Meş’um Karar 71 Yaşında

MEŞ’UM KARAR 71 YAŞINDA-I

Çocuklar sınıfın camını kırarlar. Bir “Kim kırdı?” telaşıdır başlar. Oysa öğretmen çok rahattır, çünkü tecrübesiyle bilir ki camı “Örtmenim, valla-billa ben kırmadım!” diye ilk parmağını kaldıran çocuk kırmıştır. Bizim sıkı Türk müziği düşmanı batıcılar da aynen böyledir: “Biz alaturkayı çok severiz derler, evimizde yalnızken (yani etrafta duyan-gören yokken) hep alaturka dinleriz. Eh, Mozart’la da rakı içilmez ki.. Ama dışarı çıkınca ‘alaturka teksesli olduğu için geridir, batı müziği çoksesli olduğu için ileri ve çağdaştır; zaten Atatürk de… …’ filan demeye mecburuz, çünkü ekmeğimiz buna bağlı”. İşte bu iki yüzlülerin Tanzimatla başlayıp Eylül 1926’da resmileşen sahtekarlığı, Türk musikisini konservatuarda ve bakanlığa bağlı ilk ve ortaöğretim kurumlarında yasaklattırmış, Hasan Ali Yücel’in bakanlığı yıllarında gelişerek tam bir kültür kanseri halini almış ve bugünkü düzeltilmesi fevkalade güç duruma gelinmiştir.

1926 Mayısında Musa Süreyya ile Zeki Üngör (bozuk prozodili milli marşın bestecisi) Milli Eğitim Bakanına şu raporu veriyorlardı (bugünkü dile aktarıyorum): “Dünyanın her yerindeki bu tür kurumlara konservatuar dendiği halde, bambaşka bir zihniyetin hakim olduğu bir dönemde adıgeçen kuruma Darülelhan adı verilmişti (kendisi o kurumun müdürü değilmiş gibi!-C.T.). Bu kurumun bugünkü kültürümüz için gereksiz olan Türk musikisinden arındırılarak adının İstanbul Konservatuarına çevrilmesi, idari ve ilmi denetiminin de Bakanlığımızca yapılması en samimi dileğimizdir” (Kaynak: Maarif Vekaleti Mecmuası, no.7,s.68). Alçakça bir ihanet ve pis bir yağcılıktan başka şey olmayan bu rapordan dört ay sonra 6.9.1926’da İcra Vekilleri Heyetince kabul edilen yönetmenliğin 10.maddesinde yer alan “milli musikinin fenni esaslara göre geliştirilmesi için çare ve tedbirler düşünmek” üzere (yine bugünkü dille verdim) Musa Süreya, Cemal Reşit Rey ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu Sanayi-i Nefise Encümenine seçiliyor ve milli musikiyi çağdaşlaştıracak (!) en acil tedbir olarak, Konservatuardan ve okullardan atılmasına karar veriyorlardı!

Topluma dayatılmak istenen uygulamalara geçebilmek ve bunları tarafsız –bilimsel (!) kuralların kararına istinad ettirmek için hedefe uygun kurallar oluşturmak, bütün totaliter rejimlerin özelliğidir. 1926 Ekimi de, o meş’um kararı en acı dille reddeden müzik bilgini Rauf Yekta Bey başta olmak üzere besteci Bimen Şen ve edebiyatçı-neyzen H.Süha Gezgin’in Vakit, Akşam ve Yeni Ses gazetelerindeki yazıları ve Baltacıoğlu ile Halil B.Yönetken’in papağan cevaplarıyla doludur. Şimdi bir ülkenin milli müziğinin geleceği konusunda böyle hayati önemde bir kararı almakla görevlendirilen kişilerin niteliğine kısaca göz atalım:

Musa Süreyya, en azından 10 Kasımlarda Atatürk’ün en çok sevdiği şarkılar adı altında yayımlanan programlarda yer alan ‘Cana rakibi handan edersin’ güfteli Uşşak şarkının bestekarı Griftzen Asım Bey’in sözümona oğlu ve o “çağdaş kültürler için gereksiz” diye nitelediği Türk musikisinde ‘Sen sanki baharın gülüsün şen çiçeğimsin’ gibi tanınmış besteler yapmış, ama beceremediği için Manasyan Efendiye armonize ettirdiği Tahirbuselik Peşrevini benim aranjmanım diye takdim etmesi bir yana, Osmanlı hükümetince gönderildiği Almanya’daki müzik eğitiminden dönünce müdürü olduğu Darülelhan’dan (Nağmeler Sarayı adlı ilk resmi konservatuarımız) kendi musikisinin atılması için rapor vermekten utanmamış rejim yağcısı bir iki yüzlü (tabii siz bu yüz kızartıcı raporla ilgili bilgiyi Öztuna’nın gaflar ansiklopedisinde bulamazsınız). (12 Temmuz 1997)

MEŞ’UM KARAR 71 YAŞINDA-II

1926 Eylülünde “milli musikinin fenni esaslara göre geliştirilmesi için çare ve tedbirler düşünmek” üzere Milli Eğitim Bakanlığınca Sanayi-i Nefise Encümeninde görevlendirilen Musa Süreyya, Cemal Reşit Rey ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun, milli müziği çağdaşlaştıracak en acil tedbir olarak, Konservatuardan ve Bakanlığa bağlı okullardan atılmasına karar verişlerinin hikayesini geçen yazıda anlatmış, bu çok vatanseverce karara imza atan üç üyenin kişiliklerini tanıtmaya başlamıştım.

İkinci üye Cemil Reşit Rey, ünlü Rus Beşleri’ne özenip çağdaş olabilmek için kendilerine Türk Beşleri diyen grubun üyesi olması hasebiyle, Türk Musikisine rahmet okuması zaten beklenemeyecek olan bir besteci. Aradan 47 yıl geçtikten sonra ancak ifade edebildiği Türk musikisi hakkındaki fikirlerine bakılırsa, 1973’te söylediği gerçeklerin 1926’da henüz farkına varmamış olduğuna veya 1926’nın merhumun Türk musikisi hakkındaki gerçek düşüncesini açıklaması için müsait bir tarih olmadığına hükmetmek gerekir. Bakınız, Türk Edebiyatı Dergisi’nin Ağustos 1973 tarihli 20.sayısındaki mülakatında üstad ne diyor:

“Eski asırlardan bize intikal etmiş Türk bestekarlarının eserlerine ötedenberi hayrandım. 1939’da Ankara Radyosu’nda Mes’ud Cemil’in korosu ve benim telli sazlar orkestramla birlikte konserler verdik. Dinleyenler hayranlık içinde kaldılar, iki müzik arasında ne kadar büyük yakınlık olduğunu ve her iki müziğin yarışırcasına yükseldiğini gördüler. Bizim üstadlarımız hakiki ilham konusunda en az garplı üstadların ayarındadır. 14. Yüzyılda yaşamış olan Abdülkadir Meragi’nin melodileri yanında garp müziği çok ilkel ve sönüktür. …17. Yüzyılda üstad Purcell’den sonra 300 yıl İngiltere’de hiçbir müzik dehası çıkmamıştır.” 1926 Ekimindeki gazete polimiklerine hiç karışmamış olan merhum Rey’in bahsettiği bu Türk musiki bestekarları, acaba diye düşünüyor insan, şutlanmış ortestra şefi Abdurrahmen Çelebinin, 28.10.1996 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Cumhuriyet Konserinde bunların eserlerini icra etmek düpedüz irtica ve skandaldır” dedikleri mi yoksa?!… Üçüncü üye Baltacı’dan bahsetmeye, müzikle uzak yakın ilgisi olmamış uzun boylu bir kukla olduğu için, lüzum görmüyorum.

“Bir cahilin bir sanatkar olduğunu asla göremezsiniz” diyen Fransız müzik bilgini Albert Lavignac ve onun ölümünden sonra Lionel de la Laurencie’nin yönetimindeki 1902-1931 yılları arasında çıkmış olan 11 ciltlik (Encylopedie de la musique et Dictionnaire du Conservatoire) adlı eserin V.cildine 119 sayfalık bir Türk musikisi monografisini doğrudan doğruya Fransızca yazmış olan büyük bilginimiz Rauf Yekta Bey, 22 Ekim 1926 tarihli Vakit gazetesinde bakınız ne diyor:”Mekteplerimizde Türk çocuklarına münhasıran Mozart, Çaykovski’nin eserlerini öğreteceğiz. Bir müddet böyle geçecek. Kendi musiki sanatımızı, milli uslubumuzu tamamiyle unutacağız ve işte o vakit… – gülmeyiniz ey zül-ukül (akıl sahibi okuyucularım,C.T.), işte o vakit- bu üç milletin ruhumuza yerleşen musiki ruhlarından hasıl olmuş melez ve mahlut bir musiki zevkiyle yeni bir musiki yaratmaya başlayacağız!…”, “Çağdaş müzikte eskiye başvurmadan ileri gitmenin imkanı yoktur” diyen Wagner hayatta olsaydı, sizin bu ultramodern fikirleriniz karşısında kendi yanlış düşüncelerinden kimbilir ne kadar utanırdı!…”

“Mozart Topkapı’da”. Başlığın altını merakla okuyorum. “Cumhuriyetin 50. Yıldönümü şenlikleri sırasında Türkiye’nin Batı sanatında neler başarabildiği gösterilmeye çalışılacak. Mozart’ın ‘Sereglio’su da Topkapı Sarayının şahane salonlarında sunulacak.. “Demek ki Cumhuriyetin 50. Yılında emperyalist Batıya karşı verilen İstiklal Savaşının kutlanışında Batıya Batıyı satmaya çalışacağız! Demek ki, aptal taklitçiliğimizin ve soluk kopyacılığımızın yine batılı alışlarla takdirini dileneceğiz. Ve Türklüğümüzü ve Türklüğümüzün sanat eserlerini hep Batı perdesinin ardına, kuytulara iteceğiz. Ve böylece batılı ukalaların aferinleriyle, müstehzi yüze gülmeleriyle ‘muasır medeniyet seviyesi’ne vardığımızı sanacağız. Şenliklerden alaylı bakışlarını esirgememek için zahmet buyuracak birkaç batılının aşağılayıcı kahkahalarını şu sözlerle şimdiden duyar gibi oluyorum; “İyi.. iyi.. Devam edin… 50 yıl sonra daha da başarılı olursunuz!” (Adnan Sefa, Batı Günlüğü, 14 Eylül 1972/Bath, Fikir ve Sanatta Hareket, Ocak-Şubat 1973, sayı 85-86). Bilmem, benim bir şey eklememe siz lüzum görür müsünüz? 

(26 Temmuz 1997)
Cinuçen Tanrıkorur, Biraz da Müzik

Divan Şiiri Bizim Neyimiz Olur?

Herhâlde “Divan Şiiri” denildiğinde birçoğumuzun aklına, Hababam Sınıfı filminde Tulum Hayri karakterinin “Teyzesi defterdar olan faytonla damda dolaşır.” sözü gelecektir. 16. yy. şairlerinden Edirneli Hatemî’nin darb-ı mesel mesabesindeki “Erişir menzîl-i maksûduna âheste giden / Tîz-reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır” beyti üzerine yapılan bu esprili kelime oyunu herkesi bir an için güldürse de altı yüz yıllık bir edebiyat birikiminin Cumhuriyet sonrası nesiller üzerinde gelmiş olduğu anlayış açısından fevkalade düşündürücü değil mi?

Meselenin bir edebi tür açısından ne şekilde isimlendirildiği bahsinde değilim. Osmanlı Devleti’nin Tanzimat ile birlikte süratle Batı’ya açılmasına müteallik gelişen Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) akımına nazaran o dönemde tefrik için kullanılan Edebiyat-ı Kadime (Eski Edebiyat) diye isimlendirilen Divan Edebiyatı ve onun ana omurgasını oluşturan nazım türüne, edebiyat araştırmalarınca zaman içerisinde türlü isimler verilmiş. Ancak bu isimlendirmelerin temelinde yatan esas düşünce hep aynı yanılgıya kapı açmış; yüksek zümre edebiyatı! Yüksek zümreden anlaşılan da elbette Osmanlı sarayı ve saray çevresinde toplanmış elit zümre. Acaba hepsi bu mu?

