Arabam Hızlı: Yahut Hız Putu

Louis C.K., “Tanrı’nın” yeryüzüne dönmesini şöyle anlatır:

Tanrı dünyaya döner, tabiatın mahvolduğunu, okyanusların zehirlendiğini, dağların delindiğini görür ve dehşet içinde insanlara sorar: “Ne yaptınız siz bu dünyaya? Ben size kusursuz bir cennet vermiştim!” İnsanlar boynunu büker: “Kusura bakma, petrol çıkardık…” “Petrol mü? Neden?” “Çünkü arabaları icat ettik, çok hızlı gitmemiz gerekiyordu.” “Neden hızlı gitmeniz gerekiyordu ki?” “Çünkü ‘iş’e gitmeliydik.” Tanrı çıldırır: “İş mi? İş (Job) ne demek? Neden böyle bir şey uydurdunuz?” İnsanlar cevap verir: “E, para kazanmamız lazımdı.” “Para niye lazımdı?” “Yemek almak için…” Tanrı konuşur: “Yerdeki otu yesenize salaklar! Her yer zaten yiyecek doluydu!”

İşte insanlık tarihinin hülasası budur. Biz arabaları, gökyüzünü temaşa etmek, hürleşmek yahut uzak diyarlara hicret etmek için yapmadık; biz o çelik tabutları, sabahın kör karanlığında alarmla uyanıp bir plazadaki yahut fabrikadaki mesaimize “daha hızlı yetişebilmek”, üretim çarkını bir saniye bile aksatmamak için yaptık. Hız, insanlık için icat edilmiş bir konfor değil; sermayedarın tedarik zincirindeki bir lojistik vasıtadır.

Senin bir makine kadar “hızlı” hareket etmen, internetinin milisaniyeler içinde veri indirmesi, cebindeki telefonun anında bildirim alması gerekir; zira kapitalist efendinin gönderdiği o mail‘e anında cevap vermezsen, üretim bandındaki o parçayı zamanında takmazsan yahut o faturayı saniyesinde ödemezsen cihanşümul çark maazallah aksar. Hızlanan biz değiliz; hızlanan, bizim kanımızı ve ömrümüzü emen sermayenin devirdaim motorudur. Bizler sadece o motorun daha hızlı dönmesi için kendi fıtratından, kendi sükûnetinden koparılmış, damarlarına adrenalin ve suni hedefler basılmış biyolojik bujileriz.

Mademki bu mekanik telaşın yegâne gayesi bizi işe yetiştirmek ve mesaimizi hızlandırmak; o hâlde sormamız gereken sual şudur: “İş” nedir?

“İş” dediğimiz şey, insanın kâinattaki varoluş gayesi midir? Dağları delmek, nehirleri kurutmak, havayı zehirlemek ve saniyede milyonlarca işlem yapan çipler üretmek için uydurduğumuz bu “çalışma” (kariyer, istihdam) mefhumu neyin nesidir? İnsanoğlu, sırf barınabilmek ve karnını doyurabilmek uğruna; ömrünün en güneşli sabahlarını, en enerjik yıllarını kapalı duvarlar ardında, asla sevmediği bir patronun yahut kurumun sermayesini büyütmek için kurban etmeye nasıl bu kadar gönüllü olmuştur?

Bizler, “hayatta kalabilmek” için “yaşamayı” erteleyen, hayatının üçte ikisini nefret ettiği bir masada dirsek çürüterek harcayan ilk ve tek canlı türüyüz. Hız putunun bizden çaldığı şey “boş vakit” değildir; hız putunun bizden çaldığı şey doğrudan doğruya hayatın kendisidir. Biz daha hızlı arabalar ürettik ki daha uzak yerlerdeki işlere gidip daha çok yorulabilelim. Daha hızlı bilgisayarlar ürettik ki mesai saatleri dışında, gece yarısı yatağımızda bile o ağa bağlı kalmaya devam edebilelim.

E, mademki bütün bu mekanik telaş, bütün bu teknolojik cinnet, bizi sadece daha iyi, daha hızlı ve daha kesintisiz bir “işçi/köle” yapmak için kurgulandı; o hâlde yeryüzündeki en büyük felsefi direniş, en asil varoluşsal başkaldırı hız sınırlarına itiraz etmek değil, doğrudan doğruya çalışmayı reddetmektir. Ne dersiniz?

Mesele, daha iyi şartlarda çalışmak, daha çok maaş almak yahut mesai saatlerini kısaltmak gibi sığ sendikal talepler değildir. Mesele; insanın kendi haysiyetini bir maaş bordrosuna satmayı reddetmesi, bu leş düzenin o kof “kariyer” putunu tekmelemesi ve Allah’ın kendisine bahşettiği biricik ömrü, kâr marjlarına kurban etmekten vazgeçmesidir.

Şimdi, zihnimizi bu mekanik telaşın cenderesinden tamamen çekip alıyor ve bu manifestolar silsilesinin bir diğer cephesine yürümek için baltamızı biliyoruz: Yeryüzüne sadece “çalışmak ve fatura ödemek” için gelmediğimizi haykıracağımız, o kutsanan maaşlı esaretin boynunu vuracağımız isyana, çalışmamanın felsefesine!

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Bir Cevap Yazın