Girizgâh: Kutsal Laboratuvar Canavarı
Şimdi baltamızı insanlık tarihinin gördüğü en muhkem, en dokunulmaz ve en sinsi puta indirme vaktidir. Bu put; eleştirildiğinde sizi “cahil”, sorgulandığında “yobaz”, reddedildiğinde ise “çağdışı” ilan eden; aforoz etme kudretini Orta Çağ kilisesinden devralmış “Pozitivizm (Bilimcilik)” putudur.
Meselenin hudutlarını sığ ve karikatürize edilmiş “din-bilim çatışması” bataklığına düşmeden, felsefi bir çizgiyle tayin etmek mecburiyetindeyiz. Bizim isyanımız; kâinatın işleyişini, tabiatın kanunlarını, hücrenin mimarisini yahut yıldızların yörüngesini anlamaya çalışan fıtri tecessüse, yani hakiki “ilim”e ve “tefekkür”e değildir. Bizim kavgamız; eşyanın mekaniğini çözmeyi “hakikatin tamamını kavramak” zanneden, mikroskobun ve teleskobun ucunda görünmeyen her şeyi küstahça yok sayan, laboratuvarı kâinatın yegâne tapınağı ilan eden o epistemolojik kibre, yani “araçsal akıl”adır.
Modernite, Tanrı’yı gökyüzünden ve vicdanlardan kovduktan sonra, insanoğlunun fıtri “inanma ve itaat etme” ihtiyacını boş bırakmamış; eskisinden çok daha zalim, çok daha dogmatik yeni bir ruhban sınıfı inşa etmiştir. Dünün siyah cübbeli papazlarının yerini, bugünün beyaz önlüklü rahipleri almıştır. Kiliselerin devasa kubbeleri laboratuvarlara, amentü metinleri ise “Bilimsel araştırmalara göre…” diye başlayan tartışılmaz seküler fermanlara dönüşmüştür. Bugün sıradan bir insanın, zerre kadar anlamadığı karmaşık bir denkleme yahut tıbbi bir makaleye duyduğu o körü körüne itaat; Orta Çağ’da Latince okunan ve halkın tek kelimesini dahi anlamadığı dualara “amin” diyen köylünün teslimiyetiyle tıpatıp aynıdır. Bilim, aklı hürleştirmemiş; sadece secde edilen efendinin ismini ve üniformasını değiştirmiştir.
Fakat bu putun kâinata ve insan idrakine vurduğu asıl darbe, “kâinatın cesetleşmesi” trajedisinde gizlidir. İslam tasavvurunda mükevvenat (kâinat ve içindeki her şey); dağlar, nehirler, hücreler, galaksiler, Mutlak Sanatkâr’ın (Sâni’nin) esmasını haykıran, O’na işaret eden canlı, ruhu olan birer “ayet”tir. Ayet, kendisinde bitmeyen, kendinden ötesine, yani Yaratıcısına işaret eden mukaddes bir levhadır. Lakin modern bilim, kâinatı anlamak için onu bir “ayet” olarak okumayı reddetmiş; onu soğuk bir ameliyat masasına yatırarak, ruhunu çekip almış ve onu parçalara ayrılacak bir “cesede”, sömürülecek bir “hammadde deposuna” irca etmiştir.
İşte İslam’ın bu seküler akla yönelteceği en sarsıcı felsefi ve teolojik itiraz tam bu noktada, o “ontolojik körlükte” yatmaktadır. Kâinat, muazzam bir kitaptır. Bilim insanı, o kitabın kâğıdının gramajını, mürekkebinin kimyevi bileşenlerini, harflerin yazı tipini ve kelimelerin sentaksını milimetrik bir kusursuzlukla ölçen, hesaplayan kimesnedir. Lakin o kimse, mürekkebin kimyasını bütünüyle çözdüğünde, kâğıdın atomlarına kadar indiğinde kibre kapılır ve laboratuvarından çıkıp insanlığa şu ahmakça fermanı haykırır: “Bu kitabın her hücresini inceledim, hiçbir yerinde bir ‘Yazar’a, bir ‘Müellif’e dair fiziki bir emareye rastlamadım. O hâlde bu kitap, tesadüflerin eseri olarak kendi kendini yazmıştır!”
