ali şiir yazıyor mu sevgilim ali de ayşe gibi salondaki peteği kapatıp kendi çapında şiir karalıyor mu
ilaç alıp bunu düşünüyorum her şey ben tam uyumak üzereyken olmuş gibi net hatırlamıyorum ama kesin biliyorum seni sevmek bir suya götürdü beni bir suya gittim dönemiyorum
insan bazen dönemiyor sevgilim her sabah dilinin altına bir sözcük daha bırakıp dönemiyor ben bir ilk tam uyumak üzereyken nerelerden ben bir ilk uyanır uyanmaz nerelerden
dönemedim
bir dağın belindeki ağaçları hınçla sallamak diye bir ilaç ambulanstan yol istemek adlı bir atak ve bir ay kadar koşmak bana iyi geldi
bana iyi geldi ne demek sabahları bana içimdeki deşik etimdeki işaret sabahları bana son anda ölmemiş olmanın öfkesi sabahları bana sert sessiz harfler
sabahları içimin en güzel yeri
senden bana dökülen incilerim sevgilim
dökülüyor kaşıma sabahları içimi
dünyada çok önemli şeyler oldu ama ben de sizin eve baktım bir tayın bir taya baktığı bir tayın bir taya uzun uzun baktığı bir tayın bir tayı bıraktığı gibi dünyada çok önemli şeyler oldu
atlar yalnız kalmamak için bu kadar koşarlar diyen o at yalnızlar koşarken de yalnızdır diyen o at yalnızlar öperken de yalnız ben sana sımsıkı sarılırken de o at buramdaydı
bu ses nereden geliyor dediğim o gün göğsümdeki at kardeşlerim göğsümdeki at yere uzandı
dünyada çok önemli şeyler oldu hem ölmedim yüzükoyun hem alnımda yeryüzü
ölürüm dediğim yerde ev yaptım
hatırlamayı unutma sevgilim kırılmasın diye yükseklere bıraktığın o şeyleri hatırlamayı unutma
dağların belindeki ağaçlardan çıkardığım hışırtıyı bu ses nereden geliyor dediğin zamanı o sesin sadece sana gelmesindeki rüzgârı unutma
bazı sesleri sadece atların duyduğunu ve bu yüzden yalnız olduklarını atların yalnızlıktan koştuklarını
görmek ve duymakla düştüğün ovayı yediğin kırbacı edindiğin vebayı unutma insan bazen unutup ölemiyor
dünyanın sonunu görüp unutup ölemiyor
nefis bir hevesle başka neresine gider başka nereme gidebilirim ki deyip göğsümdeki kazı alanına gittiğim o gün yerdeydi her şey yerdeydi herkes üzerini örtüp sen uyu dedim sen uyu
ben bu yerde biraz daha bağdaş kurup
sen uyu
ben biraz artık hiç uyumayacağım
ancak yükseklerde unutabilirim diyerek çıktığım ağaçlar yerleştiğim ilaçlar indiğim ovalar seni bir ormanda bulup bütün yokuşlardan sonra dümdüz bir yerde kaybetmiş olmak da marifet sevgilim
şimdi uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında bana ne iyi gelir bana ne iyi gelir uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında
sevgilim yatağın kırışmamış düzlüğü yastığın olmayan çukuru her şey neden bu kadar pırıl her şey neden bu kadar aklımda göğsündeki çöl sırtımdaki vaha reçinenin ağaca yapıştığı gibi hiddetle yapışıyordun bana
senden sonra dünyada çok önemli şeyler oldu uçtum
birine bakmıştım deyip içine girdiğim yüzlerden biri yokmuş içinizde diyerek çıktım biri yokmuş her sabah biri yokmuş her masa biri yokmuş her çarşı
çalışmayan bir aleti kapatıp açmak gibi beni de her gece kapatıp kapatıp her sabah açan yeryüzü sanki dünyaya gelmedim de olmayan bir yerde olmayan birine bakıp bakıp çıktım ben
düşersem kendim düşerim diye hem güzel uçtum hem muazzam düştüm
sağ salim sensiz ve ayaküstü
artık insan bana iyi gelmiyor artık insan bize iyi gelmiyor diyerek beraber havalandığımız göğü tek başına ve hiçbir yere değmeden düşmek düşmek nefisti sevgilim
yere ilk indiğimde bir ağacı sallar gibi salladılar beni yere ilk indiğimde şimdi ben neyin yanındayım dedim ne benim yanımda
boğazımdaki yumruyu boğazımdaki yumruyu göğüs kafesimi eklem yerlerimi seni ve bunu yerde anlatmamı benden bekleme
“düşen şeylerin gürültüsü”nü konusu olmayan bir mutsuzluğu anlatmamı benden bekleme
insanı çok aşağıya yapmışlar sevgilim
insanı çok aşağıya
içine çok yeryüzü içine çok dünya
biliyorsun yükseldiğimiz gökte bu da olsa yer yarılır bu da olsa dünya durur dediğimiz her şey oldu dünya durmadı
biliyorsun bir kere saçlarını çok bir kere sımsıkı bir kere tutam tutam üç yıl arkaya doğru tarayıp üç yıl bir muska gibi yanımda sakladım
biliyorsun senin saçlarınla başlayıp nasıl oluyorsa benimle devam etmiş insan sevmeyen insan sevmeyen ama kırlara katkı sunan bir yüzün kapkaranlık bir ormanın vardı
ormanımız
düşsem ölürüm düşsek ölürüz dediğimiz o ormanda sana edilmiş bir yemin gibi başında beklemediğim cümle dalını budamadığım ağaç eğilmediğim yüz kalmadı
sevgilim bir şey var artık kuramadığım kurmalı bir saat başımda çın çın öten bir demir dönemediğim bir yer fırlatmak için bir odaya koyup her gece salladığım bir cümle durup dururken
bir gün ben çocuk olucam. olucam kanıma güller takıcam eskitip yüreğimi çarşılarda pazarlarda tanrıya şeker alıcam koparıp ellerimi kitaplardan. kitaplardan nedenleri niçinleri sorucam.
bir gün ben güvercin olucam camilere camilere konucam korkularımın uykularına çekip göğsümde birleşen ellerimi gökyüzüne uzanan parmaklarımla yolucam tüylerimi. tüylerimi camileri kirleticem. tüylerimi o beni birşeylerden kurtarmıyan yüreğimi tüylerimden kurtarıcam.
bir gün ben ergen olucam. olucam ısıtıp kanımı ceninlerimle kitapları insanları ve tanrıyı en kirli çamaşırlarını vücudumun arındırıp kanımı ceninlerimle erkek olucam. olucam ve erkekliğin ne işe yaradığını louis charles royerden sorucam.
bir gün ben büyücem. büyücem delikanlı olucam. kızlara baktıkça yüreğimin küçüklüğüne eski bir çamaşırı anımsayıp kirli bir çamaşırı anımsayıp hıncımı dudaklarımdan alıcam dolayıp öfkemi sakallarıma sakallarımı dolayıp öfkeme sevişmeyi kendime göre seçicem sevmeyi yüreğimi kanımı kırmızı gülleri çok sevmeyi bana ait olmayan şeyleri ve öğrenicem daha çok sevmeyi yüreğimden kanımdan kırmızı güllerden bana ait olmayan şeyleri.
ah ben niye vurgunum bunca kanım kadar benimsediğim yani hiç sevmediğim çok sevdiğim yani yani ben şaşırıyorum şakıyan bir bülbül görünce öten bir karga görünce şaşırıyorum tanrıyı pazarlarda görünce.
bir gün ben büyürsem bir gün ben baba olursam bir gün ben masal anlatıcam çocuklarıma.