Mevzubahsimiz olan divan şiirini merkeze koyarak adım adım bu yanılgının üzerine gidelim. Evvelemirde şunu ifade etmeliyiz ki her sanat dalı gibi şiir de belirli bir birikim, altyapı ve kabul göreceği ortama ihtiyaç duyar. Hâliyle burjuvazinin teşekkül etmediği Osmanlı Devleti’nde sanatkârı himaye de saray ve üst düzey bürokratların tasarrufunda kalır. Ancak bu himaye ortamı, divan şiirinin sadece bu yüksek zümrenin çevresinde şekillendiği manasına gelmez. Zira şiirin kalbi tabii olarak İstanbul’da atsa da damarları Bağdat’tan Saraybosna’ya uzanan çok geniş bir coğrafyayı ihata etmiştir. Bu hakikati görmek de bir parça şairlerin biyografilerini toplayan tezkirelere göz atmakla pekâlâ mümkündür. Hemen fark edilecektir, Osmanlı devrinde İstanbul dışındaki şehirler için kullanılan “taşra” tabirini haiz Anadolu ve Rumeli şehirlerinde başlı başına ekol oluşturacak seviyede divan şairleri zuhur etmiş. Bunların bir kısmı başkentin edebiyat mahfillerinde kendilerine yer bulmuşsa da büyük bir kısmı taşranın kültür ortamını zenginleştiren mahfillerin teşekkülünde son derece önemli rol almış şairler. Edirne’den Urfa’ya, Antep’ten Manisa’ya, Prizren’den Bağdat’a kadar taşrada ömür sürmüş yüzlerce divan şairi ile karşı karşıya geliyoruz. Küçük bir örnek olması hasebiyle Âşık Çelebi tezkiresinden bir pasaj nakledelim: “Prizren’de oğlan doğsa adından evvel mahlas koyarlar, Vardar Yenicesi’nde doğan oğlan baba diyeceği vakit Farsça söyler, Priştine’de oğlan doğsa diviti belinde doğar.” O dönem için orta büyüklükte üç Rumeli kasabasındaki kültür seviyesini gösteren bu ifadeler son derece önemli. Buradan bakınca “Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir.” fehvasına binaen, taşrada ömür sürmüş şairlerin yazıp söyledikleri manzumeleriyle kendi çevrelerinde mâkes bulmadığını söylemek pek de mantıklı olmaz zannederim. O hâlde divan şiirinin sadece yüksek zümrenin idrak ve zevk seviyesine hitap ettiği zannı da şöyle bir silkelenmeli. Bugünkü nesiller için ağdalı ve anlaşılmaz olan divan şiirinin dili, o dönemin insanları için gerçekten de anlaşılmaz mıydı?

Matbuatın Osmanlı Devleti’nde geç teşekkül edip daha da geç yaygınlaşması, matbu olarak şiirin elden ele dolaşmasının önünde ciddi bir engel teşkil ediyorken, şahsi mecmualara istinsah edilerek bu engeli aşmayı bir nebze başaran divan şiiri, asıl mâkesini “söylenme” usulünde bulmuştur. Bu, ritim ve ahenk üzerine kurulmuş divan şiirinin musiki ile beraber her mahalle intikalini de yaygınlaştırmıştır. Gazel mefhumunun hem divan şiirinin belkemiğini oluşturan şiir türüne adını vermesi ve bu şiirlerin musiki ile revaç bulup bu sahada da müstakil bir musiki tarzı hâline gelmesi gözlerden kaçmaması icab eden bir husus hiç şüphesiz. Belki divan şairlerinin maddi kaygılara binaen yazıp söyledikleri methiye maksatlı kasidelerin muhataplarının devlet ricali olması, divan şiiri için yüksek zümre edebiyatı vehmini yaratmıştır ama şu gerçek ki divan şiirinin ana omurgası gazeldir. Yani halkın hariçten de okumayı pek sevdiği o edebi tür. Eh, o gazellerin kahvehanelerden esnaf dükkânlarına kadar nice mekânda yaygın olarak dile getirilmesi, divan şiirinin diline karşı orta sınıf ahâlinin de öyle bigâne olmadığına iyi bir delil teşkil eder. Bunun yanı sıra, kütüphanelerimizde divan şiirinin en mümtaz numunelerini bir araya getiren şiir mecmualarının temellük kayıtlarına baktığımızda, bir saraç esnafının, bir turşucunun, bir kazancının istinsah ettiği şiirlerin niteliği bize“Hangi yüksek zümre?” sorusunu düşündürüyor ister istemez.

Hiç şüphesiz, divan şairlerinin mesleklerine baktığımızda ulema ve bürokratların ekseriyette olduğu hemen dikkat çeker. Bunun yanında hatırı sayılır sayıda değirmenciden kunduracıya, rençberden mürekkepçiye kadar pek çok esnaf ve zanaat erbabının da divan şiirine güzel numuneler teşkil edecek şiirler yazıp söyledikleri ve bu şiirlerin halk arasında hüsnükabul ile yayılmış olduğu da bir hakikattir. Taşrada ömrünü geçirmiş divan şairleri arasında okuryazarlığı olmayanlar da bulunur. Fatih devrinde, şiirde cinas ustası olarak dikkat çeken ve “Cemâlin bağının her kim gül-i gülzârını bilmez / Nice zâr etse bülbül tek onun gül zârını bilmez” gibi sanatlı mısralar nazmeden Edirneli Hâfî, İstanbul’da bitpazarında mürekkep ve nakışlı kumaş satarak geçimini sağlayan, “Gönül akıtmağ olmaz Enverî su gibi her kasra / Yıkık gönlüm gibi âlem harâb-âbâd imiş bildim” gibi sehl-i mümteni mısralarıyla dikkat çeken Mürekkepçi Enverî,  “Ben şehid-i bâdeyim dostlar demim yâd eyleyin / Türbemi meyhâne enkâzıyla bünyâd eyleyin” matla’lı gazeli Anadolu’da, sıra gecelerinde mûsıkî ile âdeta marş gibi okunan Harputlu Rifat Dede, tezkirelerde kaydedildiğine göre okuma yazma bilmeyen divan şairlerindendir. Görüyoruz ki Anadolu ve Rumeli coğrafyasında yaşayan taşralılar da divan şiirinin yüksek manası ile hemhâl olacak idrak seviyesine öyle sanıldığı gibi uzak değillermiş.

Belki noktayı, yine bu bağlamda koymak lazım. Son dönemin tevazusuna binaen meşhur olmamış gazelhanlarından Urfalı Hamid Belli’nin elimizde bulunan naat, kaside, mersiye, gazel gibi edebî türlerden oluşan şiir mecmuasına baktığımızda, divan şiirinin öne çıkan önemli isimlerinin yanı sıra özellikle Urfa, Kilis, Gaziantep, Adıyaman, Elazığ gibi doğu şehirlerinde ömrünü geçirmiş pek çok divan şairinin şiirlerini görmekteyiz. Urfalı Hamid Belli, özellikle istinsah ettiği bazı gazellerin baş taraflarına bazı notlar kaydetmiş. Adıyamanlı Re’fet ve Diyarbakırlı Kadızâde Edhem Efendilerin iki gazelinin kaydedildiği sayfanın altında şu notu görüyoruz: “Bu iki sahifede yazılı Ref’et ve Edhem Efendi merhumun gazeli Gaziantepli arkadaşım tüfekçi Abdülvahid Usta tarafından fakire hediye edilmiştir.” Urfalı memur Hamid Efendi’ye, Gaziantepli tüfek ustası Abdülvahid Efendi tarafından muhtemelen bir başka mecmuadan ya da ezberden, Adıyamanlı ve Diyarbakırlı iki divan şairinin gazeli hediye ediliyor. Eh, gazellerin dili bugünkü gençlerin lügat olmadan anlayabileceği seviyede de değil. Oysa kendi döneminde bir tüfek ustasının, bir tenekeci ustasının, bir memurun, bir müezzinin kolayca anlayıp zevkle okuduğu divan şiirinin belkemiği olan gazel türünden bahsediyoruz.
Ve Hamid Belli’nin defterinin bir diğer sayfasında, bir gazelin üzerine düşülmüş not, bizi yüksek zümre edebiyatı(!) hakkında bir kez daha düşünmeye sevk ediyor. Bu sayfada orijinal metnini gördüğünüz gazel hakkındaki düşülmüş bilgi notu ise şöyle: “Bu gazel Urfalı, hayatında okuyup yazmamış olan Eskici Baba Kâni’nindir.”

Okuma yazma bilmeyen Eskici Baba’nın gazeline bir göz atalım:

Nûş etmediğim dehrde peymâne mi kaldı
Devr etmediğim meclis-i rindâne mi kaldı

Baş vurmadığım seng-i belâ var mı cihânda
Yaslanmadığım kûşe-i gamhâne mi kaldı

Sanma beni âlemde gam-ı aşktan âzâd
Bend olmadığım kâkûl-i cânâne mi kaldı

Mecnûn gibi bir Leyl-i hırâmânın elinden
Post sermediğim dehrde meyhâne mi kaldı

Her şam (u) seher yâre niyâz etmede Kâni’
Yüz sürmediğim mescid u puthâne mi kaldı

Şimdi de bir imkân bulup bu gazelin, son dönemin meşhur gazelhanlarından Tenekeci Mahmut Güzelgöz tarafından musikinin gazel formu ile okuyuşunu bir dinleyin. Bir eskicinin söyleyip bir tenekecinin icra ettiği bu gazel ile beraber kendinize şu soruyu sorun:

“Sahi, divan şiiri bizim neyimiz olur?”

İdris Mahfî Erenler, Şiar’9

Ayağa Kalkarak “İkinci Yeni” Akımı

Demek, aradan, aşağı yukarı, 35 insan-yılı geçmiş!

Bana baka; ‘İkinci Yeni’ (ben, ‘Sıkı Şiir’ diyorum şimdi buna; o başka, ya da ‘Sivil Şiir’) 1950’lerden sonra, Türkçede, taşradan gelmiş ve çok genç parasız yatılıların oluşturdukları hiç beklenmedik, garip bir biçimde de özgün, çağdaş, çağcıl ve önemli bir şiir ve bir düşünce ‘sıçrama’sıdır; yani 13/15 bir akım. Çok özgül bir anlamda belki de bir Mülkiye hareketi, hiç değilse bir Ankara şiir olayı. (Ne tuhaf; uç beylerini de birlikte getiren, iyice sınırda ve yeni şiir atılımları, ikidir Ankara’dan çıkıyor Cumhuriyet tarihimizde!)

‘Bakışımsızlık’, ‘Kakışım’, ‘Atonallik’, ‘Logaritma’ vs. bunlar adamın kendi anlatışları diyerek bir yana bırakılsın. Ama, ayağa kalkarak, herhalde şu ortak ünlemi söyleyebilirim:

1955-56’larda, ‘İkinci Yeni’yle, bildiğimiz balıkçı İsa, -hem erkek olarak, hem de masallarda, gerçeküstücülükte ve gerçeküstücü masallarda olduğu gibi İsâ, çıt!, Âsi’ye dönüştürülerek-, ilk kez yurttaş düz Meryem’i doğurmuştur! gibi ve âdeta!

Doğrusu, bunca yıl sonra bugün 1989’da bile (Rauf Mutluay, Asım Bezirci gibi) her anlamıyla ‘hoca’ olan yazın tarihçileri ya da eleştiricileri ‘İkinci Yeni’ şiir akımı sürecinde neler olup bittiğini ve işin içindeki yalın boyutları da anlamış değillerdir; akılları kesmiyor mu bilemem.

İlkin; o sivil ‘çıkış’ yılları olan 1955-56’lar sularına, havalarına bakalım bir:

Yakın çevremizdeki eskimiş şairlerin ve yazın eleştirmenlerinin algıları ve ufukları, -‘yürüyen’ bir bando mızıka gibi şaşırtıcı bir biçimde gelişen tarihe, tarihçilere ve hızla değişen gerçekliklere, hatta elle tutulurcasına somut olgu ve belgelere sırtlarını dönerek-, gerçekten de çok dar ve çok ilkeldi. (Ayrıca; büyük bir bölüğünün kuru bilgi düzeyinde de müzik’le (yani aşk’la) ve müzik bilimiyle, -hele atonallikle hiç-, bir ilişiği olmamıştı; hadi bunları da yine benim kendi anlatışlarım diyerek geçelim peki).

Sizin anlayacağınız, kısacası, büyük değişiklik içinde değişmeye direnen ortam ve koşullar gereği, -yaklaşık olarak dahi olsa bile-, hep kendisini kurnaz bilmiş Beria’larla ya da aritmetikli, hesaplı Beria’cıklarla, silme, ama derece derece silme doluydu.

Biz, ‘İkinci Yeni’ şairleri olarak, yeni bir dilbilgisi ve yeni bir sözdizimiyle, yeni bir istifle de kuşanmıştık. Ve sözgelimi, Prof. Suut Kemal Yetkin’lere (yani Prof. İhsan Doğramacı’lara); Yaşar Nabi Nayır’lara (yani Prof. Orhan Aldıkaçtı’lara); Atatürkçü bir kadın hareketi olan Mavi Yolculara, bir tekkenin postnişini gibi ‘Prens Sabahattin’ Eyüboğlu’lara, yani altı oklu devlet memurlarına; Oktay Rifat’lara, Melih Cevdet’lere, yani oksuz belediye memurlarına; Osmanlıyla iki kaşık gibi iç içe duran işbu cümhuriyet‘e; Baylan’cı statükoculara, arabeskçilere, Orhan Gencebay’lara, CHP’li Attilâ İlhan’lara, İrfan takma’sına sığınan Tataratitiri’lere, vb.ne kesinkes ve açıkça karşıydık.

