Nutuk ve “Felsefe Türkçesi”

“1335 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım.”

Bu metin bilin bakalım nedir?

Aşağıdaki ifadeleri “Bu ne yaaaaa?” demeden ve sıkılmadan sonuna kadar okumaya lütfen zahmet buyurun:

“…Mihrabı muallâ-yı ümmet ve millet olduğu içindir ki, ma’rûzat-ı milliyeyi iblâğa fürce-yâb olmaya teşebbüsten geri durmadık.

Yalnız, büyük bir hatâdan zât-ı âlî- nizi tahlîs maksadiyle arzedelim ki, Anadolu umum mârûzâtının meşmûlü lihâzii hilâfetpenâhî kılındığı hakkındaki mâlûmâta, milletin henüz itimadı kat’î değildir. Çünki, millet emîndir, ki padişah, ihanetleri sabit olan birkaç şahsı millete tercih buyurmazlar.

Kerim Paşa’nın temas ettiği noktalara cevap verirken, ahsen ve karîb olan emr-i Hüdâ’nın tecellîsi ile bedbaht ve mazlum millet-i necîbemizin mazhar-ı necât ve selâmet olmasını, deryây-ı rahmet-i izzetten tazarrû’ ve âfâkı daima bir dûd-ı muannîdle sarılı olan İstanbul’daki bazı zevâtın hakikati görmekteki hiss-i hasîs-i temerrüdlerinin zevâline intizâr eyleriz. Rûh-ı necîb-i millet de, işte böyle mütehassîstir…

Yalnız, tekrar etmekliğime müsaadenizi rica ederim ki, evet veya hayır sûretinde itâ-yı cevap buyurulmasını istirham eylediğimiz sualler maatteessüf cevapsız bırakılmıştır. Azîzim, ‘Yed’ullahi fevka eydihim’. Fakat, bununla beraber, hall-i müşkîlât ve mesâile tevessül edenlerin mukarrer bir hedefi olmak gerektir.

‘MESÂİL-İ MÜHİMMENİN İŞ’ÂRI…’

…Millet, emr-i hüdâyı ifa edecektir ve buyurduğunuz gibi istihkak-ı millîmiz pür-sa’d ü zî-selâm olacaktır. Dua-yı keremkârîlerinin eksik edilmemesini rica ederim. Sâ’y bizden, tevfik hüdâ-yı lemyezeldendir…”.

“…Mühim mesâilde inkıtâın tarafımızdan ikaı harekât ile tev’em olmadıkça mü’telifînin arzusuna mutabık olur. Bu sebeple inkıtâ olacaksa bunun Yunanlılar’ın tecavüzü ile olması bizi mazur vaziyette gösterirdi mütâleâsı vardır.

…Hülâsâ, Hey’et-i Vekîle ile Hey’et-i Murahhasa arasındaki ihtilâf noktaları mühimdir. Hey’et-i Vekîle’de emrivakî- ler karşısında bırakılmak endişesi hâsıl olmuştur. Bunun için tamirat mes’elesini takdîm etmekten mutasavver mahzurları mesâil-i mühimmenin, iş’ar buyurulduğu veçhile birkaç gün zarfında intâcına behemehal ehemmiyet vererek bertaraf edildiğini irâe etmek lâzımdır ve daha şimdiden bu fedakârlığın mesâil-i sâirenin sür’atle ve lehimizde hallolunacağı mevâidine mukabil olduğunu ciddî olarak icab edenlere mevzûbahs etmek ve en nihayet inkıtâ mukadderse onların müsebbib ve mütecâviz görünecekleri zemînde vukuunu te’min eylemek lâzımdır…”.

BUNU ‘İÇSELLEŞTİRİN’ İŞE YARASIN!

Anlamakta hayli zorlanacağınız, hattâ sözlüklere müracaat ettiğiniz takdirde bile içinden tam olarak çıkamayacağınız gayet ağdalı bir dil ile kaleme alınmış olan, içerisinde “Yed’ullahi fevka eydî- him”, yani “Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir” gibi Fetih Suresi’nden bir âyetin de geçtiği bu ifadeler hangi kitaptandır, bilir misiniz?

Nutuk’tan!

Önceki gün Nutuk’un şimdilerde çok satanlar listesinin ilk sıralarında yeraldığını yazdım; eserin felsefî değil, askerî ve siyasî bir belge olduğunu ama Türkiye’nin şimdi içerisinde bulunduğu kamplaşmada bir kesimin Nutuk’u ideolojik kimliğe büründürdüğünü ve dolayısı ile ortada “sosyolojik” bir hadisenin bulunduğunu söyledim, üstelik orijinal metnin de şimdiye kadar hiç yayınlanmadığından bahsettim…

Vay, sen misin böyle yazan! Mâlûm kamplaşmanın taraflarından birine mensup olanlardan yazdıklarım ile alâkası olmayan dünya kadar e-mail geldi. Nutuk’u ben ne bilirmişim, onun hakkında söz etmek ne haddime imiş, zaten orijinalinin yayınlanması da gerekmezmiş, zira eseri “içselleştirerek” okuyorlarmış, vesaire, vesaire…

Unutmayalım: “Nutuk” 150, haydi bilemediniz 200 kelime ile konuşan günümüz insanının değil, bir “Osmanlı Paşası”nın eseridir ve böyle ağdalı olması da gayet normaldir. Ama eski devrin resmî üslûbu ile kaleme alınmış hiçbir metnin günümüzün fukara Türkçesine nakledilmesi mümkün değildir!

Tekrar yazayım: “Nutuk önemsizdir” gibisinden bir abukluk etmiyorum; “taraflı” fakat son derece mühim bir eser olduğunu, bugünün diline tam olarak nakledilemeyeceğini, eski resmî yazı üslûbuna âşina olmayanların anlayamayacaklarını ama sansürlenmemiş orijinal metninin de mutlaka yayınlanması gerektiğini söylüyorum.

Nutuk’u “içselleştirdiklerine” inanan beyefendiler ve hanımefendiler! Hatmetmeye azimli iseniz oturun, eserin yazıldığı dili öğrenin ve güdük Türkçesini değil, orijinalini “içselleştirin”! Hem böylelikle kelime hazineniz de zenginleşmiş olur!

Murat Bardakçı

1415130_90e00f0a4f9a309c8aeb5c1d235569a4

Orijinal “Nutuk”un ilk sayfası.

Ağaçkakan “Felsefe Türkçesi”ni işitecek olsa hasedinden çatır çatır çatlar!

Önce şu güzel, zarif, âhenkli, tantanalı, mânâlı, füsunlu, iç gıcıklayıcı, vesaireli şâheser ifâdeleri okuyup hatmederek Türkçemizi geliştirelim:

“…Söylenmiş olanlar Usun ereksel etkinlik olduğu söylenerek de anlatılabilir. Sözde bir Doğanın yanlış tanınmış düşüncenin üzerine yükseltilmesi, ve herşeyden önce dışsal erekselliğin yadsınması genel olarak Erek biçiminin saygınlığına gölge düşürmüştür. Gene de, Aristoteles’in de Doğayı ereksel etkinlik olarak tanımladığı anlamda, erek dolaysız ve dingin olandır, devimsizdir ki öz-devimlidir, ve böylece Öznedir. Onun devinme kuvveti, soyut olarak alındığında, kendi-için-varlık ya da arı olumsuzluktur. Sonuç başlangıç olanla aynıdır, çünkü başlangıç erektir; ya da, edimsel olan kendi Kavramı ile aynıdır, çünkü dolaysız olan, erek olarak, ‘kendi’yi ya da arı edimselliği kendi içinde taşır. Yerine getirilmiş erek ya da varolan edimsel ise devim ve açınmış ‘oluş’tur; ama tam olarak bu dinginliksizlik ‘kendi’dir; ve ‘kendi’ başlangıcın o dolaysızlık ve yalınlığı gibidir, çünkü sonuçtur, kendi içine geri dönmüş olandır, – kendi içine geri dönmüş olan ise yalnızca ‘kendi’dir ve ‘kendi’ kendisi ile bağıntılı özdeşlik ve yalınlıktır”.

“…Edim ancak içsel olarak benim tarafımdan belirlenmişse benim Amacım ve Niyetimdir. Edimde yalnızca bildiğim sonuçlardan sorumlu olmam Amaçtan Niyete geçiş kıpısını oluşturur.

Amaçta sonuçlar konusunda sorumluluğum ikircimli kalabilir. Niyet ise Eylemin ortaya çıkardığı sonuçların bilinçli olarak bana ait olduğunu gösterir.

Amaç Eylemin üzerinde etkili olduğu belirli-Varlıkta birçok sonuç getirebilir. Bunlardan hangisinin benim sorumluluğumda olduğunu Niyet belirler. Niyet kavramsal olarak Amaçta kapsanır, ve Niyet de bir Amaçtır. Ama Niyeti Amaçtan sonuçlardaki ‘bilme hakkı’ açısından ayrılır. Bu nedenle çocuklar, budalalar, deliler vb. durumunda hesap verme yeteneği dikkate alınır. (Niyette Amacın kıpı olarak kapsanması iki sözcük aralasındaki semantik benzerliği açıklar.)

Amacın tüm sonuçları bana saltık olarak değil, göreli olarak yüklenebilir. Bu Niyet için böyle değildir. Niyet saltık olarak bana aittir.