Mürekkebi ölçebilmek, hattatı yok etmez. Fırça darbelerinin mekaniğini çözmek, ressamı hükümden düşürmez. Bilim sadece “nasıl” sorusuna cevap vermesi gerekirken; felsefenin ve dinin sahası olan “niçin” sorusunu da gasp etmiş ve insanı uçsuz bucaksız, manasız, tesadüflerle dolu bir uzayda kimsesiz bir “karbon yığınına” mahkûm etmiştir.
Alak Suresi’nin ilk emri olan “İkra’ bismi rabbi” fermanı, modern bilimin bu kibrine inmiş bir baltadır. Zira kâinatı kendi adına, tabiat adına yahut tesadüfler adına okumak; insanı dipsiz nihilizme ve eşyayı sömürmeye götürür. Kâinatı “Rabbinin adıyla” okumak ise insanı hayrete, merhamete, secdeye ve hudutlarını bilmeye götürür.
Şimdi, bu “beyaz önlüklü rahiplerin” kurduğu sömürü çarklarını; bilimin nasıl kapitalizmin ve silah tüccarlarının kiralık katiline dönüştüğünü, tarafsızlık yalanını ezeceğimiz karanlık dehlizlere doğru yürüyelim.
Birinci Kısım: Sermayenin Kiralık Katili
Modern çağın kitlelere yutturduğu en yaldızlı illüzyon; bilimin her türlü dünyevi menfaatten arınmış, siyasetin ve sermayenin kirli ellerinden fersah fersah uzak, salt “insanlığın faydası” ve “mutlak hakikatin keşfi” için çalışan melekuti bir müessese olduğu safsatasıdır. İnsanlara, beyaz önlüklerini giyip laboratuvarlarına kapanan o zevatın, dünyevi ihtiraslardan arınmış birer modern zaman dervişi olduğu masalı anlatılır. Hâlbuki bu “objektiflik ve tarafsızlık” kalkanı, bilimin kâinata ve insana karşı işlediği ontolojik cürümleri örtbas etmek için icat edilmiş kusursuz bir halkla ilişkiler zırhından ibarettir.
Bilim, mücerret bir boşlukta, felsefi bir fanusun içinde yapılmaz. Bir molekülün yapısını çözmek, uzayın derinliklerine bir mercek göndermek yahut bir virüsün genetiğini haritalandırmak; devasa bütçelere, milyarlarca dolarlık fonlara ve muazzam bir laboratuvar altyapısına muhtaçtır. O hâlde sorulması elzem olan ve modern epistemolojinin kof putunu yerle yeksan edecek o basit sual şudur: Bu değirmenin suyu nereden gelmektedir ve bu devasa bütçelerin musluğunu kimler tutmaktadır?
İşte pozitivizm putunun un ufak olduğu yer burasıdır. Hangi hastalığın tedavisinin aranacağına, hangi teknolojinin geliştirileceğine yahut tabiatın hangi sırrının deşifre edileceğine “hakikati arayan masum bilim adamları” yahut “insanlığın ulvi ihtiyaçları” karar vermez. Bugün bilimin rotasını, küresel sermaye, silah tüccarları, tröstler (tekeller) ve o devasa ilaç (farmakoloji) mafyası çizer. Afrika’da yahut Asya’nın fukara coğrafyalarında her yıl milyonlarca mazlum çocuğu sinekler gibi öldüren sıtmaya, koleraya yahut açlık kaynaklı hastalıklara köklü bir çare bulmak için “bilimsel” bütçeler ayrılmaz. Neden? Çünkü fukaranın, o ilacı satın alacak parası yoktur; dolayısıyla ortada bilimi finanse edecek bir “kâr marjı” mevcut değildir.
