Albüm Adı: CÖNK IIII GÖÑÜL
Neşir Tarihi: 19.06.2026
Vokal: Özgür BAĞLIYALNIZ & Mine’l
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ
Şiirler: Karac’oğlan, İsmet Özel, Ergin Günçe, Baudelaire, Rimbaud, Ezra Pound, Orhan Veli, Ziya Osman Saba, Turan Oflazoğlu
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Ersin A., Âdem İZ
ŞARKI LİSTESİ:
1- Çekemem Bu Derdi Bölek Seninle
2- Güzel Ne Güzel Olmuşsun
3- Nazlan
4- Kalbim
5- Hatıralar Annesi
6- Özlem
7- Bana Ne Sendeki Dirlik Düzenlik
8- Çay Evi
9- Doğu Ekspresi
10- Eskiler Alıyorum
11- Hinlik
12- Rabbim Nihayet Sana
13- Sesin
ÇEKEMEM BU DERDİ BÖLEK SENİNLE
[ŞİİR, Laedri]
Yine gam yükünün kervanı geldi
Çekemem bu derdi bölek seninle
El aman yosmalar çaresiz kaldım
Çekemem bu derdi bölek seninle
Gel hadi el ele dağlardan aşak
Engin geçek yücelere ulaşak
Sevinci paylaşak gamı paylaşak
Çekemem bu derdi bölek seninle
[BENT]
Vurmadan başa gazel
Yabana esmeden yel
Uzatıp yârim bir el
Buralardan gel gidek
Gözlerim zulmü gördü
Zalimler hüküm sürdü
Vicdanlar sanki kördü
Ver elini, gel gidek
Dünya köhne bir hanmış
İçinde canlar yanmış
Ruhumuz buna kanmış
Şu diyardan gel gidek
Gölge düştü şanıma
Kıydı tatlı canıma
Alıp seni yanıma
Dağ başına, gel gidek
Ne mecnun var ne leyla
Gayri satılır parayla
Ölüm gelip sırayla
Can almadan, gel gidek
Ekmeği taştan katı
Yıkılsın saltanatı
Eğerleyip kıratı
Enginlere gel gidek
Pula kul olanlardan
Saçını yolanlardan
Geride kalanlardan
Kaçalım da gel gidek
Gönül gözü körleşti
Zalimler hep birleşti
Dert sineme yerleşti
Devasına gel gidek
Ne iz kalsın ne de toz
Ne bahar var ne de yaz
Tükenmeden doğru söz
Nasip ise, gel gidek
Giden dönmez yolundan
Tutan olmaz kolundan
Anlamazlar hâlinden
Dönülmeze gel gidek
Çiğneniyor karınca
Zalim hükmü verince
İnceldiği yerince
Kopan yere, gel gidek
Şu vitrinler süslüdür
Garipler hep yaslıdır
Yüreğimiz hislidir
Tenhalara gel gidek
Kuşluk vakti revanda
Kalmadan bu ziyanda
Bu sabah ilk ezanda
Çık yanıma gel gidek
Eşya ruha yük oldu
Boynumuz bak büküldü
Üstümüzden döküldü
Çırılçıplak gel gidek
Tükendi bak tüm varım
Faydası yok bu kârın
Hesabı zor zararın
Helalleşip gel gidek
Gonca gülü dererekten
Muradına ererekten
Oynayıp da gülerekten
Bayram gibi gel gidek
Diz dize gel verek yâr
Postu da gel serek yâr
Sırrına gel erek yâr
Halvetlere gel gidek
Kimse bilmez sırrımı
Çeken olmaz kahrımı
Özgür adlı mezarı
Kazmaya yâr, gel gidek
[ŞİİR, Laedri]
Bağımıza gazel düştü güz oldu
Geçti yaz ayları akşam tez oldu
Derdim bin iken de bin beş yüz oldu
Çekemem bu derdi bölek seninle
Gel kanat ol gönül kuşum üstüne
Söyle ne dilersen başım üstüne
Ölürsem yazılsın taşım üstüne
Çekemem bu derdi bölek seninle
GÜZEL NE GÜZEL OLMUŞSUN
[ŞİİR, Karac’oğlan]
Güzel, ne güzel olmuşsun
Görülmeyi, görülmeyi
Siyah zülfün halkalanmış
Örülmeyi örülmeyi
Örülmeyi örülmeyi
Örülmeyi örülmeyi
[BENT]
Salınıp meydana çıktın
Gün, doğduğuna utansın
Beni bir bakışla yaktın
Can, durduğuna utansın
Sürünmüşsün yaban koku
Tenin çiçeklerin kökü
Bastırırsın, yoktur hakkı
Itır, koktuğuna utansın
Yayla yeli vurur döşe
Benleri dağılmış başa
Yâr sinemi vurdu taşa
Taş, kırdığına utansın
Dedim dilber, adın nedir?