Biri insan öldürmüş olabilir, ve hiç kuşkusuz bunu amaçlamıştır. Ama gene de burada dışsal edimin Amacından ayrı olarak yakın zamanlarda ‘güdü’ denilen şey aranır, çünkü Güdü bilinçli olduğu düzeye dek Niyettir.

Amaç karşısındaki bütün belirli-Varlığın yalnızca tek bir noktasında etkili olmakla aynı zamanda bütünün kendisi üzerinde etkili olur. Amacın hedeflediği tikel nokta kendini evrensel olarak gösterir, çünkü dizgesel bir bütündeki tikellik olmakla o denli de bütün bir evrensel ile bağıntılıdır, kendinde evrenseldir”.

“…Tin şimdiye değin içinde varolduğu ve imgelediği dünya ile bozuşmuştur ve onu geçmişe gömme düşüncesini taşımaktadır. Bundan böyle kendi dönüşümünün emeği içindedir. Hiç kuşkusuz hiçbir zaman dinginlikte değildir, tersine her zaman ilerleyen devimi kavramıştır. Ama nasıl çocukta uzun dingin bir beslenmeden sonraki ilk soluk o salt nicel gelişimin dereceliliğini kırarsa -nitel bir sıçrama ve çocuk şimdi doğmuştur oluşumu içindeki Tin de öyle yavaş ve usulca yeni şekline doğru olgunlaşır”.

“…Tikellik ilkin genelde istencin evrenseline karşı belirli birşey olarak öznel gereksinimdir ki, nesnelliğine, e.d. doyumuna (a) şimdi başkalarının gereksinim ve istençlerinin eşit ölçüde mülkiyeti ve ürünü olan dışsal şeylerin aracılığı ile, ve (b) öznellik ve nesnellik yanlarını dolaylı kılan etkinlik ve emek aracılığı ile erişir. Emeğin ereği öznel tikelliğin doyumu olduğu için, ama başkalarının gereksinimleri ve özgür özençleri ile ilişkide evrensellik kendini geçerli kıldığı için, bu ussallık görünüşü bu sonluluk alanında Anlaktır, irdelemede herşeyin gelip dayandığı yandır ve bu alanın kendisinin içersindeki uzlaştırıcı öğeyi oluşturur”.

“…Bilginin Bilim olmasının iç zorunluluğu onun doğasında yatar ve bunun doyurucu açıklaması ancak felsefenin dizgesel betimlenişinin kendisidir. Dış zorunluluk ise, kişiden ve bireysel güdülerden gelen olumsallık bir yana bırakılarak genel bir yolda anlaşıldığı ölçüde, iç zorunluluk ile aynıdır, ya da,başka bir deyişle, zamanın kendi kıpılarının belirli varlığını sergileyiş şeklinde bulunur. Felsefenin Bilim düzeyine yükseltilmesi zamanının geldiğini göstermek öyleyse bu amacı güden çabanın biricik gerçek aklanışı olacaktır, çünkü bunu yapmak amacın zorunluluğunu tanıtlayacak, üstelik aynı zamanda onun yerine getirilmesi olacaktır”.

“…Gerçek bütündür. Bütün ise ancak kendi gelişimi yoluyla kendini tümleyen özdür. Saltık üzerine söylenmesi gereken onun özsel olarak sonuç olduğu, gerçekte ne ise ancak erekte o olduğudur; ve doğası, e.d. edimsel, özne, ve kendisinin kendiliğinden oluş süreci olmak tam olarak bunda yatar”.

“…Koşulsuz buyruk, pratik aklın özerkliğinin, yani akılsal istencin kendisi yoluyla belirlenmesinin anlatımı olmalıdır. Evrensel olarak geçerli bir yasa olmalıdır. İstenç ancak ona kendisi tarafından verili bir yasayı gerçekleştirdiğinde özerktir. Koşulsuz buyruk itkilere, güdülere göre değil düzgülere/maximlere göre ve akılsal olarak isteyen tüm insanlar için evrensel yasama olacak şekilde, eylememiz gerektiğini söyler. KENDİSINDEN EYLEDİĞiN DÜZGÜ/MAXİM ISTENCİN YOLUYLA EVRENSEL BİR DOĞA YASASI OLACAKMIŞ GIBi EYLE”.

“…Özgür ve gerçek düşünce kendi içinde somuttur ve böylece İdeadır; ve bütün bir evrenselliği içinde ise genelde İdea ya da Saltıktır. Bunun bilimi özsel olarak dizgedir, çünkü somut olarak Gerçek yalnızca kendini kendi içinde açındırarak ve birlik içine getirip bir arada tutarak, e.d. bütünlük olarak vardır ve ancak ayrımların ayırt edilmeleri ve belirlenmeleri yoluyladır ki bütünlüğün zorunluluğu ve bütünün özgürlüğü olanaklıdır”.

TALEBEYİ ALLAH KORUMUŞ!

Hiçbirşey anlamadınız değil mi, Vallahi ben de anlamadım!

Peki, saksağanı yahut ağaçkakanı bile kıskandırıp “Ben niçin böyle takırdayamıyorum?” dedirtecek derecede hırıltılarla dolu bu ifadeler neyin nesidir biliyor musunuz?

Felsefe Türkçesi imiş!…

Türkçe olduğu iddia edilen bu cümlelerden bazılarını üniversitelerimizdeki felsefe bölümlerinin ders notlarından, bir kısmını da felsefî yayınlardan aldım…

Haberlere göre üniversitelerin felsefe bölümlerine yapılan başvurular ülke çapında yüzde 56 oranında azalmış, bunun üzerine bazı bölümlerin kapanması ihtimali başgöstermiş ve felsefe hocaları feryad ü figan ediyorlarmış…

Üniversitelerin en işe yaramaz bölümünün bile kapanacak olması tabii ki üzüntü verecek bir hadisedir ama maalesef söylemeden edemeyeceğim:

Öğrenciyi “ders” niyetine böyle gevelemelere mahkûm olmaktan Allah korumuş Allah!

Murat Bardakçı

Barak Baba

Bismillâhi dem her dem beden dem dem dem budem
Yef’al-allâhu mâ yeşâ’va yehkumu mâ yürîd
Ulu Tanğırdın fermandın furmandın
Tinğiz tiller süt göller, bal ırmaklar
Hânlar vezirler bikler kadılar dânişmendler meşâyihler ahîler ulular azizler
Yiti tinğiz yiti tinğiz ortasında bir aydın gevher
Ol aydın gevhernünğ yöresinde yitmişbinğ dağ
Ol dağda arslanlar kaplanlar imalar kiyikler börüler ayular çakallar
Heyhâte heyhût saltuk ata miskin barak
İrenler aydur: biz yürüriken tüş görerüz, tüşümizni neye yoraruz?
Yoma yoraruz hayra yoraruz.
Kaba kaba arafeler ulu ulu bayramlar lonpay lonp.
Bismillâh bazar bazar din bazar
Dânişmedler ni yazar?
Yom yazar hayır yazar.
Yom var yola düzer yom var yoldın azar.
Tünki bazar ni bazar bazan bu künki bazar
Bu sabaknı okıgan yolındın nite yazar?
Her ki yolından azar kudret çevgânı bilin üzer, Tanğrı iren andan bizer.
Bismillâh aydın baca
Altın işik kümiş kapu
Birinç
Ve zerde kur kuşak ve dâne birinç dülbend
Yiti kat yir töşek, yiti kat kök börük.
Tinğizler bâde, kûh-ı kaf tekye.
Çün ol bâdedin içdük, mest olduk, hayrân olduk.
Çün mest şodî, hayran şodî, bîdâr şodî, sebâh şodest.
Salınıp keldünğ, bostanğa kirdünğ, bostan oyuğunğa selâm virmedünğ.
Pes bilme misün, sağrı edüne tiken bata.
Delü kardaş, siğirü bostanğa kir, bostan oyuğunğa selâm vir, otur, toyınca yi;
Çaluyı oda yak, koltukla al, taşra çık.
Bismillâhi, avurdum.
Avurdumdın savurdum, müddeîyi devürdüm.
Kızıp keldüm, yortdum, anğdum anğdum.
Ne olup anğdum ispâhî iken bik oldum, künde bir kaz yidüm, sultâna hıyânetlık eylemedüm.
Dînünğe kuvvet, iv işikin uvat.
İstanbul ilen tırabzonunğ irisini kır, tinğize atunğ, uşakını çeriye kat, Muhammed’e salâvât.
Karşu karşu çardaklar karsa karsa oyunlar.
Tokuz öküz bir sokum.
Yirdin kökke bir ekser, mutumuz yiti ekser, zihî muz, zihî ekser.
Her ki bu sabaknı anğladı, unğladı.
Her ki anğlamadı tanğladı.
Çün tanğladı kavul savul oldı.
Her ki kavul savul oldı, avurt davul oldı.
Her ki avurt davul oldı, nîşter gerek oldu…

13. Asır

turk_sviat_1670

Aruz

ARUZ I

Hani birkaç yazıdır tanıtmaya çalıştığım –nisbeten az tanınmış- şair dostlarımın şiirleri münasebetiyle ‘aruz’ sözü geçmişti ya sık sık. Bari konu açılmışken bu terimi biraz açıklayayım dedim; okulda öğrenip de unutmuş olanların hafızasını tazelemek, hiç okumamış olanları da bilebildğim kadarıyla bilgilendirmek amacıyla. En kısa tarifiyle, ‘parmak hesabı’ da denen hece vezni gibi, ‘şiirimizde kullanılan ölçü kalıpları’dır aruz ve şiir meraklıları için sadece eğlendirici-dinlendirici değil, klâsik şiirin zevkine tam olarak varılabilmesi için, iyi bilinmesi gereken bir konudur. Aruz bilinmeden şiirlerin doğru okunması mümkün olmadığı gibi, güzel Türkçe konuşmanın da şartlarından biridir aruz bilgisi.