Lakin beri yanda, Batı’nın şımarık, tok ve yaşlanmaktan ödü kopan burjuvazisinin yüzündeki kırışıklıkları gerdirmek, saçlarını çıkartmak yahut onların bitmek bilmez hazlarını tatmin edecek sentetik haplar üretmek için dünyanın en zeki beyinleri seferber edilir, laboratuvarlara milyarlarca dolar akıtılır. Sermayenin kârlı bulmadığı hiçbir hakikat gün yüzüne çıkarılamaz. Bu tablo karşısında bilimin “objektif, tarafsız ve insanlığın kurtarıcısı” olduğunu iddia etmek; en hafif tabirle ahmaklık, en ağır tabirle ise bu cihanşümul sömürü çarkına gönüllü bir şahitliktir. Modern bilim; hakikatin bağımsız ve vakur bir arayıcısı değil, cihanşümul kapitalizmin en yüksek maaşlı, en prestijli ve en sadık kiralık katilidir.
Bu kiralık aklın, kâinat tasavvurunda açtığı yara ise çok daha derindir. Batı felsefesinin meşhur “Araçsal Akıl” dediği bu cinnet hâli, bilimi (ilmi) bir idrak ve hikmet vesilesi olmaktan çıkarmış; onu tabiata, eşyaya ve insana “tahakküm etmenin” yegâne silahı hâline getirmiştir. İslam’ın tefekküründe ilim; Yaratıcı’nın esmasını bilmek, hudutlarını idrak etmek ve eşyaya merhametle muamele etmek için tahsil edilir. Lakin Allah’ı denklemden çıkaran seküler bilim, tabiatı “anlaşılacak bir ayet” olmaktan çıkarıp, “sömürülecek, parçalanacak ve posası çıkarılacak bir hammadde deposuna” çevirmiştir.
Dağı, nehri, ormanı ve hayvanı ruhu olan birer mahlukat olarak değil; sadece moleküllerden müteşekkil ruhsuz birer “yedek parça” olarak gören bu ontolojik körlük, yeryüzünü devasa bir şantiyeye ve nihayetinde bir mezarlığa çevirmiştir. Hiroşima’nın göklerinden yağan atom bombası, bilimin bir kazası, bir sapması yahut bir muvaffakiyetsizliği değildir; bilakis, irfandan, ahlaktan ve ilahi mizan korkusundan tamamen arındırılmış o “saf ve mükemmel” rasyonel bilimin en kusursuz, en muazzam ve en korkunç şaheseridir! Laboratuvarda hata yapılmamış, denklemler kusursuz çalışmış, bilim işini tam bir “objektiflikle” yerine getirmiş ve yüz binlerce masum saniyeler içinde buharlaşmıştır.
Zira ilmi Yaratıcı’dan koparıp, ahlakı laboratuvarın kapısında bıraktığınız an; ulaştığınız o devasa bilgi, sizi kâmil bir insana değil, elinde nükleer silahlar tutan, genetik kodlarla Tanrıcılık oynamaya kalkan sofistike bir Firavun’a dönüştürür. “Bilgi güçtür.” diyen o meşhur seküler ferman, aslında “Bilgi, tahakküm ve sömürü vasıtasıdır.” demenin fiyakalı hâlidir. Kâinatı, fıtratı ve insanı bir deney tüpünün içine sıkıştıran bu kibir; varlığın mukaddes büyüsünü bozmuş, eşyanın ruhunu iğdiş etmiş ve geriye sadece rakamların, istatistiklerin ve soğuk algoritmaların hüküm sürdüğü bir “kâinat cesedi” bırakmıştır.
Beyaz önlüklerini birer ruhban cübbesi gibi giyen bu yeni çağın rahipleri, kapitalist efendilerinin finanse ettiği tapınaklarında icat ettikleri teknolojik oyuncaklarla kitleleri uyuştururken; “Dine ve felsefeye boş verin, hakikat sadece laboratuvarın içindedir.” diyerek o devasa nihilizmin mimarlığını yapmaktadırlar. Göklerden ve vicdanlardan kovdukları Allah’ın yerine, mikroskopların ucunda yeni ve sentetik bir ilah yontmaya kalkan bu pozitivist kibrin putunu parçalamadan, ne insanın haysiyetini ne de kâinatın namusunu kurtarmak mümkündür.