Kimi sularca inanıyorum kimi zulüm yakıcı Çocuksu, deli deli zincirler boğuntusu gök Elimde kolumda senin seslerin var gel de aldırma Kadınları çıplak görüyorum koşup seni soyuyorum Bir açıcı gerdanlık görsem boynun aklıma geliyor bilemezsin Seni kentlere seni bankalar seni seni 300.000 Seni zamansız ölümlere karşı koyuyorum hep aklımdasın Yükün ağır, bir irisin bir ufaksın yetiştiremiyorum 300.000 Kapattığımız sağnak akşamları açtığımız sabahları 300.000 Elimden tut beni acar balıklara alıştır Tekin durmayı öğret acıkmış aç kayalarda Gel anasız pencereme perde ol kurtulayım Kalk ellerini yıka bize gidelim Soyunur dökünür odalarda konuşuruz Bir o kaldı 300.000 Odalara kapanmak odalarda konuşmak odalarda ölmemek Canımız çekerse sevişiriz de kalk gidelim Üç sokak ötede bir ev var yeşil gibi sana onu gösteririm Konuşur sevişir dövüşürüz 300.000 Benim yırtıcı kuşlara tutkum işte bundan ötürü Yadırgamadan gökyüzüne aşka acıkmaya alışkın Zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam Senin ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum Bir karşı durulmaz istek bir telaşla kendiliğinden Bir serin renk anlıyorum aydınlık gözlerinden sorma Sen zenginsin alırım tükenmezsin Allah gelene kadar sen olursun şiirlerimde bu bir Boş ver kavgalara kuruntu sorunlarına boğuntuya gelme Ben adını demesem de anlıyorsun 300.000 Ü ç y ü z b i n Cümbür cemaat aşka abanıyoruz
Orta Asya’daki pembe elipsin içinden Çıkan kırmızı oklara binerek, Bozkurtlar (kanatlı) Çin’den Nasıl uçmuşlarsa Tanca’ya kadar, Ben de (altı yaşımda) dar Ve yüksek çamurluklu tenezzühle (Ford T Modeli) Ankara’ya ulaştım Sağ salim. ‘Yağmur Çayevi’nin önünde dolaştım Uyuşan bacaklarımı oynatarak Ankara’nın toprağında. Taşhan, Bana dünyanın en büyük meydanı gibi geldi. Gözüne güneş gelmesin diye elini Siper eden Mehmetçik heykeli ne güzeldi. Ve büstlerinden yalnız göğsüne kadar tanıdığım Atatürk Kabartmalı ve yüksek Bir mermerin üstüne çıkmıştı atıyla. (Böylece tanışmış oldum heykel sanatıyla.) Baba, ordaki kadın sırtında ne taşıyor? “Bomba.” Neden? “Türk yurdu topyekûn savaşıyor.” Savaş, cephede bitti (yirmi yıl önce). Oysa, bir türlü bitmez okul kitaplarından ince Sesimle okuduğum Şiirlerde (Zafer Bayramı münasebetiyle). “Oğlum, Bu ne Şeker ne de Kurban Bayramı,” Derken babam haklıydı, 30 Ağustos günü elini öperek ondan Para istediğim zaman. (Babama şiir okumayı bile düşünüyordum o sırada.)
Babam şiir sevmezdi. Evimize arada Gelen Mimar Cemil Uluer yalnız şiir yazardı. (Babam bu adama nedense kızardı.) “Bir kere, mimar değil bu herif..” Diye başladı mı, hafif Üzülürdü annem. “Canım Numan Bey -bey derdi babama- bu kadar şey Olma (şey derdi annem sık sık). Adamcağıza yazık.” Mimar Cemil, şiir bina ederdi. Kışlık kömürü bizim evden giderdi. Müsteşar Nâmık Beyi ziyaretinde de arz-ı hürmetleriyle Ve kimin okuduğu belli olmayan hikmetleriyle Dolu kitabını sunar; bir kat giyilmiş elbiseler alır (yazlık). Şair ve mimar olmaktan böylece vazgeçtim (yazık).
Sevmedim okulu önce, “Öğretmenim” tutmadı yerini annemin (bence.) Beni çingenelere vermek istemeseydi Babam, bir dev anası gibi Görünen öğretmenden kaçardım (ne iyi olurdu). Korkuyu Bahçedeki huysuz ve parlak kanatlı Horoz tanıttı bana. Bir de “öğretmenim” Rânâ. “Kulağını çekerim, konuşma, terbiyesiz, Yakarım ağzınızı, çişim geldi derseniz. Kırarım notunuzu haylazlık ederseniz. Yarına satır satır ezberlensin dersiniz.”
Yorganı üstümden attım o gece, Çıplak ayakla taşlara bastım o gece. Kırk derece Ateşim çıksın diye bekliyordum. Sakın Göndermesin babam beni okula yarın, Olur mu Allahım -Allahım diye başlamışken Dua edeyim hemen: Allahım ne olur Sen anneme Babama, bana ve nineme Ve apartmandaki Baha Beye, karısına ve oğluna Ve mahalledekilere ve rahmetli dedem Hüsrev kuluna Ve Ankara’dakilere ve Türkiye’dekilere Ve dünyadaki bütün iyilere Rahatlık ver. Onların içinde (varsa eğer) Hırsız, fena Ve kötülük etmek için insana Fırsat bekleyenlere Ve beni azarlayan kapıcımız Kamber’e Ve beni bahçede korkutan horoza Ve ezberimi bilmezsem ceza Verecek öğretmene Rahatlık verme. (Ceza vermezse rahatlık ver.)
Yeter Bu kadar. Allah kızar sonra çok istersen. Yalnız unuttum; ne olur rahatlık versen Galatasaray takımı oyuncularına. Yarın Maçları var da; yenilmesinler sakın.
“Bu çocuk ne olacak böyle, Müzeyyen? Yaramaz. Olsaydı pısırık olacağına. Hiç kimseyle konuşmaz Sınıfta. Tek başına koşar durur bahçede. Onu Eve kapatmak doğru mu? Çalışkan fakat korkak.” Annem üzüldü Fakat belli etmedi. “Öğretmenim” çok güldü Çarpınca ağaca “Affedersiniz” Dediğimi anlatırken. Annem sözü kısa kesti: “Dersiniz Başlayacak. Vaktini aldım Rânâ. İnşallah büyüyünce lazım olur vatana.” Olmadı kimseye lazım. Aranmadı Aramayınca. Okul boyunca Ne futbol takımına alındı, ne sınıf mümessili olabildi. Nedense bir yönüyle -belki de her yönüyle- saf kalabildi. Yalnız bir korku kaldı kuşkuyla karışık; Sonunda kötü bir şey olur korkusuyla yaşadı Selim Işık Her olayı. Eski bir yara izi içinde sızladı, her eğilişinde İnsanlara. Dünyaya bir daha gelişinde Çocuk ve korkusuz yaşamak ister sürekli. Büyümek, yalnız tutunanlara gerekli. İkinci gelişinde çırıl çıplak dolaşacak. Kelimenin bütün anlamıyla çırıl çıplak
Gecede elbet dünyanın yedi harikası ve yücelik ve ağlatı ve büyü gecede. Kürkler içine saklanmış efsane yaratıklarıyla ormanlar belli belirsiz çarpar durur içine. Sen varsın gecede. Ayak sesleri geçip gidenin ve cana kıyanın ve belediye çavuşunun ve sokak fenerinin ve paçavracının lâmbasının gecede. Sen varsın gecede. Günler geçiyor trenler vapurlar ve günlük güneşlik ülkelerin serabı gecede. Günbatımının son solukları ve ilk ürperişleri tan vaktinin gecede. Sen varsın gecede. Bir piyano ezgisi, bir ses çınlaması Bir kapı çarpar. Bir duvar saati. Ve yalnız yaratıklar nesneler maddesel gürültüler değil Kendimin peşine düşmüş ben ya da durmadan kendimi aşan ben de. Sen varsın feda edilmiş, beklediğim sen gecede Zaman zaman tuhaf yüzler doğuyor ve yitiyor uyku içinde. Gözlerimi kapasam fosforışıl çiçeklenişler ortaya çıkıyor sonra soluyor etten havaî fişekler gibi yeniden doğuyor yeniden. Arşın arşın yol ettiğim ülkeler yaratıklarla birlikte Sen varsın elbet ey güzel ve ağzı sıkı bayan casus. Ve enginlerin titreyen yüreciği. Ve göğün ve yıldızların kokuları ve 2000 yıl önce ötmüş horozun sesi ve tavus çığlığı alevler ve öpüşler içinde. Soluk bir aydınlıkta uğursuzca sıkışılmış eller ve gıcırdayan dingiller küçük dilini yutmuş yollar üstünde.
