Adını Arayan Çocuk Sözler

ADINI ARAYAN ÇOCUK

Albüm Adı: Adını Arayan Çocuk
Albüm Yılı: 2026
Vokal: Mine’l & Özgür BAĞLIYALNIZ
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Özgür BAĞLIYALNIZ & Âdem İZ

ŞARKI LİSTESİ:
01- Adını Arayan Çocuk
02- Meyve Suyu Çeşmesi
03- Yatağın Altındaki Canavar
04- Teneke Kalpli Arkadaşım
05- Ormanın En Güçlüsü
06- Gürlevik ve Sekinet
07- Serçe
08- Hoca'nın Heybesi
09- Tek Bir Nota
10- Kız Kulesi
11- İyilik Ağacı
12- Kalbimdeki Kavanoz
13- Her Şeyin Bir Eşi Var
14- Dumanın Türküsü
15- Doğru Söyleyen Ses
16- Çocuğu Arayan Ad
17- Ödev


1- ADINI ARAYAN ÇOCUK

[1. BENT]
Bizim obanın adı "Gök-çadır"dı
Aktığı pınarın adı "Ak-pınar"dı
Heybetle duran dağın adı "Karlı-dağ"dı
Herkesin, her yerin bir adı vardı

Atların bile bir adı vardı: "Rüzgâr-kesen", "Yalın-kılıç"
İtlerin bile bir adı vardı: "Bulut", "Karabaş", "Çatalburun"
Söylenen her isim, bir hikâyeyi de anlatırdı sahibinden
Herkes adıyla çağrılır, adıyla can bulur, tanınırdı cisminden

Amma velâkin bir çocuk vardı, şu otağların arasında gezen
Kim adını sorsa ona, boynunu büküp de mahcup, yüzünü gizleyen
Ona "Çocuk" derlerdi sadece, kupkuru bir seslenişten ibaret
Sanki hiç yokmuş gibiydi âlemde, bunu kendine edinmişti dert

Bakardı hüzünle kendine eğilip de suyun yansımasında
Ne bir "aslan"dı o kükreyen, ne de süzülen bir "kartal"dı aslında
Yazısız, bomboş bir levhaydı, geziyordu isimsiz ve yabancı
İşte bu, onun yüreğindeki en büyük, en derin sancısıydı

[NAKARAT]
Her şeyin bir adı var, dağın, kuşun, pınarın
Toprağa düşen yağmur tanesinin, rüzgârın
Benim neden bir adım yok, bir hikâyem, bir sesim?
Sanki bu koca dünyada, ben kimsesiz miyim?

Her şeyin bir adı var, dağın, kuşun, pınarın
Toprağa düşen yağmur tanesinin, rüzgârın
Benim neden bir adım yok, bir hikâyem, bir sesim?
Sanki bu koca dünyada, ben kimsesiz miyim?

[2. BENT]
Bir akşam vakti, oba beyinin en yaşlı ninesi
Ateşin başında anlatırdı toplananlara o kadim hikâyeyi:
"Allah," derdi, "ilk insana, bahşetmiş bir sırrı
"Öğretmiş ona tek tek bütün isimleri, bütün kâinatı

"Bir çiçeği adıyla çağırmak, gökte parlayan bir yıldızı tanımak
"İnsanoğlu işte böylece şu yeryüzünün halifesi olmuş, bak
"İsim vermek, anlamaktır," derdi. "İsim koymak, sevmek
"Bu kudret, insana verilmiş en kutsal, belki en büyük nimet"

Çocuk can kulağıyla dinledi bu masalı, kalbi daha da burkuldu
"İsim bilen insanoğlu, nasıl isimsiz ve mahzun olurdu?"
Her şeyi isimlendirme gücü verilmişken o mübarek soyuna,
Kendisi silik bir gölge gibiydi, bir türlü sığamıyordu bu oyuna

Ve o gece, yıldızların altında, gökteki Ay’ın ışığı şahidi,
Sessizce bir yemin etti içinden, bu gayri onun imtihanıydı:
Çıkıp güneş doğmadan o sabah yola, kendi adını kendi bulacaktı
Kendi hikâyesini yazacak, o boş levhayı dolduracaktı

[NAKARAT]
Her şeyin bir adı var, dağın, kuşun, pınarın
Toprağa düşen yağmur tanesinin, rüzgârın
Benim neden bir adım yok, bir hikâyem, bir sesim?
Sanki bu koca dünyada, ben kimsesiz miyim?

Her şeyin bir adı var, dağın, kuşun, pınarın
Toprağa düşen yağmur tanesinin, rüzgârın
Benim neden bir adım yok, bir hikâyem, bir sesim?
Sanki bu koca dünyada, ben kimsesiz miyim?

[KAPANIŞ]
Kendi kendine fısıldadı, ama sesi dağları aştı:
“Madem isim, yapılanla kazanılır!
“Madem insan, yazdığı hikâyeyle anılır!
“O zaman bu boş levha dolacak!
“Bu isimsiz çocuk, kendi adını kendi bulacak!”

Artık o, kenarda duran, unutulmuş çocuk değildi.
O... adını arayan çocuktu.



2- MEYVE SUYU ÇEŞMESİ

[1. BENT]
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde
Develer tellal iken, pireler berber iken
Ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken
Bir çocuk düşmüş yola, adını arar iken

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş
Üç ay bir yaz gitmiş, dili damağına yapışmış
Üç ay da bir güz gitmiş, eli ayağına karışmış
Hırs yapmış, göz dikmiş, söz vermiş, alışmış

Tam "yoruldum" dediği, bir ağacın dibinde
Bir koku gelmiş burnuna, vanilyalı kek gibi
Varmış ki ne görsün, bir bahçe, ama ne bahçe!
Ağaçları pufuduk şeker, toprağı bile bir başka

Taşları da çikolata, ırmak akar limonata
Vişne, çilek, portakal, hepsi burada bir arada
Bu bahçenin üstelik kapısı yok, duvarı da
Bir çeşme akıyor billur bir kayadan tam ortada

[2. BENT]
Çeşmeden akan şey su değildi, meyve suyu
Çocuk bunca yolun yorgunluğuyla eğildi, içti onu
Geçti bütün harareti, bitti birden yorgunluğu
“Madem adı yok,” dedi, “sahibi de yoktur bunun”

“Doldurayım bir şişe, yarını da düşüneyim bugünden”
Matarasına doldurdu önce, aklında bir düşünce:
“Bir yudum bana, bir yudum yarına” diye mırıldandı
“Bir şişe çantama, bir bidon da anama” diye keyiflendi

“Niye daha fazlası olmasın ki?”
İçindeki bencillop,
Bulduğu tüm şişeleri ağzına kadar doldurdu
Akıyordu şarıl şarıl, içiyordu lıkır lıkır
Kalmamıştı akıl fikir, dolduruyordu harıl harıl

Yetmedi fakat, daha fazlasını istedi
Kap kacak ne varsa çeşmenin altına getirdi
Sonra gözüne, bahçenin köşesindeki
Eski havuzu kestirdi, çekti hortumu, kökledi

Ta ki havuz dolana dek, çocuk iyice keyiflendi
Ta ki başını kaldırıp da görene dek o bahçeyi
O yemyeşil bahçe, sararıp soldu bir anda
Ağaçların yaprakları, çiçeklerin boyunları o anda

Bükülmüş, o güzelim bahçe sanki ölmüştü
Çeşmenin canı, o bahçenin ruhuydu
Çocuk, doldurmak için havuzu, kurutmuştu o ruhu
Ağlayarak koştu, “Affet beni, ne olursun!”