İkinci Kısım: Büyünün Bozulması
Sermayenin kirli fonlarıyla semiren, laboratuvarı bir tahakküm merkezine çeviren o “kiralık aklın” faturasını masaya koyduktan sonra; şimdi bu beyaz önlüklü rahiplerin bizzat insan ruhuna, insanın haysiyetine karşı işledikleri o cinayete, yani “İndirgemecilik” (Redüksiyonizm) zehrine bakmak mecburiyetindeyiz. Zira modern bilim putu, sadece kâinatın kaynaklarını sömürmekle kalmamış; insanın iç dünyasındaki bütün ulviyeti, mukaddesatı ve manayı kazıyıp atarak, yeryüzünü buz gibi soğuk, ruhsuz ve matematiki bir morg hâline getirmiştir. Sosyolog Max Weber’in tabiriyle bu trajedi, “dünyanın büyüsünün bozulması”dır.
Nedir bu büyünün bozulması? Eskilerin dünyasında gökyüzü, yıldızlar, rüzgâr ve toprak, arkasında ilahi bir iradenin, muazzam bir hikmetin ve merhametin attığı canlı birer ayetti. İnsan, yeryüzünde başıboş bırakılmış bir sığıntı değil; muhatap alınan, sınanan, sevilen ve ebediyete namzet olan bir “eşrefimahlukat”, kâinatın halifesiydi. Lakin aklı mekanikleştiren pozitivist bilim, elindeki o soğuk neşterle insanın bu fıtri ve ilahi şeceresini paramparça etti.
Bugün beyaz önlüklü rahipler, devasa kürsülerinden kitlelere şu hastalıklı fermanı haykırmaktadırlar: “Senin hayatının hiçbir gayesi, hiçbir ulvi manası yoktur! Sen; uçsuz bucaksız, kör, sağır ve manasız bir uzayda dönen sıradan bir toz zerresinin (dünyanın) üzerinde, tamamen tesadüfi mutasyonlar sonucu var olmuş, biraz daha gelişmiş bir maymundan, bir karbon ve su yığınından ibaretsin. Ölünce de toprağa karışıp mutlak bir hiçliğe gömüleceksin.”
İşte asrımızın buhranının, o bitmek bilmez depresyonlarının, intiharlarının ve sırıtan bir nihilizmin asıl mimarı, bu bilimsel anlatıdır! İnsanın elinden Yaratıcısını, varoluş gayesini ve ebediyet ufkunu alıp; onu kozmik bir kazaya, manasız bir biyolojik yığına irca ettiren bu kof idrak, insanı yeryüzünde yapayalnız bırakmış, onu “kozmik bir yetime” dönüştürmüştür. Gayesi ve ebediyeti elinden alınmış, tesadüfen var olduğuna inandırılmış bir yığına; ahlaklı olmayı, fazileti yahut fedakârlığı hangi matematiki yahut kimyevi formülle emredebilirsiniz? Manasız bir kâinatta, her şeyin mubah olduğu o karanlık ormanda, güçlünün zayıfı ezmesine hangi “bilimsel yasayla” mani olabilirsiniz?
Bu “indirgemecilik” cinayetinin en pespaye, en mide bulandırıcı cephesi ise; insanın sahip olduğu en asil, en mücerret hislerin dahi laboratuvarın dar ve sığ tüplerine hapsedilmesidir.
Hakiki bir irfanla kâinata bakan âdem bilir ki; bir annenin evlâdına duyduğu o şefkat, bir âşığın maşukuna duyduğu o mukaddes sevda yahut gece yarısı gökyüzüne bakıp da Allah’a sığınan bir dervişin kalbindeki o vecd hâli, ilahi bir nurun, fıtrata üflenmiş Rabbani bir nefesin tecellisidir. Lakin kof aydınlarımızın o çok güvendiği nörologlar, biyologlar yahut psikiyatristler çıkar ve gayet küstah bir sırıtışla derler ki: “Aşk dediğiniz şey sadece oksitosin hormonunun beyindeki salgılanmasıdır. Hüzün dediğiniz şey serotonin eksikliğidir. İnanç dediğiniz şey ise beynin frontal lobundaki evrimsel bir savunma mekanizmasıdır.”