Dedi, âşığa cilvedir
Gönül kuşum pervanedir
Od, yaktığına utansın
Başın koydun kuş tüyüne
Dalıp gittin o düğüne
Uyanırsın ya bugüne
Düş, bittiğine utansın
Yürüdün iz ettin yolu
Büktün bu kanadı kolu
Sana varmayan yolcu
Göçtüğüne utansın
İnce belde gümüş kemer
Âşıklar çilesin çeker
Seni yazmayan kader
Alna düştüğüne utansın
Bahçende goncalar açar
Kokusun âleme saçar
Yelin, senden alır kaçar
Gül, koktuğuna utansın
Bastığın yer olur iz
Saklarız sırrını biz
Sana bükülmeyen diz
Çöktüğüne utansın
Nefesin değer yüze
Hacet yok başka söze
Sana değmeyen gece
Gün olduğuna utansın
Arı gezer çiçek, dalda
Aklı kalmış o cemalde
Senden yapılmayan bal da
Bal olduğuna utansın
Gerdanda çifte benler
Bunu sevda çeken anlar
Seni övmeyen diller
Döndüğüne utansın
Güneş vurur şavkı düşer
Görenin aklı şaşar
Zülfünü çözmeyen rüzgâr
Estiğine utansın
Özgür’üm der ki n'olur
Seven elbet dengin bulur
Sana dokunmayan yağmur
İndiğine utansın
[ŞİİR, Karac’oğlan]
Bahçende gülün güllenmiş
Şeyda bülbülün dillenmiş
Koynunda memen kirlenmiş
Emilmeyi emilmeyi
Emilmeyi emilmeyi
Emilmeyi emilmeyi
Mendilin yudum, arıttım
Gülün dalında kuruttum
İsmin ne idi unuttum
Sorulmayı sorulmayı
Seğirttim ardından yettim
Eğildim yüzünden öptüm
Adın bilirdim unuttum
Çağırmayı çağırmayı
Çağırmayı çağırmayı
Çağırmayı çağırmayı
Benim yârim bana küsmüş
Zülfünü gerdana dökmüş
Muhabbeti benden kesmiş
Sevilmeyi sevilmeyi
Çağır Karac'oğlan çağır
Taş düştüğü yerde ağır
Yiğit sevdiğinden soğur
Sarılmayı sarılmayı
Sarılmayı sarılmayı
Sarılmayı sarılmayı
NAZLAN
[ŞİİR, İsmet Özel]
Nazlan
Sitem et
Kırıl bana
Beni geç vakit
Tek başıma suya yolla
bahçede yüzünü öteye çevir
Güle hayret ediyormuş gibi yap
Gülümseyerek konuş da başkalarıyla
Somurt avluda sadece ikimiz kalınca
Kızıp en sevecen adımlarla üst kata çık
En sevdiğim çiçeğin saksısı kaysın elinden
Derinleşsin ben içerledikçe ruhumdaki sakarlık
Yamru bastım iş değildi hake çakılmak bayırdan
Dağ sıra dağdı hangi haşin belden yol veresi
Gece hep süzüldü yukarıdan lakayt kehkeşan
Altımda beni hep yutmaya çağladı nehir
Yetişir heceleme(n) sök beni bir kere
En zoruma gideni yap hegame getir
Çel beni tökezlet tuttur çitlere
Ahla istida edecek ahval değil
Kim bana kıymazsan bilebilir
Dünya dedikleri samut küp
Acılar tıkandıkça bende
Hep seni seslendirir
[BENT]
Vuslatın şerbeti zehre çalandır
Yalan de rüya de, beni dolandır
Aşk dediğin şey ateştir kandır
Su serper isen yaram kapanır
Bir kurban misali yatır taşına
Hayranım vurgunum çatık kaşına
O kanlı ellerin garip başıma
Okşayıp değerse yaram kapanır
Adımı sorsalar "Hatırlamam" de
Yüzüme bakıp da "Hiç tanımam" de
