Kadim dünyanın ufuklarında kelam; bir tecellinin ilanı, bir hakikatin feryadı ve dahi kâinatın vicdan azabının mührüydü. O devirlerde “dinleyen”, söylenen hakikat karşısında kâsesi çatlayan bir “şahit”; yahut celladın kılıcı altında boynunu hakikate teslim etmiş bir “kurban” idi. Şahit, sözün ağırlığı altında ezilir; duyduğu dehşetle enfekte olur ve sükûtun amansız iklimine ram olurdu. Kelamın sahibi ise bir “memnuniyet” peşinde değil, omuzlarındaki emaneti (şuuru) kâinatın yüzüne çarpma derdinde idi.
Lakin modern asrın süfli dehlizlerinde, “logos” (söz) “bios“tan (hayat’tan) koparılmış; mütekellimin omuzlarındaki kavi emanet, pazarda alınıp satılan bir “emtia”ya tahvil edilmiştir. Bu dönüşümün neticesi ise; hakikate boyun eğen “şahit”in katledilmesi ve onun yerine, kürsüsüne kurulmuş, kibriyle semirmiş “müşteri/okur/dinleyici”nin doğuşudur.
Bugün okur ve dinleyici; sanatı ve felsefeyi kendi konfor sahasını süsleyen bir aksesuar, ruhunu okşayan sentetik bir ninni zannetmektedir. O artık bir şahit değil, parasını ödediği (yahut vaktini lütfettiği) o “ürünün” kendi zevkiselimine münasip olmasını talep eden, kibri dağları aşmış bir müstebittir. Modern sanatkârın en büyük zilleti de tam burada zuhur etmektedir: Mütekellim, kâinatın sırrını haykırmak yerine; bu sahte putun, bu iğdiş edilmiş “müşteri”nin teveccühünü kazanmak, onun istatistiklerinde yer tutmak ve onun sığ sularında kulaç atmak için kendi fıtratına ihanet etmektedir.
Müşteri putu, sanatın “infaz” vasfını elinden almış; yerine uysal, uyuşturucu ve “yapıcı” bir iletişim (muhaberat) illüzyonu koymuştur. Okur, şairden kendisini “anlamasını”, kendisine “dokunmasını” ve kendi acılarını meşrulaştırmasını beklemektedir. Oysa hakiki kelam; okuru anlayan değil, okuru imha eden; ona dokunan değil, onun zihnini bir ustura gibi yaran kuvvedir.
Binaenaleyh, bu yazının ilk vazifesi; kürsüsünde pişkince oturan “müşteri”yi oradan cebren indirmek ve sanatı bir alışveriş (ticaret) sahası olmaktan çıkarıp, yeniden bir “infaz meydanı”na dönüştürmektir. Şair, okurun velinimeti değil; onun sığ rüyalarını kâbusa çeviren, onun konforunu “lâ” makamıyla darmadağın eden otoritedir.
Şahidi diriltmek için, önce o kibirli “okur”u kendi sahte tahtında infaz etmek mecburiyetindeyiz. Zira konforun başladığı yerde, hakikatin nefesi kesilir.
İletişim (Muhaberat) İllüzyonu
Modern asrın sanatkâra zerk ettiği en zehirli safsata, sanatın bir “iletişim” (muhaberat) vasıtası olduğu yalanıdır. Bu sığ idrake göre eser; mütekellim (yazar/müzisyen) ile alıcı (okur/dinleyici) arasında kurulan demokratik bir köprü, uysal bir diyalog zeminidir. Oysa hakikat, bu riyakâr mülahazanın tam zıddında, karanlık bir zirvede durmaktadır.
Bir sanatkârın kâğıt başında “Acaba kitleler beni anlar mı?”, “Okurla/dinleyiciyle nasıl bir bağ kurmalıyım?” diye dertlenmesi bir ihanettir. Zira “anlaşılma arzusu”, kibrin maskelenmiş hâlidir ve tavizkârlığı doğurur. Bir sözü, bir çığlığı yahut bir tınıyı sırf karşıdaki fani “anlasın” diye yontmak, ehlileştirmek ve onun zehrini almak; o eseri bir hakikat nişanesi olmaktan çıkarıp, pazarda satılan ucuz bir meze hâline getirir. Kitlelerle “bağ kurmak” için kendi kâsesindeki mukaddes çatlağı sıvamaya kalkan adam, artık bir “şahit” değil; kof bir alkış tüccarıdır.
