ÖLÜ KAFİR NOTLARI II
Hassan – Beni Bardaki o kızla tanıştırırsan istediğini yaparım.
Clieman – Bana ezan okumayı öğretir misin?
‘Jesus in my garden’ (İsa bizim bahçede) filminden
I
Bir şahsiyet yoksunu panayırda ölünce,
Bitiveriyor düğün, gök ağırlık istiyor.
Ölünce panayırda bir şahsiyet yoksunu,
Nedeni kulluk diye Allah’a veriliyor.
II
Allah ki perdesini hep bembeyaz tutunca,
Gözüme ışık kaçar. Işık beni tutuyor.
Tutunca bembeyaz hep perdesini ki Allah,
Bunu pişmanlıktan değil bilgelikten yapıyor.
III
Soru sorma, bilirsin mandalina çürümez,
Ve ağaç olmak ister kımıldayan her toprak.
Çürümez mandalina bilirsin ve artık soru sorma,
Ölüyorum galiba kalbim cünub ve korkak.
IV
Hilkatteydim, o yüzden açamadım kilidi,
Panayır bitmiş hatta bir ölüsü kutlanmış.
Kilidi açamadım, o yüzden hilkatteydim,
40 kadının her biri saklanbaç çağındaymış.
V
Annesi; yalanlarım çok diye beni sensiz ilah et,
Ama önce bir dinle, yeni bir şarkı yazdım.
İlah et sensiz beni, çok diye yalanlarım,
Emin ol ki bilseydim bu yalanı yazmazdım.
VI
Seviyorum Allahı, perdesini ve seni,
Üstelik ailece. Tek takım elbiseyle.
Kirlenirse içimde sadakat mendilleri,
Sen silersin değil mi, yüreğinin tersiyle?
VII
Panayır ahlakıma bir çizik atıp bitti.
Bitti ki bunu en çok bu şiirden anlayın.
Biraz daha düşünün, bu panayır bitti mi?
Ya da ben neden hala ölü bir soytarıyım?
SARNIÇ
Ezeliyle başlayıp Eceliyle Biten Bir Aşk’a…
Su ve kırılgan bir yüzdü yansıdığım.
Her şeyi bulanık tutan’a hamd ederek,
Şefaati bir balığın soluğunda dinleyerek,
Kendi hırkasına pisleyen meczupları da tanıdık…
Güzeldi.
Olması gereken gibiydi yani.
Kendi saçlarını yolan binlerce peygamberden doğmuştu nasılsa,
İlk ışıkla duvarımıza çaktığımız hat’lar…
Suyun yüzünde kendi yansısına küfreden
Olgunlaşmış suratlar…
Güzeldi…
Ve dahası bizdik.
İliklerimizden seçerken damıtılmış pıhtıları,
Bir çocuğun saflığına erişmiştik.
Ağlayarak söylemedim bütün bu olanları Ama…
…Anne olmayı da becerebilirdik!
İnsan hep mi küserdi alıştıklarına.
Kaybolup bulmaların ardında,
Yitirilenlerin kaygısına bir çetele tutmadan,
Kazanılanın külfetine henüz paha biçmeden…
İnsan..Hep…Küserdi…
‘namazım bozuluyor çığlığımdan’
Küsmüş ve Yılgın bir yüzdü yansıdığım.
Balıkların ağzında suya ‘yarıl’ demeyi bekleyen âsâ’lar,
Yarıldıkça çıkılması imkansızlaşan ölüm üstü patikalar,
Ve hep yüzüstü bırakılmış sitemli peygamber çocukları…
Güzeldi.
Ve dahası hepsini tanıyorduk.
Onlar ki bir sokak lambası tanımadan hayatlarında,
Selvilik gölgelerinde insan olmanın gizemini ararlarken,
Seni nasıl bulduğuma bir türlü inanmadılar.
İnandıkları şeylerin ötesinde insanın insana muhtaçlığı yatmamıştı henüz.
İşte bu yüzdendir ki,
Semavi olanın dışında kayıtsız acılarımızı
Kafalarına takmadılar.
Biz sabah namazından evvel sevişirken,
Onlar suyun hazzına bulaşmış olurlardı.