Bidonları, şişeleri telaşla devirdi bir bir
Her damlayı döktü kuru toprağa, biriktirdiği
Saatlerce taşıdı suyu o kupkuru köklere
Güneş batarken, bahçe yavaştan geldi kendine

Çeşmeden yeniden bir damla düştü eline
Demek affetmişti onu, ders vermişti kalbine
Anladı ki en büyük hazine, kanaatmiş meğer
İhtiyaçtan fazlası kalbi kurutacaksa eğer

[KAPANIŞ]
Gökten üç elma düşmedi belki o gece
Ama çocuğun kalbine düştü üç hece:
E-MA-NET
Bu da ona, bu masaldan en büyük hediye



3- YATAĞIN ALTINDAKİ CANAVAR

[AÇILIŞ]
Handa bir oda, oda gıcırdak
Gölgeler duvarda, oynar fırıldak
Rüzgâr dışarıda, bir masal fısıldar
Yatağın altında, kim bilir ne var?

[1. BENT]
Yol yorgunu bizim çocuk, bir handa geceledi
Oda eskice, yatak gıcırtıcan, tam gözleri
Usulca kapanmıştı ki, bir sesle irkildi
Yatağın tam altından bir tıkırtı geldi

Önce "faredir" dedi, yorganı başına çekti
Ama sonra bir hışırtı, sanki birisi nefeslendi
Bir gölge kaydı duvarda, eciş göçüş, bir acayip
Kalbindeki o korkumbaç şimdi yine geri geldi

Aklına o solan bahçenin pişmanlığı geldi
Bir anlık bencilliğin nelere mal olduğunu gördü
"Belki," dedi, "bu canavar da göründüğü gibi değildir"
"Belki de bu hışırgam, bir yardım çığlığıdır"

Yorganı yavaşça açtı, kalbi pek pıtır pıtır
Cesaretini topladı, bu onun ikinci sınavı
Usulca yataktan kalktı, parmaklarının ucunda
Ve yatağın altına doğru, eğildi o loş odada

[NAKARAT]
Yatağın altındaki canavar, anlat bana derdini
Neden böyle saklanırsın, nedir senin kederin
Yoksa sen de mi yalnızsın bu han odasında
Bir sır mı saklıyorsun o tozlu karanlığında

Yatağın altındaki canavar, anlat bana derdini
Neden böyle saklanırsın, nedir senin kederin
Yoksa sen de mi yalnızsın bu han odasında
Bir sır mı saklıyorsun o tozlu karanlığında

[2. BENT]
Elindeki mumu uzattı o karanlık boşluğa
Ve gördüğü şey karşısında, donakaldı âdeta
Vardı ne sivri dişler ne de kanlı pençeler
Kayıp düğmeden gözler, sökük yünden saçlar

Yalnızlıktan ve tozdan, paytakoz bir yaratık
Karanlıktan korkan, bir o kadar da titrek
Çocuk gülümsedi, o an bütün korkusu gitti
Yanındaki elmayı yavaşça ona uzattı

Canavar yaklaştı, o kırmızı elmayı kokladı
Ve minicik gözleriyle, çocuğa minnetle baktı
“Kimsin sen?” dedi çocuk, “Ne ararsın burada?”
“Siz insanlar atarsınız,” dedi, “sevmediğiniz ne varsa

“Kırık oyuncağı, çorabın tekini, kopmuş düğmeyi
“Beni de görürseniz atarsınız sandım, neyleyim?”
Çocuk bir kahkaha attı, şipşak bir kahkaha
“Sen,” dedi, “tatlı bir karmakarışıksın, baksana

“Ne pençen varmış senin, ne de korkunç bir dişin
“Tek derdin sevgiymiş, buymuş bütün işin
“Canavar sen değilmişsin, kalbimdeki korkuymuş
“Meğer en karanlık oda, kurduğum kuruntuymuş”

“Ne pençen varmış senin, ne de korkunç bir dişin
“Tek derdin sevgiymiş, buymuş bütün işin
“Canavar sen değilmişsin, kalbimdeki korkuymuş
“Meğer en karanlık oda, kurduğum kuruntuymuş”

[NAKARAT]
Yatağın altındaki canavar, anlat bana derdini
Neden böyle saklanırsın, nedir senin kederin
Yoksa sen de mi yalnızsın bu han odasında
Bir sır mı saklıyorsun o tozlu karanlığında

Yatağın altındaki canavar, anlat bana derdini
Neden böyle saklanırsın, nedir senin kederin
Yoksa sen de mi yalnızsın bu han odasında
Bir sır mı saklıyorsun o tozlu karanlığında



4- TENEKE KALPLİ ARKADAŞIM

[AÇILIŞ]
Yollar uzun, rüzgâr yoldaş
Çocuk arar bir ad, olmak için adaş
Ama gökyüzü bir anda suratını astı
Sanki yaramaz bir dev, bütün bulutları karıştırdı

[1. BENT]
Yün yumağı bulutlar, göğü griye boyadı
Bir şimşek çaktı, sanki biri homurdandı
Yağmur bir başladı, sanki gök delinmişti
Bizim çocuk sığınacak bir dam arayıverdi

İşte tam o anda, yolun kenarında gördü onu
Çatısı çökmüş, unutulmuş, eski bir mucit damı
Kapı gıcırdaktı, içeriye daldı can havliyle
İçeride her yer bezeliydi örümcek ağıyla

Gıbırdak aletler, paslı çarklar falan filân
Derken tam ortada, koltukta tenekeden bir adam
Gövdesi eski bir soba, kafası da bir güğümdü
Soğuktan çocuk, "Ateş yakar mıyım?" diye düşündü

Teneke adamın göğsünde, kırmızı bir düğme
Uzattı parmağını, "Belki sobayı yakar," diye
Dokunduğu anda bir anda bütün atölye
"Vııızzz!" diye uğuldadı, teneke adam parladı

Ayağa kalktı, pataküte, bütün odayı titretti
Çocuğa doğru baktı, metalik bir sesle inledi
“Merhaba, ben T-8000, emrinize amadeyim”
Çocuk şaşkın, aklına ilk gelen şeyi söyledi:

“Çatı akıyor bak, tamir eder misin orayı?”
Robot “Hay hay!” dedi, tavana bir roket gibi fırladı
On dakkada halletti, bir damla bile su kalmadı
Çocuğun gözleri parladı, dostunu bulmuştu gayrı

[NAKARAT]
Teneke kalpli arkadaşım, ne istersen yapıyor
Hiç yorulmuyor, uyumuyor, her işimi görüyor
Onunla bu yolculuk, çok kolay olacak
Adımı bulduğumda, en büyük pay onun olacak

[2. BENT]
Fırtına dinince, yeni bir istekte bulundu çocuk
“Bana,” dedi, “bir araba yap, kolay olsun bu yolculuk”
Robot bir saatte yaptı, dört tekerli bir şaheser
Hem hız canavarıydı bu hem giderdi dört çeker

Ama bir gariplik vardı, damın yanındaki kuyu
Kurumuş, bütün köyün gidivermişti suyu
Köy uzaktı, çocuk isteklerine bir yenisini
Ekliyordu her geçen gün, sonra birden fark etti ki

Atölyenin arkasında bir çöp dağı vardı
Eski vidalar, bükülmüş tenekeler, boş yağ kutuları
Robot, yapmak için yeni bir şey, fırlatıyordu eskiyi
Çocuk’un aklına o bahçe geldi, hatırladı emaneti