Şiir, edebiyat yahut musiki bir “iletişim” vasıtası değildir; aksine, kurbanın zihnine indirilen tek taraflı bir infazdır.
İletişim, taraflar arasında bir eşitlik, bir uzlaşma ve bir tebessüm gerektirir. Oysa hakikat uzlaşmaz, tebessüm etmez ve kimseden icazet beklemez. Şairin yahut sanatkârın ortaya koyduğu kelam; kurbanın rızasını almak için yazılmaz. O eser; gökten inen ağır bir kılıç, boyna geçirilen kıldan ince bir kement, kulakları sağır eden bir kıyamet surudur. Cellat, kurbanıyla muhabbet etmez; cellat, kurbanına “Beni anlıyor musun?” diye sormaz. Cellat sadece kılıcı kaldırır ve bütün celaliyle, bütün kudretiyle o darbeyi kurbanın ensesine indirir.
Eğer ortaya konan eser, dinleyicinin yüzünde şaşkınlık, dehşet yahut acı bırakmıyorsa; eğer o eser dinleyiciyi tokatlayıp geçmiyor, bilakis onun sırtını sıvazlıyorsa, ortada bir infaz yok demektir. İnfazın olmadığı yerde ise sanat değil, ancak avamın kendini tatmin ettiği bir “halkla ilişkiler” faaliyeti vardır.
Hakiki sanatkâr, eseri kitlelere “ulaştırmak” için değil; içindeki hakikati kâinatın yüzüne çarpıp kendi mesuliyetinden kurtulmak için feryat eder. Söz namludan çıkmış, kılıç kından sıyrılmıştır; bu saatten sonra kurbanın o darbeyi nasıl anladığı, nasıl yorumladığı yahut darbeden nasıl bir “iletişim” çıkardığı, mütekellimin (celladın) meselesi değildir. O, darbeyi indirir ve asil bir sükûtla kurbanını kendi kanı (cehaleti) içinde bırakarak ocağına çekilir.
Alkışın Küfrü ve İstatistik Şirki
Modern asrın, sanatı ve hakikati boğduğu karanlık kuyu, kıymetin kemiyete kurban edilmesidir. Bugün bir eserin kıymeti; onun barındırdığı şuurla, kâsesindeki çatlağın derinliğiyle yahut kanattığı yarayla değil; sığ ve hissiz “istatistiklerle” ölçülmektedir. “En çok okunan”, “milyonlarca kez dinlenen”, “yok satan” gibi yaftalar, bugün bir iftihar vesilesi, bir başarı (zafer) olarak pazarlanmaktadır.
Oysa hakikat bunun tam zıddıdır. Kâinatın ağır ve yutulması imkânsız sırrını ihtiva eden hiçbir hakiki metin yahut sarsıcı hiçbir musiki kalabalıklar tarafından sevilmez. Eğer bir eser yığınlar tarafından huşu içinde alkışlanıyor, milyonların diline pelesenk oluyor ve kitlelerin sığ zevklerinde kendine rahatça yer bulabiliyorsa; o eser hakikate ihanet etmiş, zehrini sulandırmış ve avamın seviyesine inmiş demektir. “Çok dinlenmek” yahut “çok satmak”, bir sanatkâr için şeref madalyası değil; bilakis onun uysallaştığının, tehlikesiz hâle geldiğinin ve “müşteriye” boyun eğdiğinin vesikasıdır.
Kalabalıklar korkaktır. Onlar; zihinlerini yaracak feryadı sevmezler. Onlar; kendi sığ hayatlarına, konforlu uykularına ve bayağı acılarına eşlik edecek uysal, hazmedilebilir ve zararsız ninniler talep ederler. Putlarını yıkacak İbrahim’i değil, putlarını yaldızlayacak Samirî’yi alkışlarlar.
İşte sanatkârın en büyük imtihanı bu “alkışın küfrü”ne düşüp düşmemektir. Bir mütekellim, kitlelerin bu kaba ve korkak talebini görüp de, sırf daha fazla “tıklanmak”, daha fazla “alkışlanmak” uğruna kendi kılıcını köreltir, lisanını ehlileştirir ve fıtratından taviz verirse; o an kâğıt üzerinde yahut sahnede kendi intiharını gerçekleştirmiş olur. Hakikati rakamların bayağı diktatörlüğüne ciro eden âdem, artık bir “sanatkâr” değil; kalabalıkların arzularına göre şekil alan bir “soytarı”dır.