‘İkinci Yeni’ akımı ya da serüveni, –işte ne denirse densin-, başlangıçtaki ilk anlamıyla Sezai Karakoç ile Cemal Süreya’dır (dibe inilirse; ‘çile’ ve ‘trajedi’ye aldırmamasıyla Cemal Süreya ‘İkinci Yeni’nin aydınlığı içinde CHP ödülü almamış ‘karanlık’ bir Attilâ İlhan değil midir biraz?)

Açarsak ya da toparlarsak, ‘İkinci Yeni’nin benimle doğrudan bir ilişiği yok galiba. Şiirlerden değil de düzyazılardan (tarih ve müzik de) gelmiş olmakla ve kendimi kesin şairden saymamakla da ‘İkinci Yeni’den olmayabilirim. Zaten Memet Fuat gibi önemli eleştirmenler (1985’te Mr. Hyde’larla, ‘Kötülük Dayanışması’cılarla içli dışlı olan Memet Fuat’tan dolaştığı kendi katmanının ve dönendiği anlayışının ne yaman bir acımasızlıkla örülü olduğunu öğrenecektim) beni antolojilerine iş çok geniş ölçekli olduğu için alırlar ama akıllarınca çok küçültülmüş olarak. Eleştirici Rauf Mutluay hiç almıyor, bence böyle bir davranış daha dürüsttür.

‘İkinci Yeni’nin ‘çıkış’ (‘mısrayim’, ‘rahim’, ‘exodus’) yeri de -ki ilk ‘İkinci Yeni’ soruşturması (Ocak ve Şubat, 1957) da, ‘İkinci Yeni’ şairlerinin yazıları ve şiirleri de orada çıkardı- Pazar Postası haftalık gazetesidir. O zamanlar feodal anlayışını çözmemiş olan Muzaffer Erdost şiirdeki bu başkalaşıma, 1956 yaz aylarının başında ‘İkinci Yeni’ adını yine Pazar Postası‘nda koymuştu. (1988’de Muzaffer Erdost’un feodal anlayışının artık çözülmeye başladığını anladım; çünkü bir konuyu irdelemeden ve bir acele çoğunluk gibi düşünerek çok kolay ve bence ucuz bir yolu seçiyor ve işbu devletin adamları olan karanlık bir aileye hizmet etmek uğruna sözünün eri olmaktan çıkabilmiştir). Muzaffer Erdost’un ‘İkinci Yeni’, şiirleri anlamak ve kendince yorumlamak isteyen yazıları da ve ‘İkinci Yeni’ye karşı çıkan tartışmalar da çokluk Pazar Postası‘nda geçiyordu. Sonraları suluboya anlatılarıyla ünlenecek olan Demir Özlü ve yine sonraları ünlü bir gazeteci olacak olan Baylan’cı statükoculardan Ahmet Oktay (Yılmaz Gruda, Tevfik Akdağ da var) zıtçı bir davranış içinde pek dişe dokunur ve akıllıca bir şey söylemiyorlardı ama işte! Hayalet Oğuz’un, Asaf Çiğiltepe’nin, Orhan Duru’nun, Tevfik Çavdar’ın ‘İkinci Yeni’ şiirlerine karşı çıktıklarını da anımsıyorum. Lâtilokumlu ya da Değirmenli Oxford’dan 1958’de döndükten sonra karanlık bir aileden olan Tektaş Ağaoğlu’nun da.

Turgut Uyar, -ki eski şiirin yörüngesinde Atatürk şiirleri ve iki kitabı vardı ama- ‘İkinci Yeni’ adı konduğunda 29 yaşında genç bir şairdi ve giderek de ‘İkinci Yeni’nin en önemli şairlerinden biri oldu. Belki de birinci.

‘İkinci Yeni’ adı konmadan önce eskimiş şiirin yolunda yazılmış kötü iki kitabı bulunan Edip Cansever, ara kuşaktandı ve arada kaldı filan ama ‘İkinci Yeni’de kendini buldu. Hep dikkatimi çekmiştir; (ben Edip Cansever’i orta bir şair olarak görürüm, özel) nedense genellikle ortaokul çıkışlılar ya da ortaöğretim hocaları ya da orta irfanlılar Edip Cansever’in şiirlerini severlerdi. Sanırım bu yüzden çok ödül aldı, bizim parasız yatılılık alışkanlığımıza aldırmayarak da Etiler’deki evine bir ödül köşesi yaptırmak üzere marangoz bile çağırtmıştı. İki yıl önceki bir yazımda Edip Cansever’in mesleğinin de ‘İkinci Yeni’ye katkısını anlatırken kendisine ‘çarşı esnafı’ demiştim. Duyduğuma göre kimileri buna bozulmuşlar. Ben ne yapayım, Reşat Ekrem Koçu da, İstanbul Ansiklopedisi‘nde kendisine “tüccardan” der (bunda ne var? ‘kitabî’ İbrahim Ferit de ‘tüccardan’ değil midir?). Peki, düzeltiyorum: doğrusu ‘leblebici’ olacak; çünkü gerçekten aile leblebicilikten zengin olmuş ve Kapalı Çarşı’daki dükkânları satın almaları sonradır. (Bizim Taksim’de geçen çocukluğumuzda yaptığımız futbol kapışmalarında toplarımız bezdendi, mahalleye yeni gelen bir çocuk, oyun bilmese bile salt topu lastik diye onu takıma alabilirdik. Edip Cansever’in ‘İkinci Yeni’ye sonradan şartlı olarak alınmasının nedeni acaba bu mudur!)

Bukalemundan ise söz etmeyeceğim.

Şimdi sıra atladığımız özel şeylere geldi:

Elbet ‘İkinci Yeni’ yalnız minkale, pergel ve gönye değildi. Helikon; Bülent Arel, İlhan Usmanbaş, İlhan Mimaroğlu, Faruk Güvenç, Üner Birkan, ‘mobil’ yontuları, atonal müzik, 12 ton müziği, Arnold Schönberg, Alban Berg, Wozzeck, Anton von Webern, Bagateller, Stravinski, Bartok, Richard Strauss, Hindemith, Mahler; Buñuel, Visconti, Yeni Dalga, Cahiers du Cinéma, A Resnais, Godard, L. Malle, Trauffaut, R. Enrico, Marcel Camus, J. Rouch; bir anlamda karikatürde Kafka’nın karşılığı Chas Addams; Kleist’ın Michael Kohlhaas’ı -dünyada en beğendiğim anlatı, ‘kronik’-, Kandinski, Miro, Klee; Lautrémont (Türkçe’ye ilk kez 1952’de Sait Faik çevirmiştir; ‘Erselik’)

Bir de ‘İkinci Yeni’nin gölgesinde olup da 1969’da ona karşı çıkanlar da oldu: İsmet Özel, Süreyya Berfe ve inanılmaz uzun yeteneksizliğiyle Ataol Behramoğlu.

Çocukluğumuzda Alkazar’da izlediğimiz sığırtmaç filmlerinde bir de ‘kötü adam’ vardı. Asım Bezirci’yi o role yakıştırmak aklımdan geçmez, onun rolü olsa olsa yalnız ‘olumsuzluk’tur. Yine de Asım Bezirci için üzülürüm, çünkü o günden beri herkes ve her şey değişti, bir o 1955-1956’larda kaldı.

Ben biliyorsunuz, hakkını arayan ama yamuk bir simruğ’um (doğrusu ‘simurg’). Tarihi ve tarihçeleri kurcalamak adına gerekirse yengeç gibi yan yan yürüyebilirim. O yüzden yazıyı bir ibret ile bitirmek istiyorum: Bir gün yengeçler bakarlar ki bir yengeç adam gibi doğru dürüst yürüyor; sarhoş sanırmışlar onu.

Not: Benim 1940-41 yıllarında Ayasofya önündeki idamdan geldiğim olayı başka bir yazıya bakacak.

Katlandılar“.

(1989)
Şiirin Bakır Çağı

20170801172953_adsiz-tasarim-43

Mehmed Âkif

Devlet, Mehmed Âkif’in vefat ettiği ve yakında müze yapılacak olan Mısır Apartmanı’na “irtica merkezi” demiş, binaya giden herkesi fişlemişti!

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Kültür Bakanlığı’nın Galatasaray’daki Mısır Apartmanı’nda millî şairimiz Mehmed Âkif’in vefat ettiği daireyi satın aldığını ve dairenin “Mehmed Âkif Müzesi” yapılacağını duyurdu…

Kadere ve tarihin cilvesine bakın! Mehmed Âkif vefatından önceki birkaç ayını müze yapılacak olan dairede geçirdiği için devlet tarafından “irtica merkezi” diye görülmüş, sahipleri ile sâkinleri aylarca sıkı bir takip altında tutulmuş ve binaya giden herkes istihbarat raporlarına konu olmuştu!

Birkaç hafta önce yazmıştım: 1925 Ekim’inde Türkiye’den ayrılıp Mısır’a giden Mehmed Âkif 1936 Haziran’ında sessizce İstanbul’a dönmüş, gelişini haber alan devlet millî şairi sıkı bir takip altına almış, onunla ilgili yazışmalarda Âkif’ten “İrtica-906” kodu ile bahsedilmiş, hattâ meşhur eseri Safahat’ın Mısır’da basılıp İstanbul’a gönderilen son cildinin bir kısmı imha edilmiş, edilmeyenler de Mısır’a geri gönderilmişti!

Dostları, İstanbul’a ağır hasta olarak dönen Mehmed Âkif’i hemen özel bir hastahaneye, Teşvikiye Sağlık Yurdu’na yatırmışlar; sonraki günlerde de Âkif’in Mısır’daki hâmîsi, yani koruyucusu olan Prens Abbas Halim Paşa’nın İstanbul’da yaşayan kızı Prenses Emine Halim, şairi sahibi olduğu Mısır Apartmanı’na götürmüş ve bakımına orada devam edilmişti…

Osmanlı İmparatorluğu’nun sadrazamlarından Said Halim Paşa’nın kardeşi olan Mısır Prensi Abbas Halim Paşa’nın 1910’lu senelerde mimar Hosep Aznavuryan’a inşa ettirdiği Mısır Apartmanı’nın tamamı, o senelerde Paşa’ın ailesine aitti…

İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, İstihbarat, Genelkurmay ve İstanbul Valiliği, işte bunun üzerine Mısır Apartmanı’nı sıkı bir tarassut altına aldılar. Şairin bakımını üstlenen Prenses Emine Halim ile Prenses’in umumî vekili Fuad Şemsi İnan’ın yanısıra Âkif’in ziyaretine gelenler de takip ediliyor ve hazırlanan raporlar devletin en üst makamlarına gönderiliyordu.

Meselâ, Âkif’in İstanbul’a geldiğini ancak bir hafta sonra gazetelerden öğrenen İçişleri Bakanlığı, 26 Haziran’da İstanbul Valiliği’ne bir şifre göndermiş ve şairin ne zaman geldiğinin, kimlerle temas ettiğinin, asıl geliş sebebinin ve durumunun incelenip takibini istemişti. Valilik üç gün sonra verdiği cevapta “Şair Mehmed Âkif, kansere müptelâ olduğundan tedavi için İstanbul’a gelmiştir. Maçka’da İzmir Palas’ta oturan Abbas Hilmi Paşa ailesinden Prenses Emine’nin himaye ve yardımı ile 19. 6. 1936’da Teşvikiye Sağlık Evi’ne yatırılmıştır. Hâlen orada tedavi altındadır. Mısır’a dönmeyeceğini ve bundan böyle memlekette kalacağını ziyaretçilerine söyleyen bu şahsın durumu tarassut altına aldırılmıştır. İstanbul’a gelişinde başka bir maksadı olup olmadığı da tahkik edilmektedir” cevabını veriyordu…

Ama bu ilk takip raporunda bile hatâ vardı: Meselâ, “Abbas Hilmi Paşa ailesinden” denen Prenses Emine, Abbas Hilmi Paşa’nın ailesinden değildi, Abbas Halim Paşa’nın kızı idi.