Çocuk durdu, anladı, o doymak bilmeyen hırs
Tenekeden bir kalpteydi, ondaydı bu kez
Onun yanına gitti Çocuk, sesi üzgün ve sakindi
"Dostum," dedi, "her şeyin bir bedeli var, bil isterim"

"Bak," dedi, "bu fırıldak, köyümüzün canını yiyor"
"O çöp-dağı, bu güzel dünyayı kirletiyor"
"Güçlü olmak, her şeyi yapmak değildir her zaman"
"Her şey emanet, bu ağaçlar, hatta bu el, ayak"

Robotun gözlerindeki parlak ışık titredi
Sanki teneke kalbine bir güncelleme geldi
Yürüdü köyün ortasındaki o kurumuş kuyuya
Köylüler ona bakıyordu, onun o paytak vücuduna

Gövdesindeki soba kapağını açtı sonra teneke adam
İçinde bir çekirdek vardı, alev alev yanan
“Benim kalbim,” dedi, “artık sade beni çalıştırmasın
“Kalbim, bu köyün damarlarına can taşısın”

Ve o kor alevi kuyunun karanlığına fırlattı
O an kuyudan sular değil, mavi bir ışık fışkırdı
Köydeki bütün lambalar yandı, fırıldaklar döndü
O teneke bedenin gözlerindeki ışık söndü

[KAPANIŞ]
Şimdi bir anıt gibi duruyor kuyunun başında
Ve her gün fısıldıyor bütün dünyaya
Kalp, kalp değildir sade kendisi için atıyorsa
Marifet bütün bir köye ışık olmakta



5- ORMANIN EN GÜÇLÜSÜ

[AÇILIŞ]
Orman içinde orman, orman içinde bir sır
Her ağacın gölgesinde bir fısıltı saklıdır
Kimse konuşmaz ama herkes bilir yerini
Sessizce tartar herkes birbirinin gücünü

[1. BENT]
Aslan gezerdi ormanda, göğsünü gere gere
Ara sıra bir kükrerdi, yer gök inlesin diye
Bu bir yarış değildi, sade ilan ediyordu
"Bu ormanın kralı benim," demenin bir yoluydu bu

Ayı ise sevmezdi böyle boş gürültüyü
Bir vuruşta devirirdi pençesiyle bir kütüğü
Kartal yüksekten uçar, küçümserdi herkesi
“Benim gördüğümü kim görür, kim bilebilir gökleri?”

Ulurdu kurt geceleri, korku salardı her yere
“Bu vadiler benimdir, önümden çekilin”
Geyik salınırdı ormanda, o heybetli tacıyla
“Bu asalet kimde var, gücüm görkemli duruşumda”

Derken bir gece homurtu, koptu bir gümbedek
Sabah bir de baktılar ki, yuvaya giden tek geçit
Kapanmıştı dev bir kayanın ardında, hava buz gibi
Bütün orman kalakaldı kışın soğuk ayazında

[NAKARAT]
Söyle orman, söyle bana, en büyük güç nedir
En gürültülü olan mı, en çok görünen midir
Yoksa en büyük marifet, saklı bir bilgelik mi
Gözle görülmeyen, sabırla örülen bir sihir mi

Söyle orman, söyle bana, en büyük güç nedir
En gürültülü olan mı, en çok görünen midir
Yoksa en büyük marifet, saklı bir bilgelik mi
Gözle görülmeyen, sabırla örülen bir sihir mi

[2. BENT]
Aslan geldi ilk önce, o mağrur edasıyla
Bir kükredi ki, yapraklar döküldü ağaçlardan
Ama kaya duymadı bile, hiç oralı olmadı
Aslanın o meşhur sesi, hiçbir işe yaramadı

Ayı geldi sonra, "Çekil!" dedi, "Bu pençe işidir!"
Sıvadı kollarını, o dev kayaya bir girişti
İtti, kaktı, homurdandı, tırnakları söküldü,
Ama kaya bir milim bile oynamadı yerinden

Kurt geldi, kayanın etrafında dolandı
Ama bir taktik bulamadı, aklı bacaklarına dolandı
Geyik geldi sonra, boynuzladı o kayayı
Tacının ucu kırıldı, morali bozuldu, ağladı

Yılan geldi, süzüldü, aradığı bir çatlaktı
Bulamayınca el mahkûm, tıslayarak kayboldu
Kartal ise sadece tepeden izleyebildi
Kayaya fırlattığı taşlar bana mısın demedi

Böyle böyle aylar geçti, bizim çocuk uzaklara baktı,
Devlerin kavgasından sıkılmış, başka bir telaşa dalmıştı
Kayanın kenarından geçen, minicik bir yol vardı
Milyonlarca karınca, sırtlarında bir şey taşıyordu

Ne şikâyetleri vardı ne de gürültüleri
Sade pıtır pıtır çalışıyordu, o minik yürekleri
Devirmeye filân çalışmıyorlardı o kayayı
Onlar, kayanın altındaki toprağı taşıyordu yuvaya

Aylardır, kimse görmeden, o devin altını oymuşlar
Sabırla, inançla, kendi yollarını kurmuşlar
Ve tam o anda son bir kum tanesi çekilince dipten
Dev kaya çatırtıyla oynadı, sarsıldı temelinden

[KAPANIŞ]
Gürültüyle yuvarlandı, yol açıldı bir anda
Donakaldı ayı, yılan, aslan da, kartal da
Ne aslanın sesi, ne de ayının dişi
Çözemedi bu işi, yapamadı hiçbir şey

Koca pençe, sivri dişler; boşunaymış bu işler
Marifet imandaymış, oradan gelirmiş güçler
Kimse görmezken bile doğru olanı yapan karınca
Bir kayayı yuvarlarmış bir kumu taşıyınca




6- GÜRLEVİK İLE SEKİNET

[AÇILIŞ]
Dağdan doğmuş iki kardeş, biri huysuz, biri yoldaş
Biri gürler, çağlar imiş, biri sessiz bir sırdaş
Biri “Ben!” der yıkarmış, öbürü “Biz” der, can verir
Bizim çocuk da izlermiş, acep sonu neye varır

[1. BENT]
Dağın bir yamacından Gürlevik doğardı
Adı gibi gürler, köpürür, alırdı önüne çıkanları
Sürüklerdi kayaları, derdi “Bunlar çakıl taşı!
“Benim gücüm karşısında herkesin eğilir başı”

Geniş ve sığ yatağında her şeyi aşındırırdı
Geçtiği yerde ne çiçeği ne otu barındırırdı
Hemen yanında bir nehir daha, ismi Sekinet idi
Daracık yatağında şıngır mıngır akar idi

Taşların etrafından dolaşır, onlara selam verir
Kökleri besler, yosunlara ninni söyler idi
Gürlevik ona gülerdi, “Şu cılızcağa bakın hele
“Ben koşarken denize, o varamadı yarısına bile”

[NAKARAT]
Söyle bana dünya, asıl marifet ne
Her yeri inletmek midir gürültüyle
Yoksa sessiz can katmak mı her zerreye
Asıl güç kimde, Gürlevik ve Sekinet

Söyle bana dünya, asıl marifet ne
Her yeri inletmek midir gürültüyle
Yoksa sessiz can katmak mı her zerreye
Asıl güç kimde, Gürlevik ve Sekinet

[2. BENT]
Derken bir yaz geldi, güneş demir tokmak oldu
Vurdu dağlara, taşlara, bütün pınarlar kurudu
Çatladı toprak, sanki karmacurma bir harita
Hayvanlar su arıyordu her vadide, her pınarda