Elbet sen varsın gecede tanımadığım sen ve ne tuhaf tanıdığım hem de. Sen ki düşlerimde oluyorsun görünmeden kendini var ediyorsun böyle, Sen ki ele geçirilmiyorsun gerçekte de düşte de, Sen ki kuruntu yoluyla sana sahip olma isteğimle bana ilişkinsin, ama gözlerimi gerçekte olduğu gibi düşte de yumduğum zaman yalnız o zaman yaklaştırıyorsun yüzünü yüzüme, Sen ki varsın kolay bir retoriğe karşın hani kumsalda suların can verdiği, Hani kurşun bir güneş altında çatırdıyarak çürüdüğü ağacın. Sen ki köküsün düşlerimin ve değişmelerle dolu zihnimi sallayıp duruyorsun ve elini öptüğüm zaman bana eldivenini bırakıyorsun Yıldızlar var, karanlık devinimi denizin, ırmaklar, ormanlar, kentler, otlar, milyonca milyonca kişinin akciğeri gecede Yedi harikası dünyanın gecede Sen varsın gecede Yalnız gecede mi, gündüzde de.
ilkin bir kadını kestiler soyup giysilerini sonra kitapları yaktılar, suları kestiler su bir ulusun özlemidir bu yüzden dağlara bakarlar bir silâh olarak alınır satılır ve ıslatır esirgemeden bir rençberin boğazını
oysa ay bir ateş gibi yağıyor usul usul terliyor bir batık gemi kan sızıyor bir halkın dinmeyen uğultusundan ve eskiden bir şehire geldiğimi hatırlıyorum bir şehire yerleştiğimi hatırlıyorum rüzgârın eskittiği bir şemsiyeyle suyun paslandırdığı bir silâhla herkes gibi bir avuç bedenimle yarım dirimler yarım ölümler taşıyarak bir denizin altından oldukça ağır bir denizin altından ağzı tıkalı bir sürahi gibi suyun yüzüne çıktığımı
şimdi artık neyi hatırlasam bir anı oluyor örneğin bir adamın içkiye düşkünlüğünü bir kadının sunuluşunu soyularak kanım mı harlatıyor ben mi üflüyorum gidip toparlıyorum bir yerlerden başkaldıran gölgemi
diyorum ki ey batık gemi artık kar yağıyor güvercinlere sokak alışılmış düzenini sürdürüyor harcayan kıllı elleriyle sunak kan içinde, kan içinde sunak alıp boyuyor gövdemizi
sokaktayım ve herkes alışkın hatta bekliyor onu durmadan bir soylunun serinleme alışkanlığıyla bir ağustos akşamında durmadan kurban, durmadan sunu tükenmeyen açlığına düzenin dövüşmeyi ve kanı hazırlıyor aşkın son kertesini onu, durmadan
şimdi ey eski gümüş, batık gemi, diyorum ki her yerde seni hatırlıyorum durmadan saat kaç olursa olsun, takvim ne derse desin açlıkta, bir bıçağın kabzasında ve dağda durmak istediğimi hatırlıyorum durmadan itilirken ve dövülürken ve kovalanırken güneş batarken ve doğarken bir parmaklığa dayayıp ellerimi durmak istediğimi hatırlıyorum durmadan itilirken ve dövülürken ve kovalanırken güneş batarken ve doğarken bir parmaklığa dayayıp ellerimi durmak istediğimi
sunak inceltir coğrafyasını akşam bir dinginliğe benzer kendiliğinden
II dünyayı en çok sevdiğim zaman her şeyi en çok unuttuğum zaman sanılır çünkü kuşların güzle güneye gittiğine inanılır oysa taş kırmanın ve otel inşa etmenin mevsimi yoktur cepte tabanca da cigara paketi gibi aranır adamoğlu hırçın bir kış gibidir doğrusu hırçın bir kış niteliğindedir
birden akidesi parlayınca fosforun dünyanın elbette sonu vardır yani sunak temizlenir kandan sunmanın önü alınır en denize yatkın küreklerle ustaca biçilmiş keresteler ve usturlâpın en alâsı iskenderiyeden ve haritanın en makbulu kanla yoklanan sonu vardır
imdi bu böyle nasıl bir bahardır bütün sürgünlerin lâhana olarak hesaplandığı bütün harfler anlamını yitirmiş bütün sokaklar geliş geçişe dardır ve acılar bütün etkisini yitirmiş gemiler bütün limanların uğraşı
III dünya bir sunaktır sonunda kalemlerin bile sunulduğu işte benim kanım ortada akmıyor artık
IV sakinim bütün gece boyunca başımı değişmeyen düşüme koyunca lâleler kızıllaşır menekşeler morlaşır sütçü gelmez kapıya vurmaz gazeteci de öyle bilirim dünyanın sonu vardır.
Yasaktır, insanları yakmak. Yasaktır, geçerli oturma izni olan insanları yakmak Yasaktır, yasal kurallara uyan ve geçerli oturma izni olan insanları yakmak Yasaktır, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı ve güvenliğini tehlikeye düşürecekleri beklenmeyen insanları yakmak Yasaktır, davranışları yakmaya neden olmayan insanları yakmak Yasaktır, yeterince boş zaman değerlendirme olanaklarının bulunmaması ve ilgili yasa kurallarını bilmemeleri ve ayrıca oryantasyon zorluklarından dolayı psikolojik olarak tehlikede olan gençlere, kişiye bakmaksızın kişileri yakmak Türkiye Cumhuriyeti’nin dıştaki itibarını düşürmeme açısından kesinlikle yapılmaması salık verilir Ayıptır. Olağan değil. Genelleşmemeli. Gerekli değil Kimsenin yok böyle bir yükümlülüğü. İnsanları yakmadığı için suçlanmamalı hiç kimse Reddetme hakkı var herkesin. Uygun dilekçe formları yetkili asayiş dairesinde bulunur.
Not: Bu yazıyı başka bir dile çevirenlerin, “Federal Almanya Cumhuriyeti” yerine kendi ülkelerinin resmi adlarını yazmaları rica olunur. Ayrıca bu dipnotun da çeviride kalması gerekir. (HME)
Dört kişi kurtulmuşuz. Elleriyle söyledi birisi bunu bana. Yo, dilini, dişlerini ve dudaklarını kullanarak çıkaracağı sesler bir işe yaramazdı. Çünkü iki kulağım da işitmiyordu artık. Bir kâğıda yazıp da göstermedi yahut bunu. Ya da dört parmağını bitiştirdiği elini suratıma doğru uzatmadı. Çünkü artık gözlerim de vazifelerini yerine getirmiyordu. Kazada kaybetmiştim bu dört organımı da. Kazadan bu yana kaç gün geçmişti bilmiyordum. İnsan, görmüyorken ve duymuyorken ve insanlardan izole bir yerde tutuluyorken günlerin nasıl geçtiğini anlayamıyor başlarda. Sonra anlayabiliyor ama başlarda anlayamıyor bunu. Ben de anlayamamıştım. Şimdi anlayabiliyordum ve “İki gün önce şöyle olmuştu.” diye düşünebiliyordum. Bazen düşüncemi dile de getirebiliyordum. Görmüyordum belki, belki duymuyordum da ama hâlâ konuşabiliyordum. Bu iyi bir şeydi. En azından hem göremiyor hem duyamıyor hem de konuşamıyor olmaktan iyiydi. Peki, ya ben göremiyor ve duyamıyorsam, kazadan dört kişi kurtulduğumuzu nasıl öğrenmiştim? Nasıl anlatılmıştı bu bana? Çok basit. Konuşabildiğime göre sorular sorabiliyor, bir şeyler söyleyebiliyordum. Kaç kişi kurtuldu, diye sormuştum. Soruyu yanıtlayanın kim olduğunu bilmiyordum. Ama böyle bir yöntemi düşünebildiğine göre epeydir benimle ilgilenen, vaziyetim hakkında bilgi sahibi olan, akıllı ve bu gibi konularda tecrübeli birisiydi belli ki. Yatağımın sol tarafına doğru oluşan eğimle yanıma oturduğunu fark ettiğim ve çok sonra bir psikolog olduğunu öğrenebildiğim kadın, sol elimi tutmuş ve dört parmağımı avucu içine almıştı. Bu, dört demekti, dört kişi kurtuldunuz. Onunla konuşabilmem için