"Görmedim duymadım ben anlamam" de
Aşina çıkarsan yaram kapanır
Hayretim gayretim sanadır sana
Cefayı ezayı çok görme bana
Aşkın şarabını şu kanlı cana
Su katıp verirsen yaram kapanır
Uzak dur, sırrını açma namahrem
Tabiplik taslayıp sürme hiç merhem
Gönlümde büyüyen o kutsal elem
Şifalar verirsen yaram kapanır
Bakışın celalli, duruşun diktir
Bu cefa bu eziyet bana haktır
Sendeki o kibir sanma ki yüktür
Tevazu edersen yaram kapanır
Yırtıcı kuş gibi pençeni geçir
Ecel şerbetini cebr ile içir
Beni o sıratın üstünden düşür
Tutup da çekersen yaram kapanır
Rezil rüsva eyle çarşı pazarda
Ziyan et ömrümü, bırak zararda
Çürüsün bedenim o dar mezarda
Fatiha okursan yaram kapanır
Kapında bir kulam, kovsan da gitmem
Taşlasan başımı, sana kin gütmem
Bu zulmü cihanın mülküne satmam
Azat eyler isen yaram kapanır
Tenini tenime alıştırma hiç
Uslu durma öyle, işle büyük suç
Kabahat eyle ki olsun işim güç
Mülayim durursan yaram kapanır
Özgür kulun ister ferman yazılsın
Mezarım o narin elinle kazılsın
Cesedim sokakta kalsın, bozulsun
Kefene sararsan yaram kapanır
Tuzak kur yoluma haber sal ele
Bu Özgür canımı düşür sen dile
Sırtımı dönünce itiver sele
Tutup da çekersen yaram kapanır
KALBİM
[ŞİİR, Ergin Günçe]
Kalbim, bu sessiz sonbaharda
Bugünkü atlaslara inanma sakın
[BENT]
Ben bu şiiri ters yazdım kalbim
O kırma tüfeği artık indir
Namlu soğusun, atlas yalan
Dünya yuvarlak değilmiş meğer
Uçurumlardan düştük ya hep
Çiçekli vadiler artık yalan
Dosyan kabarık, sabıkan ağır
Sen ne güzel suçlar işledin öyle
Yasak kelimeler geçirdin gümrükten
Kaçak hisler taşıdın yanında yörende
Kaşlarını çattın ya şaşırdı görenler
Ama işte bitti bak köpüklü vaatler
Yolunu buldun yıldızlarla
Kimse mendil sallamaz arkandan ya
Boşalt o kaçak yüklerini
Pusulanı kır at, Kuzey’ini
Kalbim, sen bizi kışa götürdün
Güney’e, Güney’e, çöle düşürdün
Sen bizi durmadan düşe götürdün
Durmadan buruk meyvelere götürdün
Bunca yıl yaşadın, ama hiç ölmedin
Gitmek suçunu taammüden işledin
İyisi mi son bir tutanak tut da
Öyle git bana soracak olursan
Kalbim, yok ki hiç iyi hâlin
Yattığın yeri sev gayri
Bu ranza senin, duvar senin
Güzel suçlar koğuşudur evin
Kalbim, biletin yandı be çoktan
O kızıl feneri söndürerekten
Unutma kalbim yakalanmadın sen
Kendi rızanla bitti bu firar
HATIRALAR ANNESİ
[ŞİİR, Baudelaire]
Hatıralar annesi, sevgililer sultanı,
Ey beni şadeden yar, ey tapındığım kadın.
Ocak başında seviştiğimiz o zamanı,
O canım akşamları elbette hatırlarsın.
Hatıralar annesi, sevgililer sultanı.
O akşamlar kömür aleviyle aydınlanan!
Ya pembe buğulu akşamlar, balkonda geçen
Başım göğsünde, ne severdin beni o zaman!