İşte bilim putunun insanlığa attığı en büyük felsefi kazık, vurduğu en büyük pranga budur. Oksitosin hormonunu ölçmek, bulmak ve mekaniğini bilmek bilimin hakkıdır ve hakiki bir ilimdir. Lakin “Aşk SADECE oksitosin hormonudur.” demek, haddi aşmak, epistemolojik bir tecavüzde bulunmak ve insanı hayvanlaştırmaktır. Bir şiirin yazıldığı kâğıdın selüloz miktarını ölçüp, “Bu şiir sadece 5 gram selüloz ve 2 gram mürekkepten ibarettir, ortada bir şair yahut bir mana yoktur.” demek ne kadar sefil bir ahmaklıksa; insanın o ruhi ve ontolojik sancılarını sadece “hormonlara ve nöronlara” irca ettirmek de o kadar sefil, o kadar kof bir putperestliktir.
Onlar “nasıl”ın bilgisini çalmış, lakin o bilginin “niçin” var olduğuna dair yegâne hakikati (Tevhid’i) boğmaya kalkmışlardır. Ruhun varlığını inkâr edip insanı sadece etten ve kemikten bir makineye irca eden bu tıbbi ve biyolojik kibir; yeryüzündeki bütün psikolojik buhranları “kimyasal bir arıza” olarak kodlamış ve milyarlarca insanı, modern kapitalizmin en sadık müşterisi olan “antidepresan bağımlılarına” çevirmiştir. İnsanın Yaratıcısına duyduğu gurbet sancısını, fıtri hüznünü haplarla uyuşturup çözebileceğini zanneden bu sistem, tedavi etmiyor; sadece isyanı, tefekkürü ve ruhun feryadını uyuşturarak susturuyor.
Bizler, kâinatın matematiki nizamını araştıran, hastalıkların şifasını tahlilhanede arayan aklı (ilmi) reddeden kör bir yobazlığın safında asla değiliz. Lakin o laboratuvardan çıkıp da insana “Sen bir hiçsin, duyguların yalan, kâinat tesadüf.” diyen o kibirli, o beyaz önlüklü rahiplerin amentüsüne tükürmek; bir insanın şahsiyetini, haysiyetini ve imanını muhafaza edebilmesi için girişmesi gereken en mukaddes, en kelami (teolojik) varoluş savaşıdır.
Üçüncü Kısım: İslam ve Teknoloji
Tarihî seyir içerisinde insanın tabiatla, eşyayla ve ilahi nizamla kurduğu ilişki; alet yapımı, sanayileşme ve nihayetinde rakami (dijital) çağ ile birlikte köklü bir dönüşüme uğramıştır. Bu dönüşümü salt bir “ilerleme” yahut mutlak bir “yıkım” olarak okumak, meselenin felsefi ve teolojik boyutlarını ıskalamak manasına gelir. Bilhassa İslam felsefesi ve fıkhı açısından bu hususu kıymetlendirirken; hissî tepkilerden, reaksiyoner reddiyelerden yahut sorgusuz sualsiz kabullerden sıyrılarak objektif bir zemin inşa etmek elzemdir.
Bu makalenin gayesi; teknik ile teknoloji arasındaki ontolojik farkı ortaya koymak, teknolojinin fert (birey) ve devlet nezdindeki kullanım hudutlarını tahlil etmek ve İslam’ın bu meseledeki tarihî emsallerini objektif bir titizlikle incelemektir.
I. Ontolojik Zemin: Teknik ve Teknoloji Arasındaki Uçurum
Meselenin düğüm noktası, mefhumların doğru tarif edilmesinde yatmaktadır. “Teknik” ve “Teknoloji” birbirinin yerine kullanılan mefhumlar olsa da, felsefi arka planları itibarıyla birbirinden tamamen farklıdırlar.
