Mevki’-i müstahkem kumândânı Şevket Beğ’in yâveri ve erkân-ı harb yüzbaşısı T. Ekrem Beğ’in birâderi mülâzım Mehmed’alî Beğ geçen gün ada vapurunda, vapurun adaya yaklaşdığı bir sırada intihâr itmişdir. Mehmed’alî Beğ henüz 21 yaşında, çalışkan, nâmûslu, fedâkâr bir gencdi. Yirminci ‘Asrın neşr itdiği vedâ’ mektûbu ile hâtırâtından nakl olunan sahîfeler bu güzîde gencin ziyâ’ini unutdurmayacak kadar mü’esserdir. Zavallı genc! O sa’âdetin bir cüz’üne olsun sağken iştirâk itmek elinde değil miydi?
Müntehir son gününde, hatta son sâ’atinde bile fecî’ firârî hakkında en ufak bir eser göstermemişdir. Üniformasını giymiş, adaya gezmeye gitdiğini söyleyerek dâ’iresinden ayrılmış, sâkitâne ada vapuruna girerek ibtidâ-yı husûsî kamaraya girmişdir. Bu korkunç yoldan bir dahâ geri dönmek ihtimâlini tamâmiyle selb eylemek içün vapur adaya yaklaşdığı vakit kamaradan çıkmış ve vapurun baş tarafına giderek ibtidâ bir kurşunla beynini parçalamış, sonra kendisi denize düşmüşdür. Kumândâna vedâ’ mektûbunda diyor ki:
“Muhterem kumândânım, artık hayâtı terk itmek îcâb itdi bundaki sebebi tamâmen teşr’ idecek bir hâlde değilim. Dimağıma üşüşen bir takım fikirler arasında bunaldım. Bahtı artık ölümde buluyorum. ‘Aşk, ölüm, milliyetime dokunan yaralar . . meş’ûm . . . gicesi, bir . . . zâbitile olan muhâverem, dahâ bir takım sebebler bu karârımı teshîl itdi. Bakınız teshîl itdi diyorum; çünki bu benim içün pek yeni bir fikr değildir. Zavallı Türkler ayak altına düşdükten sonra hayat bana zırvâ gelmeğe başladı. Hiçbir iş yapamadan öldüğüm içün çok me’yûsum. Arkadaşlarımın benden dahâ metîn olmalarını temennî iderim. Ben dahâ fazlaya tahammül idemedim. Size büyük işler temennî idiyorum. Rûhum Türklerin sa’âdetine iştirâk idecekdir. Fakat bu gün çok me’yûsum.”
“Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu’yu,
Karayılanı,
Meçhul askeri…
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda…
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa’da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun?
Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne – üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.
Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?”
– Ahmed Arif (Anadolu)