Hemen bir misal verelim:

Mest olup altın şarabın zevkinde,
Elde bir kırmızı kâseyle ufuktan çekilen,
Nice yüzbin senedir şarkın ışık mimârı,
Böyle mâmûr eder ettikçe hayâl Üsküdar’ı.

Yahya Kemal’in ‘Hayâl Şehir’inde geçen bu mısraları okurken, birçok kişinin (sunucular dahil), şiirde kullanılan Feilâtün ve Feilün tef’ileri gereği gereği (bunların ne olduğunu daha sonra anlatacağım) kısa okunması gereken ‘şarâbın’ ve ‘Üsküdâr’ı diye uzatarak okuduklarını irkilerek duymuşumduri Bu tür hatâlar, aruzla yazılmış şiirleri sıfır aruz bilgisiyle okumakta mahzur görmemenin sonucudur.’Aman canım, kim anlar?’ düşüncesi ise, ana dili dahi unutturulmuş adamsendeci bir toplum haline gelmemizin başlıca sebebidir. Ve bunda; ‘Hocam, bize Fuzuli’den bir şeyler öğretir misiniz? Diye soran öğrencilerine, ‘Aman çocuklar, adam işe yarar birisi olsaydı, adını fuzuli koyarlar mıydı?’ cevabını veren lise edebiyat öğretmenlerini yetiştiren milli eğitimimizi çok ağır vebâli, hattâ ihaneti vardır. Zavallı öğretmenin, ‘Fuzuli’inin isim değil, mahlâs (takma ad) olduğundan, bunun da fazilet’le ilgisi dışında, şairin mürşidi olan Fazlullah Hz.nin adından alınmış olduğundan haberi bile yok!.. Daha önce de söylemişsem, tekrarı mazur görün; krallık veya imparatorluktan cumhuriyete geçmiş devletlerin hiçbiri, Shakespeare’lerini Corneille’lerini, Petrarca’larını, Cervantes’lerini, Dostoyevski’lerini, bizim yaptığımız gibi, ‘Artık biz çağdaş olduk, yeni kültürümüzde bunların yeri yok’ diyerek kaldırıp çöpe atmamıştır.

Bir başka yanlış da, Mevlana anma töreni tutkunlarının ‘Şeb-i Aruz’ yanlışıdır. Hz.Mevlana’nın, ölüm gününü, Yaratanına kavuşma anlamında ‘şeb-i arûs’ (düğün gecesi) olarak adlandırdığı ‘arûs’un Arapçada ‘gelin’ veya ‘gerdek gecesi’ anlamına geldiğini bilmemekten kaynaklanan bu yanlış, bir öncekine göre son derece masumdur. Ama hiç masum olmayan bir başka büyük hatâ, Aruz’un eski şiirimize ait bir unsur, dolayısıyla Osmanlıca gibi karmaşık ve anlaşılmaz(?) olduğu şartlandırılmasıdır. Bu gülünç iddia gençlerimizin eski kültürümüzden soğutulmasında büyük başarıyla kullanılmıştır. Şimdi gelin, bu gülünç iddiayı aruzla yazılmış yeni bir şiirle hemen çürütüverelim:

Sen tende canımmış gibi nabzımda vurursun,
Yoklukta umutsun bana, varlıkta gurursun..
Bir başka güzel özlemi gönlümde belirse,
Bir başka güzelmiş gibi karşımda durursun
(G.F.Tüzün)

Bu tatlı aşk şiirinin aruzla yazılmış olduğunu kime söyleseniz inanmaz. Bu arada ‘Hem aruz, hem de bugünkü dil; aslâ olmaz!’ diye direnenler de çıkar. Onlara göre bugünün şiiri, üç cümleden üç cümleden ikisi mutlaka devrik (yani baş aşağı) ve benim ‘saptam-suptam’ dediğim ‘saptama’lı, ‘koşul’lu, ‘olanak’lı, ‘gereksinim’li Marksist Türkçeyle yazılmış olmalarıdır. Zavallı gençlerimiz eski yazılı bir metin veya cümle gördüklerinde nasıl hemen ‘Arapça!’ demeye şartlandırılmışlarsa, aruz denince de akıllarına hep Osmanlıca gelecek şekilde yetiştirilmişlerdir. 9 yıl önce ABD’de böbrek ameliyatı olduğum sırada hastanede ziyaretime gelen bir genç, yaşlı dostlarımdan birine eski yazıyla mektup yazdığımı görünce, ‘Hocam, Arapça da mı biliyorsunuz?’ diye sormuş, ‘Hayır evladım, bu Arapça değil, Türkçe!’ cevabına karşılık, ‘Hocam nasıl Türkçe olur, bu resmen Arapça!’ diye ısrar edince, zavallı çocuğu ‘Senin adın Mustafa, Mustafa da Arap ismi, sen Arap mısın?’ diye paylamak zorunda kaldığımı içim burkularak hatırlıyorum. Belki o gün dersten sonra Türk Mustafa ile Arap Mustafa arasındaki dağlar kadar farkı gözünün önüne getirip, Arapça da, Farsça da olmayan (bu yüzden ne Arabın, ne Acemin okuyabileceği) eski Türkçe yazımızla Arapça arasında –bazı harf ve kelimeler dışında- hiçbir benzerlik kurulamayacağını düşünmeye başlamıştır evlâtçık… 

(28 Aralık 1998)

Ebü’l-Bekā er-Rundî’ye ait el-Vâfî fî naẓmi’l-ḳavâfî adlı eserin 973 (1565-66) tarihinde istinsah edilmiş bir nüshasının unvan sayfası
(TTK Ktp., M. Tancî Kitapları)

ARUZ II

İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar zamanında, Kâşgar’da Balasagunlu Yusuf Hass Hâcib’in 1069 yılında yazdığı Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi) adlı 7000 beyitlik manzumeden bu yana, klasik Türkçenin en çok kullanıldığı şiir ölçüsü olan Aruz, Hicretin 2.yılında Mekkeli dilbilimci İmam Halil tarafından ilim haline getirilmiş, önce İran şiirini, daha sonra Afgan, Pakistan, Türk ve kısmen Hind şiirlerini etkileyerek bu dillerin de klasik şiir ölçüsü haline gelmiştir. Aruzun Türkçeye girmesinden önce Türk şiir ölçüsü ‘vurgulu hece sayısı’na dayalıydı. İslam dolayısıyla ilim dili olarak Arapçayı öğrenen Türkler, yeni İran edebiyatının Horasan ve Batı Türkistandaki parlak gelişmesiyle karşılaşınca, edebiyat dili olarak da Farsçayı öğrendiler. Böylece, Müslüman İranlılar nasıl Arap aruzunu kullanarak eski Sâsâni şiirinden tümüyle değişik esaslara dayalı yeni bir İran şiir meydana getirdilerse, 2-3 yüzyıl sonra Türkler de İran örneklerinin taklidinden yola çıkan yeni bir Türk şiiri ortaya koydular. Acem aruzunun 26 vezin kalıbından en çok 12’si Türk şiirinde kullanılmış, Arap ve Acem aruzuna mahsus bazı bahir’ler (vezin aileleri) Türk aruzuna girmemiş, kullanılan bahirlerin de bazı vezinlerin diğerlerinden daha az rağbet görmüştür. Özetle, dillerini ve dinlerini (kelime idhâli dışında) Arap tesirinden koruyup üç dilin sözlüğüyle zenginleşmiş muhteşem bir Osmanlı Türkçesi ve bir Türk Müslümanlığı ortaya koymuş olan atalarımız, şiir ölçülerini de Acem tesirinden koruyarak bir Türk aruzu meydana getirmişlerdir Hâttâ, nisbeten yenice zamanlarda dahi, içlerinde hemen hiç Türkçe kelime olmayan Arapça-Farsça zincirleme tamlamaları peşpeşe sıralamayı marifet sananlara karşı, Mehmet Akif’ten başlamak üzere pek çok şairimiz, aruzu tamamen gündelik kelimelerle –adeta konuşur gibi- kullanan çağdaş bir milli şiir anlayışı ortaya koymuşlardır. Şimdi bu söylediklerimizin örneklemesinde geçelim.

Aruz kalıpları peşpeşe eklenen ‘tef’ile’ adlı parçacıklardan oluşur. En az bir, en çok 5 heceli olabilen bu tef’ileler, 1’den 5 heceliye doğru sırayla şunlardır: Fa’ (gel); Fe’ûl (gelen); Fa’lûn (geldin); Fâilün (gelmedin), Feilün (gelirim), Fe’ûlün (gelirmiş), Mef’ûlü (gelmezse), Mef’ûlün (gelmezsem); Fâilâtü (gelmeseydi), Feilâtü (gelebilse), Fâilâtün (gelmeseydin), Feilâtün (gelecektin), Mefâilün (gelir gelmez); Müstef’ilûn (gelmez dedin); Müstef’ilâtün (geldin ve gördün), Mütefâilün (gelemezmişim).