İçişleri Bakanlığı, sonraki günlerde İstanbul Emniyeti’nin yanısıra Millî Emniyet’ti de devreye soktu ve 18 Temmuz 1936’da “…Yurdumuza dönen ve tedavi için yattığı hastahaneden çıkıp Galatasaray’daki Mısır Apartmanı’na, Abbas Hilmi Paşa ailesinden Prenses Emine’nin vekili avukat Fuad Şemsi İnan’ın yanına giden Şair Mehmed Âkif’in hariçle yapacağı muhaberesini lütfen kontrol ettirilmesine müsaadelerini saygı ile arz ve rica ederim” diyen bir yazı gönderdi. Artık sadece Âkif değil, onu misafir edenler, Âkifîn Mısır’daki hâmisi Prens Abbas Halim Paşa’nın kızı ve İstiklâl Savaşı’nın kumandanlarından olan eski Berlin Büyükelçisi Kemaleddin Sami Paşa’nın hanımı Prenses Emine Halim, Mısır’ın sâbık Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın ve Mısır Kraliyet Ailesi’nin bazı mensupları ile Mehmed Âkif’in vekili olan Fuad Şemsi İnan ve Âkif’i ziyarete gelenler de takip altında idiler…

Âkif’in 27 Aralık 1936’da Mısır Apartmanı’ndan vefat etmesinin ardından, apartmanı daha fazla sayıda sivil polis ve istihbarat görevlileri tarassut altına aldılar. Sivil polisler ile istihbaratçılar vefat haberinin öğrenilmesinin ardından binaya giren-çıkan kim varsa hepsini tespit etmiş, cenazeyi Mısır Apartmanı’ndan alarak Edirnekapı Şehitliği’ne götüren ve İstiklâl Marşı şairinin cenaze merasiminde hazır bulunan kim varsa hepsi hakkında raporlar hazırlamışlardı…

Mehmed Âkif’in son günleri hakkında, hattâ vefatının ardından da devam fişlemeler ve raporlar bugün devlet arşivlerinde, Cumhuriyet Arşivi 121-10-0-0/2-6-1 numaralı dosyada muhafaza edilmektedir ve bir kısmına burada yer verdiğim belgeleri 2014’te Muharrem Coşkun “Kod Adı: İrtica-906” isimli kitapta biraraya getirmiş, kitap Gaziosmanpaşa Belediyesi tarafından yayınlanmıştır.

Aşağıda, Emniyet’in “İrtica-906” kodunu verdiği İstiklâl Marşı şairinin son aylarını geçirdiği ve bir katının şimdi müze yapılmasına karar verilen Mısır Apartmanı hakkındaki istihbarat raporlarından bazılarını okuyabilirsiniz…

Murat Bardakçı

Fahreddin Paşa

Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa’nın büyük zaferin ardından Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı içli mektup

İsmi neredeyse bir asır sonra Türkiye’nin gündemine yeniden giren ve artık hemen herkesin tanıdığı Medine Müdafii Fahreddin Paşa, 1922’deki büyük zafer sırasında Türk Büyükelçisi olarak Afganistan’da idi. Zaferi hayli geç öğrenebilmiş ve İzmir’in kurtarıldığını da haber alınca Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup göndererek “Osmancığın mukaddes harîmini temizlediniz, Türk izzet-i nefsine vurulmak istenen yüzkarasını Akdeniz’le pakladınız” demiş, “Keşki ben de ordunuzda bir nefer olarak bulunabilse idim” diye yazmıştı.

TÜRKİYE’de gündem pek çabuk, hattâ ânında değişir…

Bundan üç hafta öncesini hatırlayın: Gündemi sadece Kudüs meselesi işgal ediyordu, derken Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed’in Medine Müdafii Fahreddin Paşa hakkındaki edepsiz iddialarını tartıştık, birkaç günden buyana yeni çıkartılan KHK ile ByLock kurbanlarını konuşuyoruz, bu yazıyı yazdığım sırada da Yunanistan’ın darbeci askerlere sığınma hakkı verdiği haberi geldi ve şimdi önümüzdeki birkaç gün boyunca bu hadise konuşulacağa benziyor.

Abdullah bin Zayed’in edepsizliği aslında vesile oldu ve Türkiye’de dar bir kesimin bildiği Medine kahramanı Fahreddin Paşa sadece bizde değil bütün İslam dünyasında tanındı ve kahramanlıkları uzun seneler sonra yeniden gündeme geldi…

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bu hafta çıktığı Afrika gezisine katılan bir arkadaşım anlattı: Türkiye ve Sudan Cumhurbaşkanları beraberce bir açılış yaptıkları sırada orada bulunan halktan bir genç, Tayyip Erdoğan önünden geçerken “Fahreddiiiiin!” diye haykırmış ve Abu Dabili bir terbiyesizin sarfettiği sözlerin neticesinde de olsa Paşa’nın şöhreti uzun yıllar sonra Afrika’nın göbeğine kadar gitmiş ve vaziyet orada bulunan herkesi şaşırtmıştı.

1777014_314d1cb43254037c50713efb1d1eb493

Fahreddin Paşa, maiyeti ile beraber Hazreti Muhammed’in kabrinden çıkarken.

ARŞİVDEKİ DİĞER BELGELER

Bugün bu sayfada, Fahreddin Paşa’nın bir mektubunu yayınlıyorum: Büyük zaferin ardından Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı ve şimdi Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulunan mektubunu…

Fahreddin Paşa, mektubu yazdığı sırada çok uzaklarda, Kâbil Sefiri, yani Ankara’nın “mümessili” olarak Afganistan’dadır; 30 Ağustos’ta yaşanan zaferin haberini oldukça geç öğrenmiş ve öğrenmesinden hemen sonra da Mustafa Kemal Paşa’ya hissiyatını ifade eden bir tebrik mektubu yazmıştır.

1777014_89e16214ab775e44262609730b641d93

Fahreddin Paşa (sağda) ile Afganistan Kralı Amanullah Han’ın bayraklara bürünerek çektirdikleri fotoğraf.

Medine Müdafii’nin Türkiye’den ayrılması sırasında da bazı anlaşmazlıklar yaşanmıştır. Fahreddin Paşa büyük zafer öncesinde Yenigün Gazetesi’nde savaş hakkında birkaç makale yayınlamış, bazı konularda hatâ yapıldığını yazmış ve yazdıkları başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Ankara’yı hiddetlendirmiştir.

Bu makalelerle ilgili olarak Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde burada yer vermediğim bazı yazışmalar vardır ve özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın Fahreddin Paşa’nın iddialarına hayli sinirlendiği görülmektedir…

Fahreddin Paşa’nın Afganistan’a gitmek üzere yola çıktığı sırada
veda maksadı ile Ankara’ya, Meclis’e çektiği telgraf.

‘OSMANCIĞI KURTARDINIZ!’

Fahreddin Paşa, Afganistan’a işte böyle bir kırgınlık havası içerisinde gitmiş, Mustafa Kemal Paşa’ya 21 Ekim’de gönderdiği tebrik mektubunu da bu hislerle yazmıştır ve üslûbunda tahminlerinin yanlış çıkmasının verdiği bir üzüntü hâkim gibidir.

Aşağıda, Medine Müdafii Fahreddin Paşa’nın Kâbil Büyükelçisi olduğu sırada büyük zaferin ardından, 21 Ekim 1922’de Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı ve bugün Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde 01016945-78 numarada muhafaza edilen mektubunun tam metni yeralıyor ve Paşa’nın Yenigün Gazetesi’ne yazdığı makaleleri hakkında devletin üst düzeyinin yazışmaları da söylediğim gibi aynı arşivde bulunuyor.

Fahreddin Paşa’nın Mustafa Kemal’e mektubu.

İşte, Fahreddin Paşa’nın Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği mektubunun tam metni:

“Pek muhterem paşa hazretleri,

Yalnız vatan-ı mübareki ve âtî-i millîmizi (millî geleceğimizi) değil, onlarla beraber âlem-i İslâm’ın da ümid ve istikbalini kurtaran muzafferiyet-i uzmânızı (büyük zaferinizi) ellerinizi ve gözlerinizi öperek kutlularım.

Güzel İzmir’imizi kurtardınız, Osmancığın mukaddes harîmini temizlediniz, Türk izzet-i nefsine vurulmak istenen yüzkarasını Akdeniz’le pakladınız!

Hiçbir tâbirin edâ edemeyeceği kadar büyük olan zaferinizle Cenâb-ı Hakk’ı kulluğumuzdan razı ve Cenâb-ı Mustafa’nın rûhunu hoşnut kıldınız!

Hepimize kan kusturan mütarekenin o firavun devrini, himemât-ı celîlenizle (kıymetli himmetlerinizle) bugün bir ruya gibi hatırlıyoruz. O elîm kâbusu, elhak, Hazret-i Yusuf’tan daha muvaffakiyetle tebsîr (izah) eylediniz! Azîz olunuz!

Hilâlin husûfetini (ay tutulmasını) rasad edenler, şimdi göz kamaştıran bir tulûa (güneşin doğuşuna) şahid oluyorlar. Bir milletin ve bir ümmetin şükran ve mahmideti (övmesi) ile yüzyüze bulunduğunuz şu sırada size hodgâmâne (bencilce) kendimden bahsedeceğim için beni bağışlayınız!

Paşa hazretleri, benim kocamış ömrümü tazelediniz! Sağ olunuz!

Hayatımda hiçbir zaman kendimi bu kadar bahtiyar hissetmemişimdir ve etmeyeceğimdir.

Kalbim, saadetin bu derecesine tahammül edemeyecek kadar nâçizdir.

İlk beşâret haberi (müjde) geldiği zaman yüreğimin nasıl çarptığını ve altın ordunuza iltihak etmek (katılmak) ister gibi göğsümü nasıl zorladığını Allah bilir.

Paşa hazretleri, size yalnız şükran ve imtinanlarımı (iyilikleri anlatmayı) değil, müsaadenizle biraz da hicranlarımı söylemek isterim: Bahtiyar ketibeniz (birlikleriniz) arasında küçük bir hizmet rolü, bir saka neferliği olsun ifa edemeyeceğime pek müteessirim. Ben de herkes gibi siyaseten bir sulh yapılacağını, taarruz için henüz vakit ve saat gelmediğini zannediyordum. Bunun içindir ki kırkından, hattâ ellisinden sonra saz çaldım siyasî vazife aldım.

Paşa hazretleri. Böyle olacağını bilse idim veya biraz hissetse idim, herhalde yanınızdan bu kadar uzaklaşmazdım. Bu gaflet, benim için telâfisi gayrı kabil bir ziyâ (kayıp) ve mahrumiyet oldu. Yüreğimden günlerce kanlar boşandı. Yaralılarınız arasında beni de bir ağır mecruh (yaralı) olarak sayabilirsiniz!

Maamafih bu kadar uzaktan bile askerliğinizin ayak sesini alıyor ve altın ordunuza mensubiyetle iftihar ediyorum. Onun eski formasını üzerimde şahane bir hil’at (kaftan) gibi taşıyorum.

Minnet ve mahmidetlerimizin yetişemeyeceği kadar yüce himmet ve mazhariyetlerinizden dolayı mübarek ellerinizi ve gözlerinizi öperek sizi tekrar tekrar tebrik ve tebcîl eylerim.

Filvaki, tehniyelerim (tebriklerim) gecikmiş olabilir. Fakat ne beis var. Biz daha bayramın içindeyiz ve bu ıyd-i ekber (büyük bayram) öteki bayramlar gibi fâni ve kısa ömürlü değildir. Bizden sonra daha pek çok nesiller onun şeker ve şerbetini ter ü taze bulacaklardır Paşa hazretleri. 21 Teşrinevvel 338 (21 Ekim 1922).

Hürmetkârınız

Kâbil Sefiri

Fahreddin”

1777014_e97e38cec4418b33a6d1dc0baf946ea2

Fahreddin Paşa, son senelerinde.

Murat Bardakçı

Halil Paşa

Kut kahramanı Halil Paşa zaferden sonra Türkiye’den sınırdışı edilmiş ve memlekete girişi yasaklanmıştı

Halil Paşa’nın kumandasındaki 6. Ordu’nun 1916 Nisan’ında Kutülâmare’de İngilizler’e karşı kazandığı zaferin yüzüncü yıldönümü Türkiye’de ilk defa dün geniş şekilde törenlerle kutlandı.

Kut zaferi münasebeti ile toplantılar yapıldı, sergiler açıldı, konferanslar verildi. Bütün bu etkinliklerde Halil Paşa’nın nasıl önemli bir asker olduğu ve kahramanlıkları vurgulanıyordu ama Paşa ile ilgili önemli bir husus hiç dile getirilmedi: Halil Paşa’nın Türkiye’ye girişi 1921 Mart’ında çıkartılan bir bakanlar kurulu kararı ile yasaklanmış, yasağa rağmen memlekete gelen Paşa 1921 Nisan’ında sınırdışı edilmiş ve Türkiye’ye bu kararın 1922’de bir başka kararname ile iptal edilmesi üzerine dönebilmişti.