[BENT]
Yine o saatler... Zaman çürüyor
Odanın kalbine korku yürüyor
Zift gibi bir leke sineye dolar
Odaya sinsi bir hayalet sızar
Kilitler nafile, bunu bilirim
Anahtar istemez benim gelinim
Çatlaktan sızarsın bir duman gibi
Duvarı aşarsın bir güman gibi
Ne parfüm kokusu ne sıcak bir ten
Toprak kokuyorsun, ıslak bir kefen
Oturdun ama yatağım çökmedi
Binlerce çiçekle ruhum ezildi
Bakmaya korkarım, o yüzün kara
Öptüğüm dudaklar morarmış yara
Saçında bir çelenk, matem çiçeği
Bataktan gelmiş o ölüm çiçeği
Yâd et diyorsun o meşum zamanı
Şarap niyetine içtiğimiz kanı
Balkonda geçen o yalan günleri
Soldurduk beraber, açan gülleri
Tenin bir mermer, gayri çatlamış
O yeşil gözlerin freni patlamış
Toprak kokuyorsun, yağmur ve çamur
Hangi kurt seni kendine saklamış
Git artık başımdan horoz ötmeden
Sabahın seheri henüz tütmeden
Gitmezsin bilirim, dondu bu zaman
Vermiyor kimseler derdime aman
Pencere örüldü, kapı duvardır
Bu hatıra bize dar bir mezardır
Gömüldük buraya, sağken seninle
Üşürüm ben artık o buz teninle
Sen ölü mağrursun, ben canlı tutsak
Beni bu ayazdan kim kurtaracak
Bana vergi değil unutmak seni
Her gece giyerim ben bu kefeni
Ey benim şahdamar üstünde buzum!
Ey benim çürüyen o son yıldızım!
Yat artık yanıma, al sıcağımı
Söndürdün sen benim son ocağımı
Madem ki sabahlar olmuyor bize
Hacet yok artık yemine, vaaza
Beraber çürümek kaderdir burda
Bu sonsuz "şimdi"de, bu ıssız yurtta
Sus artık ne olur, o zehrin değsin
Bırak da bu gece, boynumu eğsin
Bitsin işkence, donsun gece
Ölüm dediğimiz iki hece.
Üstüne eğilirken ben, ey günahımın pınarı
Çürüyen bir kefendi üstümüzde gece
Kahrolur mahvolurdum zehrini içtikçe
[ŞİİR, Baudelaire]
Bulmuştu ayakların ellerimde yerini.
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.
Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;
Yeniden yaşadığım, dizlerinin dibinde
O 'mestinaz' güzelliğini boştur aramak,
Sevgili vücudundan, kalbinden başka yerde,
Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;
O yeminler, kokular sonu gelmez öpüşler,
Dipsiz bir uçurumdan tekrar doğacak mıdır?
Nasıl yükselirse göğe taptaze güneşler.
Güneşler ki en derin denizlerde yıkanır.
O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler!
[KÖPRÜ]
Kâbuslar ecesi, acılar sultanı
Ey beni mahveden yâr, ey kaçtığım kadın!
Mezar başında üşüdüğümüz o zamanı
O zehirli akşamları elbet hatırlarsın
[ŞİİR, Baudelaire]
O yeminler, kokular sonu gelmez öpüşler!
ÖZLEM
[BENT]
Vuracağım kendimi mavi akşama
Şehirler geride, toz duman kalsın
Değmesin hiç kimse şu gamlı başıma
Rüzgâr saçlarımı okşayıp yıkasın
Kapadım kapıları, kilit vurdum aklıma
Ne bir söz sızsın içeri, ne fikir, ne de tasa
Mavi bir akşamüstü, çıkıp gitsem rıhtıma
Rüzgâr silse ismimi, ne kanun kalsa ne yasa
Ayaklarım altında ezilsin kuru otlar
Tenim hissetsin ancak toprağın serinini
Sussun beynimdeki o gürültülü putlar
Duyayım damarımda, hayatın seslerini
Konuşmak yük bana, susmak en güzel lisan
Bir ağaç gibi dilsiz, bir taş gibi bahtiyar
Yürüsem, sade yürüsem, olmasam
Tabiatın şefkatli göğsü olsa bana yâr
Özgür’üm, avareyim, kimliğim kayıp
Tabiatın koynunda bir mülteciyim
Mutluluk dediğin ne günahtır ne ayıp
Ben bu akşamüstü bir bilmeceyim
[ŞİİR, Rimbaud]
Mavi yaz akşamlarında, özgür, gezeceğim,
Ayaklarımın altında nemli, serin kırlar;
Başakları devşirip otları ezeceğim,
Yıkayıp arıtacak çıplak başımı rüzgâr.