parmaklarım çok büyük bir öneme sahipti. Serçe parmağımı tutması “Evet.” demek oluyordu. Yüzük parmağımı tuttuğu vakit, sorduğum sorunun olumsuz bir şekilde cevaplandığını, “Hayır.” denildiğini anlıyordum. “Hayır” cevabı için orta parmağımı seçmesinin daha isabetli bir tercih olacağını söyledim ona. Ben gayet ciddiydim bunu söylerken ama o, gülmüştü ve güldüğünü anlatmak için elimi, avuçları içinde ovuşturmuş sonra da yanaklarında gezdirmişti. Bana karşı pozitif olması gerektiğine inanıyordu. Ayna nöronlarına itimat eden birisiydi anlaşılan. Ama ben artık kördüm. Neyse ki koku alma organım hâlâ canavar gibiydi. Güzel kokuyordu. Gerçekten çok güzel kokuyordu. Yanıma oturduğu zaman ilk fark ettiğim şey, poposunun oluşturduğu çukura doğru yatağımın eğilmesi oluyordu. Bunun hemen peşinden o güzel kokusunu duyuyordum. Popo, demeyi tercih ettiğime göre onu güzel bir kadın olarak tasavvur ediyordum kuşkusuz. Benim için hiçbir şey ifade etmiyor olsaydı “kıç” demeyi yeğlerdim. Ya da “göt” demeyi tercih etmiş olsaydım, onu yanımda hiç istemediğimi düşünebilirdiniz. Çünkü “göt” kelimesi diğer ikisine nazaran daha sert bir anlam alanını işgal ediyor. Ama aynı kelimeyi kendi kıçım için kullanmış olsam bunun anlamı, bambaşka bir şey oluyordu. İnsanlar, dışkılarını ve gazlarını tahliye etmek için kullandıkları deliklerin bulunduğu ve üzerine oturmak için kullandıkları bu kaba ete nasıl böyle anlamlar yükleyebiliyorlardı? Kelimeler gerçekten inanılmaz varlıklarıyla hayatımızda bir ruh gibi dolanmaktaydılar. Ama ondan bahsederken, onun kaba etinden bahsederken “popo” diyordum çünkü güzel kokuyordu. Yo, poposunun güzel koktuğunu söylemiyorum, poposunun nasıl koktuğundan bana ne, bedeninden yayılan o ferah, güzel kokudan söz ediyorum ben ve ayrıca teni, elleri yumuşacıktı. Aynı zamanda akıllı, sabırlı ve anlayışlı biriydi. Onu çirkin birisi olarak tasavvur edebilmem için hiçbir şey yoktu elimde. Bu durum öfkelendiriyordu beni. Zayıf hissettiriyordu bu beni. Gene de kim bilir ne hâlde olduğunu bilmediğim köpeğim hariç, hatırladığım kadarıyla, kimim kimsem olmadığı ve yattığım yerden kımıldayamamam, görememem ve duyamamam düşünülürse, bu hiç de anlaşılmaz bir şey değildi. Sorduğum kimi sorulara “Bilmiyorum.” diyordu. Orta parmağımı tutuyordu. Kara kutu bulundu mu, diye sormuştum mesela tanışmamızdan birkaç gün sonra. Yüzük parmağımla orta parmağımı aynı anda tutmuştu. Yorulmuştu sanırım. Yinelememiştim bu sorumu. Başım çok ağrıyordu. Orama burama ha bire iğneler batırılıyordu. İğnenin, kan almak için batırıldığını, etimde saplı kaldığı sürenin uzunluğuyla anlıyordum. Gerçi tıp alanındaki bilgim sınırlıydı, yanılıyor da olabilirdim. Belki de kimi iğneler vardır ve bunları yapmak kan almaktan daha uzun sürüyordur. Ya da kimi kısa serumlar vardır. Minik tüplerin içine makinaların her gün binlercesini doldurduğu serumlar.
Adam akıllı düşünmeye başladıktan sonra, mümkün olduğu kadar demek istiyorum, korkunç bir fikir, Enola Gay ismi verilen B-29 Superfortress modeli bombardıman uçağının, Hiroşima’nın üzerinde dolanması gibi kafamın içinde dolanmaya başladı. Aman Allah’ım, ben neler yaşıyordum böyle? Ben bir uçak kazasından sağ kurtulmuştum. Belki de çoktan ölmüştüm ve kabir azabı olarak bana şu anki durumum layık görülmüştü. Belki de kafayı yemiştim ve kendisini, bir uçak kazasından kör ve sağır olarak kurtulmuş zanneden kaçığın tekiydim. Bir üçüncüsü olmayan iki kulağımı ve iki gözümü kullanamıyordum. Artık kör, sağır, belki de kötürüm bir hâldeydim. Bunu nasıl olur da sormazdım? İki bacağımı da oynatamıyordum. Sağ kolum, dirseğimin biraz altından kesilmişti. Belki de damarlarıma enjekte ettikleri şey, içerisinde bakterilerin ve antikorların kulaç attığı damarlarımı bulandırdığı gibi zihnimi de bulandırıyordu. Bakteriler ve antikorlar sisli bir havada çarpışıyordu demek vücudumda. Soğuk soğuk terlemeye başladım bunları düşünürken. Bütün gücümü sarf etmeme rağmen yattığım yerden doğrulamadım. Soluksuz kalmıştım. Muhtemelen bir daha göremeyeceğim suratım kıpkırmızı kesilmişti. Bütün kuvvetimle bağırdım. Yardım edin, imdat! dedim. Kimse beni duymuyordu. Tekrar, tekrar bağırdım. Dakikalarca bağırdığıma yemin edebilirim. En sonunda, bir şeye ihtiyacım olduğu zaman sürekli bastığım şu tuşu hatırladım ve bastım ona, yumrukladım onu. Kimse gelmiyordu. Neredeydi bu insanlar? Ben neredeydim? Yıllar sonra, idrar torbamın boşaltılmasını istediğimi düşünen lanet birisi geldi. Bunu, şeyimin ucundan içeri doğru soktukları plastik borunun gerilmesiyle anlamıştım. Yo, onu oraya ne zaman, nasıl soktuklarını bilmiyordum neyse ki. Muhtemelen baygındım. Ama şimdi uyanıktım ve bu boruyu çekiştiren kişi beni dinlemiyordu bile. Sürekli bağırıyordum ona. Sesim iyice kısılmış olmalıydı. Boğazıma bir ağrı saplanmıştı çünkü. Tam çenemin altından, göğsüme doğru, soluk borumu yara yara aşağı inen bir bıçak gibi. O da mı sağırdı yoksa? Gerçi ben de ne dediğimi bilmiyordum pek. Belki de sesim hiç çıkmıyordu bile. Belki de başından beri konuşamıyordum hiç. İnsanlarla konuştuğumu sanıyordum. Yardım edin, kurtarın beni, buradan gitmek istiyorum, hayır, hayır diye bağırmaya devam ettim. Böğürüyordum boğazlanan bir damızlık gibi. Beni gerçekten dinlemiyordu ya da duymuyordu. Orospu çocuğu, sidik torbamı kontrol etmekle kalmayıp kıçımdaki bezi de yoklamıştı. Meselenin bokla ilgili olabileceğini düşünüyordu. Olan hiçbir şeyin bunlarla alakalı olmadığını anlatabilmek için varlığını hâlâ koruyan sol kolumu deli gibi sallamaya başladım. Denk getirebilseydim gözünün tam üzerine bir tane patlatmak isterdim ama kafasıyla yetinmek zorunda kaldım. Bu çıldırmış hâlimle beni yalnız bıraktı. Muhtemelen birilerini çağırmaya gitti. Çünkü birkaç dakika kadar sonra vücudumun çeşitli yerlerinde gezinecek ve birden fazla kişiye ait olduğunu anlayabildiğim ellerle geri gelecekti. Hâlbuki tek istediğim şu psikolog idi. Ve güzel kokusu. Sormam gereken sorular vardı. Konuşup konuşamadığımı soracaktım ona. Peki, konuşamıyorsam nasıl olacaktı bu? Hav hav. Köpeğimin sesini duydum kafamın içinde. Yeliz’in kahkahasını. On küsur yıldır görmediğim babamın kalesizliğini. Dalgaların korkunç gürültüsünü. G3’ün patlamasını. Bir aracın havayı yırtan fren sesini. Gülüşmeler duydum. Uğultular. Birisi kafamı tuttu, koluma bir iğne saplandı ve zaten çok yıpranmış olan bedenim, yapılan uyuşturucunun etkisiyle kendisini karanlık bir uykuya bıraktı.