ZİNDANDAN ANKARA’YA KAÇTI

Senelerden bu yana “Kut Kahramanı” olarak bilinen Halil Paşa’nın Türkiye’den çıkartılmasının ve girişinin de yasaklanmasının sebebi ne idi bilir misiniz?

Kurtuluş Savaşı sırasındaki siyasî faaliyetleri, daha doğrusu İstiklâl Harbi senelerinde İttihad ve Terakki’yi tekrar canlandırabilmek için giriştiği çabalar…

Dünya Savaşı senelerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun Harbiye Nâzırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın bir yaş küçük amcası olan Halil Paşa, Irak’taki başarılarının ardından Kafkasya’ya, Kafkas İslâm Ordusu’na gitmiş ve yarbaylıktan paşalığa yükseltilen diğer yeğeni Nuri ile beraber 15 Eylül 1918’de Bakü’yü almış, savaştan sonra İstanbul’a dönüşünde İngilizler tarafından tutuklanmış ve Malta’ya gönderilmek üzere Bekirağa Bölüğü’ne kapatılmıştı.

Halil Paşa, İttihadçılardan Küçük Talât Bey ile beraber 7 Ağustos 1919’u 8 Ağustos’a bağlayan gece Bekirağa’dan kaçıp Bulgurlu üzerinden Anadolu’ya geçti, Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa ile buluştu ve Rusya’da o günlerde resmî temsilcisi bulunmayan Ankara’nın “gayrıresmî temsilcisi” olarak Moskova’ya gitti.

RUS ALTINLARINI GETİRDİ

Moskova’ya 1920 Haziran’ında vardı, komünist liderlerle görüştü, kendi ifadesine göre Anadolu’ya o günlerde yapılan silâh ve cephane sevkiyatını düzenledi. Yine kendi ifadesi ile sekiz tonluk altın külçeleri Karaköse’de Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’in kurmay başkanı ve Enver’in de eniştesi olan Kâzım Bey’e teslim etti, bir ara Türkistan’a gitti, sonra tekrar Moskova’ya döndü.

O günlerde Rusya ile Almanya arasında seyahatler yapan Enver Paşa, amcası Halil Paşa’yı İttihad ve Terakki’nin Anadolu’ya yeniden hâkim olmasını sağlaması için “Anadolu Müfettişi” ve “öncü” olarak Trabzon’a gönderdi.

İttihadçılar’ın faaliyetlerini yakından takip eden Ankara’nın bu gelişmelere izin vermesi mümkün değildi. Hükümet, 1921’in 12 Mart’ında Enver ve Halil Paşalar ile yakınlarının Anadolu’nun herhangi bir yerine gelmeleri halinde derhal sınırdışı edilmelerini emreden bir kararname yayınladı. Kararnamenin altında hükümet üyeleri ile Meclis Reisi Mustafa Kemal’in imzaları vardı!

KAFKASYA’DAN TRABZON’A GEÇTİ

Ama, Halil Paşa bu kararnameyi ve Ankara’nın sınırlardaki birliklere aynı konuda gönderdiği emirleri ciddiye almadı, 1921 Nisan’ının ilk haftasında şimdi Rusya’nın Krasnodar idarî bölümüne bağlı olan sahil kasabası Tuapse’ye, oradan da Batum’a gitti. Mayıs başında Trabzon’a geçti ve iki buçuk ay kaldı!

Halil Paşa’nın Kutülâmare’de esir aldığı ve aralarında generallerin de bulunduğu İngiliz subaylardan bazıları.

AFGAN ELÇİLİĞİ PASAPORT VERDİ
Ancak, Enver Paşa ile temasını yakından takip eden ve Millî Mücadele’ye müdahalede bulunacakları endişesi içerisinde olan Ankara’nın baskılarına karşı koyamadı. Irak Cephesi’nde emrinde olan ama artık Ankara’ya bağlı olan bazı subayların da baskıları üzerine Haziran ortalarında Trabzon’u terkedip tekrar Tuapse’ye döndü, oradan Batum’a ve Moskova’ya gitti. Sovyetler, 1922 Haziran’ında bütün İttihadçılar’ın Sovyet topraklarını derhal terketmelerini isteyince Halil Paşa bu defa Moskova’daki Afganistan Büyükelçiliği’nden aldığı bir Afgan pasaportu ile Almanya’ya gitti…

Ama, Almanya’da da fazla kalmadı; Macaristan’a, oradan da Avusturya’ya geçti. 1922 Ağustos’unda Büyük Taarruz’un zaferle bittiği günlerde Viyana’da böbreklerinden ameliyat oldu, nekahet günlerinin ardından o sırada Ankara Hükümeti’nin temsilcisi olarak İstanbul’da bulunan Refet Paşa’ya bir mektup gönderdi ve memlekete dönmesinde mahzur olup olmadığını sordu. Ankara Hükümeti, 1 Ağustos 1922’de Halil Paşa ile İttihad ve Terakki’nin önde gelenlerinden Dr. Nâzım ve Küçük Talât Beyler hakkında daha önce vermiş olduğu memlekete giriş yasağını iptal eden bir başka kararname çıkartmıştı. Refet Paşa, Viyana’da bulunan Halil Paşa’ya bu kararnameye dayanarak Türkiye’ye gelebileceğini bildirince Halil Paşa senelerdir uzak kaldığı İstanbul’a, evine döndü…

Paşa daha sonra Ankara’ya gidip Mustafa Kemal’i ziyaret edecek, bir vazife almasının mı yoksa “serbest hayatı” mı tercih etmesinin uygun olacağını soracak ve “serbest kalmasının” daha uygun olduğu, yani siyasetle ve devlet işleri ile artık uğraşmaması gerektiği cevabını alınca köşesine çekilecekti.

Daha sonra “Kut” soyadını alan Halil Paşa, 1957’de İstanbul’da, gırtlak kanserinden vefat etti. Hayatı boyunca en yakın dostu olarak bildiği rakıdan hastalığının en ağır günlerinde bile vazgeçmedi, rakıyı burnundan midesine uzanan sonda vasıtası ile aldı, hattâ mezarına da rakı dökülmesini vasiyet etti!

İşte, Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli kahramanlarından biri olan Halil Paşa’nın, Cumhuriyet dönemindeki hüzünlü hayatından birkaç enstantane…

Ankara Hükümeti’nin, Halil ve Enver Paşalar ile arkadaşlarının Türkiye’ye girmelerini yasaklayan 12 Mart 1921 tarihli kararı. Kararnamenin altında hükümet üyelerinin ve Mustafa Kemal Paşa’nın imzası var (Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Sayı: 731, Fon: 30..18.1.1 Kutu: 2, Dosya: 28, Sıra: 18)

HALİL PAŞA, MACERALI HAYATINI ÖZETLİYOR: ‘HAYAL UFKUMUZ SINIRSIZDI. ŞİMDİ BU HATIRALAR YIĞINININ TÜRBEDARI GİBİYİM’

Halil Paşa, hatıralarını hayatının son senelerinde Necdet Özgelen adında, o sırada Tıbbiye talebesi olan bir gence dikte ettirmişti.

Mustafa Kemal, İsmet ve Enver Paşalar hakkındaki en önemli biyografilerin sahibi olan ve gençlik senelerinde öğrenci olarak Moskova’da bulunan Şevket Süreyya Aydemir, Halil Paşa ile Moskova günlerinden tanışıyordu. Paşa ile 1950’lerin başında tekrar biraraya geldi, hatıraları beraberce elden geçirdiler ve Şevket Süreyya Bey, Paşa’nın anlattıklarından yaptığı bir “seçkiyi”, Akşam Gazetesi’nde 1967’de, yani Halil Paşa’nın vefatından on sene sonra, 81 günlük bir dizi hâlinde yayınladı.

Halil Paşa, hatıralarının sonunda gençlik yıllarındaki hayalleri ile ihtiraslarını samimi ve çarpıcı şekilde özetliyordu:

“…Şimdi artık hem hür bir vatandaş serbest vatandaş, hem de bütün bu hatıraları yaşayan bir eski askerim. O hatıralar ki, mektepten, Abdülhamid mahkemelerinden başlar. Makedonya’ya, Tunus’a, Trablusgarb’a, İran’a, Kafkasya’ya, Irak’a, Dağıstan’a, Türkistan’a, Gürcistan’a, Rusya’ya, Moskova’ya, Avrupa’ya kadar uzanır. Bazen bakarım, bunlar bir hayata sığmayacak şeyler gibi görünür. Ama sığdı işte. Ve ben bunların hepsini yaşadım. Daima hareketli, daima mücadeleci olarak. Hiçbir zaman yenilgi kabul etmedik. Ümit, heyecan, karar gücü, ihtiras ve hayal ufkumuzun genişliği sınırsızdı. Hayatımın bu akışından memnunum.

Gerçi şimdi bu mücadele arkadaşlarımızın safları gittikçe seyrekleşiyor. Yeğenim Enver Paşa, Şarkî Buhara’da belki hazırlıksız ama temiz bir gaye uğrunda can verdi. Sonra, hemen bütün İttihadçı arkadaşlarım hemen kâmilen öldüler. Ordu arkadaşlarım olan paşalar, subaylar, Cemal Paşalar, Karabekirler ve diğerleri ve hele şu bizim yıllar yılı ‘Bizim Mustafa Kemal’ olarak tanıdığımız Atatürk, o da Hakk’ın rahmetine intikal etti.

Ben şimdi bütün bu hatıralar yığını arasında âdetâ bir türbedar gibiyim. Ve geriye baktığım zaman görüyorum ki, yalnız dalgalı, hareketli bir şahsî hayatın değil; dalgalı, hareketli, ihtiraslı ve hayâl ufuklarına sınır tanımayan bir değerli ve üstün neslin de son temsilcisi gibiyim”.

Halil Paşa’nın 1967’de Şevket Süreyya Aydemir tarafından yayınlanan hatıralarından.

Murat Bardakçı

Kut Kahramanı Halil Paşa’nın değil Türkiye’ye girmesi, Türk elçiliğinde yemek yemesi bile yasaktı

Yarım asırdan fazla zamandır unutulmuş olan ve şimdi TV dizisi yapılan Kutülâmare Zaferi’nin kahramanı Halil Paşa hakkında Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulunan ve şimdiye kadar yayınlanmamış iki belge: Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Ankara’nın Tiflis’teki temsilcisi Ahmed Muhtar Bey’in Halil Paşa ile arkadaşlarına ziyafet verdiği iddiaları üzerine Tiflis’e sert bir ihtarname gönderiyor, Ahmed Muhtar Bey de “Bu söylenti âdî ve iğrenç bir yalandır” cevabını veriyor.

ENVER Paşa’nın bir yaş küçük amcası Halil Paşa’nın 1916 Nisan’ında kazandığı ve koskoca İngiliz ordusunu esir ettiği Kutülâmare Zaferi televizyon dizisi hâline getirildi ve böylelikle hem çekimler, hem de çekim tekniği bakımından ortaya güzel bir iş konmuş oldu…

Yetmiş küsur senedir unutulan Kutülâmare Kahramanı Halil Paşa şimdilerde yeniden hatırlanıyor, zaferini konu alan toplantılar yapılıyor, sergiler açılıyor, konferanslar veriliyor ve Paşa’nın kabrini ziyaretler de haber oluyor.

Halil Paşa iyi bir asker ve görüşleri ile kanaatlerinden uzun seneler taviz vermemiş koyu bir İttihadçı idi. Daha önce de yazmıştım: Kut kahramanı, Kurtuluş Savaşı sırasındaki siyasî faaliyetleri, daha doğrusu mensubu olduğu İttihad ve Terakki’yi tekrar canlandırabilmek çabaları sebebi ile Ankara’nın kara listesine alınmış; Türkiye’ye girmesi 12 Mart 1921’de çıkartılan bir kararname ile yasaklanmış ve Anadolu’nun herhangi bir bölgesine geldiği takdirde derhal sınırdışı edilmeleri emredilmişti. Paşa, hakkındaki yasağa rağmen 1921 Nisan’ında Batum üzerinden Trabzon’a gelmiş, burada iki buçuk ay kaldıktan sonra sınırdışı edilmiş ve memlekete yasağın 1922 Ağustos’unda bir başka kararname ile iptal edilmesi üzerine dönebilmişti.

Paşa ve arkadaşları bu yasaklı günlerinde Ankara’nın görevlendirdiği istihbaratçılar ile diplomatlar tarafından takip altında tutuldular ve Ankara, Halil Paşa’nın faaliyetlerinden ânında haberdar edildi. Arşivlerimizde, Halil Paşa hakkında Ankara’ya gönderilmiş dünya kadar rapor vardır!

‘ALENEN ZİYAFET VEREMEZ’

Halil Paşa’yı konu alan ve bugün Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulunan bazı belgeler 1922 Mart’ında ortaya atılan bir iddianın Mustafa Kemal Paşa’yı hayli hiddetlendirdiğini ve Halil Paşa’nın Türk temsilciliklerine bile girmesinin istenmediğini gösteriyor.