Teknik (Alet ve Taktik): İnsanın fıtri kapasitesini uzatan, tabiatın kanunlarına tabi olan ve insanın ahlaki denetimi altında kalan müstakil vasıtalardır. Bir çekiç, bir su değirmeni, bir kılıç yahut bir mancınık, tekniktir. Teknikte alet, onu kullananın iradesine ve ahlakına tabidir. Çekici bir çivi çakmak için de, bir insana zarar vermek için de kullanabilirsiniz; ahlaki mesuliyet tamamen faile (insana) aittir. Teknik, kendi başına bir kıymet yargısı yahut bir yaşama biçimi dayatmaz.
Teknoloji (Sistem ve Rasyonalite): Teknoloji ise salt aletlerin toplamı değil; o aletleri var eden ekonomik, rasyonel ve felsefi sistemin bütünüdür. Fransız sosyolog Jacques Ellul’ün de isabetle belirttiği gibi teknoloji; verimliliği, standardizasyonu, sürekli büyümeyi ve tüketimi merkeze alan “otonom” (özerk) bir yapıdır. Teknoloji sadece tabiatı dönüştürmekle kalmaz, kendisini icat eden insanı da dönüştürür. Bir akıllı telefon yahut yapay zekâ algoritması sadece bir “alet” değildir; kullanıcısına belli bir zaman algısı, tüketim alışkanlığı ve sosyalleşme biçimi dayatan bir sistemdir. Teknik, insanın emrindeyken; teknoloji, insanı kendi sistemine entegre eden bir yapıdır.
II. Makro ve Mikro Seviyede Kullanım: Devlet ve Fert
Teknolojinin kullanımı hususunda, İslam fıkhı ve devlet felsefesi, “fert” ile “devlet” arasında net bir mesuliyet ve ruhsat ayrımına gider.
Devletin Teknolojiyi Kullanımı (Zaruret ve Maslahat): İslam siyaset felsefesinde devletin asli gayesi; dini, canı, aklı, nesli ve malı korumak (Zaruriyyat-ı Hamse) ve ümmetin bekasını sağlamaktır. Teknoloji kendi başına tarafsız (nötr) bir vasıta olmamasına, bilakis kapitalist ve ifsad edici bir metafiziğe sahip olmasına rağmen; beynelmilel arenada düşman bu mutlak tahakküm aygıtına sahipken, bir İslam devletinin “Bunlar fıtrata zarar veriyor.” diyerek bu sistemlerden geri durması rasyonel ve fıkhi değildir. Zira ortada bir “medeniyet tercihi” değil, bir “ölüm-kalım” meselesi vardır.
Bugün nükleer enerji, yapay zekâ yahut siber ağlar zaten icat edilmiş ve insanlığın tepesinde bir kılıç gibi sallanmaktadır. Ortada “Amerika’yı yeniden keşfetmek” gibi bir fantezi yoktur; keşfedilmiş ve namlusu ümmete çevrilmiş bir kıta vardır. Mesele, Amerika’yı yeniden keşfetmek değil; o mutlak gücü, cihanşümul sömürü ve tahakküm gayesiyle değil, yeryüzünde adaleti (nizam-ı âlemi) tesis etmek ve mutlak yok oluştan kurtulmak için ele geçirmektir. İslam hukuku burada “Zaruretler mahzurları mübah kılar.” ve “Ehven-i şer” kaidelerini işletir. Devlet; fıtrata hasım olan bu teknolojiyi “masum” olduğu için değil, ümmetin mutlak yıkımını önleyecek yegâne “caydırıcılık” (Enfal, 60) kalkanı olduğu için kerhen (mecburen) üretmek ve kullanmakla mükelleftir.
Ferdin Teknolojiyi Kullanımı (Tarafsızlık Yalanı ve Ünsiyetin Kaybı):
Devletin makro düzeydeki “zaruret ve beka” siyasetinden sivil ferdin dünyasına inildiğinde; modern zihnin esir düştüğü en büyük, en tehlikeli yanılgılardan biri, teknolojinin “kimin elinde olduğuna göre şekil alan tarafsız (nötr) bir alet” olduğu kabulüdür. Bir kılıç, bir çekiç yahut bir saban nötr olabilir; lakin modern teknoloji ve endüstriyel sistem asla salt bir vasıta değildir. O; kendi metafiziğini, kendi tüketim ahlakını ve kendi seküler yaşam formunu kullanıcısına cebr ile dayatan otonom bir tahakküm aygıtıdır.