Tayvan’dan Los Angeles’a uçuyorduk. San Francisco’nun yaklaşık 500 km açığındaydık. 241 yolcu ve 14 mürettebat olmak üzere toplam 255 kişiydik. Bekleme salonundaki insanların bu kadar çok olduğunu asla anlayamazdınız. Kafamı bir kitaba gömmüş, bir şeyler okuyordum. Tahmin ettiğim gibi uçak rötar yapacaktı. Uçuşumuzun yarım saat gecikeceğini anons etmişti onları tercih ettiğimiz için biz değerli yolculara teşekkür eden bir ses. Havaalanına gereğinden çok önce gelmiştim. Bir sigorta şirketinde avukat olarak çalışıyordum. Ben Tyler Durden’ın Tyler Durden olmadan önceki hâliydim. Hehe. Trafik kazası sonucunda yaralanmış ya da ölmüş insanların tazminatlarının ödenmesini geciktirmek ve bundan da önemlisi, hak ettikleri paradan olabildiğince kesinti yapılmasını sağlamaktı işim. Ne yaparsınız, iş iştir. Bir kaza neticesinde birileri kolunu mu kaybetti, para alır. Birinin yüzünde, belirli bir mesafeden gözükebilecek kalıcı bir “scar” izi mi oluştu, para alır. Birinin orasında burasında platin mi var, soğukta sızlıyor mu, para alır. Birisi öldü mü, ölenin çocuğu, eşi ve hatta bazı durumlarda annesi ve babası para alır. Yo, kaza sonrası tutulan tutanakta açık aramak değildi benim işim. Benim işim, adli tıp doktorunun yahut engelli sağlık kurulunun ya da diğer ilgili yerlerin vermiş olduğu raporlara itiraz etmekti. Başvurunun tahkime götürülmesini sağlamaktı. Arabulucular, zıvananın ağzımızdaki kısmıydı zaten. Para, mağdura ne kadar geç ödenirse o kadar çok faiz geliri demekti. Ya da para ne kadar az ödenirse bu, pozitif sermaye kazancı demekti. Gerçi ölenler ve kesin bir şekilde bir uzvunu, organını kaybetmiş olanlar için rapora itiraz etmek işe yaramıyordu genelde, hak ettiği tazminat ne ise onu bir şekilde alıyordu vatandaş, o hâlde başka hukuki hak ve yöntemler devreye girebiliyordu süreci uzatmak için. Kanunları biz koymadık sonuçta, değil mi? Bu yüzden, çocukların hayal dünyasını zenginleştirmek denilen saçmalık tam da bizim işimize yarıyordu. Bu çocuklar büyüyüp de pratikle teorinin arasındaki boşluğu atlayarak geçemeyeceklerini anladıkları zaman kapıldıkları hayal kırıklıklarından sızılıyordu hayatın kalbine. Bir uçak kazası sonrası, dünyanın en büyük uçak inşa şirketi olan bir firmanın, kazanın uçakta bulunan teknik arızalardan dolayı değil de pilot hatasından kaynaklandığının resmîleştirilmesi için müthiş bir çaba sarf etmişti. Uçaktaki teknik eksikliklerin ve minimal hataların giderilmesine harcayacağı para, sigorta şirketine ödeyeceği miktarın altında olduğu için mevzuyu kendisi için en kârlı şekilde hallediyorsa, bu kimin hatasıydı? Sigorta şirketi de herhangi bir kaza sonucunda, yüzlerce milyon doları, tazminat olarak ödemek zorunda kalmak zorunda mıydı? Bir suçlu her zaman bulunurdu. Bazen sarhoş bir pilot, bazen hesap edilemeyen ve aniden değişen hava koşulları.
Her neyse, buraya bir seminer için gelmiştim ve bir başka seminerde konuşmak için başka bir yere gidecektim. Seminer bir saat kadar önce bitmiş, birkaç yöneticinin daveti üzerine yemek yemiştik. Bunlar hep prosedürdü. Kimsenin benimle yemek yemek istediği falan yoktu. Benim de kimseyle yemek yemek gibi bir arzum. Ama kanunlara uyduğumuz gibi iş etiğine de uymak icap ediyordu. Gene de yüzüme sırıtan şu adam bana içinden, hayvanoğluhayvan diyordu muhtemelen. Yanındaki karısı da bu kadar çok şey biliyor olmama, saygınlığıma ve şirket bünyesindeki pozisyonuma imreniyordu içten içe. İmrendiğini imlemek için ne kadar yakışıklı ve genç olduğumu söylemek ihtiyacı hissetmişti şirket asansöründe, kulağıma yaklaşarak ve fısıldayarak. Yemeği yedikten sonra şehir merkezinde yapacağım bir şey kalmıyordu. Yağmur yağacak gibiydi. Yemek arkadaşlarımın beni havaalanına bırakma tekliflerini kibarca reddedip biraz yürümek istediğimi söyledim onlara. Onların -ne kadar genç ve yakışıklı olduğumu söyleyen ve orta yaş sınırını neredeyse geçmiş şu kadın hariç- bana katlanmak zorunda olduklarını düşünmeye daha fazla katlanamıyordum. Biraz yürüdükten sonra bir taksi çevirmiştim. Taksi şoförünün ikram etmesiyle içtiğim sigaradan bu yana, yani yaklaşık iki saattir sigara içmemiştim. Başım ince ince sızlamaya başlamıştı bile. Üstüne bir de uçağın rötar yapacağı anonsunu işitince kalktım, bekleme salonumuzun camını temizleyen görevlinin yanına gittim. Affedersiniz, sigara içmem lazım fakat teras gözüme çok uzak görünüyor, yakınlarda içebileceğim bir yer var mı, diye sordum. Yaptığı işe odaklanmış olan oldukça uzun suratlı ve uzun boylu bu adam; beni şöyle bir süzdükten sonra ilerideki tuvaletin birkaç günlüğüne tadilata girdiğini, dilersem orada içebileceğimi söyledi. Pencereyi açmamın da iyi olacağını ilave etti. Teşekkür ettim. Rica etti. Üzerinde, “Tadilat nedeniyle kullanılamaz!” notunun yazılı olduğu kapıdan içeri girdim. Yerler kalın, naylon poşetlerle kaplıydı. Lavabo ve pisuvarlar da öyleydi. Burnuma keskin bir boya kokusu hücum ediyordu. Tuvalet kabinine girdim. El çantamı kabin kapısındaki askılığa astım. Biraz buruşmuş olan sigara paketini çıkardım ceketimin iç cebinden. Az kalsın pencereyi açmayı unutuyordum. Sızlayan başım ve yorgun gözlerimle bir nehir gibi göğe doğru kıvrıla kıvrıla yükselişini izledim ağzımdan çıkan dumanın. Biraz sonra biz de yükselecektik. Tıpkı bu duman gibi.
Tamamen yatırılabilen ve 193 cm uzunluğunda, yarı yatak hâline gelebilen koltuğuma beni buyur eden hostes, istersem el çantamı yukarı koyabileceğini söylemişti. Buna gerek olmadığını söyleyip teşekkür ettim. Koltuğumu biraz yatırıp gözlerimi yummuştum. Yo, uyumak değildi niyetim; biraz olsun dinlenmek ve uzun süre sigara içmediğim için baş gösterdiğini sandığım kafamdaki sızıyı azaltmak istemiştim. Geçiş kapısı açılıp da yolcular uçağa alınmaya başladıktan sonra bekleme salonunda oluşan uğultu, kafamdaki sızıyı bir kansere çevirmişti neredeyse. İnsanlar hiç susmuyorlardı. Her zaman birbirlerine anlatacakları bir şeyleri vardı. Eğer iyi bir gözlemciyseniz, çok tuhaf konuşmalara şâhit olabilir, inanılmaz garip yüzler ve ilginç olaylar görebilirdiniz havaalanlarının bekleme salonlarında. Her çeşit insan vardır buralarda. Öğrenci olduğunu tahmin ettiğim şu bir grup Filistinli genç gibi mesela. Gençlerden birinin sırt çantasında, üzerinde Filistin bayrağı basılı bir broş takılıydı. Az ötede, Asyalı, yaşlı bir çift vardı ve çok şirin görünüyorlardı. Kadınlar, erkekler, yaşlılar ve gençler vardı. Bir çocuğun simasına sahip gözlüklü bir adam dikkatimi çekmişti sonra. Elinde bir kitap vardı. Gözlüklerinin arkasında, kelimeler üzerinde geziniyordu bakışları. Eğer siz de kitap okuyan biriyseniz