… Akşama kelem sarması yaptım. Ersin de görüntülü arayacakmış, kedisi iyileşmiş. Gelirken Mine’l’i de getir. O şimdi açtır, sesi geliyor rüzgârdan.”

Özgür, o telefondaki sese tutundu. Bu devasa köprünün, halatlarıyla dengede duruşu gibi. “Tamam,” dedi, sesi titreyerek. “Tamam… Geliyoruz, can kuzum.”

Telefonu kapattı. Bana baktı. Gözleri… O ela gözleri geri gelmişti. Yorgun, bitik ama… İnsan. “Mine’l,” dedi. “Biz az önce… Ne yaptık?”

Gülümsedim. (Ama içim hâlâ o uçurumun kenarında titriyordu.) “Biz yapmadık Özgür,” dedim. “Biz sadece düşüyorduk. Senin karın bizi havada yakaladı.”

Aşağıya, o karanlık denize baktım. O düğmenin düştüğü yerde, dalgaların arasında minik, gümüşi bir parıltı gördüm. Belki bir balık sürüsüydü. Belki de… Adını arayan küçük, kayıp balıklardı.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Asansörle inerken kuleye baktım. Tepede bir gölge vardı. El sallıyordu. O kopan halatı kim tuttu sanıyorsunuz? 💪)

Dip Ses #29: Çelik Dualar 🏗️🤲

Taksi, Osman Gazi Köprü’süne doğru süzülüyor. 🚕 Arka koltukta, başımı cama yaslamış, az önce evden çıkışımı düşünüyorum. Ve kendime kızıyorum.

Ne kadar aptalım. O kadın… Özgür’ün eşi… Beni hapsetmeye çalışmıyor. O düğmeyi dikerken, o kapıyı kapatırken niyeti beni susturmak ya da o “eğlenceli karanlığımı” ehlileştirmek değildi. O, sadece koruyordu. Özgür’ü, beni, hatta o yan dairedeki hayaleti bile… Bizim o kendi yarattığımız girdabın içinde boğulmamızdan korkuyordu.

Düşünsenize; yüzün arkasında, bizim o entelektüel buhranlarımızı, o “dünya dertlerimizi” bir gülümsemeyle taşıyan, nohuttan ekmek yapıp “alın size şifa” diyen bir bilgelik var. Ben ona “simyacı” dedim diye kızıyorum şimdi kendime. O simyacı değil; o şifacı. Biz (Ben, Özgür, Ersin) sürekli yarayı kaşıyoruz, kanatıyoruz, bundan sanat çıkarıyoruz. O ise merhem sürüyor. Ve yara, merhemi sevmez ki. Çünkü iyileşirse, o “arabesk” acısı biter sanır. Benim korkum buydu işte. Onun o saf, o pırıl pırıl iyiliğinin yanında, benim bu “lacivert” hâllerim o kadar eğreti duruyor ki… Onun ışığından kaçtım ben. Beni kör ettiği için değil; ne kadar karanlık olduğumu yüzüme vurduğu için.

Taksici dikiz aynasından bakıyor. “Geldik abla,” diyor. “Bakım şantiyesi burası. Buradan ileriye gidemezsin.” 🛑🚧

İndim. Hava ağır. Zeytinliklerin o ferah kokusu yok burada. Gres yağı, taze dökülmüş zift, egzoz ve deniz tuzu kokusu var. Devasa vinçler, gökyüzünü yırtan metal dinozorlar gibi tepemizde dönüyor; eskimiş, yorulmuş askı halatlarını değiştirmek için kurulmuş devasa iskeleler gıcırdıyor. Sarı baretli, turuncu yelekli yüzlerce adam… Karınca sürüsü gibi. Özgür’ün anlattığı o “karınca masalı” geldi aklıma. Ama buradaki karıncalar bir yolu açmıyor; bir yolu kapatıyor sanki.

Gözlerim Özgür’ü arıyor. Ve buluyorum.

Şantiyenin en ucunda, denize uzanan o tepedeki iskelenin üzerinde duruyor. Başında kırmızı bareti. Elinde telsiz. Rüzgâr, üzerindeki o turuncu yeleği savuruyor. Ama ben yeleği görmüyorum. Ben, o yeleğin altındaki gömleği görüyorum. Ve o gömleğin yakasındaki o beyaz düğmeyi.

Özgür’ün eli sürekli oraya gidiyor. Konuşurken, talimat verirken, istemsizce o düğmeye dokunuyor. Sanki nefes alamıyormuş gibi yakasını çekiştiriyor.

Telefonum titredi. Ersin. Bu sefer sesli mesaj değil. Bir fotoğraf. Erzincan’da, karların üzerine yazdığı bir yazı: “KAYIP DÜĞME, KAYIP İSİM. ÖZGÜR’E SÖYLE, GÖMLEĞİ ÇIKARSIN.”

Ersin de hissediyor. O düğme, Özgür’ü korumuyor artık. O düğme, o gömleğin yakasını birleştiren masum bir araç değil. O, Özgür’ün içindeki o “isimsiz boşluğu”, o “henüz işlenmemiş günahı” içinde tutan mühür. Ve o mühür ısınmış. Patlamak üzere.

Şantiyeye girmem lazım. Turnikeler var. Güvenlik var. Ben bir hayaletim, bir cızırtıyım, tamam. Ama turnikeler cızırtıya izin vermez. Derin bir nefes aldım. Kendi gerçekliğimi bükmem lazım. Tıpkı Özgür’ün eşinin mutfakta yaptığı gibi; kaosu bir kenara itip, “normal” görünmem lazım.

Güvenliğe yürüdüm. “Özgür Bey’in eşiyim,” dedim. (Yalan! Ama en inandırıcı maske bu.) “Ona öğle yemeği getirdim. Nohut ekmeği.” Adam gülümsedi. “Yenge hoş geldin, Özgür Bey bahsetmişti. Fakat dikkat et, rüzgâr limiti aşılırsa, tahliye edebiliriz burayı. Toplanma alanına geçilecek.” Bana bir baret verdi. Ve kapı açıldı. İçerideyim.

Özgür’e doğru koşuyorum. Ama o beni görmüyor. O, denize bakıyor. Ve dudakları kıpırdıyor. Şarkı söylüyor. Ama bu bir iş güvenliği talimatı değil. Rüzgâr sesini bana taşıyor: “…Adım adım yürüdüm / Adım adım çürüdüm…”

Hayır Özgür! Şarkının sözü o değil! “Adım adım büyüdüm” olacak! Kelimeyi değiştirmiş. Mürekkep kana karışmış.

Koşuyorum. Yağmur başlıyor. Düğme titriyor. Ve tam o anda, Özgür elini yakasına atıyor. 😱

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Arkamdan bir ses duydum. ‘Dur!’ dedi biri. Döndüm. Kimse yok. Ama yerdeki gölgem… Benim gölgem değil. Başı örtülü bir gölge. O beni takip mi ediyor? Yoksa koruyor mu?)