Geniş ve sığ olan Gürlevik, ilk önce o pes etti
Önce cılız bir dereye, sonra çamurlu bir yola döndü
Ama inadından vazgeçmedi o son nefeste Sekinet’e
“Ben kurusam bile,” dedi, “sen öleceksin benden önce”

Sonra gürleyen sesi, cırtlak bir fısıltı oldu, bitti
Geride yıktığı ağaçlar, oynattığı kayalar kaldı
Giderken bırakmıştı bir çamur yığını, Sekinet’in önüne
Bunu gören çocuk, karıncadan aldığı dersle

Minicik ellerini kullanıp başladı o yığını temizlemeye
Nefes verdi yeniden elleriyle o cılız dereye
Sekinet şimdi o yoldan hayata döndü sonunda
Azalmıştı ama özündeki o serin canı korurdu

Bütün orman ahalisi, kuşlar, börtü böcekler
Onun başına toplanıp birer yudum su içtiler
Koca nehir Gürlevik, kaldı bir deri bir kemik
O cılız dere Sekinet, oldu herkese ziyafet

[KAPANIŞ]
Biri bağırır hopur hopur, yatağı kalır kupkuru
Öbürü akar şıpır şıpır, orman ondan içip durur
Bana sorma niçin budur, marifetmiş akıl fikir
Bana sorarsan yapma kibir, bu can senden kaçıp gider



7- SERÇE

[AÇILIŞ]
Yaprak düşer hışır hışır, sonbahar gelmiş
Bütün orman ahalisini bir telaş almış
Kış kapıda, kar pusuda, herkes habire biriktirir
Bakalım bu telaşta, kimler neyi bitirir

[1. BENT]
Sincaplar fır fır döner, meşe palamudu taşır
“Kış uzun, yiyecek lazım” diye daldan dala koşar
Ayı derenin başında, balık avlar şapır şupur
“Depoyu doldurmazsam,” der, "karnım guruldar durur”

Arılar vızıldar, son poleni toplar peteğine
Herkes biriktirme derdinde, kendi heybesine
Bizim çocuk izler durur, bu telaşı, bu koşturmayı
“Ne büyük bir kaygımık,” der, “bu yılın en soğuk ayı”

Ama sonra fark eder, kuru bir dalın üstünde
Bir serçe sürüsü, neşe içinde, kendi türküsünde
Ne bir kilerleri vardır, ne de bir deposu
Sade “cik cik cik” derler, buymuş bütün heybesi

Çocuk seslenir en yaşlı, en bilge görünenine
“Hey serçe kardeş!” der, “Neden katılmazsın bu şölene?”
“Herkes biriktirir, sen ise oynarsın daldan dala,”
“Kış gelince ne yiyeceksin, aç kalmayasın sonra?”

[NAKARAT]
Cik cik cik, tasalanma, ey iyi kalpli çocuk
Bizim kilerimiz gökyüzü ne bir eksik ne de buçuk
Bizim görevimiz biriktirmek değil, uçmak
Kanadı veren, rızkı da verir elbet

Cik cik cik, tasalanma, ey iyi kalpli çocuk
Bizim kilerimiz gökyüzü ne bir eksik ne de buçuk
Bizim görevimiz biriktirmek değil, uçmak
Kanadı veren, rızkı da verir elbet

[2. BENT]
Serçe devam eder: “Sincabın görevi toplamaktır, toplar
“Ayının avlanmaktır, avlar; arının bal yapmaktır, yapar
“Bizim görevimiz de budur: En güzel şarkıyı söylemek
“Herkes görevini yaparsa, bu ormanda kimse aç kalmaz elbet"

Kış gelir, lapa lapa kar yağar, her yer bembeyaz olur,
Çocuk endişeyle bakar serçelere, “Şimdi ne olacak sonu?”
O an bir pencereden bir avuç kırıntı dökülür yere
Rüzgâr eser, kar savrulur, alıç dalı çıkar yeryüzüne

Serçeler o gün de doyar, neşeyle şakırlar yine
Bizim çocuk da bir ders daha ekler heybesine
Arı yapar vız vız, sincap koşar fıs fıs
Serçe söyler cik cik, “Karnım tok, keyfim çok”

[NAKARAT]
Cik cik cik, tasalanma, ey iyi kalpli çocuk
Bizim kilerimiz gökyüzü, ne bir eksik ne de buçuk
Bizim görevimiz biriktirmek değil, uçmak
Kanadı veren, rızkı da verir elbet

Cik cik cik, tasalanma, ey iyi kalpli çocuk
Bizim kilerimiz gökyüzü, ne bir eksik ne de buçuk
Bizim görevimiz biriktirmek değil, uçmak
Kanadı veren, rızkı da verir elbet



8- HOCA’NIN HEYBESİ

[AÇILIŞ]
Pazar yeri karmacurma, tellallar bağırır
Kimi bal satar kimi kalaylar tencere, bakır
Bu seslerin içinde bizim çocuk gezerken
Bir ders aldı ki kıymetlidir altından, inciden

[1. BENT]
Pazarın en zengini, kürk mantolu bir tüccar
Parmağında yüzükler, cebinde altınlar şıkırdar
Burnu Kaf Dağı'nda gezer, kimseyi de beğenmez
Sadaka dağıtır ama döverdi sanki bunu yaparken

Hoca'nın üstü başı eski, eşeği biraz yamulmuş
Sırtındaki o heybesi, yamalarla yorulmuş
Tüccar onu görüp, bir oyun oynamış kalabalığa
Hoca’yı gösterip, büzük dudaklarıyla herkese

“Ey ahali,” demiş, “Bakın şu garip Hoca’ya
“Heybesi bomboş gezer, bir faydası yok dünyaya
“Gel Hoca’m, gel”, diye seslendi, elinde bir altın
“Atayım da dolsun heyben, biraz ağırlaşsın sırtın”

Hoca eşeğinden indi, gülümsemesi pek bir bilge
Dedi, “Gel bakalım, bilmişik tüccar, gel şöyle”
Açtı o eski heybesini, konuştu canına yandığımın
“Benim hazinem sığmaz,” dedi, “senin o daracık sandığına”

Elini daldırdı, çıkardı pürüzsüz bir nehir taşı,
“Bu,” dedi, “bir dostun omzunu sıvazlamanın huzuru”
Sonra çıkardı kuru bir yaprak, söyledi işin aslını,
"Bu," dedi, "yaz günü, bir ağacın gölgesinin serinliği"

Hoca bir kuş tüyü çıkardı, bembeyazdı tamamı
“Bu,” dedi, “bir yetimin başını okşamanın sevabı”
Elini daldırdı bir daha, çıkardı bir buğday tanesi
“Bu,” dedi, “alın teri, o bir lokma ekmeğin lezzeti”

Tüccar sandı, marifet şıkır şıkır parada,
Hoca bildi, asıl hazine pırıl pırıl vicdanda
Sen sen ol, heybeni altınla değil, iyilikle doldur
Unutma ki en büyük zenginlik, en hafif olanıdır

[NAKARAT]
Heybe heybe üstüne, hangisi dolu, hangisi boş?
Biri albeniçakıl'la, biri hikmetle sarhoş
Söyle bana çocuk, asıl zenginlik neymiş?
Gözü doyuran mı, yoksa gönlü doyuran mıymış?

Heybe heybe üstüne, hangisi dolu, hangisi boş?
Biri albeniçakıl'la, biri hikmetle sarhoş
Söyle bana çocuk, asıl zenginlik neymiş?
Gözü doyuran mı, yoksa gönlü doyuran mıymış?