İki noktada birleşen hürlüğe
Hangi ismi versen faydasız…
Onlar peygamber çocuklarıydılar…
Şaşkın ve şapşal bir yüzdü yansımam.
İki ten aralığı tutuşan koca dünya.
Oraya kimi koysan sığmayan,
Birini çıkarsan azalmayan,
Her geçen gün orantısı bir türlü tutmayan,
Ebedi bir sevişgenliğe kucak açmış bekaret tanrılarından,
İlk kez bir çocuk doğuracak olan anne telaşını taşıyan,
Balıklar, peygamberler, çocuklar,
‘ki ihanet yanağa kondurulan öpücükte gizlidir
öyle değil mi sevgili İsa?
o son yemekte
judas’ca öpüşten kalbine kalan
gözyaşlarının acısı var yazdıklarımda’
Ve son sevişmenin ardından bize payidar kalan,
İncecik tül kıvrımına bulaşmış bir parça kan,
Bir lokma çocuk, bir yığın ıstırab…
‘Ben Peygamberimle sevişirken,
Tırnaklarımı kırdım Ya Rab! ‘
MESİH VE ŞÖLEN
Kule: İn,
Ve yerdekilerin üstünde dur.
Sana çorap örecek anneler,
İçinde güttüğün koyunların terlemiş yünü.
Biraz zorlansan da yaşamak için,
Kadın saçından ve tuğla tozundan,
Seyretmeyi yeğleyeceksin durulmak için.
Prag’da bir çocuğu unutup,
Mağrip’tekini besleme.
Unutma ki sana çorap örenler ‘anneydi’.
Anneleri kendine düşman etme.
Severken insan ol ama,
Korurken, yanımızdan gittiğini bilsinler.
Küsme.
Küsersen; aynalara – kitaplara ve silahlara küs.
Uluorta küsüp de,
İnsanlığın denizini kirletme.
Çıplaksın ve üşüyeceksin.
İncirden – Söğütten ve Çam’dan vazgeç.
Cezayirli çocuklardan öğren,
Çıplak ayakla dolaşıp yağmurun şarkısını.
Çıplaksın.
İnerken nasılsan, dönerken öyle kalmayı başarmalısın.
Çünkü tendir ‘insanken’ korunabildiğin.
Beyazında siyah olduğunu ten’deyken anlayacaksın.
Küfür, en masum serzeniştir.
Bunu isyansız yaptığın zaman
Kalabalıklara karışacaksın.
İn,
Ve ürkütme üstündekileri.
Nilüferi ve salyangozu mesela.
İskarpinde giyeceksin bayramlık heyecanla,
Kurdelaya da yılgınlıkla bakacaksın.
İklimler değişecek adım attığın coğrafyalarda,
Kusursuz bir inşaatın son katındasın.
Aşağıya bakarken gözlerini kısma.
Yukarıdan bakınca sen de öyle küçük kalacaksın.
Şimdi İn.
Kolundan tutup dansa kaldır Zencileri.
Ve onlara de ki:
‘Tanrı hepinizi çok seviyor,
Dağılmamanız için gönderdi bu zincirleri’
KEŞİŞ’İN NOT DEFTERİ
…Kaldı ki beni bir giyotine satardı,
Hiç yoktan değerimi bilirdim ellerinde.
Paslanmış duvağını kaldırmadan yürürdü.
Sorardım bakışını hangi kuşa değdiren
Bir baharla zeytini nasıl hemsal etmişti.
Pergeldim ellerinde, gönyeye dik düşerdim,
Meridyen ve Ekinoks bende eğri dururdu.
Dünya, böyle şaştıysa, dengesi bozulduysa,
Suç benimdir… Benimdir…
Suyu kaldıran kuvvet beni hep es geçmiştir…
Şimdi bir uykulukta yaşasam son uykumu,
Bakire kadınlara(!) aldırmadan… huzurla.
Bir falçata kesiği, kasıklarım çağlayan,
Kahve fincanlarına dökülür umutlarım.
Ben çocuktum oysa, yürürdü çocuklarım,
Sırça camın ardında kader yazan Tanrılar (!)