dikkat edersiniz buna ve elinde kitap bulunan birini derhâl, sanki onu oraya siz koymuşsunuz gibi görürsünüz. Onu şöyle bir incelersiniz. Ben de incelemiştim. Kafasında bir İngiliz kasketi vardı. Gri renkliydi bu kasket. Güzel bir tercihti. Giyimiyle uyumluydu. Oturduğum sıranın iki önünde, tam karşımda, sırtı kontrol noktasına dönük oturuyordu. Hemen iki yanında epey iri yapılı bir adam vardı. Giyim ve kuşamından zengin birisi olduğu anlaşılıyordu. Gösterişi seviyordu bu beyaz, soluk tenli adam. Ve yanında, bronzlaşmış, epey genç bir kadın vardı. Boynunda gümüş bir haç sallanıyordu. Nereliler acaba, diye düşündüm. Bu sırada, ağzını sonuna kadar açmadan böyle gülemeyeceğini düşündüğüm birisi obur bir kahkaha attı. Peşinden başkalarına ait birkaç kahkaha daha duyuldu. İnsanlar ve ben dönüp o tarafa baktık. Birkaç adam. Bunlardan en az biri Tanzanyalıydı. “Mambo” deyişinden anladım bunu. Tanzanyalı bir arkadaşımız vardı üniversitede, ondan öğrenmiştim bu kelimeyi. Ya da o da birinden öğrendiği bu kelimeyi bize yutturmuştu, kendisi de Tanzanyalı filân değildi. Bizi de Tanzanyalı olduğuna inandırmıştı üstelik. Neden olmasın? Onu, başka bir Tanzanyalı ile konuşurken görmemiştik hiç. Kimliğini ya da pasaportunu kontrol etmeliydik. Her şey mümkündü. Yalan söylemek. Kanmak. Bir kafanın masallar uydurması. Kötülük ve çiçeklik mümkündü. Üniversite yılları güzeldi. Ferahtı. Kendine göre zorlukları da vardı elbet. Sonra eski bir düşünce olarak kaldı her şey. Görülen rüyayı hatırlama gayreti. Görülen, rüyayı hatırlama gayreti. Arkadaşlarla bir süre görüştük. Sonra numaralar filân değişti herhâlde. Uzaklaştık. Bölündük. Bölünmek mümkündü. Kıtalar mümkün. Coğrafya saçmalık. Kader bir seçim. Ya da değil. Size kalmış. Hürriyete inanmak ya da inanmamak. Bilinmezlik mümkün. Şu adamın ateist olmaması için bir sebep yok. Şunlar da Katolik’tirler ve İtalyan’dırlar. Egzistansiyalizmi seçmek ve aynı zamanda tanrıyı tanımak ya da egzistansiyalizmi seçmek ve tanrıyı tanımamak mümkün. Bir arkadaşım, “İnsanları birbirlerine yardım ediyorken görünce üzülüyorum.” demişti. Haklıydı. Haklı olmak mümkün. Haklı çıkmak mümkün. Tövbe etmek mümkün. Pişman olmak. Marksizm, biseksüellik, gazetecilik ya da mezar taşı oymacılığı, devlet başkanlığı ya da orospuluk… Neyin onurlu olduğuna siz karar verebilirsiniz. Bir liste yapmak hiç de zor olmaz. Kolombiya sokaklarını yazardım ben o listenin başına. Orada dolaşırken çok şaşırmıştım. Çok fazla orospu görmüştüm. Henüz yeniydim, acemiydim. Ne işimiz vardı oralarda? Orada olmak mümkündü ve orada olmamız başka türlü açıklanamazdı. Neydi? Kuzuların varlık sebepleri beyazlıkları mıydı? Burada olmak mümkün. O yüzden buradayız. Olmamak da mümkün. Ve bu yüzden. Bir ihtimalden daha bahis açmak mümkün. Bir hayat yaşamak. Kendini adayacak bir şey bulmak ve ona hayatını adamak mümkün. Bağlı olduğumuz şeye hiçbir şeyimizi vermemek de mümkün. Bağlarımızı sürekli sürekli çözüp tekrar tekrar bağlamak mümkün. Sağcılar ve solcular var. Orta yolcular var. Salonda bir sürü insan var ya hu. Hayır, bunlar henüz yolcu değiller. Henüz adaylar. Uçağın kalkmasına daha vakit var. Belki de kalkmaz, ne dersin? Mümkün. Ya burada bir Yahudi varsa… Eee, ne olmuş? Yahudi olmak da mı mümkün? Bir kadının Yahudi ve senin annen olması ve senin bu ikisini de kabul etmen kadar. Kabul etmesen de fark etmez gerçi. Kime göre? Tarafların tümünü hesaba katar hayat. Sanıyorum Bektaşiler için de geçerliymiş demin dediğin. Gibi. Hem ne olmuş yani, kim karşı koyabilir buna? İki kokona var şurada. Mümkün. Beş on nonoş… Yedisekiz Hasan Paşa… İşte o değil. Osmanlı mümkün ama. Ona inanmak. Yok mu? Her şey mümkün. Cumhuriyet mümkün. “Ben ileriliği iş olsun diye sevdim/Siz tuttunuz ciddiye aldınız.” demiyor mu Eloğlu? İnsan, geleceği bilemez. Her koşul, kendisine şâhit olunduğu vakit, kendisi hakkında önceden yapılan tahminlerle alay eder. Dere artık değişmiştir. Senin onda yıkandığını ve kemiklerinin nasıl koktuğunu biliyordur. Gene de başka bir hayat, dünya filân mümkündür. Umursamamak mümkün. Tabii mümkün. Saçlarımı kazıtabilirim. Ya da boyayabilirim. Peki, şu kel adam ne yapsın? Basit sorular mümkün. Niçin bir şey yapması gereksin? İşte daha az basit bir soru. Her şey çok yakın. Bu yüzden imkânsız. Bir şeyin imkânsız olması mümkün. Saygı duyalım. Ya da tahammül edelim. İkisi de mümkün. Öyle ufak bir gezegende yaşamıyoruz efendim. Ve sayımız hiç de az değil. Gözlüklülerimiz var, kravatlılarımız, sinirlenmek için bahaneye gerek duymayanlarımız. Çirkin kadınlarımız var, çirkin erkeklerimiz. Özel günlerimiz. Dinî bayramlarımız. Tarihler. Şişmanlarımız var ve açlığı övenlerimiz. Kimisi et sever kimisi sevmez. Bir Hindu arar gözlerim şimdi ümitle. Ah Rabbim! Bu salonda bir Hindu olması gerekmez miydi? Bu yolculuğu bir Hindu ile paylaşacak olmak bana huzur verirdi. Bir vegana da razıyım. Hindu olmasına gerek yok. Agnostik bir vegan da olabilir. Panteist bir vegan da. Bir Hindu’yu… evet… belki seçebilirsin ama birinin vegan olduğuna dair bir ipucu bulmak oldukça güç. İnsanlara sorsak? Tek tek mi? Anons ettirsek? Pekâlâ mümkün. Yeterince deliysen ya da paran varsa. Gene de ben bir tane seçeceğim. Şu adam. Bilet kontrol noktasının hemen yanındaki. Camın önünde duran, dışarıyı seyreden. Kim bilebilir? Mümkün. Sade giyinmiş. Minimalizme inanıyordur belki de. Mümkün. İşte bu gördüğünüz benim, diyerek aynadaki görüntüsünü üzerine bürünüp gelen biriyle karşılaşman kadar mümkün. Sosyal medya onların toplanma mekânı. Yutub müthiş bir platform. Paylaşmak güzel şey. Barış Özcan’ı seviyoruz. Elon Musk’ı da. Bu uçak kaç kişi alır? 300’den fazladır bence. Derhâl girip gugılladım. Dil, hareket hâlindedir. Teknoloji bir harika. Bir sitede seni ne kadar uzun tutarlarsa o kadar iyi. Aradığın şey haricinde birçok bilgi orada seni bekler. Ve tekrar eder yazılar sürekli. Anlamakta güçlük çektiğini düşünüyorlar belki de. Haklı değiller mi sence de? Mümkün. İyisi ve kötüsü olmayan şey nedir? Ta ta ta taaa. Reklâm. Bu iyi bir şey mi? Sana kalmış. Boeing 777. Maksimum 13.140 metre uçuş yüksekliği. Seyir sürati ortalama 905 km/s. Birkaç farklı çeşidi var. 777-200ER modelinin 2017 yılı itibariyle en düşük fiyatı 283,4 milyon Amerikan doları. İyi para. Bizimki hangi model acaba? Bunu da bilmek mümkün. Şu görevlilerden birisi biliyordur. O bilmiyorsa host ya da hosteslerden birisi. Pardon? Buyurun efendim. Kalkış saatiyle ilgili bir gelişme var mı acaba, daha ne kadar bekleyeceğiz? Birazdan almaya başlayacağız uçağa. Anlayışınız için çok teşekkür ederiz. Öyleyimdir ve rica ederim.