9- TEK BİR NOTA

[AÇILIŞ]
Bir dede varmış bilge mi bilge
Nefesi bir neyde, sesi de ezgide
Gitmiş dere tepe bizimki de
Varmış bir köye, o neyzene

[1. BENT]
Ne bir kuş sesiydi o, ne de bir insan nefesi
Sanki kurumuş bir kamışın, içli, ağlayan sesi
Uzun, ince, yanık bir ses, hem hüzünlü hem de sıcak
Bizim çocuk takip etti sesi, kalbi onunla zapturapt

Vardı ki ne görsün, yaşlı bir dede, bir dükkânın içinde
Elinde yedi delikli, sarı bir kamış, kendi hâlinde
Dedim, “Usta, bu ney?”, dedi, “Evlât, bu ney
“Sanma sıradan bir şey, anlatır sana çok şey

“İster ne su ne çay, dokuz boğumlu bir bey
“İçi boştur, derdi çok, vay ki hem ne vay!
“Koparmışlar yurdundan, o sazlık denen köy
“Ağlar durur o yüzden, özlenir tabii soy”

Çocuk o kadar sevdi ki o sesi, o tatlı iniltiyi
Unuttu adını, unuttu yolunu, unuttu bütün sıkıntıyı
"Ne olur usta," dedi, "bana da öğret, bu sihirli kamıştan
"Ben de üfleyeyim, sesim kâinata karışsın"

Usta gülümsedi, o bilge hâliyle,
“Evlât,” dedi, “bu iş sabır işidir, olmaz aceleyle
“Tek bir şey yapman gerek, eğer varsan bu işe
“Bir ay boyunca ‘sol’ notasını üfleyeceksin sadece”

[NAKARAT]
Tek bir nota, tek bir nota, neye yarar ki bu?
Bütün şarkılar beklerken, bu nasıl bir yolculuk?
Sıkıldım ben bu işten, çok saçma beklemek
Keşke öğrensem hemen, olsa bir sihirli değnek

Tek bir nota, tek bir nota, neye yarar ki bu?
Bütün şarkılar beklerken, bu nasıl bir yolculuk?
Sıkıldım ben bu işten, çok saçma beklemek
Keşke öğrensem hemen, olsa bir sihirli değnek

[2. BENT]
İlk hafta geçti, çocuk sıkıntıdan patladı
İkinci hafta geçti, neyi döşeğe fırlattı
Ama ustanın o sakin yüzü aklına gelince
Gidip aldı neyi oradan, devam etti ince ince

Yirminci günde, bir şey parladı zihninde
O “sol” notası, artık bir esir değildi elinde
O tek notayı artık fısıldayabiliyordu
İsterse bir fırtına gibi gürletebiliyordu

O notayla ağlıyor, o notayla gülüyordu
O tek bir notada, bütün bir dünya duruyordu
Bir ay dolunca, ustası "Çal," dedi, "bildiğin türküyü"
Çocuk bir üfledi ki, doldu dükkâna bir büyü

Meğer o bir ay boyunca, sadece bir notayı değil;
Nefsini, bedenini, kalbini terbiye etmiş bizim çocuk
Marifet bin notayı yamageç çalmak değilmiş demek
En güzel bina, kurulmazmış olmadan temel

Hızlı giden atın, neyi cırtlak olurmuş
Sabreden dervişin, nefesi berrak olurmuş
Demek ki marifet hızda değil, sabırdaymış
En güzel şarkı, en yavaş pişen aştaymış

[NAKARAT]
Tek bir nota, tek bir nota, neye yarar ki bu?
Bütün şarkılar beklerken, bu nasıl bir yolculuk?
Sıkıldım ben bu işten, çok saçma beklemek
Keşke öğrensem hemen, olsa bir sihirli değnek



10- KIZ KULESİ

[AÇILIŞ]
Şehirlerin anasında bir inci tanesi
Denizin tam ortasında bir masal hanesi
Adı Kız Kulesi’ymiş, sırlarla doluymuş
İçinde bir prenses, yapayalnız uyurmuş

[1. BENT]
Bizim çocuk varmış Üsküdar’da bir kıyıya
Dalmış gitmiş hele denizin hayhuyuna
Yaşlı bir balıkçı anlatıyormuş diğerine
O kuledeki prensesin hüzünlü hikâyesini

“Kral hapsetmiş kızını o sihirli kuleye
“Ejderhalar beklermiş kimse gelmesin diye
“Bekler dururmuş prenses beyaz atlı bir prensi
“Gelsin de kurtarsın onu, buymuş tek hevesi”

Herkes ah çekip inanmış bu acıklı masala
Fakat bizim Çocuk’un yatmamış hiç aklına
Atlamış bir sandala, kürekleri çekmiş hep
Demiş, “Gidip göreceğim, neyin nesi bu gerçek”

Dalgalar fısıldamış, “Gitme, o kule yaslıdır!”
Martılar çığlık atmış, “O prenses pek hastadır!”
Lodos uğuldamış, “O duvarlar sağırdır!”
Bütün şehir göz yummuş, “Bu hikâye pek ağırdır!”

[NAKARAT]
Kız Kulesi, Kız Kulesi, anlat bana sırrını,
İçinde bir prenses mi var, bekler yarını?
Yoksa bir masal mı bu, dilden dile gezen?
Gerçeği bulmak için yollara düştüm ben!

Kız Kulesi, Kız Kulesi, anlat bana sırrını,
İçinde bir prenses mi var, bekler yarını?
Yoksa bir masal mı bu, dilden dile gezen?
Gerçeği bulmak için yollara düştüm ben!

[2. BENT]
Varmış kulenin kapısına, ne bir kilit ne bekçi
Sade denizin sesiymiş o kulenin gerçek zikri
Yukarı çıkmış usulca, ne bir ağlama sesi, ne ah û vah
Buram buram gül kokusu, bir de huzurlu bir sabah

Ve görmüş prensesi, ne yüzünde yas, ne başında taç
Elinde bir iğne oyası, yüzünde nurdan bir aydınlık var
Pencereden bakıyordu şehre, o karmacurma kalabalığa
Ve dudaklarından dökülüyordu sessiz bir dua, Allah’a

Kız şaşırmış çocuğu görünce, tebessüm etmiş hâliyle
"Hoş geldin," demiş, "bu kulenin sırrına sen de erdin mi?
"Babam beni yılandan değil, şehrin ejderhalarından korur
"O ejderha ki, adı fitnedir, hırstır, insanı yer bitirir

"Ben burada mahpus değilim, bu güzel şehrin bekçisiyim
"Bu iğne oyası sabrımdır, bu dua da kalkanımdır benim
"Kurtarılmayı değil, bu şehrin ruhu kurtulsun diye beklerim
"Her duam, o görünmez ejderhalara karşı bir zaferdir"

Bizim meraklı Çocuk sormuş: "Neden durdurmazsın bu oyunu?"
Kız, gözlerini ayırmadan, anlatmış ona yolun sonunu
"Kardeş kardeşe kılıç çekince, o kılıç zehir olur, bilesin
"Haklıyı haksızı ayıramaz, en sonunda kendini kesersin

"Hem Peygamber sözüdür bu, bilmiyor musun
“’Fitne vaktinde kılıcını kır, evine dön’ buyurur
“Benim evim bu kuledir, kılıcım da bu oya
“Her rengim bir sabırdır, her ilmeğim bir dua”

[NAKARAT]
Kız Kulesi, Kız Kulesi, anlat bana sırrını,
İçinde bir prenses mi var, bekler yarınını?
Yoksa bir masal mı bu, dilden dile gezen?
Gerçeği bulmak için, yollara düştüm ben!