Hadise, İstanbul’da yayınlanan “İleri” Gazetesi’nde, 1922 Mart’ında çıkan bir haber ile başladı: Gazetede, Ankara Hükümeti’nin Gürcistan nezdindeki temsilcisi Ahmed Muhtar Bey’in önde gelen üç İttihadçı’ya, Halil Paşa’ya, Küçük Talât Bey’e ve gazeteci Muhiddin Bey’e Tiflis’teki temsilcilik binasında mükellef bir ziyafet verdiği yazılmıştı.

Haber şayet doğru ise, Türkiye’nin doğu sınırlarının belirlenmesi için devam eden çabalarda önemli bir yeri olan Tiflis’teki temsilciliğin Ankara’nın talimatlarını dinlememesi mânâsına geliyordu. O sırada Akşehir’de bulunan Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, 18 Mart 1922’de Hariciye Vekâleti’ne şifreli bir yazı gönderdi, gazetede çıkan Muhtar Bey’in Halil Paşa ile eski İttihadçılardam Muhiddin ve Küçük Talât Beyler’e ziyafet verdiği haberini hatırlattı, “Bizim temsilcimiz bu kişilerle münasebette bulunamaz ve ziyafet veremez” deyip Muhtar Bey’den bir çeşit savunma istedi!

Mustafa Kemal Paşa’nın şifreli mektubu, günümüzün Türkçesi ile şöyle idi:

“Aşağıdaki haberi İleri Gazetesi’nde okudum:

1. Ankara’nın Tiflis temsilcisi Muhtar Bey, Gürcistan’da muhalefet etmekte bulunan sabık Tanin yazarı Muhiddin Bey ile sabık Şark Orduları Grubu Kumandanı Halil Paşa ve Genel Merkez üyelerinden Küçük Talât Bey’e mükellef bir ziyafet çekmiştir.

2. Halil Paşa ve Küçük Talât Bey, hükümetin memleketten ihraç ettiği kimselerdir, hükümetin resmî bir temsilcisi bunlarla bir münasebette bulunamaz, özellikle de gazetelerle yayınlanacak alenî mükellef ziyafetler veremez.

Bu hususun resmen açıklanması ve Muhtar Bey’e yaptığının doğru olmadığının duyurulması lâzımdır”.

Dışişleri Bakanlığı, Ankara’nın Tiflis mümessili Muhtar Bey’i Mustafa Kemal Paşa’nın talebinden haberdar etti ve cevap birkaç gün sonra geldi: Muhtar Bey gazetedeki haberin “âdî ve iğrenç bir yalan” olduğunu söylüyor ve hem milletvekili, hem de “İleri”nin sahibi Celâl Nuri Bey’in böyle entrikalara âlet olmaması için dikkatinin çekilmesini istiyordu.

Muhtar Bey, Ankara’ya yine günümüzün Türkçesi ile şöyle yazıyordu:

“…Halil Paşa ile Muhiddin ve Talât Beyler’e mükemmel bir ziyafet verdiğime dair İleri Gazetesi’nin 1 Mart tarihli nüshasında bir fıkranın yayınlanmış olduğunu Batum Şehbenderi’nden bugün aldığım bir telgrafname haber veriyor.

Ne gibi husumet dolu bir maksada dayalı olduğu izaha muhtaç bulunmayan böyle bir rezil yalanı tekzibe bile tenezzül etmem. Ancak bu gibi pek âdî ve iğrenç entrikalara daima ciddiyetinden ve namusundan emin olmak istediğimiz gazetesinin âlet edilmesi hususunda mebus arkadaşlarımdan Celâl Nuri Bey’in nazar-ı dikkatinin çekilmesini önemle rica ederim efendim”.

AFGAN PASAPORTU ALDI

Meslekten diplomat olan ve Ankara Hükümeti’nin Tiflis temsilciliğini yapan Ahmed Muhtar Bey, Ankara Meclisi’ne İstanbul Milletvekili olarak katılmış, 1920 Ağustos’undan itibaren altı ay Dışişleri Bakanlığı makamında bulunmuş, Tiflis’teki görevini tamamlamasının ardından Moskova ve Washington Büyükelçiliği’ne tayin edilmiş, hayattan 1934’te Ankara’da ayrılmıştı…

Sadece memlekete değil, Türk temsilciliklerinde ziyafete davet edilmesi bile yasaklanan Halil Paşa ise Batum’dan sonra Moskova’ya gidecek, Sovyetler’in 1922 Haziran’ında bütün İttihadçılar’ın Sovyet topraklarını derhal terketmelerini istemesi üzerine Moskova’daki Afganistan Büyükelçiliği’nden aldığı bir Afgan pasaportu ile Almanya’ya geçecek, Macaristan’a ve Avusturya’ya seyahatler yapacak ve hakkındaki yasağın 1 Ağustos 1922’de kaldırılmasının ardından Viyana üzerinden Türkiye’ye dönecekti.

Paşa daha sonra Ankara’ya gidip Mustafa Kemal’i ziyaret etti, bir vazife almasının mı yoksa “serbest hayatı” mı tercih etmesinin uygun olacağını sordu ve “serbest kalmasının”, yani siyasetle ve devlet işleri ile artık uğraşmaması gerektiğinin söylenmesi üzerine de İstanbul’daki köşküne çekildi.

MEZARINA RAKI VASİYETİ

“Kutülâmare”nin kısaltılmışı olan “Kut” soyadını alan Halil Paşa 1957’de İstanbul’da, gırtlak kanserinden vefat etti. Hayatı boyunca en yakın dostu olarak bildiği rakıdan hastalığının en ağır günlerinde bile vazgeçmemiş, rakıyı burnundan midesine uzanan sonda ile almış, hattâ mezarına rakı dökülmesini vasiyet etmişti!

Siyaset, hadiseler ve beklenmedik gelişmeler bir zamanların kader arkadaşlarını işte böyle karşı karşıya ve ağır sözler ettirecek hâle getirmişti…

Murat Bardakçı

Tâmim

Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Yalnız tüyü yok. O da serçe gibi kanatlı ve uçuyor. Bitki ile besleniyor. Serçe gibi huysuz, serçe gibi asabi. Yediği şeyleri itina ile seçiyor ve temiz şeyleri yiyor. Hem de tiryaki ve keyif sahibi. Tütün ve limondan pek zevk alıyor.

Hicaz, Asir, Yemen ve Afrika Araplarının başlıca gıdası çekirgedir. Bedeviler sağlamlıklarını ve zindeliklerini çekirgelere borçludurlar. Çekirgeyi develer de büyük bir zevk ile yiyorlar.

Çekirgeleri doktorlarımıza incelettirdim. İnceleme neticesinde çekirgeden yüksek sitayişle bahsettiler, şifa ve gıda özelliklerini saymakla bitiremediler. Ancak ziraata zarar veriyor diye çekirgeye niçin bu kadar düşman oluyoruz. Bir çok hayvan da ekinlerimizi tahrip etmiyor mu? Çekirge hem gıda hem de şifadır. Av etleri gibi bunlardan da istifade etmeliyiz. Yediğimiz sebzelerin birçoğundan da faydalı olduğu anlaşılmıştır.

Çekirge her iklimde yenilebilir. Yenmesi Sünnet-i Seniyye’dir. Cenab-ı Peygamber Hadis-i şeriflerinde “iki ölü ve iki kanlı bize helal oldu” İki ölü; çekirge ile balık, iki kanlı ise; karaciğer ve dalaktır.

Çekirgenin kesin şifa özellikleri; Dizlerinin bağı çözülenlere, zayıflara, bünyevi hastalıklara ve basurlara büyük tesiri vardır. Romatizma için iksir gibidir. Şifa özellikleri bilhassa yumurtasında toplanmıştır. Biz maalesef bunları çukurlara gömerek üzerlerine kireç döküp ziyan ediyoruz.

Çekirge Yemekleri:

– Toplanan çekirgeler çiroz gibi güneşe serilir, iki üç gün kadar güneşte kurutulur. Ayakları ve başı koparılır. Kalan beden kısmı bir parça yağ ile kavrulur ve kavurma gibi yenilir.
– Sıcak su ile haşlanır. Baş ve ayakları temizlenir, hemen pişmek üzere olan pirinç ve bulgur pilavına karıştırılır.
–  Haşlanmış çekirgeler tabağa konularaktan üzerine zeytin yağı ve limon gezdirilir.
– Çekirgenin kavrulan kısmı havan içinde toz haline getirilir ve et konservesi şeklinde kutularda dağarcıklarda saklanır.

Büyük bir dikkat ve ihtimamla, kendime mahsus titizlik ile yaptırdığım tecrübelerde tıbbî kıymeti anlaşılan ve yenmesi sünnet olan çekirgeye yan gözle bakmak ve ondan tiksinmek, en hafif tabir ile nimetin kadrini bilmemektir. Dün karargah sofrasında “Çekirge tavası vardı”. Arkadaşlarımla beraber pek zevkle yedim ve bunları “dil konservesi”nden daha iyi buldum. Hele zeytin yağı ve limon suyu ile salatası pek nefis oluyor.

Velhasıl dün çekirgeyi bahçelerden kovup uzaklaştırmak tedbirini düşünürken, bugün çekirge geliyor mu diye yollarını gözlüyorum. Hangi mıntıkaya çekirge düşerse tarif ettiğim şekilde bana da çekirge gönderilmesini arkadaşlarımdan rica ederim.

Hicaz Seferi Kuvvetler Kumandanı Fahreddin

7 Haziran

1917. Medine'de Jandarma Yarbayı Ahmet Bey'in kumandasında, gönüllü Araplardan oluşan Hecin Süvar Akıncı Alayı

1917. Medine’de Jandarma Yarbayı Ahmet Bey’in kumandasında, gönüllü Araplardan oluşan Hecin Süvar Akıncı Alayı

Medine Vesikası

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1) Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli mü’minler ve Müslümanlar ve bunlara tabi olanlarla yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).

2) İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (câmi’a) teşkil ederler.

3) Kureyş’den olan Muhâcirler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler ve onlar harp esirlerinin fidyei necâtını mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

4) Benû ‘Avf’lar kendi aralarında âdet olduğu vechile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir ve (Müslümanların teşkil ettiği) her zümre (tâife), harp esirlerinin fidyei necâtını mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

5) Benû Hârisler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile evvelki, şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasında iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

6) Benû Sâide’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

7) Benû Cuşem’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

8) Benû’n-Neccâr’lar kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

9) Benû ‘Amr İbn ‘Avf’lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

10) Benû’n-Nebît’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

11) Benû’l-Evs’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir…

12) Mü’minler kendi aralarında ağır malî mes’uliyetler altında bulunan hiç kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar, fidyei necât veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve mâkul bilinen esaslara göre vereceklerdir.

12/B) Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin mevlâsına (kendisi ile akdî kardeşlik râbıtası kurulmuş kimse) mümâna’at edemez (Diğer bir okunuşa göre: Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin mevlâsı ile, onun aleyhine olmak üzere bir anlaşma yapamayacaktır.)

13) Takvâ sahibi mü’minler, kendi aralarında mütecâvize ve haksız bir fiil îkaını tasarlayan yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da mü’minler arasında bir karışıklık çıkarma kasdını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evlâdı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

14) Hiçbir mü’min bir kâfir için, bir mü’mini öldüremez ve bir mü’min aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez.

15) Allah’ın zimmeti (himâye ve temînatı) bir tekdir; (müminlerin en ehemmiyetsizlerinden birinin tanıdığı himâye) onların hepsi için hüküm ifade eder. Zîra mü’minler, diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin mevlâsı (kardeşi) durumundadırlar.

16) Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muârız olanlarla yardımlaşılmaksızın, yardım ve müzâheretimize hak kazanacaklardır.

17) Sulh, mü’minler arasında bir tekdir. Hiçbir mü’min Allah yolunda girişilen bir harpde, diğer mü’minleri hâriç tutarak, bir sulh anlaşması akdedemez; bu sulh, ancak onlar (mü’minler) arasında umumiyyet ve adâlet esasları üzere yapılacaktır.

18) Bizimle beraber harbe iştirak eden bütün (askerî) birlikler, birbirleriyle münâvebe edeceklerdir.

19) Mü’minler, birbirlerinin Allah yolunda (uğrunda) akan kanlarının intikamını alacaklardır.

20) Takvâ sahibi mü’minler, en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar.

20/B) Hiçbir müşrik, bir Kureyşlinin mal ve canını himâyesi altına alamaz ve hiçbir mü’mine bu hususta engel olamaz (yani Kureyşliye hücûm etmesine mani olamaz).