Bizim lisanımızda, kitlelerin “reyine” sunulacak hiçbir hakikat yoktur. Hakikat demokratik değildir; kâinatın sırrı oylamaya sunulmaz. Hakiki bir eser, çoğunluk tarafından kabul gördüğü için kıymetlenmez; aksine, o eserin ağırlığını ancak “seçkin” ve kâsesi çatlamış birkaç yara sahibi idrak edebilir. Mütekellim, kalabalıkların gürültülü ve kof alkışını bir lütuf değil, eserin namusuna sürülmüş bir leke olarak görmelidir. Zira alkış, sükûtun ve şuurun katilidir; istatistik ise ruhun iğdiş edilmesinden başkaca bir şey değildir.
“Yapıcı Eleştiri” Safsatası ve Avamın Kibri
Müşteri putunun yeryüzünde icat ettiği en sinsi, en ahlaksız kalkanlardan biri de “yapıcı eleştiri” safsatasıdır. Modern okur ve dinleyici, parasını yahut vaktini harcadığı o “ürünün” üzerinde kendinde ontolojik bir hak görme cüretini gösterir. Sanatkârın kan ter içinde, kâsesini çatlatarak ortaya koyduğu hakikati; kendi sığ dünyasının şablonlarına uymadı diye “eleştirme”, ona “yön verme” yahut onu “düzeltme” hadsizliğine kalkışır.
“Şurası fazla sert olmuş.”, “Bu sesler kulağı tırmalıyor.” şeklindeki mızmızlanmalar; aslında hezeyandır. Onlar, sanatın amansız yüzünü törpülemek, aslanın dişlerini söküp onu evcil bir kediye çevirmek isterler. “Yapıcı eleştiri” dedikleri şey, aslında sanatkârı kalabalıkların hizasına çekmek için uydurulmuş demokratik bir tasmadır.
Oysa hakiki mütekellimin lügatinde avamın eleştirisine boyun eğmek, hatayı kabul edip “düzeltmek” yahut dinleyiciye “şirin görünmek” diye bir zillet yoktur. Eleştiriye merhamet edilmez; eleştiren, o hakikatin ağırlığıyla muhatap kılınır. Dinleyici şikâyet ediyorsa, bu kılıcın doğru yeri kestiğinin ispatıdır. Yarası kanayan adamın feryadına bakıp da kılıcın keskinliğinden af dilenmez.
Binaenaleyh; okurun yahut dinleyicinin esere getirdiği hiçbir “yapıcı eleştiri”, mütekellimin sükûtunu bozamaz. Onların sızlanmaları, ancak infaz anında kurbanın gırtlağından çıkan manasız hırıltılar kadar ehemmiyet taşır. Cellat hırıltıya aldırmaz; ezip geçer. Buna mecburdur.
Sanatkârın Yalnızlığı
Eser kâğıda döküldükten sonra, mütekellimin (sanatkârın) yeryüzündeki mesaisi biter. O, kılıcı indirdikten sonra kurbanın başında bekleyip kanın nasıl aktığını izleyen yahut “Acaba canı çok mu yandı?” diye merhamet dilenen kof bir tüccar değildir. İnfaz gerçekleşmiş, kelam kâinatın yüzüne çarpılmış ve omuzlardaki emanet devredilmiştir. Bu dakikadan sonra şair için asıl ve yegâne mukaddes makam başlar: Yalnızlık ve sükût.
Hakiki sanatkâr, eseri kitlelerin önüne fırlattıktan sonra onların tepkilerini, istatistiklerini yahut sızlanmalarını takip etmez. O, kalabalıkların süfli ve gürültülü panayırını anında terk eder ve kendi ocağına, inzivasına çekilir. Zira onun muhatabı baştan beri o fani kalabalıklar değil; doğrudan doğruya hiçliğin, ölümün ve hakikatin ta kendisiydi. Söz söylenmiş, kâsesindeki zehir kâğıda boşaltılmış ve ruh, o ağır buhrandan geçici bir sükûnete kavuşmuştur. Artık kitlelerden gelecek bir alkış yahut bir yerme, kâinatın bu sessizliğinde sinek vızıltısından öte bir mana taşımaz.