Annem üzerime günah işlemiş,
Mahallenin çocukları onu kazak sandılar…
ALLAH VE PANAYIR
Can dostum Rahmetli Ömer Gazanfer’e
Biliyorum ki,
Ateş kadar ‘el’ değil
Çaldığın bu galebe.
Üstelik her yanını kan bürümüş Tito’nun.
Üstelik çok uluslu bir yatağın solunda,
Yastığıma ter’in değer;
Üstelik… Yoksun diyemem.
Karışıyor isteyerek kızıl güne Krozan.
Varna’daki kadınlar erkeğini kıskanır.
Üstelik tel bıyıklı, çiroz ve de çelimsiz.
Üstelik korkuyorum atalarım kahraman.
Bayrağımın mavisi bende küçük çarpıntı,
Üstelik, korkuyorum. Çünkü herkes Süleyman.
Olup biten her şeye güç yetiren Fahişe;
Parmağım tende gezen çapkın bir seyyah şimdi.
Doruğunda şehvetin ezberini bilenler,
Öğretti bana bugün Allah’ı ve Kabil’i.
Üstelik aklımı asıp vestiyer köşesine,
Üstelik kalbimin de uzuvları yetmezken.
Öğrendim Rabia’yı, sonra muhkem yılanı.
Üstelik… Anlıyorum Yusuf neden Peygamber.
Sır’ken tutulmayan giz, açıkta kalsın diye,
Bombaları göğsümün üstünde patlat bugün.
Prizen’de ölmek de belki macera olur.
Üstelik tek tabanca, karım da yok yanımda.
Üstelik çocuklarda tank paleti altında.
Düşünmeden Rachel’i, Hüseyni ve Samir’i.
Geçiyorum sırat’tan…Karım da yok yanımda.
Üstelik çok acıktım Allah’ın sofrasında.
Bugün ölüm diyorum kelebek iştahıyla.
‘Bugün ölüm’ yürüyün ‘Toprağa vura vura’
PEYGAMBER VE BALO
Kaptanın boğulduğu asil sular aşkına
Bir tünelde üç adam,
Kara – Kuru ve Yaban.
Jamel’in duvara yazdığı gibi:
‘…Üçü de gebermişti Allah’sızlıktan.
Ökçe ve teraziden uzak kalınca iklim,
Ne yağarsa belirsiz, ne yağmazsa beklenen.
Üç kişinin dudağında eksik kalan cümleler.
Tamamlanmamış bir yol, yarım kalmış bir ağaç.
Üstelik meyvesi de üçe bölünmüş zehir.
Üstelik korkmuyorlar. Kerpiçten evde ömür.
Ve şimdi korkmalılar;
Allah’ın odasından balıksız aktı nehir.
Bir zindanda üç adam,
Yetim – Yitik ve Ziyan.
Barwel’in kumlara yazdığı gibi:
‘…Üçü de uyuyordu günahsızlıktan’
Ki yemin edilir bir lisan varsa.
Ya suskunluğun ‘Ana Dili’ ne?
Yüzü görünen İsa, Sözü bilinen Adem,
Ölmüş ve unutulmuştu susuşmaklardan.
Çünkü burası Madrid:
Peygamberler asılır Güneşle Konuşmaktan.
Bir yatakta üç adam,
Kerim – Vedat ve Turan.
Babasının mektupta yazdığı gibi:
‘…Üçü de sıkılmıştı çocuk olmaktan’
Bir kadının dizlerinde teneşir unutulup,
Çarşafları sıkarak adamlık edasıyla,
Tanrının ceplerinde haz aramak boşuna.
Bir şairin kalemi ne kadar günah ise,
O kadar sevişmeli üç şiirlik bir hızla.
Üstelik ölüyorlar, yetim kalan üç nokta.
Üstelik mektupları Filipin Limanında:
‘Sementa, ben teninde kaybolan bir kaptanım,
Allah’ın azar’ından koru beni şarkınla.
Sementa.
Anladım ki Allah hiç uyumuyor,
Çek gemini sulardan ve boşuna uğraşma’
Bir mezarda üç adam,
Dedem – Amcam ve Babam.