Kız Kulesi, Kız Kulesi, anlat bana sırrını,
İçinde bir prenses mi var, bekler yarınını?
Yoksa bir masal mı bu, dilden dile gezen?
Gerçeği bulmak için, yollara düştüm ben!

[KAPANIŞ]
Beyler çeksin kılıcı, etsin kavga gürültü
Prenses batırsın iğneyi, bitsin bu sıkıntı
En keskin kılıç dua, en sağlam zırh sabır
Anlamayana ne diyelim, artık kendi bilir!




11- İYİLİK AĞACI

[AÇILIŞ]
Bir tohum düşmüş toprağa, bir de söz düşmüş dudağa
Biri filizlenir yavaşça, biri uçar diyardan diyara
Bu masal o dudağa düşen sözün masalıdır
Bakalım o küçük tohum bir ağaç olacak nasıl

[1. BENT]
Bizim çocuk varmış bir kasabanın meydanına
Herkes oyun oynuyormuş, dalmış kendi dünyasına
Ama bir çocuk oturuyormuş, bir köşede tek başına
Yeni gelmiş belli, yabancı, gözleri uzaklarda

Yüzünde bir merakhüzün, omuzları yamulmuş,
Bizim çocuğun kalbine, o an bir yürekçimdik oturmuş
Yanına gitmiş usulca, ne diyeceğini bilememiş
Sonra çocuğun o eski heybesine gözü takılmış

"Heyben," demiş, "ne güzel, üstünde kuş resmi"
Sade bu... Fazlası değil, samimiymiş sesi
O an sihirli bir şey olmuş, çocuk hissetmiş
Sözü dudağından dökülünce, bir iyitohum düşüvermiş

Yabancı çocuk mutlu, yüzünde bir gülümcük
O küçük tohum, toprakta, bir anda filizlenmiş
O yabancı çocuk, sevinçle kalkmış yerinden
Pazardan dönen bir teyze görmüş, düşürmüş elinden

Portakalları... Teyze toplarken iki büklüm
Çocuk koşmuş, "Buyur teyze, yükün benim yüküm"
Teyze evde iki kurabiye fazla pişirmiş o gün
"Bu da," demiş, "huysuz komşuma, tatlansın dili"

Huysuz komşu şaşırmış, "Bu da neyin nesi ki?"
Bizim çocuk görmüş, filiz dallanmış, fidan olmuş
Komşu o gün bahçesine kaçan topa kızmamış
"Durun bakalım," demiş, "patlamış bu, bende yaması var"

Topu tamir etmiş, çocuklar sevinçten uçmuş
O fidan çiçeklenmiş, pıtır pıtır tomurcuk açmış
Çocuklar sevinçle, "Yeni bir oyun kuralım" demiş
Kenarda oturan fırıncı çırağını da çağırmışlar

Çırak fırına dönünce ustasından izin almış
Bütün bayat ekmekleri, hayvanlar için doğramış
Çiçekler meyveye dönmüş, dallar yere eğilmiş
Çocuklar o sevinçle, tüm kasabaya neşe saçmış

Küçük bir kız görmüş çırağı, bunu yaparken
Koşmuş eve, çizmiş resim kedileri gülüp oynarken
Resmi hediye etmiş, suratsız gezen dolmuş şoförüne
Şoför şaşırmış, resmi asmış en güzel yerine

Şoför amca o gün, ilk kez korna çalmamış öfkeyle
Neşeli bir melodi mırıldanmış herkese
Onu duyan bir müzisyen, yeni bir şarkı bestelemiş
Şarkı o kadar sevilmiş ki, kasabanın neşesi oluvermiş

Ve o küçücük fidan, çiçek açmış, meyve vermiş, bir ağaç olmuş
Akşam olduğunda, bizim çocuk tepeden bakmış kasabaya,
Sadece kendisinin gördüğü, pırıl pırıl, sihirli bir ağaç sarmış her yanı
Dalları her eve uzanıyor, yaprakları huzur fısıldıyormuş
Ve her şey, küçücük, samimi bir tohumla başlamış

[NAKARAT]
At bir iyilik tohumu, hiç durma, bekleme
Dallanır, budaklanır, döner büyük bir şölene
En küçük bir gülümseme, sanma ki boşunadır
O, yarın açacak en güzel çiçeğin tohumudur

At bir iyilik tohumu, hiç durma, bekleme
Dallanır, budaklanır, döner büyük bir şölene
En küçük bir gülümseme, sanma ki boşunadır
O, yarın açacak en güzel çiçeğin tohumudur



12- KALBİMDEKİ KAVANOZ

[AÇILIŞ]
Herkesin bir sırrı var, kalbinde saklar
Bir de görünmez kavanoz, yaptıklarını sayar
Bu masal o kavanozun, o sihirli kumbaranın
İçine dolan ışıkların ve isli dumanların

[1. BENT]
Bizim çocuk öğrendi ya, iyilik pek bir güzeldi
Ama bir sorusu vardı, aklını hep çelerdi
"Kimsenin görmediği bir şeyi yapınca ne olur?
"O iyilik veya kötülük, havada kayıp mı olur?"

Yolda giderken gördü, bir karınca, pek yorgun
Sırtındaki ekmek kırıntısı, kendisinden de olgun
Eğildi, o kırıntıyı ikiye böldü çıtır çıtır
Karıncanın işi kolaylaştı, kalbi oldu pıtır pıtır

Kimse görmedi bunu, ne bir alkış ne de bir aferin
Ama çocuk hissetti, kalbinde sıcacık, tatlı bir yeri
Sanki içine minicik bir ateş böceği
Sanki içine bir gönülpırıltısı düşmüştü

Biraz sonra yola koyuldu, aklı başka diyarda
O güzelim düşbulutuna dalmış, yürüyordu keyifle
Fark etmedi önündeki, o minicik toprak yığınını
Bir karınca yuvasıymış meğer, bozdu bütün düzenini

Kimse görmedi bunu, ne bir "dur!" diyen ne de kızan
Ama çocuk hissetti, kalbini burkan, soğuk bir ayazı
Sanki içine minicik bir is tanesi
Sanki içine bir elemtohumu düşmüştü

[NAKARAT]
Kalbimde bir kavanoz var, görünmez ama hep orada
Yaptığım her şeyi biriktirir, o sihirli kumbarada
İyilikler birer ışıktır, çın çın eder içinde
Kötülükler isli duman, saklanır en derinde

Kalbimde bir kavanoz var, görünmez ama hep orada
Yaptığım her şeyi biriktirir, o sihirli kumbarada
İyilikler birer ışıktır, çın çın eder içinde
Kötülükler isli duman, saklanır en derinde

[KAPANIŞ]
Annen görmez, baban bilmez
Kimsecikler seni duymaz
Ama kalbindeki o kumbara
Her yaptığını yazar oraya

En küçük iyilik sanma kaybolur
O kalbindeki kavanozu ışıkla doldurur
En küçük kötülük sanma önemsiz
O kalbini söndürür kalırsın ışıksız

Hangisi çok olursa, o gün kalbin onundur



13- HER ŞEYİN BİR EŞİ VAR

[AÇILIŞ]
Bir çocuk varmış, hep gülsün istermiş
"Hayat hep bayram olsa," diye düşler kurarmış
"Gece hiç gelmese, güneş hiç gitmese"
Bakalım bu dileği, onu nerelere götürürmüş

[1. BENT]
Bizim çocuk bir gün, canı sıkkın oturuyordu
"Neden," diyordu, "her güzel şeyin bir sonu oluyordu?
"Neden kahkahadan sonra, hüzün geliyordu?
"Neden sıcaktan sonra, soğuk rüzgâr esiyordu?