Dinlenmek ve başımdaki sızıyı azaltmak için yumduğum gözlerimin, ne kadar kapalı kaldığını hatırlamıyorum. Uyumuşum. Bir gürültüyle uyandığımı hatırlıyorum ama. Bir patlama sesi ile. Bir terslik olduğunu düşünmem, gözlerimi açmamla bir oldu. Gürültü sesiyle birlikte uçağın ışıkları sönmüştü. Acil ışıkları yanmakta idi. Çok kısa süren bir sessizlik oldu uçakta. Bir huzur anı. Birkaç saniye. Bana kalırsa herkesin korkulacak bir şey olmadığına kendini inandırmaya çalıştığı birkaç saniye. Bu birkaç saniyenin ardından uçağın arka taraflarından bir uğultu duyulmaya başlandı. İşte her şey o zaman yeniden hayata döndü. Nefesini tutan insanlar artık bağırıyorlar, kendi dillerinde bir şeyler söylüyorlardı. Ağlayanlar vardı. Alarm çalmaya başladı. Hosteslerden birisi, koltuklara tutunarak ön tarafa doğru ilerlemeye çalışıyordu. Geriye döndüğüm zaman ilk gördüğüm şey, yüzündeki ifadeydi. Yanılmıyorsam bir kez de düştü. “Yerlerinizden kalkmayın, kemerlerinizi kontrol edin, güvenli pozisyonda durun.” gibi bir şeyler söylüyordu. Birkaç kişi ayağa kalkmıştı bile. Ben de kalkmıştım. Fakat ayakta durabilmek oldukça güçtü. Şiddetle sarsılıyorduk. Pilotlardan birisi bir anons geçti. Bunu, birkaç anons daha takip etti. Gürültüden pek anlayamadım ama “Teknik bir arıza olduğu ve sakin olmamız gerektiğini.” söylüyordu anonsu yapan ses özetle. Henüz hava maskelerini takmamıştık. Kol saatime baktım, 02.44 idi. Uçağın alçaldığını hissediyordum. Neredeydik? Sol tarafımdaki sırada bayılan birisi vardı. Birisi bayıldı, yardım edin, diye bağırıyorlardı. Bir hostes oraya doğru gidiyordu. Her şey yanıp sönen ışıkların silik aydınlığı içinde korkunç görünmekte idi. İçinde vahşi hayvanların bulunduğu ve tepesinden yanmaya başlayan bir sirk çadırının içinde gibiydik. Uçağı indiriyorlar, indirmeleri gerek, diye düşünüyordum sürekli. Bir şey olmayacak, her şey yolunda, sakin olmalıyım, sakin olmalıyım diyordum sesli bir şekilde. Korkma, dedim yanımdaki adama, gürültüden bu yana birkaç dakika geçti. Uçağı minik bir açıyla indiriyorlar. Aynı hostes sürekli olarak “Kalkmayın… kemerler… başlarınızı elleriniz arasına…” diye bağırıyor, aynı şeyleri tekrar ediyordu. Bir patlama sesi daha duyuldu. İşte bu kez her şey çığırından çıkmıştı. Sarsılmanın şiddeti ile kafamı sert bir yere çarptım. Şakağımda bir sıcaklık hissediyordum. Hava maskeleri açılmıştı. Uçak sağ tarafa yatmıştı. Her şey allak bullak olmuştu. Bir rüyada gibiydim. Korkudan her yerim kasılmıştı. Sanırım altıma da kaçırmıştım. Ya da şakağımdaki kan, vücudumun her yerine yayılmakta idi. Geriye dönemiyordum. Müthiş bir uğultu vardı. Hiçbir şey duyamıyordum neredeyse. Uçak düz pozisyona geldi. Kısa süreliğine ışıklar yandı. Sağ gözümü açamıyordum. Sol gözüm de sisli görüyordu her şeyi. Ön sıralardan bir adam ayağa kalkmıştı. Koridorda dimdik ayakta duruyordu. Herkes susmuştu. Gürültü kesilmişti. Şimdi bir tabutun içindeki bir ölü kadar temiz, sessiz ve olgundu her şey. Kabin bagajlarının hepsi açılmış, bütün eşyalar sağa sola, insanların üzerine saçılmıştı. Sağıma baktım. Sakin bir şekilde oturuyordu sıra arkadaşlarım. Omzuma bir el dokundu. Bir hostes, ne içersiniz? diye soruyordu. Anlamaya çalışıyordum. Delirmiştim sanırım. Ayağa kalkan adam, çantasını havaya kaldırıp bir şeyler söyledi. Sadece “Bunu hak etmek için…” kısmını anlayabildim. Başım hâlâ ağrıyordu. Bu kez emindim, sigara içmem gerekiyordu. Adam konuşmasını bitirince başını yukarı kaldırıp ulumaya başladı. Yanımda duran hostes şimdi de başını omzuma sürtüyor ve garip sesler çıkarıyordu. Bir anda havlama sesleri yükselmeye başladı her taraftan. Herkes havlıyor, inliyor, hırlıyor, uluyordu. Başlarını kaşıyorlardı. Dillerini dışarıya çıkarıyorlardı. Bacağımda bir acı hissettim, yanımdaki adam, dişlerini etime geçirmişti. Puşt herif. Hostesin önündeki servis arabasından cam bir şişe kapıp tek vuruşta kafasında parçaladım. Parçalanan cam, tuz hâlinde havada süzülürken ışıklar tekrar söndü. Yüzüm yapış yapıştı. Kendimi bir anda tuvaletin içinde buldum. Kapıyı aralayıp kafamı uzattım. Hiçbir şey görünmüyordu. Sadece belli belirsiz, çok uzaktan gelen sesler vardı. Aptallar dedim. Kapıyı kapatıp bir sigara yaktım. Pencereyi açmam gerek, diye düşündüm, adama söz vermiştim. Fakat açılmıyordu. Klozet kapağını kaldırdım. Buradan çıkabilirdim. Mümkün. Dü.
Rachel Corrie – 16 Mart 2003 tarihinde, Filistinli bir ailenin evinin yıkılmasını önlemeye çalışırken, İsrail ordusunun buldozeriyle katledildi. İsrail kaynaklarına göre, 1967’den beri 27,000 Filistinli ailenin evi yıkılmıştır.
hapislik çağındayım ah rachel corrie
benim biricik sevgilimin kızı
seninle aynı yaşta mezarının başındayım
bu yüzden sicilim bana sızı
yüreğimin çarpıyor oluşu ilk defa bana utanç veriyor
çünkü göğsüm hep arzuladığım günahla suçlanmaktan uzak
kendim için yaşamayacağım bir hayat tasarlıyorum kaşlarım çatık
gül bahçesinde gül dermekmiş ah benim işim anladım
şimdi yedi ceddimi aşıp çekiyorum tetiği düştüğü çukurdan
sürekli aynı gözyaşıyla ağlayan gözden nefretim
ve öfkem gülmenin faşizanlığını ilan etmeyi bekledi
burnu ve alnı altında ezilenler inatla bilmedi
devasa da olsa paletler altında ezilemeyeceğini kokusunu cennetin
ne desem, seçsem mi kelimeler içinden bir kelime
mesela îsâr mı?
olmaz, yetmez, böylesi bir dünya duyar mı bunu?
kıyam mı? çıdam mı?
acaba denk düşmeyeceğini bile bile bir halt edip o güzel sarışın yüzünü bir yaz günüyle kıyaslasam mı?
şimdi ayaklarımı sevmediğimi söylemeye hakkım var mı?
hem bunu önemser mi yol? yasaklıyorum acızlanmayı
akıllanmayı ve devletin işine yaracayacak belgeler imzalamayı
yasaklıyorum kendime yasaklıyorum
bu dünyada yasaklanıyor çünkü şarkılar, çünkü şiirler
yasaklanıyor söylemek hürriyet hakkında türküler
yasaklanıyor rosenberglere güzel günleri süslemek
yasaklanıyor ne varsa insan için ne varsa hepsi
yasaklanmıyor fakat otorite ya da açlıktan ölüm
yasaklanmıyor napalm, yasaklanmıyor -neden- zulüm
vurulmuyor silah fabrikalarına bir kez olsun mühür
ah rachel corrie, benim biricik hüznümün kızı
Hayalini kurduğum şey kesinlikle “ben” ile ilgili değildi. Demiştim ki: “Bir yıl boyunca bütün rapçiler birleşip, bu müziği dinleyen özellikle ilk gençlik çağındaki arkadaşların ve diğer insanların kafalarını, kalplerini ve ruhlarını çalıştıracak! şeyler üretseler bunun nasıl müthiş sonuçlar doğuracağını tahmin bile edemezsin. Hele bu üretimin sebatla daim olduğunu düşünmek beni uçurmaya yetiyor. Nasıl heyecanlanıyorum bir bilsen!”
Fakat bunun hayalden öteye geçmesi tabii ki imkânsız. Burada bunun imkânsızlığının belki binlerce, on binlerce nedeninden birkaçını inceleyeceğim. Bununla beraber sözde iki karşı safta yer alan ve aslında birbirinin aynısı olan iki düşmandan bahsedeceğim.