Fâ, lâ, i , lün, mef, mûs ve tef gibi uzun heceleriyle, Fe, i, lû ve tû gibi kısa hecelerini ‘gelmek’ fiilinin çeşitli kullanılış şekilleriyle örneklediğim bu 18 tef’ilenin ezberlenmesi, aruz vezinlerinin sadece çok kolay öğrenilmesine değil, meraklı olanların bu vezinlerde şiir denemeleri yapmasına da yardımcı olacaktır. Bakınız, en çok kullandığımız vezin ailelerinden bazı örnekler (müzikle de bağlantı kurulabilmesi için, örnekleri tanınmış bestelerden aldım). Önce Remel bahrinin çok ünlü dört kalıbı:

1)Hatıramdan / çıkmaz aslâ / ahd ü Peyma-/nın senin (Hacı Arif Bey)
Bir vefasız /yâre düştüm, /hiç beni yâ-/d etmiyor (Selanikli Ahmed Ef.)
Gözlerin hay-/ran bakarmış /görmeyip ıs-/rârımı(Şerif İçli)

Bunların hepsi de Fâilatun/Fâilâtün/Fâilâtün/Fâilün (yani 3 Fâilâtün +1 Fâilün) kalıbıyla yazılmış ve vezinlerine uygun olan Curcuna ve Devrihindi usûlleriyle bestelenmiştir.

2)Nâmurâdım, /tâliim â-/vâredir (Hacı Arif Bey)
Hastasın, zan-/nım vefâ mah-/zûnusun (Şevki Bey)
Fâriğ olmam /meşreb-i rin-/dâneden (Yesâri Âsım)

Bunlar da 2 Fâilâtün+1 Fâilün (yani Fâilâtün/Fâilâtün/Fâilün) kalıbıyla yazılmış ve yine vezinlerine uygun olan Curcuna ve Ağır Aksak usûlleriyle bestelenmiştir.

3)Ne günâh et-/se açılmaz /iki gönlün /arası (Alâaddin Yavaşça)
Bir nigâh et /ne olur hâ-/lime, ey gon-/ca-dehen (Şekerci Cemil Bey)
Seni coşkun /suların koy-/nuna mehtâ-/b alamaz (Cevdet Çağla)

Bunlar da sadece ilk tef’ilesi Fâilâtün olabilen 3 Feilâtün+1 Feilün (yani Fe (Fâ)ilâtün /Feilâtün /Feilâtün /Feilün) kalıbıyla yazılmış ve yine vezne uygun Ağır Aksak veya Aksak usûlleriyle bestelenmiştir.

4) Bakmıyor çeş –/m-i siyah fer-/yâde (Hacı Arif Bey)
Sen bu yerden /gideli ey /saçı zer (Şevki Bey)

(Son üç hece feilün tef’ilesine oturduğu için ‘sâçı zer’ denmez; saçı zer ‘altın saçlı’ demektir.)

Nereden sev-/dim o zâlim /kadını (Selâhaddin Pınar)

Bunlar da yukarıdaki kalıbın bir tef’ile eksiğiyle (yani Fe(Fâ)ilâtün/Feilâtün/Feilün’le) yazılmış ve yine vezne uygun Aksak veya Orta Aksak usûleriyle bestelenmiştir. Remel bahrine ait bu dört vezinden sonra, Hezec ailesinin yine çok yaygın olarak kullanılmış olan dört kalıbını da inceleyeceğiz. 

(12 Aralık 1998)

Halîmî-i Şirvânî’nin manzum Risâle-i ʿArûż’undan iki sayfa (Süleymaniye Ktp., Damad İbrâhim Paşa, nr. 1151, vr. 75b-76a)

ARUZ III

Geçen yazıda, klâsik şiirimizin temel ölçüsü olan Aruz’un bazı teknik özelliklerinden bahsetmiş, Remel vezin ailesinin en çok kullanılmış dört kalıbıyla yazılmış şiirlerinden besteli örnekler vermiştim. Remelden sonra, Hezec bahrinin yine çok yaygın olarak kullanılmış olan dört kalıbı şunlardır:

1)Yıllar ne /çabuk geçti /o günler a-/rasından (Bimen Şen)
Dil yâre /sini andı-/racak yâre /bulunmaz (Şevki Bey)
Ömrüm şu /biten neşve-/si tâm olsu-/n erenler (Süleyman Erguner)

Bu üç örnek de Türk şiirinde büyük başarı ve akıcılıkla kullanılmış olan Mef’ülü Mefâilü Mefâilü Fe’ülün vezniyle yazılmış ve bu vezne uygun Sengin Semai ve Aksak usûlleriyle bestelenmiştir.

2)Kederden mi /neden bilmem /sararmış ren-/g-i ruhsârın (Nasibin Mehmet)
Yüzüm şen, hâ-/tıram şen, mec-/lisim şen, mev-/kiim Gülşen (Bimen Şen)
Neden hiç dur-/madan sevmiş /bu gönlüm, dur-/madan yanmış (S.Ziya)

Bu örnekler de dört defa tekrarlanan Mefâilün tef’idesinden oluşan vezinle yazılmış ve yine bu vezne Curcuna ve Düyek usûlleriyle bestelenmiştir.

3)Nihansın di-/deden, ey mes-/t –i nâzım (Hacı Faik Bey)
Gurûb etti /güneş, dünya /karardı (Hacı Arif Bey)
Gel ey sâki, /şarâbı tâ-/zelendir (Rahmi Bey)

Bunlar da 2,5 Mefâilün formülüyle kısalttığımız Mefâilün Mefâilün Fe’ülün kalıbıyla yazılmış, Curcuna ve Aksak usûlleriyle bestelenmiştir.

4)Bu akşam gün / batarken gel (Tatyos Ef.)
Ne küstün bi-/ sebeb öyle (Şekerci Cemil Bey)
Senin aşkın-/la çâk oldum (Basmacı Abdi Ef.)

Bu örneklerse 2 Mefâülün formülüyle kısalttığımız Mefâilün Mefâilün kalıbıyla yazılmış, Aksak, Curcuna ve Düyk usûlleriyle kullanılarak bestelenmiştir.

4 veya 2 Müstef’ilün’lü ve 2 Müstef’ilâtün’lü üç kalıbıyla, Recez adı verilen bahir de çokca kullanılmış olanlar arasındadır. Örnekler:

1)Aşkınla ben, /ey nâzenin, /mecbûrunam, /mecbûrunam (Dede Ef.)
Esti nesi-/m-i nev-bahar, /açıldı gül-/ler subh(u)-dem (Hacı Arif Bey)

Her iki örnek de 4 Müstef’ilün’le yazılmıştır.

2)Hicrân oku /sinem deler (Şevki Bey)
Sevdim seni /ey işvebâz (Tanburi Cemil Bey)

Bunlar da sadece 2 Müstef’ilün’le yazılmış örnekler.

3)Cânâ rakibi /handân edersin (Giriftzen Âsım Bey)
Âsude fikrim (âvârelendi )Hafız Yusuf Ef.)
Bir nev-civansın /şûh-ı cihansın (Rahmi Bey)

Bu sonuncu örneklerin de hepsi, Estağfurullah ve Elhamdülillah sözlerinin misâl olarak verilebileceği 2 Müstef’ilâtün kalıbıyla yazılmıştır.

Aruzun değişmez kurallarından biri, sesli harflerle biten mısrâ sonu hecelerinin hep uzun kabûl edilmesidir. Ayrıca örneklerimizde rasladığımız –i ve –u gibi aslında kısa olması gereken hecelerin üzerindeki uzatmalar, aruzun illet (hastalık) denen üç kusurundan biridir. Normal olarak kısa söylenmesi gereken bir hece kalıp gereği uzatılarak okunuyorsa, buna imâle denir (Kederden mi=Mefâilün örneğindeki gibi). ‘Handân edersin’ örneğindeki gibi –n ile e- birleşip tek hece oluyorsa, buna vasl (=ulama) denir ve bu iki kusur meşru, yani kabûl edilir sayılır. Ama örneklerimizde görmediğimiz bir üçüncüsü vardır ki, uzun söylenmesi gereken bir heceyi vezne uydurmak için kısa söylemek gerektir. Adına zihâf denen bu kusur, dili iyi bilmemekten kaynaklanır ve mazur görülmez. ‘Cânanından sen nasıl bıktın gönül’ örneğindeki gibi; tamlama halinde dahi her iki hecesi de uzun olan ‘cânân’ (sevgili) kelimesi, Fâilâtün kalıbına uydurulmak için bozulmuş. Doğrusu, Lem’i Atlı’nın Uşşak şarkısında olduğu gibidir: Neler çektim /neler, cânâ-/n elinden (2,5 Mefâilün).

Aruz bahirleri arasında, bu ve önceki yazıda örneklediklerim dışında, daha az kullanılmış olan bahirlerle, bu bahirlerin bazı vezinleri de vardır ki, pek güzel şarkılar bestelenmiş olmasına rağmen yerim ancak bu kadarına elverdiği, ayrıca bu köşeyi ‘Üç derste Aruz’ kitapçığına dönüştürmek istemediğim için, gönül râzı olmasa da bu az kullanılmış vezinlere maalesef giremiyorum. Aruz bahsi son derece ilgi çekici, hem eğlendirici, hem dinlendiricidir. Ama şiir sanatına fazla yakınlık duymayan okuyucularımıza sıkıcı gelebilir. Onun için şimdilik bu kadarla yetinmek istiyorum. 