Ne bir söz, ne düşünce, yalnız bitmeyen düş
Ve yüreğimde sevgi; büyük, sonsuz, umutlu,
Çekip gideceğim, çingene gibi, başıboş
Doğada, -bir kadınla birlikte gibi mutlu.
BANA NE SENDEKİ DİRLİK DÜZENLİK
[ŞİİR, Baudelaire]
Bana ne sendeki dirlik düzenlik?
Hem güzel ol, hem de acı duy! Ekler
Gözyaşı yüzüne başka güzellik,
Yeşillikte bir su gibi üstelik;
Borayla canlanır çünkü çiçekler.
[BENT]
Seni ben alnından sevinç büsbütün
Kovulup gidince artar kederim
O korkunç bulutla, dans et isterim
Yılgıdan bir evde seni beklerim
Güzellik dediğin bir yara izidir
Düzlükte bulunmaz, uçurumda o
Senin bu hâlinde sultanlık gizlidir
En güzel resim bu, en kanlı tablo
Okşayan elime sen, can çekişme sun
Ruhumuz birleşsin, acıyla yoğrulsun
Ey derin, paslı ezgi; dudağımdaki zehir
Ağla ki kurumasın o aramızdaki nehir
Başında toplansın kapkara bulutlar
Kırılsın o cılız, en sahte umutlar
Sen ne zaman düşsen, o dipsiz uçuruma
Hayran kalırım ben, bu mahzun tavrına
[ŞİİR, Baudelaire]
Bana ne sendeki dirlik düzenlik?
Hem güzel ol, hem de acı duy! Ekler
Gözyaşı yüzüne başka güzellik,
Yeşillikte bir su gibi üstelik;
Borayla canlanır çünkü çiçekler.
ÇAY EVİ
[ŞİİR, Ezra Pound]
Çay evindeki o kızcağızın
Eski güzelliğinden eser yok şimdi,
Ağustos sıcağı vurmuş, soldurmuş benzini.
Merdivenleri de öyle seke seke çıkmıyor artık;
Heyhat, o da yaşını başını alacak,
Bırakırken çöreğimizi önümüze
Masamıza estirdiği o gençlik pırıltısı
Artık yüzümüze vurmayacak.
O da yaşını başını alacak, o da kocayacak.
[BENT]
Eteğin savrulurken bir bayrak gibi şanlı
Dolaşırdı damarda hayat, canla başla
Merdivenler inlemez, aksine raks ederdi
O bastıkça basamak, "bir daha bas" da derdi
Kahkahası çınlardı gümüş bir dere gibi
Yıkayıp paklardı en kirli, paslı garibi
Konuşurken ağzından dökülürdü inciler
Dinerdi o mecliste en devasız sancılar
Bilmezdi yorulmayı, tanımazdı hiç ah’ı
Karanlık nedir bilmez, yaşardı hep sabahı
Omuzları dik durur, başı göklere değer
Meğer hayat o imiş, yaşamak oymuş meğer
O ten senin sanırdın, tapusu sende sandın
Lakin kiracıymışsın o görkemli sarayda
O gergin duran boyun, o yay gibi kaşların
Omuzların dikliği ödünç verilmiş sana
O eski saltanatın devri kapandı şimdi
Emrine amadeydi zaman bir köle gibi
Başını çevirince, rüzgâr yön değiştirir
Gülüşünle doğardı güneşlerin en garibi
Hani o pamuk tenin? Hani o çelik iraden?
Hangi gece soyundun o ilahi libastan?
Veda etsen gidene, belki huzur bulursun
Lakin gitmiyor için, orada kalır durursun
En acısı da budur ya, ruhun hâlâ o yaşta
İçinde bir kız çocuğu, çırpınıyor telaşla
Gençlik ödünç elbiseydi, süre doldu soyundun
Çırılçıplak bir hüzünle kalakaldın sonunda
[ŞİİR, Ezra Pound]
Ağustos sıcağı vurmuş, soldurmuş benzini.