21) Herhangi bir kimsenin, bir mü’minin ölümüne sebep olduğu katî delillerle sâbit olur da maktûlün velîsi (hakkını müdafaa eden) rızâ göstermezse, kısas hükümlerine tabî olur; bu halde bütün mü‘minler ona karşı olurlar. Ancak bunlara, sadece (bu kaidenin) tatbiki için hareket etmek helâl (doğru) olur.

22) Bu sahîfe (yazı)nın muhteviyatını kabul eden, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanan bir mü’minin bir kaatile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer temin etmesi helâl (doğru) değildir; ona yardım eden veya sığınacak bir yer gösteren Kıyâmet Günü Allah’ın lânet ve gazabına uğrayacaktır ki o zaman artık kendisinden ne bir para tediyesi ve ne de bir tavîz alınacaktır.

23) Üzerinde ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah’a ve Muhammed’e götürülecektir.

24) Yahudiler, mü’minler gibi, muharebe devam ettiği müddetçe (kendi harp) masraflarını karşılamak mecburiyetindedirler.

25) Benû ‘Avf Yahudileri, mü’minlerle birlikte [İbn Hişâm’da bu, “ma’a” (= ile) olarak, Ebû Ubeyd’de ise “min” (= den) olarak zikredilir] bir ümmet (: câmi’a) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, mü’minlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek mevlâları ve gerekse bizzat kendileri dahildirler.

25/B) Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm îkâ eder, o sadece kendine ve âile efradına zarar (vermiş) olacaktır.

26) Benû’n-Neccâr Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

27) Benû’l-Hâris Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

28) Benû Sâ’ide Yahudileri de Benû ‘avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

29) Benû Cuşem Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

30) Benû’l-Evs Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

31) Benû Sa’lebe Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm îka eder, o sadece kendini ve aile efradını zarardîde etmiş olacaktır.

32) Cefne (âilesi) Sa’lebenin bir kolu (batn) dur; bu bakımdan Sa’lebe’ler gibi mülâhaza olunacaklardır.

33) Benû’ş-Şuteybe de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır.

34) Sa’lebe’nin mevlâları, bizzat Sa’lebeler gibi mülâhaza olunacaklardır.

35) Yahudilere sığınmış olan kimseler (Bitâne), bizzat Yahudiler gibi mülâhaza olunacaklardır.

36) Bunlar’dan (Yahudiler) hiçbir kimse (Müslümanlarla birlikte bir askerî sefere), Muhammed’in müsaadesi olmadan çıkamayacaktır.

36/B) Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilemeyecektir. Muhakkak ki bir kimse bir adam öldürecek olursa neticede kendini ve âile efradını mes’ûliyet altına sokar; aksi halde haksızlık olacaktır (yani bu kaideye riâyet etmeyen bir kimse haksız vaziyette olacaktır). Allah bu yazıya en iyi riâyet edenlerle beraberdir.

37) (Bir harp vukuunda) Yahudilerin masrafları kendi üzerine ve Müslümanların masrafları kendi üzerinedir. Muhakkak ki bu sahîfede (yazıda) gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Onlar arasında hayırhahlık ve iyi davranış bulunacaktır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareketler olmayacaktır.

37/B) Hiçbir kimse müttefikine karşı bir cürüm îka edemez: Muhakkak ki zulmedilene yardım edilecektir.

38) Yahudiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri müddetçe masrafda bulunacaklardır.

39) Bu sahîfenin (yazının) gösterdiği kimse lehine Yesrib vâdisi dahili (cevf), harâm (mukaddes) bir yerdir.

40) Himâye altındaki kimse (cârr), bizzat himaye eden kimse gibidir; ne zulmedilir ve ne de (kendisi) cürüm îka edecektir.

41) Himâye verme hakkına sahip kimselerin izni müstesnâ, bir himâye hakkı verilemez.

42) Bu sahîfede (yazıda) gösterilen kimseler arasında zuhurundan korkulan bütün öldürme yahut münâzaa vak’alarının Allah’a ve Resûlullah Muhammed’e götürülmeleri gerekir. Allah bu sahîfeye (yazıya) en kuvvetli ve en iyi riâyet edenlerle beraberdir.

43) Ne Kureyşliler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, himâye altına alınmayacaklardır.

44) Onlar (Müslümanlar ve Yahudiler) arasında, Yesrib’e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır.

45) Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlar tarafından) bir sulh akdetmeye veya bir sulh akdine iştirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlara) aynı şeyleri teklif edecek olurlarsa, mü’-minlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır; din mevzuunda girişilen harp vak’aları müstesnâdır.

45/B) Her bir zümre, kendilerine ait mıntıkadan (gerek müdafaa ve gerekse sâir ihtiyaçlar hususunda) mes’uldür.

46) Bu sahîfede (yazıda) gösterilen kimseler için ihdas edilen şartlar, aynı şekilde Evs Yahudilerine, yani onların mevlâlarına ve bizzat kendi şahıslarına, bu sahîfede (yazıda) gösterilen kimseler tarafından sıkı ve tam bir muhafazakârlık ile tatbik olunur. (Kaidelere) muhakkak riâyet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır. Ve haksız şekilde kazanç temin edenler, sadece kendi nefsine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahîfede (yazıda) gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel riâyet edenlerle beraberdir.

47) Bu kitap (yazı), bir haksız fiil îka eden veya cürüm işleyen (ile cezâ) arasına engel olarak giremez. Kim ki bir harbe çıkar, emniyette olur veya kim ki Medine’de kalırsa yine emniyet içindedir; haksız bir fiil ve cürüm îkaı halleri müstesnâdır. Allah ve Resûlullah Muhammed himayelerini, (bu sahîfeyi) tam bir sadakat ve dikkat içinde muhafaza eden kimseler üzerinde tutacaklardır.*

9dt5-3

Mektup

Bezzâziyye’de şöyle denilmiştir: Zâlime âdil diyen kimse kâfirdir. Zamanımızdaki zâlimlere de âdil diyenler kâfirdirler. Çünkü bunların adaletsizliği yakînen bilinmektedir. Zulmü, adalet diye isimlendiren kimse kâfirdir.

İmâm Ebû Mansur Mâturidî şöyle demiştir: Zamanımızın sultanı âdildir diyen kimse kâfir olur. Çünkü bunların zulmünde şüphe yoktur. Zulmün haram olduğu ise kesindir. Yakînen haram olan bir şeye, helâl veya adalet demek küfürdür.(l85)

(185) Adalet, cüz’i bir meselede tatbik edilmekle yerine getirilmiş sayılmaz. Şeriatı halk üzerinde tatbike devam etmek sureti ile ancak adalet yerini bulur. Onun için geçmişteki âlimler, halifelerine zâlimler demişlerdir. Bu hususta Süfyân-ı Sevrî ile Harünu’r-Reşîd arasında geçen hâdise şöyledir: Bir gün Harûnu’r-Reşîd’den Süfyân-ı Sevrî’ye ta’zim ve tekrîm ifade eden bir mektup gelir. Talebelerine, cevabını aynı mektubun arkasına yazın diye emreder. Ona bu halifedir, temiz bir kâğıda yazsak dediklerinde, şöyle demiştir: O zâlimin mektubunun arkasına yazın, eğer o kâğıdı helâl para ile kazanmışsa mükâfatını görür. Haramla kazanmışsa onunla beraber Cehennemde yanacaktır. Ben yanımda zâlimin elinin değdiği bir şeyi bırakmam. Çünkü dinime halel gelir, ona ne yazalım denildiğinde, şöyle yazın demiştir:

“Bismillâhirrahmanirrahim. Allah’ın günahkâr kulu Süfyân b. Sa’del-Münziri’s-Sevrî’den emellerle mağrur, imânın tadı kalbinden silinmiş kul Harünu’r-Reşîd’e…

Benim yanımda, sevgin, muhabbetin, yerin kalmadı. Beni beytü’l-mâldeki haksız tasarruflarına, yazdığın mektupla şahit tutmak istiyorsun. Fakat ben ve mektubunu okuyan arkadaşlarım, kıyamette, Allah’ın huzurunda senin aleyhine şahitlik edeceğiz. Ya Harûn, müslümanların rızâsı olmadığı hâlde beytü’l-mâle hücum ettin. Buna müellefat-i kulûb, zekât toplayan âmiller, Allah yolunda cihad edenler, yolda kalmış olanlar, Kur’ân hâfızları, ilim erbabı, dulkadınlar ve yetimler rızâ gösterdiler mi?! Yoksa idaren altındaki diğer insanlar mı râzı oldu?! Kendini bu soruların cevabına hazırla. Şunu iyi bil ki bir gün âdil-i mutlak bir hâkimin huzurunda hesap vereceksin. Sen ruhundan, ilim, zühd, Kur’ân-ı Kerîm ve iyilerle beraber oturmanın tadını silmiş, zâlim olmuş ve zâlimlere lider olmayı seçmişsin.

Ey Harûn! Tahta oturdun ve ipeği giydin, kapına diktiğin zâlim askerlerinle insanlara zulmettin.

Allah emri ile bir münâdi: “Ey zâlimler ve karıları, ey zâlimler ve yardımcıları, haşrolun, hesaba hazırlanın” dediği zaman, sen ve etrafındaki zâlimler, kollarınız boyunlarınıza bağlı olarak Allah’ın huzuruna çıktığınızda, senin hasenâtın başkasının mizanına, başkasının seyyiâtı senin mizanına konduğu zaman günahların artacak, başına gelen belâ daha büyüyecek, daralacak ve boğulacak hâle geleceksin, fakat kimse seni kurtaramayacak… Cehenneme giderken de yine zâlimlerin lideri olacaksın.

Ya Harun, vasiyetimi ezberle, nasihatime kulak ver. Resûlullah (s.a.v.)’ın ümmetine yaptığı muameleyi iyi düşün. Sen de o ümmete iyi davranmaya çalış. Şunu iyi bil ki hilâfet bir gün elinden gidecektir. Dünya zaten böyledir. İnsanlar devamlı olarak yok olup giderler. İyi azıklanan faydalanır. Kötüler ise dünya ve âhiretini kaybeder. Ben seni, her ikisini de kaybetmiş görüyorum. Sakın bana bir daha mektup yazma. Cevap vermem. Selâm…”

Bu gibi mektuplar halifelere çok yazılmıştır. Tafsilâtu “İhyâ”dadır .

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Ehl-i Sünnet İ’tikadı

1995 yılında ümit turpçu’ya yılın basın fotoğrafları ödülü’nü kazandıran kare.

Devlet

Teşekkür ederim. Selâmun Aleyküm,

“Devlet” kelimesi tedavül etmek, deveran etmek anlamına geliyor. Yani dolaşımda olan bir şeyi ifade ediyor. Bunu, elden ele dolaşan/geçen bir güç olarak anlayabiliriz. Batı dillerindeki karşılığı Fransızca “l’état”, Almanca “Staat”, İngilizce “state” kelimeleridir. Bunlar aynı kökten kelimeler. “Statü”, “statüko” kelimelerinden tanıdığımız bir kelime; hal, vaziyet, şartlar anlamlarına sahip. “Status Rei Publicae” diye ülkenin varlığı, mevcudiyeti anlamına gelen bir Latince deyişten türeyerek siyasi organizasyon manasında, “state” manasında “status” kelimesi bir anlam kazanmış. XIII. yüzyıl olarak geçiyor bu. Aynı zamanda bu “statü”nün nizam, düzen anlamları da var.

Bizim lisanımızda “devlet” kelimesinin böyle doğrudan siyasi organizasyonu kasteden bir anlamı yok. Bu sonradan oluşmuş bir şey. Bunu edebiyatımıza müracaat ederek kolaylıkla görebiliriz. Mesela Muhibbi mahlasıyla yazmış Sultan Süleyman: “Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi” demiş. Yine mesela Süleyman Çelebi’nin şiiri Mevlîd-i Şerîf (Vesiletü’n Necat)’ta Âmine Hatun için de bir beyit var: “Ulu devlet buldun ey dildâr sen / Doğiserdir senden ol hulk-i hasen” diye. Bu iki örnekte de meselâ “devlet” kelimesi bizim anladığımız “devlet” kelimesi değil. Fakat Dadaloğlu’nda meselâ: “Hakkımızda devlet etmiş fermânı / Fermân pâdişâhın dağlar bizimdir” deniyor. Bu bizim bugünkü bildiğimiz manaya yakın. Fakat bu da 1800’lerin başlarında söylenmiş bir şiir. Meselâ Osmanlı Devleti diyoruz bugün, ama Osmanlı Devleti kendisini Osmanlı Devleti olarak tesmiye etmemiş. Osmanlı kısmı zaten 19. yüzyılda karşımıza çıkıyor. Devlet-i Âliye tabiri var. Bu ilk defa 16. yüzyılda kullanılmış zannedersem ve orada da bazı münâkaşalar var; yani meselâ doğrudan padişahı kastettiği kullanımları da vâkî “Devlet-i Âliye”nin. Ya da sadece pâyitahtı kastettiği kullanımlar da varmış. 18. yüzyıla kadar tam olarak bir siyasi organizasyonu kastettiği söylenemez. Kanûn-u Esâsî’de (1876) Devlet-i Osmaniye diye karşımıza çıkıyor.