(26 Aralık 1998)
Cinuçen Tanrıkorur, Biraz da Müzik

Ali Şîr Nevâî’nin Mîzânü’l-evzân adlı eserinden iki sayfa (TSMK, Revan Köşkü, nr. 808, vr. 252b-253a)

Bozarık bozarık dağların otu

Bozarık bozarık dağların otu
Yârim sen gidersen giderim zati
Yanılır şaşar da bir iş dutarsa
Desinler gelinin gaderi kötü

İstanbul paşası Hadımköy’lüğü
Nazlı yâr da kiralamış yaylıyı
Kendi karayanız orta boyluyu
Şöyle bir yiğitte nazarım kaldı

Bir kuş saldım İstanbul’a öttü mü
İzinliler sılasına getti mi
Selam söylen İsmet’inen Fevzi’ye
Latif askerinin günü yetti mi

Ayağına giymiş bir kara dizge
Allah’ı seversen gurbette gezme
Mektup yazarısan Latince yazma
Latince yazıyı okuyan olmaz

Sivas/Şarkışla
Medine Köseoğlu-İhsan Öztürk

Yeni Nesiller için Bir Mezarlık

2ae72e7a8ae0c85a95cee49356d4126eYedi sekiz seneden beri İstanbul’da eski Türk üslubu revaçtadır. Evkaf’ın inşa ettiği birkaç büyük binadan başka bazı meskenlerde, belediye barakalarında, “Cenyo”nun karşısındaki dükkânların üstünde bu modanın ne kadar sirayet ettiği görülür. Seyr-i Sefain acentesinin pirinç gişeleri bile Türkkârîdir.

Fakat eski Türk eserlerinden aldığımız çizgiler, şekiller ve süsler, dalından kopardığımız gül gibi, yeni yapılar üzerinde solup zeval buluyor; eski çini renklerinin sırrını bir türlü anlayamadığımız gibi eski Türk üslubunun esrarengiz hususiyetleri de gözümüzden kaçıyor.

Gözümüzden yanlış bir tabirdir. Biz eski mimarinin ruhunu ve havasını anlayamadık. Yeni Cami sebilinin saçağını eskisinin tıpkısına taklit etmişler, fakat yeni saçak sebilin üstünde eğreti, ariyet, yabancı duruyor. Henüz birçoklarımızın evlerinde sakladığımız eski Türk eserleri bizim havamıza bir türlü ısınmıyor ve bizim evimize bir türlü sinmiyor. Halınızı ister duvara, ister tavanınıza asınız, ister yere seriniz. Bu hâlâ muallaktadır, sizin evinizin değildir.

*        *        *

Eyüp mezarlığını gezenler, bu kabristanın başlı başına bir eser olduğunu sezmişlerdir. Fakat bu eser kabristanın neresindedir? Orada tane tane taşların belki hiçbir kıymeti yok. Bu taşların üstüne oyulmuş beyitlerin ekserisi bayağı ve manasız şeyler söylüyor. Oradaki türbeler birer mimari harikası, parmaklıklar güzel demircilik numuneleri değildir. Fakat Eyüp Mezarlığı ölüm memleketidir. Koca İstanbul, o kadar hay u huyu, o kadar izdihamı ile bu memleket kadar yaşamıyor. Ölülerimizin Eyüp Mezarlığı’nda, asırlardan beri bozulmamış, rüzgâr esmemiş, insan ciğerlerine girip çıkmamış, kendilerine mahsus, ancak ölülerin kabirler üstünde büyüyen yabani nebatlarla teneffüs ettiği bir havası var. Bu hava bizim sesimizden, şeklimizden, bakışımızdan ürküyor.

Sanatkârlarımız Eyüp’ü anlayamadılar. Türk kelimeleri üzerinde envai ustalıklar yapan şairlerimiz, bu seziş bahsinde Unkapanı’nın gâvur taşçılarından çok geridirler. Geçenlerde Müslüman mezarlarında şair, edip, müverrih, geçen neslin Türk münevverlerinden bazılarının mezarlarını seyrettim. Hissettim ki bizim oturduğumuz İstanbul gibi eski İstanbul Müslümanlarının yattığı memleket de bozuluyor. Bu şairler taşlarının üstüne kitabelerini Edebiyat-ı Cedide Türkçesiyle, rik’a harflerle ve yeni imla ile yazmışlardır, kabirlerinin kenarlarına tohumlarını Avrupa’dan getirdiğimiz çiçekleri ekmişler, ezeli serviler arasında yeni ağaçlar türüyor.

Müslüman ölülerinin bir edebiyatı vardı, kitabeler üzerinde bu şiirleri adeta okumadan anlıyorduk. Taze gelinler, ihtiyar dedeler, küçük yetimler, daha uzaktan taşın ve şiirin garip bir revişi, bir hususiyeti ile belli olurdu.

Türk üslubunun en samimi tecellisi belki camiden, handan, yalıdan, çeşmeden ziyade kabristanlarda görülür. Suriye ile Hicaz’da bunca Müslüman kabristanları dolaştım; hiçbirinde Karacaahmet’in akşam üstü güneşi ve ufku ürperten heybetine rast gelmedim. Acaba “heybet” doğru bir vasıf mıdır? Gurupta Üsküdar semtinin o karaltılı köşesine bakarken duyduğumuz şey, bana henüz kelimelerde manası, resimde çizgisi, musikide sesi keşfedilmemiş esrardan biri gibi gelir.

Türkler köylerindeki çeşmelerinin başına söğüt, makberelerine servi dikiyorlardı. Bu iki ağaç, eski kasaba çarşılarını ılık, müsterih bir gölgeye bürüyen çınar gibi Türk dehasının ihtimal uzun İstanbul minareleri kadar şayan-ı hayret bir buluşudur.

Belki cüretkârane bir fikirdir: Fakat biz kendimiz için şehrin başka bir yerinde başka bir mezarlık bulmalıyız. Evkaf Hanı, vakıa eski Türk üslubunun bir bid’atidir. Fakat hiç olmazsa Süleymaniye Camii’ni bozmuyor. Nice asırlardır nice bin Türk neslinin Eyüp sırtında teneffüs ettiği havayı, kemiklerinin tozuyla besledikleri nebatları, bütün nüsgunu onların çürümüş naaşlarından emen servileri bozmaya ne hakkımız var? Bu hürmetsiz, hissiz ve zevksiz neslin tahribatı önünde mezar taşları olsun bir hudut olamaz mı? Bir padişah, bir sanatkâr, bir şair Eyüp’ün bu sessiz sırtları üstündeki ölüler arasına naçiz bir tane gibi karışıyor. Mezarlıkların bu sükûtu içinde çirkin bir yaygaraya benzer taşlar dikmek ve yeni hitabetimiz, yeni imlamızla esrarengiz servi rüzgârlarını ürkütmek hodkâmlıkların en şenîi değil mi?

Bu neslin ölüleri Eyüp Mezarlığı’na layık değildir. Gülünç mezarlarımız için Şişli sırtlarında veya Amerikan Koleji arkalarında bir mezarlık arayalım.

Falih Rıfkı Atay
Dergâh Dergisi, sayı 3, 16 Mayıs 1921

a4d74edb8052ff07233e6652ae294e47

Ezan ve Kur’an

Birçok günlerimi Ziya Gökalp ile konuşarak geçirdim. Diyarbakır’ın bir harika olan bu oğlu konuştuğu zaman istikbalin muhayyel bünyanını kuran dev gibi bir mimara benzerdi; ilk Müslümanlar gibi mütedeyyin ilk Türkler gibi bani idi. Maziyi arkasına çevirmiş sabit bir bakışla yalnız istikbale bakardı. Maziye karşı daüssılamı hararetle söylediğim bir gün dedi ki:

Harabisin harabati değilsin4b3020b886f39c19268657614c5e9486
Gözün mazidedir ati değilsin

Ben de mazinin kulağıma fısıldadığı bir ses ile cevap verdim.

Ne harabi ne harabatiyim
Kökü mazide olan atiyim.

dedim.

Bir cevaptan başka bir manası olmayan bu sözde sonraları hissettim ki, küçük bir hakikat varmış. Mütarekeden sonra maziye karşı daüssılam arttı. Kendimi avutmak için tek başıma İstanbul’da geziniyordum. Bu şehirde geçen beş asırlık hayatımızın safhalarını birer birer hissettikten sonra gönlüm bir merhalede tevakkuf etti.