Merdivenleri de öyle seke seke çıkmıyor artık;
Heyhat, o da yaşını başını alacak,
Bırakırken çöreğimizi önümüze
Masamıza estirdiği o gençlik pırıltısı
Artık yüzümüze vurmayacak.
O da yaşını başını alacak, o da kocayacak.
DOĞU EKSPRESİ
[ŞİİR, Rimbaud]
Küçük, pembe, mavi yastıklı kompartımanda
Yola çıkacağız bu kış.
Çılgın öpücükler yuvarlanacak her yanda
İkimiz rahat, başıboş...
Akşamın gölgeleri sarkınca pencereden
O kurtların yüzünü,
Ve o kara şeytanları görmemek için, sen
Yumacaksın gözünü.
[BENT]
Beyaz bir uyku gibi çökerken şehre akşam
Rayların ninnisiyle başlar başka bir yaşam
Çekilir peronlardan el sallayan gölgeler
Şimdi seninle baş başa, ne gam var ne de keder
Buğulu camlarımız mühürler dışarıyı
İçerde saklı kalsın ömrün en tatlı zamanı
Dışarda tipi, boran, o kurtların şarkısı
Burada kadife ten ve çayın sıcaklığı...
Telgraf direkleri kaçışır birer birer
Karanlık ormanlara ay ışığı, kar girer
Sen başını yaslarsın o pembe yastığına
Ben dalarım yüzünün o eşsiz ışığına
Bir vagon ki, dünyadan koparılmış bir ada
Sanki bizden başkası kalmamış bu rüyada
Ne bilet soran vardır ne kapıyı tıklayan
Sadece tekerlekler, zamanı sayıklayan
Gözlerin kapanırken mahmur bir kedi gibi
Düşer omuzlarına saçların, ipek gibi
Tam dalacakken uykunun en tatlı yerine
Bir sıcaklık dokunur ürperen tenine
Sanma ki bir örümcek ya da serseri sinek
Gezinir gerdanında bir gidip bir gelerek
Bu benim dudaklarım çizerken haritasını
Bozar senin o mağrur ve sessiz rüyanı
"Yapma" dersin naz ile boynunu bükerekten
Ama hoşnuttur gönlün bu tatlı engerekten
Aratır durur sana o görünmez böceği
Kaybederiz seninle mantığı ve gerçeği
Nefesim alev olur, yakar ince belini
Tutarım hiç bırakmam, o kıvranan elini
Dudaklarım inerken, o yasak vadilere
Karışır iniltimiz, o rayın seslerine
Gece, kara bir çarşaf, örterken ovaları
Biz geçeriz meçhulden, o ıssız yuvaları
Uzakta bir köy evi, yanar sönük bir ışık
Kim bilir hangi dertle, hangi kederle garip
Aldırma sen onlara, dön yine kuytumuza
Sarılalım sımsıkı şu anki uykumuza
Burası Nuh'un gemisi, tufan kopsa ne yazar
Dışarda ecel gezse, bize değmez o nazar
İstasyonlar geçelim, durmak yasaktır bize
Varsın hiç varmayalım o beklenen denize
Bu tren böyle gitsin sonsuzluğun ucuna
Bırakalım kendimizi rayların avucuna
Ne saat kalsın artık ne takvim ne de hüzün
Tek mevsim kış olsun hep, tek manzara da yüzün
Küçük, pembe yastıkta zaman donup kalmalı
Bu yolculuk, dünyada son nefesim olmalı
ESKİLER ALIYORUM
[ŞİİR, Orhan Veli]
Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum
Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip Musikiler alıyorum.