“Okur” yahut “dinleyici” putu, işte mütekellimin bu mukaddes inzivası ve istiğnası (yüz çevirmesi) karşısında tuzla buz olmaya mahkûmdur. Sanatkâr sustuğunda ve kibrini kuşanıp sırra kadem bastığında; kendini velinimet zanneden o müşteri, ortada muhatap alacağı, eleştireceği yahut alkışlayarak üstünlük kuracağı bir fail bulamaz. Kendi kanayan yarası ve yalnızlığı ile koca boşlukta çırılçıplak kalır. Sanatın karşısında bir efendi değil, aksine sadece infaz edilmiş, üzerinden geçilip gidilmiş fani bir “teferruat” olduğunu idrak eder.
Hasılıkelam; mütekellim, putları kıran baltayı salladıktan sonra o baltanın gölgesinde dinlenmez. Alkış beklemez, icazet aramaz, izahat yapmaz. Kılıcı kanlı bir şekilde kınına sokar ve kâinatın sessizliğinde kendi mutlak yalnızlığına yürür.
Gayri geriye sadece şaşkın kurbanlar ve celladın sükûtu kalmıştır.
Son Söz: İlan-ı Harp ve Kılıcın Ete Muhtaçlığı yahut Sanatkâr Neden Susmaz?
1. Evvela şu uysal kelimeyi lügatimizden kazımalıyız: Sanatkâr, eserini halkla “paylaşmaz”. Zira “paylaşmak”, ortada eşit bölüşülecek bir nimet, beraber oturulacak demokratik bir sofra ve bir “ikram” olduğunu varsayar. Şairin yahut sanatkârın kitlelerin önüne fırlattığı eser bir ikram değil; kâsesini çatlatan o zehrin, ruhunu kemiren o yaranın dışarıya kusulmasıdır. Mütekellim; kâinatın sırrını kendi içinde tutmaya devam ederse bizzat kendi helakını hazırlar. O; eserini kitleler “faydalansın” yahut “zevk alsın” diye değil, beynindeki basıncı kâinatın yüzüne boşaltıp kendi varoluşsal kusmasından kurtulmak için dışarı atar.
2. Bir cellat, elindeki giyotini boşluğa yahut havaya indirmez. Kılıcın keskinliğinin, ağırlığının ve “infaz” vasfının ontolojik olarak ispatlanabilmesi için kılıcın çarpacağı fani bir “et yığınına” (mefule) ihtiyaç vardır. İşte halk (okur/dinleyici), mütekellimin kılıcını indirdiği o çaresiz et yığınıdır. Şair, şiirini sandığında saklarsa o şiir kof bir ihtimal olarak kalır. O şiirin kâinat çapında bir “hüküm” (beyan) olabilmesi için, birilerinin zihnine çarpıp o zihinleri parçalaması gerekir. Sanatkâr eserini meydana fırlatır; çünkü giyotinin inmesi ve hakikatin kanatması için kurbanların şah damarına ihtiyaç vardır.
3. Mütekellim, hakikati (Âlem-i Misâl’den aldığı o karanlık musallatı) avamın konforlu, sığ ve uysal uykusunu sabote etmek için bir “ilan-ı harp” olarak meydana diker. Sanatkârın eseri halkın önüne atması; kralın, tebaasına fikrini sormak için değil, kendi mutlak otoritesini ve kanununu bildirmek için ferman okutmasına benzer. Kalabalıkların o sahte putlara taptığı yeryüzü panayırında sanatkâr; eserini o panayırın tam ortasına düşen bir bomba gibi fırlatır ki, yığınların sahte tebessümleri yüzlerinde donsun. Dinleyici bunu anlamaz, bundan nefret eder yahut “eleştirir”; lakin bomba patlamış ve şarapnel zihinlere saplanmıştır. Sanatkâr bu infazı görmek, kâinatın sahte nizamına “lâ” kılıcını sokmak mecburiyetindedir.
Hasılıkelam; sanatkâr eserini halkın “huzuruna” sunmaz, halkın “suratına” çarpar. Kılıcı sandıkta çürütmek korkaklıktır; kılıcı kalabalıkların boynunda sınamak ise mütekellimin yeryüzündeki yegâne varlık sebebidir.
Sanatın ne olduğu ve ne olması gerektiği sorusu, insanlık tarihi kadar eski, ancak her sanatçının zihninde yeniden kanayan taze bir yaradır. Sanatı salt bir “iletişim” aracı, basit bir mesaj kaygısı veya içtimai bir bildiri formuna indirgemek, onun varoluşsal derinliğine yapılmış bir haksızlıktır. Sanatın temel gayesini kavramak için, yaratılışın en temel kaidesine dönmek gerekir: “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim ve mahlukatı yarattım.”