Modern teknik, insanı devasa ve kör bir makinenin aciz bir uzantısına, tabiatı ise yalnızca işlenip posası çıkarılacak, tüketilecek bir “hammadde deposuna” irca eder. Hâlbuki İslam tefekküründe insanın eşyayla, kâinatla kurduğu münasebet bir sömürü ve “tahakküm” değil; derin, ahlaki ve mukaddes bir “ünsiyet” münasebetidir. Eşyanın bir hakikati, bir zikri vardır ve insan kâinatın halifesi olarak o hakikate hürmet etmekle mükelleftir. Seri üretim bandındaki mekanikleşme ve hız; insanın kendi emeğine, çevresine ve nihayetinde kendi varlık gayesine (fıtratına) bütünüyle yabancılaşmasını beraberinde getirir.
İslam’ın çevre ve varlık tasavvurunda kâinat, Allah’ın isimlerinin tecelli ettiği bir ayetler bütünüdür ve insana “emanet” edilmiştir. Lakin modern teknolojinin asli motoru olan o doymak bilmez hudutsuz büyüme ve tüketim hırsı; yeryüzünün mizanını (ekolojik, sosyal ve ontolojik muvazenesini) bozmak, tabiatın ritmine tecavüz etmek üzerine kurgulanmıştır.
Bugün modernite tarafından “gelişmişlik ve medeniyet” olarak sunulan o teknolojik cinnet; aslında havanın, suyun ve toprağın zehirlenmesi, insan bedeninin ve ömrünün pürüzsüz bir “üretim maliyetine” dönüştürülmesi pahasına elde edilen kanlı bir faturadır.
İslam’ın modern teknolojiyle asıl ontolojik ve kanatıcı çatışması tam da buradadır: İslam, yeryüzünü ifsad etmeyi (bozgunculuk yapmayı, mizanı bozmayı) kesin bir dille yasaklar. Bir Müslüman ferdin asli mesuliyeti; tabiatın muvazenesini tamir edilemez şekilde yırtan, kâinatı cesetleştiren, insanı hıza ve betona mahkûm eden bir tekniğin üzerine salt “besmele” çekerek onu “İslami” bir kalıba dökmenin imkânsızlığını idrak etmektir. Hakiki İslami şuur; teknolojinin o tarafsızlık maskesini yırtıp, makinenin tahakkümüne karşı fıtratın ve ünsiyetin haysiyetini ölümüne müdafaa edebilmektir.
III. Tarihî Emsaller ve İslami Refleks
İslam tarihi, Müslümanların karşılaştıkları yeni teknik ve yönetim sistemlerine karşı gösterdikleri “seçmeci ve pragmatik” tutumun emsalleriyle doludur:
Asrısaadet: Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, savaş ve müdafaa gibi hususlarda o günün şartlarındaki en ileri teknikleri kullanmaktan imtina etmemiştir. Hendek Harbi’nde İran menşeli bir müdafaa taktiği olan “hendek” kazılması, Taif kuşatmasında mancınık ve debbabe kullanılması, İslam’ın “işe yarayan ve fayda sağlayan” tekniğe (hikmete) açık olduğunun en net delilidir. Zira “Hikmet, müminin yitiğidir; nerede bulursa alır.”
Hazreti Ömer Dönemi: İslam devleti hudutları genişleyip devasa bir imparatorluğa dönüştüğünde Hazreti Ömer, radıallahu anh, devletin idaresi, vergi sistemi ve posta teşkilatı için Sasani ve Bizans’ın “Divan” teşkilatlarını ve idari tekniklerini alıp İslamlaştırmıştır. Lakin aynı Hazreti Ömer, o medeniyetlerin lüks, israf ve ahlaki çöküş getiren yaşantılarını şiddetle reddetmiştir. Bu, “Sistemin işe yarayan tekniğini alıp, yozlaştırıcı felsefesini reddetme” şuurudur.