"Keşke gece olmasa," dedi, "hep gündüz olsa
"Keşke sessizlik olmasa, her yere neşe dolsa
"Keşke hiç ağlamasak, gözyaşı nedir bilmesek
"Siyah renk olmasa misal, her şeyi renkli görsek

Tam böyle gezer iken, bilge bir ağacın altında
Ağacın en yaşlı dalından, bir yaprak düştü avucuna
Fısıltı duydu, ağacın o kadim homurtusundan:
"Evlât, tek başına olan her şey, eksiktir aslında

"Gece olmasa, yıldızların dansını kim görürdü?
"Sükût olmasa, şarkılar böyle güzel duyulur muydu?
"Acı olmasa, tatlının kıymetini kim bilirdi?
"Hüzün olmasa, gülmenin neşesi nereye sinerdi?

Çocuk anlamadı bu durumu, hâlâ istiyordu
O kadar çok istedi ki, gökyüzüne bağırdı
Tam o anda bir rüzgâr esti, etraf fır fır döndü,
Ve bizim çocuk, gözünü bambaşka bir diyarda açtı

[NAKARAT]
Her şeyin bir eşi var, zıttıyla can bulur
Siyah olmadan beyazın bir anlamı mı kalır?
İniş olmadan yokuş, bir yol mudur sanırsın?
Biri olmadan diğeri, hep yarım kalırsın

Her şeyin bir eşi var, zıttıyla can bulur
Siyah olmadan beyazın bir anlamı mı kalır?
İniş olmadan yokuş, bir yol mudur sanırsın?
Biri olmadan diğeri, hep yarım kalırsın

[2. BENT]
Burası harikaydı, güneş batmıyordu
Herkes gülüyor, şarkı söylüyor, oynuyordu
Ağlamak yasaktı, hüzünlenmek hiç yoktu
Oyunlarda herkes birinci, kimse kaybetmiyordu

Yollar yokuş aşağı, tırmanmak yoktu
Her yer rengarenk, siyah, gri yoktu
Bir gün, iki gün... çocuk hoplayıp zıplıyordu
Ama üçüncü gün, gözleri kapanıyordu

Güneş batmadığından, kimse uyumuyordu
Herkes güldüğünden, gülmenin anlamı yoktu
Bir oyuna girdi, birinci oldu, hiç sevinmedi
Çünkü kazanmak için hiç uğraşmamıştı

Canı sıkıldı, oturdu, sessizliği özledi
Ama müzik hiç susmuyor, kahkahalar dinmiyordu ki
O an anladı; yıldızları, ay dedeyi
Annesinin "iyi geceler" öpücüğünü, o sessiz düşü

"Yeter!" diye bağırdı, "Geri istiyorum karanlığı
"Geri istiyorum hüznü, geri istiyorum yalnızlığı"
Gözlerini kapattı ve dünyasına dönmeyi diledi
Açtığında, döndü geri, ay ışığı vuruyordu yüzüne

Çocuk baktı avucundaki o kuru yaprağa
Düşündü ne borçluydu o ilkbahardaki yeşil dala
Kendi isimsizliği şimdi aklına düşmüş
Meğer bu hismiş, onu yollara düşüren yoldaş

Anladı o gün, ağlamak da güzel, gülmek kadar
Karanlık da gerekli, aydınlık sabahlar kadar
Hayat bir tahterevalli, bir aşağı bir yukarı
Ve bu oyunu güzel kılan, işte buymuş, anladı

[KAPANIŞ]
Siyahsız beyaz, olur sana yavan bir aş
Gecesiz gündüz, bitmeyen bir telaş
Hüzünsüz bir kahkaha, olur mu hiç arkadaş?
Biri olmazsa olmazmış, anla bunu yavaş yavaş



14- DUMANIN TÜRKÜSÜ

[AÇILIŞ]
Yol uzun, heybe dolu, kalp yorgun ama dingin
Bizim çocuk varmış tepeye, nefesi sakin, rengi solgun
Güneş batarken bakmış ufka, gözleri kısık, uzakta
Bir duman görmüş ince, tanıdık bir koku etrafta

[1. BENT]
O duman Gök-çadır obasının dumanıydı, bildi hemen
Anasının ocağının, babasının kırdığı odunun isi gelen
Bir şey yandı içinde, o ilk günkü öfke geldi aklına
O isimsizliğin sancısı, o terk edip gidişi hırsla

Ne çok şey görmüştü, ne dersler biriktirmiş
O bencillop çocuk gitmiş, yerine başkası gelmiş
Kızgın değildi obasına, ders vermek değildi niyeti
Özlemişti anasının çorbasını, babasının elini

Aklına Ninesi geldi: "İsim vermek sevmektir" diyen
O zamanlar ad istemişti, "Aslan" gibi, "Kartal" gibi
Kendini boş levha sanmıştı, isimsiz ve yabancı
Ama şimdi anlıyordu, o hiç de isimsiz değildi

O bir "Evlât"tı... Anasından babasından bir parça
O bir "Torun"du... Ninesinin masallarında yaşayan
O bir "Arkadaş"tı... Bıraktığı oyunların özleminde
O, Gök-çadır'ın bir canıydı, nefesiydi

[NAKARAT]
Hey çocuk, hey çocuk, kulak ver bana
Ben puf puf tüten duman, geldim bak sana
Yollarda ne ararsın böyle, habire dön dolaş?
Annen seni bekler bak, pişirmiş bir aş

Ben bacanın dansçısı, gökyüzünün süslüsü
Ben sıcak yorganın, tatlı ninni türküsü
Gördüm heyben dolmuş, aklın ermiş sırra
Ama tek başına bilgelik, benzer kuru bir dala

Geldiğin yollar tozlu, obanın yolu ballı
Yeter artık gezdiğin, olma inatçı huylu
Dön ocağın başına, anlat bize bu masalı
Sensizken var bu obanın yarım kalmış bir hâli

[KAPANIŞ]
Gezdim tozdum yedi diyar
Heybem doldu ağzına kadar
Ama anladım ki en güzel yer
Annenin "gel oğlum!" dediği yer

Ne Korkut ol ne Bayındır
İsmin sade bir oyundur
Oban sana "canım" desin
Bil ki en güzel isim budur



15- DOĞRU SÖYLEYEN SES

[AÇILIŞ]
Sürüye uymak kolaydır, "meee" demek rahattır
Ama bazen en doğru ses, tek başına çıkandır
Bu masal o tek sesin, o cılız ama haklının
Bütün kalabalığa kafa tutan o sesin masalıdır

[1. BENT]
Aylar sonra bizim çocuk dönmüştü obasına
Anası babası sarılmış, doyamamışlar kokusuna
Artık eski çocuk değildi, gözleri daha bilgeydi
Çıkmış oyun alanına, bakmış her şey eskisi gibi

Arkadaşları toplanmış, gülüşüyorlardı aralarında
Grubun lideri, zıpırgöz çocuk, yine plan peşinde
"Bakın," dedi, "şu Aksak Dede'ye, tek başına oturuyor
"Gidelim de bastonunu saklayalım, bakalım ne yapıyor"

Gruptaki diğer çocuklar, önce biraz duraksadı
Ama liderden çekindiler, kimse sesini çıkarmadı
Sürüye uymak kolaydı, dışlanmaktan korktular
"İyi fikir," dediler, o kötü oyuna katıldılar

Bizim çocuğun kalbine o an bir ateş düştü
İyilik ağacı, kalbindeki kavanoz aklına üşüştü
Sustu önce, korktu, içinde fırtınalar koptu
Bir sesi "Sus, karışma!" derken, öbürü "Bu yanlış!" diyordu

Çocuk bir adım öne çıktı, titriyordu sesi birazcık
"Durun, bence bu doğru değil, komik de değil artık
"O dede bize hep gülümser, çiçek tohumları verir
"Ona böyle davranırsak, kalpteki kavanoz kirlenir"

Gruptan bir uğultu yükseldi, lider ters ters baktı
"Aylar sonra geldin, sen de mi bilge oldun?" dedi
Grup, çocuğu tek bırakıp, dedenin yanına gitti
Ama o doğru söz, kalplerine ekilmişti

Dalga geçemediler, sade "Merhaba dede" deyip geçtiler
Liderleri tek kalınca, ne yapacağını bilemediler
Kalabalık "Haksız!" diye, bağırsa da avaz avaz
Yine de fısılda doğruyu, olsun cılız bir ses!