Yaşadığımız şu çağda ve dünyada ve bu ülkede olmasını istediği şeylerin gerçekleşmesi adına yapmadığı, yapamıyor olduğu ve yapamayacağı hiçbir şeyi olmayanlar bu imkâsızlığın büyük kısmını oluştururlar. Bunlara X diyelim. Medya böylesi bir üretimi istemez, yasa ve kanunlar peydah olur, mahkemeler kurulur, toplum gözünde itibarsızlaştırmalar, gizli ve alenen tehdit ve caydırmalar sıralanmaya başlar vesaire demek istemiyorum. Bunlar sistemin (X’in) ani krizler karşısında kullandığı savunma ve saldırı mekanizmasıdır. Benim hayalini kurduğum şeyin en azından şimdilik imkânsız oluşu bunlardan çok önce tasarlanmış ve çok daha tehlikelidir. Böylesi bir üretimi kabul edecek rapçi ve bunları dinleyecek dinleyicinin bulunamaz oluşudur bu tehlike. Çünkü X, bu bulunamaz insan modelini (önceden) tasarlayarak, kendisine karşı oluşabilecek herhangi bir tehdit ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Nasıl yapmıştır bunu? İslâm şiarıyla hükmetme sahnesine çıkan X, insanları İslâmî dünya görüşünden bambaşka bir dünya görüşüyle donatacak ve bundan da kötüsü, bu insanları, dünya görüşün nedir sorularına cevap veremeyecek şekilde yetiştirecektir. Her şey öyle doğal görünecektir ki kimse bir terslik olduğunu düşünmeyecektir. Bunun anlaşılması çok önemli. İslam şiarıyla sahneye çıkan X ile gönül bağı kuracak insan nasıl üretilmiştir sorusu bu bahsi daha anlaşılır kılacaktır sanırım. Şimdiki X’ten önceki X’in faaliyetlerine bakmak yeterlidir bunun için. Annesi ODTÜ’de İngilizce öğretmenliği okumuş bir arkadaşım anlatmıştı: Savunduğu görüş ve benimsediği inanç yüzünden okulunu 8 yılda bitirebilmiş. Başörtüsü yüzünden tacize uğramış ve tartaklanmış. Sonra şimdiki X gelmiş. Bu taciz ve tartaklamayı ortadan kaldırmış. Annemiz sevinmiş ve yemin etmiş bu yüzden bu X’i destekleyeceğine. Bakın ne kadar doğal ve gerçek. Ama acaba o X ile bu X aynı X olmasın?
Geçmişte otoritenin kesinliği ve sınıfsal katmanlar herkesçe biliniyor ve itiraz edilemiyordu. Her şey açıktı. Özgürlük yoktu. Bir ayakkabıcının oğlu ayakkabıcılıktan başka meslek seçemiyordu. Özellikle toplumun alt sınıfında bulunan bir birey sınıf değiştiremiyordu. Köle, efendisini tanıyor ve ne hakları olduğunu biliyordu. Tercih hakkı yoktu. İtiraz etmesi yasaktı. Bugün biz seçme özgürlüğü çağında yaşıyoruz, oy veriyoruz. “O” diyoruz, “hayır” diyoruz, “evet” diyoruz, “istiyoruz” diyoruz, “istemiyoruz” diyoruz. Bütün bunlar bizim özgürlüğümüzün göstergesidir. Ancak hissettiğimiz şeyi bilinçli bir şekilde seçmemişiz; bilinçsizce bir başkası irademize telkinde bulunmuş ve irademize ipotek koymuştur. “Hangimiz altına imzasını atacak kadar bilinçli ve doğru yaşadık ki?” sözü tam da bunu anlatıyor bize.
Şimdi gelelim birbirine karşı savaşan fakat birbirinin aynısı, birbirinin kardeşi olan iki düşmana. Kimdir bunlar? Ve neden birbirlerinin aynı olmalarına rağmen birbirleriyle savaşmaktalar? Biri diğerine sataşıp durmakta ve öbürü bunu görmezden gelerek zelil yerine koymakta. Bu konuya başlamadan önce şunu açıklamakta yarar var: Bir şeyin niçin yapıldığı, işin yapılırken ve yapıldıktan sonra nelere sebep olduğu ve işi yapanın hayatı acaba yaptığı işin sağlamasını yapabiliyor mu sorusu o işe ve işi yapana yaklaşımımızı belirler. Yani yaşantısı yaptığı işe uyuyor veya onunla çelişiyor mu? Yani bir isim, “Ben ezilen halk için, açlar için, siyahiler için rap yapıyorum. Onlara eşkıya diyorum ama sözlük anlamıyla değil” gibi bir sloganla milyonlarca insana kendini sevdirebilmiş bir isim, gerçekten sözünü ettiği insanlar için mi icra ediyordu işini? Casino, kokain ve kadın düşkünü bu adam bu söyleminde ne kadar samimi idi? Dünyada hiçbir casino yoktur ki insanları ezenlerle irtibatı olmasın! Dünyada hiçbir uyuşturucu yoktur ki satıcısına ya da satıcısının dostlarına insanları daha fazla sömürebilmek için kaynak oluşturmasın. Düşünün ki bir insan çıkıp halka yol gösteriyor, haykırarak “işte şu tarafa diyor” ama kendisi o yolla temas halinde değil. Nuh’un gemiyi terk etmesi değil de nedir bu? Niçin J. P. Sartre hayatı boyunca kendisine verilmek istenen hiçbir ödülü -buna Nobel ödülü de dahil- kabul etmemiş, almamıştır? Niçin Frantz Fanon kendisiyle hiçbir ailevi bağı bulunmayan insanlar için hayatını harcamıştır? Nesimî nasıl yaşamış, nasıl ölmüştür? Muhammed’in en yakın arkadaşlarından biri olan Ebuzer -İslam’daki selamlaşmayı ilk defa kullanan isim, fakirlerin babası, büyük sosyalist- çölde açlıktan çocuklarının ölümünü izlemiş ve kendi mahiyeti de böyle sonuçlanmıştır. İmam-ı Azam kendisine teklif edilen devlet makamını niçin reddetmiş ve bunun sonucunda gelişen olaylar neticesinde zindana mahkûm edilmiştir? Karacaoğlan niçin intihar etmiş? Pir Sultan, Dadaloğlu, Börklüce, Şeyh Bedrettin, Neyzen Tevfik ve daha pek çok isim, Aşık Veysel, Neşet Ertaş bolluk içinde, rahat, belki makam sahibi ve şöhret olabilecekleri halde niçin hiçbirisinin hayatında bunlara yer yoktur? Bu insanlar malları, canları ve hatta sevdiklerinin canları pahasına halkın yanında olmuş, zorbalığa karşı gelmiş ve hayatlarında halkın karşısında olanların yararına olacak hiçbir şeyi bulundurmamışlardır. Ya diğerleri? Reklâm panoları, billboard’lar, paranın ve şöhretin köpeği olmuşlar… Yaptıkları işi satanlar, yaptıkları işi her defasında kendileri için yapanlar, bütün bunlar birer sahtekârdan fazlası olabilir mi?
Yıllardır pop’un boş oluşundan, rap’in bir duruş ve davaya sahip olmasına rağmen boş pop piyasasının altında ezilmesinden bahsedilip durulur. Acaba bu rap dediğimiz şey gerçekten bir duruş ve davaya mı sahip? Bu işi icra edenler -yöntemimize dönersek- işi gerçekten ne için icra etmekteler ve neyi amaçlıyorlar, yaptıkları iş neye sebep oluyor? Kendi bahsime, üretilen neredeyse rap parçalarının tamamının pop şarkılarından bir farkının olmadığını düşünüyorum. Estetik kaygının ön planda olduğu; işi yapanın, yapılan işten önemli hale geldiği; paraya, dinlenme sayısına, şöhret basamağının yüksekliğine yönelik, araştırmadan, bilinç ve bilgiden, hissiyattan, derinlik, yorum, özgünlük, kavrayış, bütünlük ve bağ kurmaktan uzak, halkın gerçek dertlerinden bambaşka yaraları tıpkı bir mızmız ve laf anlamaz çocuğun, bir oyuncağı arsızca istemesi gibi işaret edip duran, post modern, şizofrenik, aşağılık, egoist zırvalıkların çoğunlukla yer aldığı üretimlerin yapıldığı rap camiasının pop kültüründen ne farkı var? Testiyi kıran da bir, suyu getiren de. Bunlar kırmızı BMW’lere binen Marksistler’den başkası değil! Bunlar en çok kazanan on şirketten yedisinin banka olduğu bir ülkede yönetimi elinde bulunduran ve faiz haramdır deyip duranlardan başkası değil! Bunlar özgürlük, eşitlik ve adalet deyip camilerin minarelerine kendi partilerinin sembollerini yerleştirenlerden başkası değil! Bunlar barış getireceğiz deyip gittikleri her toprağı kanla sulayanlardan başkası değil! Bunlar birbirinin karşısında yer alan ve birbirine saldırıp duran iki kardeşten başkası değil! Ha pop, ha rap! Ha emperyalist, ha Marksist. Ha o X, ha bu X.