Osmanlı: Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’un fethinde o güne dek görülmemiş büyüklükte (Şahi) toplar döktürmesi, Osmanlı devlet aklının teknolojik üstünlüğü bir beka meselesi olarak gördüğünün ispatıdır. Ananevi harp ahlakını (ok ve kılıç) derinden sarsan bu ateşli silah teknolojisi, devletin maslahatı gereği tereddütsüz içselleştirilmiştir.
Buna mukabil, matbaanın geç gelişi yahut Takiyüddin’in rasathanesinin yıkılması gibi hadiseler; salt bir din-bilim çatışmasından ziyade, dönemin sosyo-ekonomik muvazeneleri (hattatların işsiz kalma endişesi), ulema içi siyasi çekişmeler ve yeni icatların içtimai nizamı bozacağı endişesiyle verilmiş sosyolojik aksülamellerdir. Lakin nihayetinde devlet aklı, zaruret hasıl olduğunda tüm bu engelleri aşmasını bilmiştir.
IV. Netice: Mizan
Objektif bir analiz neticesinde şu -neticeye varmak mümkündür: İslam; ne teknolojiyi putlaştıran seküler modernizmi ne de tabiatı korumak adına yok oluşu kutsayan pasifist bir romantizmi kabul eder. İslam’ın devlet ve fert tasavvurundaki teknoloji stratejisi, birbirini tamamlayan iki çetin merhaleye -dayanmak mecburiyetindedir:
1. Kısa Vadeli Strateji (Zaruret ve Kalkan): İlk merhale, cihanşümul tahakküm çarkları arasında ezilmemek için Batı’nın ürettiği otonom teknolojiyi (yapay zekâ, siber ağlar, nükleer güç) en üst seviyede üretmek ve ele geçirmektir. Vazife; Amerika’yı yeniden keşfetmek değil, icat edilmiş bu ölümcül silahları kapitalist sömürü hırsıyla değil, “adalet ve beka” şuuruyla (zaruret) terbiye etmeye çalışmaktır. Bu merhalede makinenin kibrine esir olmadan şalteri elde tutmak, jeopolitik bir lüzumdur.
2. Uzun Vadeli Strateji (Asli Gaye ve Yeni Paradigma): Lakin Müslüman aklın nihai ufku, düşmanın silahıyla hayatta kalmaya rıza göstermek olamaz. Asıl ve kalıcı çözüm; bugünün zaruret kalkanıyla varlığımızı muhafaza ederken, arka planda eşyanın hakikatine (ünsiyete) hürmet eden, insan haysiyetini üretim bandına ezdirmeyen, tabiatın mizanını (ekolojik ve ontolojik muvazeneyi) ifsad etmeyen bambaşka ve hakiki bir “İslam bilim ve teknoloji usulü” inşa etmektir.
Neticeikelam; kılıcı kuşanmak bugünün zarureti, o kılıcın fıtratını İslam’ın mizanıyla yeniden dövmek ise yarının mutlak gayesidir. Mesele, makineleri kimin ürettiği değil; bizim o makinelerle yeryüzünde bir firavunluk mu, yoksa bir halifelik mi inşa edeceğimizdir.
Hatime
Artık gayet iyi biliyoruz ki; meselesi kâinatın sırrını çözmek değil, tabiata tahakküm edip tanrıcılık oynamak olan bu seküler kibrin karşısında susmak, aklı ve fıtratı cinayete kurban etmektir. Lakin bu putu yıkmak, mikroskobu kırmak yahut aklı askıya alıp dogmatik bir karanlığa, o uyuşturucu mağlubiyet edebiyatına gömülmek manasına asla gelmez. Bilakis bu, aklı kiralık ve ifsad edici zihniyetin prangalarından kurtarıp, onu yeniden asıl sahibine, yani “İkra'” fermanının ufkuna iade etme kavgasıdır.
Kâinat bir kitaptır ve biz o kitabın mürekkebini ölçmeyi reddetmiyoruz; biz sadece o mürekkebin ardındaki “Mutlak Hattat’ı” inkâr eden nankör ve ontolojik körlüğe isyan ediyoruz.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