Fatih’in Edirne’den İstanbul üzerine yürüdüğü 857 senesinin baharını hissettim. Edirne’den İstanbul üzerine o yürüyüş; yirmi iki yaşında bir çocuk olan o Fatih; Kostantiniyye fethine dair bir hadisin müjdesini hisseden o asker; tarihin en büyük faslını açmaya gelmiş olan o ejder gibi toplar Gelibolu’dan gelen o binbir yelkenli, beyaz donanma; hâsılı o safha kalbimde canlandı. Elli yedi gün süren muhasaradan ihtiyar Akşemsettin’in kocamış bir kartal gibi kollarını açarak top gürültüsüne karışmış bir sesle: “Ya müfettiha’l-ebvab!” diye bağırdığı tepelerden surlara baktım. İhtiyar Karaca Bey’in Rumeli askerlerini yıldırım gibi boşaltarak kırdığı Edirnekapı ve Tekfur Sarayı burçlarının üstünde oturdum. Zağanos Paşa’nın elli yedi gün Türk hamlesiyle yıkmağa çalıştığı Eğri Kapı ve Haliç kulelerini gezindim. Yedikule’den Eyüp’e kadar, Topkapı’dan Edirne’ye kadar, Türk ordularının bir sel gibi taştığı uzun yolda yürüdüm. Topkapı’dan Edirnekapı’ya kadar giden büyük surun orta kapısından şehre girdim. Rumi Mayısın yirmi dokuzuncu Salı sabahı şafak sökerken, fetih askeri ilk defa buradan girmiştiler. O şafak vaktini, müthiş mahşeri 857 seneden beri İslam’ın muntazır olduğu o sabahı, o büyük saatleri, o coşkunluğu, o sevinci bütün kalbimle hissettim.

Fatih’in büyük tabutunun cephesinde duran destarı, Bellini’nin meşhur resmi kadar canlı bir tasvirin vehmini veriyordu. Fakat bu gördüğüm rüya maizdi. Bir gün Ayasofya minaresinden ezan okunduğunu işittim. 857 senesinin o sabahından beri asırlarca günde beş defa okunmuş olan bu ezan, hal-i vâki’di. Bu ezanı dinlerken Fatih’i asıl manasıyla ilk defa idrak ettim.

Yine bir gün padişahımızın Topkapı Sarayı’nda Revan Köşkü’nü ziyaret ediyordum; uzaktan Kur’an okunuyordu, yavaş yavaş sese doğru yaklaşırken nereden geldiğini ziyaretimde rehber olan zata sordum. Dedi ki: “Hırka-i Saadet Dairesi’nden geliyor.”

Peygamber Efendimiz’in hırkasını sakladığımız cennet gibi yeşil bir odanın Türkkâri penceresi önünde durduk. İçerde iki hafız vardı. Biri ellerini kavuşturmuş gözlerini yummuş oturuyordu, diğeri diz çökmüş, müsterih ve yüksek bir sesle okuyordu, rehberime sordum: Hırka-i Saadet önünde Kur’an ne zaman okunur? Dedi ki: “Dört asırdan beri her saat! Geceli gündüzlü.”

Yavuz Sultan Selim’in Hırka-i Saadeti Mısır’dan getirip bu odadaki mevkiine koyduğundan beri kırk hafız nöbetle Kur’an okur. Türk tarihinde bir dakika bile buradaki Kur’an sesi kesilmemiştir.

Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki manevi temeli vardır: Fatih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor! Selim’in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur’an ki hâlâ okunuyor!

Eskişehir, Afyonkarahisar’ın, Kars’ın genç askerleri siz bu kadar güzel iki şey için döğüştünüz!

Yahya Kemal
Tevhid-i Efkâr, 30 Mart 1922

D5gd0-xXkAAWbN4

Sultanım, biz sizi Müslüman bilirdik!

267px-Fatih_Sultan_Mehmed_und_Ali_KuşçuPierre Simon Laplace, daha sonra Alman filozofu İmmanuel Kant’ın ismiyle birlikle Kant-Laplace kuramı denilecek Güneş sisteminin kökeni sorununu çözmeye çalışan kozmogoniye ilişkin kuramını ele aldığı Exposition du système du monde [Alem sisteminin açıklanması] adlı eserini Napolyon’a sunar. Napolyon, eseri büyük bir dikkatle okuduktan, içerdiği kuram üzerinde ayrıntılı bir biçimde düşündükten sonra Laplace’ı davet eder ve aralarında şu konuşma geçer: “Kuramın oldukça ilginç ve güzel; ancak Tanrı’yı göremedim; Tanrı bu kuramın neresinde?” Laplace yanıt verir: “Kuramımda Tanrı’ya gerek duymadım, ihtiyaç hissetmedim”.

Laplace’ın Ali Kuşçu ve Napolyon’un Fatih Sultan Mehmed olduğunu varsayalım -ki Ali Kuşçu’nun kendi dönemindeki astronomi, hatta kosmoloji sistemine göre farklı sayılabilecek görüşleri vardır ve bunlar yazılıp sunulmuştur-. Fatih’in, tıpkı Napolyon gibi, kitabı okuduktan ve üzerinde çalıştıktan sonra Ali Kuşçu’yu davet ettiğini ve “Kuramın oldukça ilginç ve güzel; ancak Tanrı’yı göremedim; Tanrı bu kuramın neresinde?” diye sorduğunu düşünelim. Ali Kuşçu’nun -ve İslam medeniyetinde yaşam sürmüş tüm filozof-bilginlerin- böyle bir soruya verebileceği tek ama tek bir yanıtı vardır: “Sultanım! Biz sizi mümin bilirdik”.

Bu ‘örnek’in yakın dönem Türk düşünce tarihinde hüküm süren zihniyeti en iyi şekilde temsil ettiğini düşünüyorum. Öyle ki, bugün Türkiye’de benzer bir durum vuku bulsa dinî/İslamî hassasiyeti olan ya da olmayan insanların tavrının ne olacağı/olabileceği sorulsa yukarıda örneğe bakılarak yanıt verilebilir. Başka bir deyişle herkesin, ister taraf ister karşı-taraf, Laplace-Napolyon ‘-gibi’ düşüneceği ve davranacağı; hiç kimsenin Ali Kuşçu-Fatih ‘-gibi’, bırakın davranmayı, akletmeyeceği bile rahatlıkla söylenebilir. Peki niçin?

Bugün sahip olduğumuz bir çok kavramın yaşı yüz, bilemediniz ikiyüz yıl öteye gitmez. Diğer bir deyişle sahip olduğumuz, kullandığımız, kendileriyle düşündüğümüz, dünyayı yorumladığımız, anlamlandırdığımız kavramların kökleri, karşılıkları kendi medeniyet mirasımızda ne kadar mevcuttur? Elbette burada kasedilen dünya-tasavvuruna ilişkin kavramlar değil yalnızca; anlam dünyamızı belirleyen dünya-görüşüne ilişkin kavramlar. Örnek olarak sahip olduğumuz ‘din’ kavramı ile muhtevası ne kadar bize ait, ne kadar geri götürülebilir; kısaca kaç yaşında? Kanımca bugün ister taraf ister karşı taraf olsun kullanılan din kavramı ‘İslamî’ değil; hem din olarak hem de medeniyet olarak İslamî değil. Öte bir ifadeyle bugün herkesin hem olumlu hem de olumsuz bir biçimde kullandığı din kavramının içeriği bizim medeniyetimizde mevcut mudur? Bu soru diğer pek çok kavram için dahi sorulabilir.

Bir örnekle denilenleri daha anlaşılabilir kılmaya çalışalım: ‘Evrim Kuramı’ üzerinde Türkiye’de yürütülen tartışmalarda dinî hassasiyete sahip olan kişilerin ‘din adına’ ürettikleri düşüncelerdeki ‘din’ kavramı ne kadar kendilerine aittir? Bu tartışmalarda kendi medeniyetlerine ait tarihî mirasla ne kadar muhatab olmuşlar; benzer konulara ilişkin tarihte vuku bulan örneklerle ne kadar ilgilenmişlerdir? Aynı biçimde ‘bilim’, ‘madde’ ya da ‘akıl’ adına dini eleştirenlerin sahip olduğu ‘din’ kavramı mensup olduklarını düşündüğümüz kendi kültürlerinde mevcut olan bir din midir; düşmanlık gösterdikleri, karşı durdukları din kavramının kendi mensubiyetleri itibariyle yaşı kaçtır? Pek çok örnekte benzer soruları sormamızı mümkün kılan bu tavrın, bu davranış biçiminin kaynağı nedir?

Bu tavrın, davranış biçiminin kaynağı bilindiği üzere -takdir edileceği gibi ayrıntılarına bu yazıda girilemiyecek- Türk yenileşme hareketidir. Batı Avrupa’daki gelişmelerden, özellikle Fransız materyalist-pozitivist dünya görüşünün kavramlarından etkilenen kişiler, bu kavramların hangi zamana ve zemine yönelik olduğunu dikkate almadan, mutlaklaştırarak kendi dünyalarına aktardılar: Kilise ile cami, papa ile halife, İslam ile Katoliklik gibi, hem muhtevası hem de delaleti açısından farklı pek çok kavram birbirine karıştı. Bu dünyanın mensupları ise -ayrıntılar bir yana- materyalist-pozitivist dünya görüşüne yine Batı Avrupa’da üretilen eleştirileri dikkate alarak karşı durmaya çalıştılar. Kısaca başkalarının sorularına, bu soruların kendi topraklarında mevcut olup olmadığına bakılmaksızın, yine başkaları tarafından verilen yanıtların kavgası yapıldı. Bu nedenledir ki yakın dönem Türk düşünce tarihi -soruları anlamlı olmaksızın- ‘başkalarının yanıtları üzerinde’ yapılan anlamsız bir kavganın tarihidir. Ne dini eleştirenlerin din kavramı bu dünyada mevcuttu ne de bu eleştirilen dini savunanların din kavramı… Eleştirenler Katolikliği kendi dinleri zannederek eleştirdiler; savunanlar ise yine Katolikliği kendi dinleri zannederek savundular. Bu soruların -büyük oranda- kendi soruları ve sorunları olmadığını anlayamayan yeni-yetme aydınları bir nebze anlamak mümkün iken savunan tarafın tavrını anlamak oldukça zor. Neticede her iki tarafta kendi tarihi ile bağlarını keserek başka bir tarihe bağlandılar ve o tarihteki yanıtların -hala soruların değil- kavgasını başka bir toprakta yürütmeye devam ettiler; ki kanımca bu durum halen sürmektedir.