O ses bir umut olur, gerçeği arayan kula
O yıldız bir yol olur, karanlıkta kalana
Unutma ki en karanlık gecede bile, küçük bir yıldız
Bütün o karanlığa kafa tutar, kalmaz tek ve yalnız!

[KAPANIŞ]
Doğru söyleyen ses, neredesin, haydi çık ortaya
Korkma yalnız kalmaktan, katılma bu kötü oyuna
Bir yanda kalabalık, bir yanda vicdanın var
Söyle şimdi çocuk, senin tarafın hangi diyar?



16- ÇOCUĞU ARAYAN AD

[AÇILIŞ]
Dağlar göğe direk olmuş, yerler beşik iken
Bir imtihan vakti gelmiş, hem de pek çetin
Herkesin kalbi sınanır, o en zor günde
Bakalım bizim çocuk, ne eyleyecek bu cenk içinde

[BENT]
Bir akşam gök gürlemiş, şimşek kılıç gibi çakmış
Bulutlar yırtılmış, yağmur başlamış, gök yere akmış
Obanın deresi taşmış, azgın bir sel olmuş, homurdanarak
Herkes çadırına, canının derdine düşmüş, bağırarak

Kimi hayvanını, kimi bir çuval buğdayı kurtarıyordu
Can pazarıydı bu, herkes kendi canını koruyordu
Bizim çocuk da anasıyla, babasıyla, varmıştı o tepeye
Ama gözleri, geride kalan o çalkantılı denizdeydi

Tam o anda fark etti, kimsenin görmediği bir detayı
Obanın en yaşlısı, gözleri görmez ninenin varlığını
Nine güvendeydi ama, onun tek kuzusu, yadigârı
Suyun ortasında bir kayalıkta kalmış, titriyordu

"Mee!" diye bağırıyor incecik, anasını arıyordu gözleri
Biri bağırdı: "Aman şimdi sırası mı bir kuzunun!
"Herkes kendi canında, bu neyin inadı, neyin lüzumu!"
Ama çocuğun kalbi burkuldu, bu onun imtihanıydı

Aklına, yaşadığı masallar geldi, o "emanet" fısıltısı
Anası "Gitme!" dedi, "O sel seni yutar!" Babası kolundan tuttu
"Bu can bir emanet," diye fısıldadı çocuk, "bırakın, yolum budur"
Düşünmedi bir saniye bile, atladı suya, "Bismillah!" deyü

Su buz gibiydi, çamur dizlerine kadardı
Ama o yürüyordu, kalbinde sade o masum can vardı
Vardı kayalığa, aldı sırtına kuzuyu, bütün bir dünyayı
Taşıdı o umudu, gitti ileri, aştı o azgın tarlayı

Tepeye vardığında, nefes nefese, yorgun ama dimdikti
Sırtında titreyen canı, yaşlı ninenin kucağına bıraktı
Yağmur dinip güneş açınca, herkes etrafına toplandı
O an, obanın aksakallı, bilge dedesi ona doğru yaklaştı

Anasının babasının gurur dolu gözyaşları arasında,
Eğilip bir şeyler fısıldadı, onun yorgun kulağına:
"Sen güç aramadın aslanın postunda, kartalın kanadında,
"Senin adın, en zor zamanda, merhametindeydi aslında

"Unutma, en büyük yiğitlik, senden zayıf olanı korumaktır
"Senin adın, koruyup kollayandır... Senin adın KORHAN'dır
"Bu ad, artık senin en şerefli sancağındır
"Onu, ömrün boyunca alnının akıyla taşıyacaksın!”

Demek ki en büyük isim, ne taçtaymış ne postta
Ne en sivri dişteymiş, ne de en yüksek uçuşta
Asıl nam, asıl şeref, en zor günde belli olurmuş,
En savunmasızı koruyan o tertemiz yürekte!



17- ÖDEV

[AÇILIŞ]
Gökten üç elma düştü, biri bu masalı anlatana,
Biri dinleyene, yani sana...
Üçüncüsü de, o en zor günde, adını bulan kahramana: Korhan'a

[1. BENT]
Onun hikayesi bitti, o boş levha doldu
İsimsiz çocuk gitti, yerine bir yiğit doğdu
Ama sanma ki bu masal, sade onun masalı
O heybede biriken her ders, sana da bir anahtardı

O yola neden çıktığını, unuttun mu en başta?
Kalbindeki o boşluğu, gözlerindeki o telaşta
Korhan kendi adını buldu, kendi resmini tamamladı
Şimdi sıra sende, bu senin imtihanın, senin sınavın

[NAKARAT]
Haydi sıra sende, aç gözlerini, bak etrafına,
Senin adın hangi sırda gizli, hangi yolda, hangi handa?
Bu masal bitti ama, senin hikâyen yeni başlıyor,
Bakalım senin kalbin, hangi iyilik tohumunu saklıyor?

Haydi sıra sende, aç gözlerini, bak etrafına,
Senin adın hangi sırda gizli, hangi yolda, hangi handa?
Bu masal bitti ama, senin hikâyen yeni başlıyor,
Bakalım senin kalbin, hangi iyilik tohumunu saklıyor?

[2. BENT]
İşte sana küçücük bir ödev, bu masalın hatırası
Bugün, sadece bir kereliğine, kır önyargının pasını
Yatağının altındaki canavara, bir de gülümseyerek bak
En gürültülü nehir yerine, o sessiz dereyi merak et, durarak

Herkesin "yanlış" dediği bir şeye, "acaba neden?" diye bir sor
Ve kimsenin görmediği bir yerde, küçücük bir iyilik tohumu savur
Belki bir karıncanın yükünü hafiflet, belki bir çiçeğe "merhaba" de
Unutma, en büyük maceralar, en küçük adımlarda gizlidir

Korhan adını buldu, geçti nice sınavdan,
Sıra sende kahraman, korkma hiçbir şeyden!
Senin adın ne olacak, hangi hikâyeyi yazacaksın?
Unutma, ne yaparsan o'sun, adını sen kazanacaksın!

[NAKARAT]
Haydi sıra sende, aç gözlerini, bak etrafına,
Senin adın hangi sırda gizli, hangi yolda, hangi handa?
Bu masal bitti ama, senin hikâyen yeni başlıyor,
Bakalım senin kalbin, hangi iyilik tohumunu saklıyor?

Haydi sıra sende, aç gözlerini, bak etrafına,
Senin adın hangi sırda gizli, hangi yolda, hangi handa?
Bu masal bitti ama, senin hikâyen yeni başlıyor,
Bakalım senin kalbin, hangi iyilik tohumunu saklıyor?