Ninemin sesi kulaklarımda:
‘… Üçü de Allah’sız Birer Dev Adam’
İÇ PERGELİMDEN 1
‘Sonralar’ hep akşamdan kalma söz gibi,
Baba masalları anne öpüşleriyle,
Sırılsıklam tutulmak elzem bir metropole…
Düşünürsem,
cepkemi sallayan kadrim oldu…
Söylersem,
Ahdime giren bakir bir melek oldu,
Eşelenip durmuşsam çamur bataklığıyla,
Yazgımın sille tokkat ödettiğiydi…
…İşte,
…Belki bu yüzden,
…Çocukluk bana hep ‘gece kondu’
Kavmim…
Göçe durdu…
Bir tek ben veremedim şehre terkimi!
Süründürme… De gayrı,
Ne zaman çekeceksin yüzünün tetiğini?
…AMA GİTME
O kadınlar seni çok severlerdi.
Gittin diye balkona bayrak astılar…
Güneşi soğutarak terli avuçlarında;
Bileylendiğin küfrü olukluyorsun…
Onulmaz değilim…Hakir değilim…
Şafağın karardığını gördüm sadece çocuk şavkıyla…
Heyecanımı annece gör
…/ Ama gitme…
-Buğusunda bir ceset daha düşer saç telinizden.
…/ kalbim kapınızı hiç yokladı mı?
Kılıçlar bileti boşuna keser,
Beni zorlama göçe… Gitmeyeceğim.
Biraz daha kalmak için gölgeliğinde,
Bir söğüt rüzgârı taşır ellerim…/ Ellerini ne çok severdim…/
Taşı da yararsa hıçkırıklarım,
Bu son olsun… Bir daha gülmeyeceğim…
Ölmeyi de bildim sürüdüğünde.
İnsanca yaşamanın gayretini de.
Yalnız cennet tutkusu sende sanırdım,
Saçlarına çaputu bağlamam bundan…
Yarılan taşlarla bir kale ördüm.
…/Benim gülmeyi boşamam belki de bundan…
Penceremde bitkin bir sükût lamba,
Aşkı kambur bilen karıncanın yorulduğusun…
…/ Kırbacın bana tanıdık geldi,
…/ Sen Ebû cehl-in torunu musun? (!)
…AMA GİTME II
Vaktin yakasından silkindi sitem,
Bıçak kesiğinde yalnızca bir söz:
-Gitmek için çok erken…
Sana halleşmemin sebebi yağmur,
Yoksa düşmezdi yolum bir soysuz kafesine.
Dinmeden içimdeki o sebil gurur,
Alçalmadan sakındığım kasvetli zuhur,
Almazdı beni mevsim o yorgun heybesine…
Sana halleşmemin sebebi yağmur /
/ Gitme parmağımın ucundaki nur…
Karıncalar su taşır İbrahim ateşine,
Çok değil beklediğim yalnızca bir ses.
Dökülür ayaklarımın dibine öfkem,
Sökülür karanlığa bezediğim yamalar.
Gitmesem çırpınır bendeki heves.
Kavuşur belki düş’ün yastığa,
Korkun mısralaşır…Kalem de neymiş!
Ayrılık zümrütlerde içtiğim zehir /
/ Çok değil beklediğim – “İçme” diye bir ses…
Kuş tüyü adımlarla koşmaktan yorulmuşum,
Durmaktan usandığım bir tek sen varsın!!!
Anlamış da kalbim, bozulmamışım.
Yüzümdeki şaşkınlık belki de bundan.
Tac’ını giyerken kahrım önümde,
Bu zaferi sonsuzun başı sanmışım.
Uzanmış bileklerim kudretin pususuna,
Yoo kansız değilim / Hor görme beni,
Ben en çok sensizlikten böyle kalmışım
Durmaktan yorulduğum bir tek sen varsın /
/ Gel desen sanki uçacakmışım…
Bir zemheri yoksulu aslında kalbim
Ve idamımı en çok bundan istedim…
Sehpama tekmeyi vuran sen misin?
Bağışla… Çıtımı çıkarmazdım bilseydim…
Korkmazdım asılırken iki göz arasına,
Düşmekten korktuğum kadar aslında.
Küçülürüm diye çekindim… Sen hep gülseydin!
Omzunda taşıdığın meçhul bir ceset,
Sana yardım ederdim lakin…
…Beni omzuna yüklemeseydin…
Kilidi açamadım 🙂