Denilenleri anlamak için yakın dönemde dinî -artık buna İslamî demek ne kadar mümkündür?- hassasiyeti olan Şehbenderzade Ahmet Hilmî, İsmail Fenni Ertuğrul, Nurettin Topçu, Necip Fazıl gibi aydınların ve düşünürlerin kaynaklarına bakmak yeterli olacaktır: Bergson, Blondel, Fransız katolik yeni-Thomacılar vb… Bu kaynaklar, kendi medeniyetlerinin çerçevesinde ortaya çıkan sorulara karşı üretilen yanıtlardır. Bu kaynakların soruları ne kadar mensup olduğumuz medeniyete ait değilse yanıtları da değil. Örnek olarak, Batı Avrupa’da gelişen felsefe-bilim, kısaca modernite diyelim, bir yönüyle Katolik kilisesine karşı geliştirilen ‘sahih bir itikad arayışı’nın neticesiydi. Bu dönem filozof-bilginleri ‘teolojik’ açıdan da Katoliklikle çarpışıyordu; ve dahi İslam’a daha yakındı. İlginçtir ki hem Tanzimat döneminde hem de, özellikle günümüzde, modern felsefe-bilim hareketlerini eleştiren İslamî hassasiyeti olan kişiler, farkında olmadan, Katoliklikle aynı cephede buluşuyorlar.

Kısaca dendikte, bugün Türkiye’de dinî hassasiyeti bulunan kişilerin siyasî, ilmî, ahlakî sorunlar karşısında gösterdikleri ‘dinî’ tepki pek de ‘İslamî’ değil; kanımca çokça Katolikvarî -ki o da ne kadarsa-. Öyle uzağa gitmeye gerek yok: Evrim kuramına yönelik iş görenlerin kaynaklarının kendi medeniyetlerinde karşılıkları yok; tersine Dünya Katolik Örgütleri’nin ürettiklerine yaslanıyorlar. Dinî diyalog tartışmaları etrafında geliştirilen söylemlerin de muhtevası büyük oranda Katoliklik. Öyle ki, başta Türkiye olmak üzere İslam dünyasında din tasavvuru gittikçe İslamî muhtevasını kaybetmekte; Katolikvari bir içerik kazanmaktadır. Bu hakikati tespit için muhtelif sahalarda telif edilen kitapların kaynakçalarına bakmak yeterli: Hangi dillere aitler; kavram örgüsünde yer alan terimlerin yaşları kaç; kökleri hangi felsefe-bilim sistemlerine yaslanıyor. O kadar ki Kur’an-ı Kerim üzerine yazılan bir kitapta, bırakın kadim tefsir eserlerini, Kur’an-ı Kerim’in kendisi bile kaynak olarak kullanılmıyor. Başkasının tarihinde yaşamak buna denir herhalde. Çözüm ise Laplace-Napolyon olmak ile Ali Kuşçu-Fatih olmak arasında bir yerde.

İhsan Fazlıoğlu
Anlayış Dergisi, (Sayı 12), Mayıs 2004

Hâtıra

1831 yılının Ocak ayı… Ramazan’ın ilk günleri… Sultân II. Mahmud’un başimamı Zeyne’l-âbidin Efendi, mûsikî ilmiyle pek uğraşmamış olmasına rağmen, olağanüstü kâbiliyetiyle fevkâlâde Kur’an-ı Kerîm okuyan bir zat… Sarayın başmüezzini ise Türk Mûsikîsi’nin gelmiş geçmiş en büyük birkaç ustasından biri; Hammâmîzâde İsmâîl Dede Efendi…Zeyne’l-âbidin Efendi terâvih namazı kıldırıyor ama, işi hiç de kolay değil… Çünki hemen arkasında en üst düzeyde besteler yapabilecek kadar mûsikî bilen bir pâdişah, müezzin mahfilinde ise başmüezzin Dede Efendi, diğer müezzinler: Dellâlzâde, Şâkir Ağa, Mutafzâde, Eyyûbî Mehmed Bey… Gelenek üzre, her dört rekatta bir verilen aralarda, Dede Efendi ve diğer müezzinler hangi makamdan ilâhî okursa, o makamdan Kur’an-ı Kerîm okunmaya devam edilecek…

Zeyne’l-âbidin Efendi bu güç işin üstesinden gelmeye geliyor ama, tâbir câizse alnının damarı çatlıyor… İbâdet ederken, diğer yandan da bu mûsikî ziyâfetini zevkle izleyen sultân, bir gün İmam Efendi’ye, “Bizim Dede seni epeyce sıkıyor amma maaşallah sen de ondan hiç geri kalmıyorsun!” iltifâtında bulunur. Bu iltifâttan cesâret alan İmam Efendi ise, “Sultânım, müezzinbaşı kulunuza bendeniz de bir azizlik yapmak istiyorum ammâ…” der…

Sultân bu azizliğin ne olacağını sormaya bile lüzûm görmeden, “Hay hay! Hep o sana yapacak değil a!” diyerek Zeyne’l-âbidin Efendi’ye izin verir. Mûsikîşinaslar iyi bilirler ki Ferahfezâ makâmı, Acemaşîran makâmının pest taraftan Bûselik çeşnisiyle genişlemesinden oluşan bir birleşik makamdır. Zeyne’l-âbidin Efendi, Sultân III.Selîm döneminde Musâhib Seyyid Ahmed Ağa tarafından terkîb edilen ancak o güne kadar hiç eser bestelenmeyen bu makâmı, zaman zaman Acemaşîran yaparken doğal bir akışla kullanır ve yeni bir makâm îcâd ettiğini zannedermiş… Dede Efendi’ye yapacağı oyun da Ferahfezâ üzerine; İmam Efendi, son dört rekata girilirken gelenek üzre yapılması gereken Acemaşîran yerine Ferahfezâ yapacak, ancak bu makamdan bestelenmiş ilâhî olmadığından, Dede Efendi, Acemaşîran bir ilâhî okumaya mecbûr kalacak…

Hemen ertesi günün akşamı, son dört rekata girilirken müezzinler alışıldık üzere Acem perdesi açmış, ancak İmam Efendi ilk cümlelerden îtibâren diziyi Ferâhfezâ’ya meyyâl seyrettirmeye başlamıştı. Dede, daha ilk rekatta seyirdeki farklılığı sezdi… Dizi, ikinci rekatta da pest bölgeye yönelince hemen yerinden kalkıp öğrencisi Dellâlzâde’ye “Siz idâre edin!” diyerek, müezzin mahfilinin bir köşesine çekildi ve pek meşhûr ilâhî güftelerinden, “Şûride vü şeydâ kılan, yârin cemâlidir beni” dizelerini, kalan iki rekat kadar bir zamanda Ferahfezâ makâmında besteleyiverdi.

Tam zamanında yerine geçerek müezzinlere “Bana peyrevlik edin!” yani “Beni dikkatle izleyerek eşlik edin” deyip o anda bestelediği muhteşem ilâhîyi müezzinlerle birlikte mükemmel bir şekilde okudu. İmam Efendi şaşkınlık içinde, Sultân ise gülümseyerek ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Terâvih tamamlandığında Sultân, Dede’yi yanına çağırıp, “Dede, bu makâmınızın adı nedir?” diye sordu. Dede, makâmı ve eseri nasıl bestelediğini anlatınca, Sultân gülümseyerek, “Bu terkip benim pek hoşuma gitti, adı gibi ferahlık verdi…” diyerek Dede’ye bir hayli iltifâtta bulundu ve sarayın tüm müzik gurubunu bir fasıl yapmak üzere Serdâb Kasrı’na davet etti.

Serdâb Kasrı, anlatılanlara göre Topkapı Sarayı’nın hemen arkasında Sarayburnu’nun hâkim bir noktasında yer almış, Türk mîmârîsinin şâheserlerinden biriydi. Büyük salonunun duvarları aynalarla kaplanmış ve aynaların arasına türlü çiçeklerle bezenmiş çeşmeler yerleştirilmişti. Salonun ortasında enfes bir fıskiyeli havuz ve hemen üstünde türlü şamdanlarla bezeli şâhâne bir âvize yer alıyordu. Gece mumlar yanınca karşılıklı yer alan aynaların çiçek renkli ışıkları, su sesleriyle birleşir, gönüllere gerçekten ferahlık verirdi.

İşte Dede Efendi’nin idâresinde Dellâlzâde, Şâkir Ağa, Çilingirzâde, Suyolcuzâde, Kömürcüzâde ve Basmacızâde’nin hânende; Kazasker Mustafa İzzet Efendi ve Sâid Efendi’lerin neyzen; Rızâ Efendi, Mustafa ve Ali Ağa’ların kemânî; Nûman, Zeki Mehmed, Ârif ve Necîb Ağa’ların da tanbûrî olarak yer aldıkları bu emsâlsiz mûsikî heyeti, o gün Sultân II. Mahmud’a Serdâb Kasrı’nda Arazbarbûselik Faslı’nı icrâ ettiler.

