
TÜRKİYE’DEN TÜRKELİ’NE VARALIM.
TÜRK ŞİİRİNDEN ŞİİR TÜRKÜNE VE BELKİ ŞİİR TÜRKÜYE VARABİLME GÜCÜ BİZE VERİLİRSE.
Fevzi Çakmak’ın ve Orhan Veli’nin ne yaptığını (ve üstelik bu ikisinin aynı şeyi yaptığını) anlayabilmek için beşeriyete mensup her birimizin aidiyetimizi izah eden insanlık durumu denilen şeyin neye dair olduğu haberini almış olmamız şarttır. İnsanların fıtrat üzere doğmuş olmalarının anlamına bir vukufiyetimiz yoksa yönünü esen rüzgârlara ayarlayan hazırcılar sürüsüne dâhil oluruz. Sürüyle sürüklenmekten kaçınmak istiyorsak kendimiz olmak, kendilik faaliyetimizi baş meşguliyetimiz saymak mecburiyetindeyiz. Aslen anasından doğan her fert kendisi olma yükü altına girmiş demektir. Tek tek ve zaman zaman insanlar bu yükün hakkından gelir veya bu yükün altında kalır. Aynı şekilde her milleti de kendini başka milletlerden ayıran saha içinde varlığına sahip çıkmak veya varlığına bigâne kalmak arasındaki gidiş geliş bekler. İnsanların fıtrat üzere doğmuş olmaları onların her birinin karar verme kaabiliyetiyle, kendileri, kendilikleri adına yapılan tercihteki mesuliyeti tartabilme hassasıyla donatılmış olduklarını işaret ettiğini akılda tutmak gerekir. Bu sebep tahtında mensubiyetin ataleti, aidiyetin faaliyeti beslediğini anlayabiliriz. Netice itibariyle, bir fert mensup olduğu millete ancak o millete ait olmak suretiyle azık temin ettiğini fark ederiz. Sorarlar: Necisin? Kimin nesisin? Kime ne oluyorsun? Kim için, hangi kıymeti ifade ediyorsun? Ne zaman ki, ferdin bizzat kendisi milleti için “azık” hususiyeti arz etmektedir, o zaman artık onun milletine bir şey tedarik ettiği anlaşılmış olur.
Türk milletine olan aidiyetini Fevzi Çakmak Sakarya Meydan Muharebesinin karargâhında aldığı kararlarla değil; cumhuriyet rejiminin askeri mekteplerini Tevhid-i Tedrisat Kanunu haricinde, o kanundan muaf tutmakla gösterdi. Cumhuriyetin ilânı sırasında iş başında olan pek çok insan gibi Fevzi Çakmak da o günkü dünya şartlarının estirdiği rüzgârın dineceğini ve Türk milletinin aslına rücu edeceğini düşünüyor, bekliyordu. Zamanı gelince İslâm’ın son ordusu yetişmesini, kazanmayı düşündüğü irtifayı aslını inkâr etmeyen bir müfredatla temin edecekti. Mündemiç olanın hüviyeti ve şahsiyeti tayin etmesinden daha tabiî bir şey yoktu.
Orhan Veli asla rücu hususunda Fevzi Çakmak’tan bir adım ilerideydi; ama onun hangi mevkii tuttuğu hususunda, ona husumet duyanlar kadar, en yakınındakiler de cehalete gömülmüştü. Ölümünden sonra Garip şiiri üçlüsünden Oktay Rifat şunları yazdı: “Orhan Fransız şairlerinin birkaç nesillik şiir macerasını kısacık ömründe yaşadı. Türk şiiri onun kalemi sayesinde Avrupa şiiriyle atbaşı geldi. Ölüm yakasına yapışmasaydı mutlaka Yirminci Yüzyılın ileri şiirini de fethedecekti.” Oktay Rifat’ın şiir macerası olarak adlandırdığı şeyi millî endişeden kopuk bir sidik yarışıymış gibi sunması hayret vericidir. Nasıl Fransız şairleriyle aşık atan bir Orhan Veli yoksa, Avrupa ordularına yarsımakla bir netice hasıl etme hevesinde bir Fevzi Çakmak da yoktur.
Askeri ve şairi aynı şeyi yapmağa zorlayan yedi yüz yıl boyunca tecrit edilmiş bırakılan Türk’ü dokunabilir ve dokunulabilir bir Türkiye’ye kavuşturma meselesinden başka bir şey değildir. Müşahhas Türkiye hangi hususiyetleri arz edebilir ve etmelidir? Şaire ve askere göre bu elzem sualin ithal malı bir cevabı olmamalıdır. Hem ithal malı ve hem de dayatılmış…
Şöyle sesleniyordu Türk milletine Nâzım Hikmet:
“Bana bak!
. Hey!
. Avanak!
. Elindeki o zırıltıyı bıraksana!
. Sana üç telinde üç sıska bülbül öten
. üç telli saz
. yaramaz!
Orhan Veli ise Fransız şairlerinin derdiyle dertlenmektense kendine “Ben bu sazı çala çala yoruldum” diyenlerin arasında bir yer arıyordu. Cumhuriyetin ilânı ve ardından gelen inkılâplar bir mânâ ifade ediyorsa, bu mânânın millet katında değeri neydi ve ne olmalıydı? Milletin maruz bırakıldığı kandırmacadan rahatsızlıklarını açıkça ifade eden askerin ve şairin yokluğundan bilistifade bir şeyler yapıldı. Radyo istasyonu Fevzi Çakmak’ın ölüm haberini verdikten hemen sonra göbek attıran havalar çaldı. Nâzım Hikmet’in takipçisi olma iddiasına sarılanlar Orhan Veli’nin bir suikasta kurban gittiği hususunun yanından bile geçmedi.
İsmet ÖZEL, 22 Kasım 2014
Türküm Doğruyum İntikamım Ülkemdir, TİYO, İstanbul 2019, s.66-68