Aslında “devlet” kelimesi, ikbal, saadet, baht gibi manalara geliyor. Bir yakıştırma olarak tarih yazarları tarafından bilhassa kullanılmış ve zamanla bugünkü kullandığımız anlama oturmuş. Meselâ Âşıkpaşazâde’nin “Hakdan erdi sana baht u devlet / Cihân içre olan devrân senündür” gibi bir beyti var manzum tarihinde. “Baht u devlet” diyor yani devlet kuşu, huma kuşu hikayesinde olduğu gibi. Aslı itibariyle “mülk” kelimesi siyasi organizasyonu ifade eden kelime. “Malik” de hükümdar demek, “memleket” de aynı kökten. Sonuçta bu etimolojik tahlillerin bize söyleyeceği şöyle bir şey olabilir: Biz devleti hiçbir zaman hayatımızın merkezine koyarak yaşamamışız. Yani kendimiz merkezdeyiz, devlet değil. Bu, “Din esastır devlet onun fer‘i olarak vardır” anlayışını aksettiren bir şey olarak yorumlanabilir.

Tabi bu bizim devlet anlayışımızdaki espri bir yana, devletin ya da hükmetmenin diyelim, tarihi oldukça eski; 3 bin yıllık bir tarihi olduğundan söz edilebilir. Fakat devlet üzerine düşünmek modernite’yle ortaya çıkan bir şey. Yani modernite öncesine baktığımız zaman, meselâ Platon’un Türkçeye “Devlet” diye tercüme edilen kitabın, İngilizce “Republic” diye tercüme edilen kitabın asıl adı “Politeia”; bu da “polis”ten geliyor. “Polis” Yunanca şehir demek. Yani şehrin idaresiyle alâkalı bir mesele var. Yoksa öyle ayrı bir entite olarak devlet var ve üzerine düşünülen bir metin değil. Bu dediğim gibi modern bir şey daha çok.

Tabi moderniteyle modernite öncesini ayırıyoruz. Bunun asıl sebebi Batı Medeniyeti dediğimiz şeyin anti-Türk bir şey olmasıdır. Tabi bu bize böyle anlatılmaz. Hangi tarih kitabına bakarsak bakalım Antik Yunan’la Batı Medeniyeti’nin başladığı söylenir. Ama bu bir yakıştırmadır, bir uydurmadır. Türkleri bahis konusu etmemek için, sanki böyle bir zincirin devamı şeklinde anlatılır ve öyle anlarız. Kendi gelecek kaygılarıyla alakalı bir geçmiş uydurmuşlardır. Tabi bu geçmiş, kendilerine beğendikleri bu geçmiş, geleceklerine de tesir etmiş bir şey. Yani Batı Medeniyeti aslında mitolojik bir şey. Gerek felsefesiyle olsun, gerek 16.-17. yüzyılda doğmuş olan bilimsel dünya görüşüyle olsun, gerekse dinleriyle olsun mitolojik bir çerçevenin içine sıkışmış bir şeydir. Ondan öteye geçebilmiş bir şey değildir. Bu hem kendilerine seçtikleri geçmişin mitolojik karakteriyle alakalı, hem de İstanbul’un fethinden sonra Bizans’tan Avrupa’ya, bilhassa İtalya’ya gitmiş Antik Yunan uzmanları, Homeros uzmanlarıyla alakalı bir şey. Çok sonradan adına Rönesans dedikleri süreç.

Bu şunun için önemli: Devleti nasıl anladıkları da aynı çerçevede düşünülebilir. Yani bu mitolojik çerçeve Batı düşüncesinde devam etmiştir. Meselâ Thomas Hobbes’un “Leviathan” diye bir kitabı var. Orada zaten başlık olarak seçtiği isim mitolojik bir figürdür. Tevrat’tan geldiği söyleniyor ama bu Mezopotamya mitlerinden gelen bir şey. Yani böyle bir başlık seçmesi de manidar. Söylediği şeylere baktığımız zaman çarpışan iradelerin ardından bir düzen gelir. Antik Yunan mitolojisinde kaostan kozmosa geçilmiştir. Böyle bir hikâye anlatılır. Hesiodos’un “Theogonia” diye bir şiiri vardır. Orada tanrıların doğuşu, neyin nasıl olduğu anlatılır. Önce kaos vardır, bir boşluk vardır, düzensizlik vardır. Sonra düzen gelir. İşte Uranos oğlu Kronos oğlu Zeus. Bunlar birbirleriyle çarpışırlar. Kronos babası Uranos’u hadım eder. Zeus babasını, Kronos’u sürgün eder falan. Sonunda bir düzen gelir. Ya da işte titanlarla tanrılar savaşırlar. Sonunda Zeus galip gelir. Bu çerçevenin devlet anlayışlarına da oturduğunu söyleyebiliriz. Meselâ devletten önce bir doğa durumu tasvir ederler. Orada herkesin herkese karşı bir savaşı vardır. “İnsan insanın kurdudur” falan. Sonra bu insanlar kendi iradelerini bir üst mercie devretmek suretiyle devleti oluştururlar. İşte Leviathan dediği bu canavarı yaratırlar. Bu diğer “sosyal kontrakt” düşünürlerinde de müşterek bir şeydir. Sonradan tabi Alman düşüncesinde Kant’ta, Hegel’de, Alman idealizminde falan iş farklı yerlere de gitmiş. Hegel için mesela devlet, “mutlak”ın kendisi olmuş; yani, insanlığın ve tarihin nihâi amacı olduğunu söylüyor. Türk topraklarında padişahın atının dizgininden tutup “Gavur padişah!” denildiği bir zamanda -hemen hemen aynı zamana denk gelir, 1800’lerin başları olmalı- Hegel mesela Jena’ya giren Napolyon’u atının üzerinde gördükten sonra “Dünya ruhunu (‘Geist’ dediği şeyi) bugün at üstünde gördüm” der. Yani aramızda bu anlamda muazzam farklar var.

Batılılar haricinde bu devlet bahsinde kim ne demiş diye bakarsak -ne kadar mûteber bir isimdir asıl derdi nedir bir yana; çünkü İslam’ın Marx’ı diyorlar kendisi için- İbn Haldun’da bile belli bir müşahhas kavrayış çabası görürüz. Bir defa İbn Haldun Platon’un idealize edilmiş ütopik devletini, ondan etkilenerek Farabi’nin yazdığı Medînet’ül-Fâzıla’yı, bunların muhayyel şeyler olduğunu düşünerek dikkate almaz. Olanı kavramaya çalıştığını görürüz. Yine devlet öyle batılılarda olduğu gibi iradelerin karar verip artık kendi iradelerini bir üst mercie aktarmasıyla ortaya çıkmış bir şey değildir. Bu zaten hilkatle alakalı olarak tek bir insanın bile var olmasıyla, devlet gibi, mülk gibi, asabiyyet falan dediği kavramlar gibi… Bunlar beraber var olan şeylerdir yani. Öyle insanların ortaya çıkardığı şey değildir.

Biz bu espriyle yaşamış olduğumuzu görüyoruz. Bu söylediğim şeyler bunu ifade ediyor. Biz kendimizin üstünde bir otorite gibi görmemişiz devleti. Dediğim gibi “devlet”kelimesinde bile, kelimenin hikâyesinde bile böyle bir şey düşünülebilir. Biz üstümüzde Allah’ın otoritesinden başka bir şey tanımadığımız için, istediğimizi Allah’tan isteyip, beklediğimizi Allah’tan beklediğimiz için hiç böyle düşünmemişiz. Yani hiç böyle şeylerle meşgul olmamışız. Bizim tefekkürümüz de dinimizden ayrı düşünülebilir bir şey değil. Hele îtikâdî bir lisan olan Türkçe için bu böyledir. Biz nihayetinde “Mal da yalan mülk de yalan, biraz da sen oyalan” diye bakmışız. Bizim bir devlet sahibi olmamız tamamen bu espriyledir. Bugün de devlet sahibi olmamız bununla alakalıdır, dinimizle alakalıdır, İstiklâl Harbi’yle alakalıdır. Bu da “Bu toprakları gavurlara yedirmem!” diyen insanların yürüttüğü bir şey. Bugün bizim zihnimiz son derece çarpık durumda. Mesela bir devlet-millet ikiliğinden haberdar olmamız lazım; bir dikotomi, bir zıtlaşmadan haberdar olmamız lazım. Yani bu başından beri olan bir şey. Mesela bu toprakların İslamlaşması, vatanlaşması denildiği zaman insanların çoğu Osmanlı’nın kuruluşunu falan düşüneceklerdir aldıkları eğitim gereği. Ama bu hiç böyle değildir. Daha önceden gazâ beylikleriyle olmuş bir şey; Âhi teşkilatıyla olmuş bir şey. Ama Ankara’yı Âhilerin elinden kılıç zoruyla alan Osmanlılardır.

Devletten bahsettik. Türkçede millet din demek. Başka bir manası yok. “Nasyon”la falan alakalı bir şey değil. Bu devlet ve millet arasındaki mübareze de dinine uyanlarla dini uyduranlar arasında olan biten bir şey. Yani dinine uyan insanlar var. Bir de din uyduranlar var. Bu öyle sıradan insanlar değil, gayet işinin uzmanı, ehli kimseler tarafından yapılan bir şey. Bugün de hala yapılan bir şey. Kafirlerin ses etmeyeceği ayet, hadisler öne çıkarılır -diğerleri yokmuş gibi-. Bir şeyleri bir şeylere uydururlar. Uymak gibi bir dertleri yoktur. Mesela Haçova Meydan Muharebesi’nde dinine uyanlar vaziyet etmiştir işe. Savaşmakla muvazzaf askerler kaçtığı zaman, savaşmak zorunda olmayan diğer aksâm, işte aşçısı, seyisi, oduncusu ellerine ne buldularsa, yağmaya dalmış kafirin üstüne varmışlardır. Bir taraftan da nida etmişlerdir: “Kafir kaçtı!” diye. Bu bir dönüm noktası olmuştur bu muhaberede. Yani hiçbir zaman millet, Türk milleti kendi varlığını dininin varlığından ayrı görmemiş, kendisiyle dini arasında bir fark görmemiş. Diniyle milliyetini cem etmiş Türkler. Devlete de bu anlamda yol göstermiş. Onu İslamî görünüme icbar etmiş. Yeri geldiğinde korumuş kollamış. Ama devletin millete mukabelesi böyle değil. Milletin yükselmesi için, Türk milletinin önünün açılması için hiçbir faaliyet yürütülmediği gibi tam aksine şeyler olagelmiş ve halen oluyor.

Bu manada bizim hayatımızda merkezde olan bir şey değil devlet. Biz lisanımıza sahip çıkmalıyız. Yazımızı öğrenerek, yazarak Türkçemizi tanımalıyız, Türklüğümüzü tanımalıyız. Türkiye Cumhuriyeti’nin esprisi de budur. Öyle başka şeylerle alakalı değildir Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı. İnkılaplar falan gibi şeylerle alakalı değildir. İki harp arasında doğmuş dört tane devlet var: Nasyonal sosyalist Almanya, Faşist İtalya ve Bolşevik Devrimiyle -tabi hemen hemen cumhuriyetin ilanı yıllarına rastlar iç savaşın sona ermesi- Sovyet Sosyalist Rusya. Bunların hiçbirisi bugün yok ama Türkiye Cumhuriyeti var. Bu bizim varlığımızı, canımızı dişimize takmak suretiyle elde etmemizle alakalıdır. Bunu görmemiz lazım.

Bu anlamda Kur’an-ı Kerim’den neşet etmiş Türk lisanına, şiirden güç alarak yaşamış Türk milletine bir cesamet kazandırmamız lazım. Biz “Tek dil olmadan tek devlet olmaz”diyoruz. Bu sâiklerle diyoruz bunu. Türkçe’nin böyle bir lisan olduğunu bilerek bunu söylüyoruz. Lütfi Hoca’dan öğrendiğimiz kadarıyla “dil” ve “devlet” zaten köken itibariyle de aynı kelimeler. Yani belki diğerlerinden daha rahat savunulabilir bu anlamda “Tek dil olmadan tek devlet olmaz”. Dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.

Bahadır Karadağ
Tek Dil Olmadan Tek Millet, Tek Devlet, Tek Vatan, Tek Bayrak Olmaz

b5f9314e-959d-4fa8-b377-893a2a0aab8a