Sultân faslın sonunda, “Bu gece pek tatlı bir vakit geçirdim; âdeta kendimi cennette zannettim. Arazbarbûselik Faslı şimdiye kadar bu derece parlak okunmamıştı.” deyip Dede Efendi’ye dönerek, “Dedem! Bu gece terâvih namâzında meydana çıkardığınız Ferahfezâ makâmından bu kasır için bir kâr ile beraber senden mükemmel bir fasıl isterim. Kâr’ın güftesiyle bestesi Serdâb’ın şu hâlini, suların akmasını, ışıkların âhengini tasvir etsin. İnşaallah bayramdan sonra yine burada dinleyelim.” dedi.

İşte Dede’nin muhteşem Ferahfezâ Muhammes Kâr’ı (Kasr-ı Cennet), Ferahfezâ Frengîfer Beste’si (Ey kâşı keman, tîr-i müjen cânıma geçti), Ferahfezâ Ağırsemâîsi (Bir dilber-i nâdîde, bir kâmet-i müstesnâ), Ferahfezâ Yürüksemâîsi (Bu gece ben yine bülbülleri hâmûş ettim) ve hattâ tüm Türk Mûsikîsi repertuarının en önemli eserlerinden biri olan Ferahfezâ Mevlevî Âyini bu olaydan sonra bestelenmiştir.

Rauf Yektâ Bey

0x0-1524912622070

Menâkıb (Ebu Kubeys sırtlarında)

Taberî’deki (Müddessir Suresi; 1-5. ayetlerin tefsiri) bilgiler şöyledir:

(Hadis alimlerinden) Zührî anlatıyor: Bir ara Resulullah’a gelen vahiy kesintiye uğradı. Hz. Peygamber bundan ötürü oldukça üzüldü. Öyle ki, dağların yüksek tepelerine çıkıp oradan atlamayı (ve intihar etmeyi bile) düşünüyordu. Atlamak üzere dağın zirvesine çıktığı her defasında Hz. Cebrail karşısında peyda oluyor ve ona “Şüphesiz sen Allah’ın nebisisin” diyordu. Böylece gönlü sıkıntıdan kurtulup, huzura kavuşurdu.

MEKKE GRAVUR

Meğer Müziğimizi Yunanlıdan Almamış mıyız?

ABD’den Japonya’ya, Güney Amerika’dan İskandinavya’ya, musikimiz üzerine yabancılar tarafından yapılan çalışma ve yayımlar o kadar çok ki, onların müziği üzerine bizim yaptığımız araştırmalar ancak sıfır mesabesinde. Batılı müzisyen veya müzikologlar için bu cazibenin sırrı, bizim müziğimizdeki bazı özelliklerin onların müziğinde bulunmamasıdır: makam, usul, taksim ve gazel gibi. Hernekadar İspanyol halk müziğinde, Arap etkisinde gelişen Endülüs kültürünün ortaya çıkardığı, flamenco, malaguenas, granadinas, cante jando vb. türlerle, Afrika kökenli Amerikan halk müziğinin blues’ları ve klasik jazz emprovizyonları, bizim halk müziğimizdeki maya, bozlak, elezber vb. uzunhava ve türleri ile serbest saz açışlarına benzetilebilirse de, klasik müziğimizdeki taksim ve gazel formları ne amaç, ne felsefe, ne de teknik bakımından Batıda gelişen türlerin hiçbiriyle kıyaslanamaz. İşte bizim müziğimizin Batılı için taşıdığı cazibe (onlara üniversite-akademi-konservatuar tezleriyle sayısız yayımlar yaptıracak kadar), buradan kaynaklanır.

Gelin görün ki ülkemizde, Tanzimat depreminden bu yana bir tür çağdaşlık etiketi olan çoksesli müziğin hayranları arasında; sözünü ettiğim yayımlarla Batılıların yaptığı Türk müziği plak-kaset-CD’lerinden haberleri olmadığı halde (kendi müziklerini hiç tanımadıkları ve ilgilenmedikleri için –çağdaş olmanın şartıdır bu!), “Bu müzik zaten bizim değil ki! Arap-Acem-Bizanstan alıp kendimize mal etmişiz.. Açın Atina Radyosunu bizim makamların nereden alındığını görün” gibi papağan tekerlemelerine meraklı olanlar maalesef çoğunluktadır. Oysa dünyadaki bütün iyi müzisyenlerin bildiği gibi, Atina Radyosunda ve bütün Yunanistan’da dinlenenlerin büyük bir kısmı Rumca sözlü Türk Müziği’nden başka bir şey değildir.

Geçenlerde Finlandiya’dan Dr.Risto P.Pennanen adında bir müzikolog ziyaretime gelmişti. Kullanılan sazlar itibariyle aslı ‘Smirnetiko’ (İzmir Şarkıları) olduğu halde, bilgisiz müzisyenlerimizin halkımıza ‘Rembetiko’ diye tanıttığı Rum müziğinde, yüzyıl başından beri çalınıp söylenen parçaların Türkçe asılları üzerinde doçentlik yapıyormuş. Bana dinlettiği kasetlerde “Darıldın mı gülüm bana, hiç bakmıyorsun bu yana” dan tutun, “Yalı kenarında zülfüm tararım”a kadar bütün türkü, gazel ve taksimlerde, Rumca sözlerin arasına serpiştirilen “of, aman, canım, nûrol” gibi Rumcalaştırılamayan sözlere dikkatimi çekti. Kanun,keman, ud (uti) ve klarnet taksimleri kadar, mesela Yunanlıların Ümmü Gülsüm’ü Rosa Eskenazi ile diğerlerinin söylediği Rumca gazellerdeki halis (ve gerçekten çok temiz) Türk uslubunu görmemek için, müziğimizin, dil engelinin de üstüne çıkarak güzelliğini kabul ettirme gücüne hayran olmamak için, sadece kulakların değil, beynin, kalbin ve ruhun da toptan sağır olması lazımdır.

Güzellik duygusu sadece bir ırka münhasır değildir elbet; ilim gibi insanlığın ortak malıdır. “İnnallahe cemilün, yuhibbu’l-cemal” hadis-i şerifinde de görüldüğü gibi, “Güzeli seven Güzel Allah’un kulları da tabiî ki gerçekten güzel olanı seveceklerdir. Ayrıca, sadece güzeli sevmek değil, hristiyan da olsalar, O’nun son elçisinin adını –farkında bile olmadan- zikredip duracaklardır. Nasıl mı? Mevlevi Ataullah Ef., “Aman lafzı senin ism-i şerifinle müsavidir/Anınçün aşıkın zikri ‘aman’dır ya Resulallah”, yani “Ey Allahın elçisi, aman sözü senin mübarek ismine eşittir, işte bu yüzden aşıklar hep ‘Aman’ der dururlar*” diyor. Görüldüğü gibi, kendi müziğimiz olmadığı için müziklerini almak zorunda kaldığımız (!) Yunanlı kardeşlerimiz, şarkılarında “Aman,aman!” derken, bir yandan, en az 500 yıldır çalıp söyledikleri müziği kimden aldıklarını açıklamakta, bir yandan da “alemlere rahmet olmak ve güzellikleri tamamlamak için” gönderilmiş olan SON ELÇİ’nin adını zikredip durmaktadırlar. Anlayan kulaklara ve duyan beyinlere!…

* Eski şairlerimizin tarih düşürmede kullandıkları Ebced hesabına göre, ‘aman’ ve ‘Muhammed’ kelimelerinin ikisi de 92 sayısını verir; beyitte işaret edilen eşitlik budur.

23 Eylül 1995
Cinuçen Tanrıkorur, Biraz da Müzik, s.33-34-35.

Osmanlı mûsikîsinin Farabî tarafından Bizans’tan tercüme ve iktibas edildiği iddiasına gelince, Fransız müzik bilginlerince yazılmış olan Larousse de la Musique‘teki “Bizans Müziği” maddesine bir göz atmak dahi, bu iddianın ilmî disiplinden ne kadar uzak olduğunu ispata yeter. Aynen tercüme ediyorum: “Bizans mûsikîsinin yüzyıllarca Türk mûsikîsinin büyük etkisi altında kalmış olması, XIV. yy.dan önceki hâli hakkında fikir edinilmesine imkân bırakmamaktadır (Paris 1957, C. I, s.144). Ayrıca, Farabî Türk olduğu için başka bir müzik arama ihtiyacında olamayacağı gibi, müzik de kitap olmadığı için tercüme de iktibas da edilemez. Gökalp, politikasına uygun düşmediği için, bunların öğrenemeden göçtü. Ama asılsız fikirlerine -doğru zannedip- kapılmış olanlarla, Sarısözen’den bu yana bu politik yalana ister-istemez âlet olmuş olan “folklorcu”larımız bilmelidirler (esasen pekâlâ da bilmektedirler)…

Cinuçen Tanrıkorur, Biraz da Müzik, s.25

Daha teferruatlı malumat için, Sadeddin Arel’in Türk Musikisi Kimindir kitabından alıntılanan aşağıdaki makalelere bakabilirsiniz:

İran Musikisi 1, 2;
Arap Musikisi 1, 2, 3, 4;
Eski Yunan Musikisi 1, 2, 3, 4, 5;
Bizans Musikisi 1, 2, 3.