Bu kudsi kudretin, insan ruhundaki en belirgin yansıması (tecellisi) yaratma ve inşa etme arzusudur. Sanatçının gayesi, bu bağlamda üç temel sütun üzerinde yükselir ve birbirine dolanarak o eseri doğurur.
Kenz-i Mahfî’nin Sancısı ve Tecelli (Görünür Olma)
Sanatçı, kendi içinde henüz kelimelere dökülmemiş, notalara basılmamış, renklere bulanmamış karanlık ve kaotik bir evren taşır. Bu evren, onun “gizli hazinesidir”. Ancak gizli bir hazine, toprağın altında kaldığı sürece sadece bir potansiyeldir; ağırlıktır. Sanatçı, içindeki bu bilinmezliği, bu dipsiz kuyuyu gün yüzüne çıkarmak mecburiyetindedir.
Buradaki gaye “Birileri beni anlasın.” feryadı değil, “İçimdeki şey varlık sahnesine çıksın.” arzusudur. Eser, sanatçının ruhunun maddeye bürünmüş hâlidir; yani bir tecellidir. Sanatçı, eseri ortaya koyarak aslında kendi karanlığına bir fener tutar. Bu bir nevi, henüz adını bilmediği kendi ruhunun sokaklarında dolanan, varoluşta adını arayan bir zihnin seyru sülukudur. Eser tamamlandığında sanatçı dönüp bakar ve aslında muhataba değil, doğrudan kendine şunu söyler: “İşte ben buyum.”
Zihni Ele Geçiren Ecinni ve Mesuliyetten Kurtuluş
Peki bu tecelli her zaman huzurlu bir süreç midir? Asla. Çoğu zaman sanat, katlanılmaz bir varoluşsal yükten, bir mesuliyetten kurtulma çabasıdır. Zihne düşen bir fikir, bir melodi veya bir imge, dışarı atılmadığı sürece içeride büyüyen, sahibini rahatsız eden, gece uykularını bölen bir ecinniye dönüşür.
Sanatçı, içindeki bu sesleri susturmak, zihninde yankılanan o kaosu bir düzene (kurguya, besteye, tuvale) hapsederek ondan kurtulmak ister. Rilke’nin genç bir şaire “Yazmazsanız ölür müydünüz?” diye sormasının sebebi budur. Gerçek sanat, bir tercih değil, bir mecburiyettir. Sanatçı eserini üretirken, aslında içindeki o musallat olmuş ecinniyi kusar; böylece ruhundaki ağır ve ezici mesuliyetten kurtulup anlık bir katarsise (arınmaya) ulaşır. Yani eser, sanatçının kendi deliliğinden veya yok oluşundan kaçış biletidir.
İletişim Yanılgısı
Eğer sanatın temel gayesi “iletişim” olsaydı, sanatçı kullandığı dili, sembolleri ve hisleri daima “karşı tarafın anlayabileceği” bir seviyeye çekmek mecburiyetinde kalırdı. Bu durum, sanatı sipariş üzerine yapılan bir zanaata dönüştürür. İletişim kaygısının merkeze oturduğu yerde, “okur ve dinleyici” bir anda sanatçının tapınması gereken, beklentileri karşılanması gereken devasa bir puta dönüşür.
Oysa sanatın ontolojik gayesi bu putları yerle bir etmektir. Sanatçı, anlaşılma garantisi beklemeden, “Bu nota uyumsuz oldu.”, “Bu satır çok kapalı oldu.” kaygısı gütmeden içindeki hakikati kusmakla mükelleftir. Eser ortaya çıktıktan sonra onun birileriyle “iletişime” geçmesi, sanatçının gayesi değil, eserin kendi kaderidir. Çiçek dağda açar; kokusunu bir arının duyması veya bir yolcunun içe çekmesi, çiçeğin açma sebebi değil, açmış olmasının tabii bir neticesidir.
Neticede; sanatın temel gayesi ne birilerine bir şey ispatlamak ne de kalabalıklarla iletişim kurmaktır. Sanat; sanatçının kendi içindeki “gizli hazineyi” keşfetme arzusuyla başlayan, zihnine musallat olan fikirlerin ağırlığından (mesuliyetinden) kurtulmak için giriştiği kanlı canlı bir var olma, bir tecelli etme amelidir. Sanatçı, kalabalıkların sahte tanrılıklarını ve beklenti putlarını yıkarak, sadece kendi hakikatinin şahidi olmak için üretir.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