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
[BENT]
Eskiler alıyorum kapı kapı
Hüzünleri, kırık sandalyeleri…
Parlatıp parlatıp geceye asıyorum
Yıldız yapıyorum hepsini
Sonra oturup şiir yazıyorum
Şiir verip gökyüzü alıyorum
Gökyüzünü satıp bir kadeh musiki
Musiki ruhun gıdasıdır, biliyorum
Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum
Ne yıldız kalıyor ne de eskiler
Dünya dönüyor, ben dönüyorum
Şu geniş zamanda tek derdim bu
Eskiler alıyorum
Verip yıldız yapıyorum
Yıldızları bozdurup
Musikiye sayıyorum
Musiki ruhun gıdası
Ben ruhuma bakıyorum
Karnım doyunca birden
Oturup şiir yazıyorum
Şiiri kimse almıyor
Yine eskiye kalıyorum
Bu düzen böyle dönerken
En çok şunu istiyorum
[ŞİİR, Orhan Veli]
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum
HİNLİK
[ŞİİR, İsmet Özel]
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan
[BENT]
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Seni bir tuzak gibi kurdum kalbimin en kuytu yerine
Ey ruhumu bir örsün üzerinde incelten hınç
Ey yaralarımı onduran, yatağımı boş bırakmayan hınç!
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Bunca çirkefin içinde, bunca cesedin arasında
Senin o ısırgan otu gibi karnını, o sarsak hırgürü sevmek;
Bu dünyanın noksan defterini kapatma hırsı
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Haberler üç dakikada bir değişiyordu ekranda
Bense ikircikliydim ama henüz delirmiş değildim
"Dönecek bir yerim yok" notu kalsın odamın girişinde
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Kangren oluyorum, onlar “bahar geldi" dedikçe
Tabelalardan yalanlar süzülürken o kalabalıklara
Şeytanlar artık ıslık çalmıyor içimde
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Yoksa neden sığınayım senin o lekesiz gölgene?
Kendi suçlarımı örtmek için bir perde gibi çekerim yüzünü dünyaya
Seni bir ganimet gibi sırtlanırım oysa
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Düşmanlarıma inat, sanki bir intikam alır gibi okşarım saçını
Seni sevdikçe bilerim körelmiş dişlerimi, paslı bir bıçak gibi
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Bu enkazdan sana bir saray kurma kurnazlığı belki de
Senin o taze ömründen çalıp yamalarım ruhumu
Kendimi kahraman sanmak için uydurduğum
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Ölüme attığım bir çelmedir bu, zamana karşı bir tuzak
Ölümü oyalıyorum seninle, kapıda bekleyen alacaklıyı
Seni öne sürüp, arkadan kaçmak isteyen bir korkağım bak
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Solumak gece
Terlemek gece
Gece o çıplak ve vahşi hakikate…
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
[ŞİİR, İsmet Özel]
partizanlığım dalaşmak istiyor anla
bu sarsak hırgürüyle dünyanın
dalaşmak dalaşmak
RABBİM NİHAYET SANA
[BENT]
Rabbim, nihayet bitti şu ağır devlet dersi
Sustu o paslı mühür, o iştahlı vekâlet
Ne kinin mor gölgesi ne hırsın coğrafyası
Artık her şey kimliksiz, her harf birer emanet
Korku bir kuş ölüsü, cebimde soğur durur
Her hikmet bir boşlukta, kendi kendini vurur
Şu taş duvar dediğin, aslında bir gökyüzü
Belki müjdeliyordur, görünmez olan yüzü
Ağaçlar ki orada, kökleri göğe bağlı
Annemiz bir buluttur, hırkası güneştendir
Ümitlerin içinde, bir tersine doğum bu
Karanlık bir defterin, en beyaz yorumu bu
Zincirleri bıraktık, saatsiz bir iklimde
Dünya bir toz zerresi, kalmıyor hiç elimde
Nefes almak dediğin, bir devlet ödevidir
Bütün sözler çekildi, bu ruhun grevidir
Dalga bilmeyen deniz, bir mermer sessizliği
Gece değmemiş sema, çocukluk ıssızlığı
En güzel, en bahtiyar, en sivil hâlimizle
Arındık bu tarihten, o çocuk ahvalimizle
Rabbim, nihayet bitti şu dünya parantezi
Bin şükür gidiyoruz, silerek izlerimizi
Soyunduk dünya çulundan, çıplak ve sadeyiz
Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz
[ŞİİR, Ziya Osman Saba]
Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz
SESİN
[BENT]
Zamanın dudağında eriyen bir mum gibi
Hem bir çığlığa benzer hem derin bir sükûta
Ezelden bir uğultu, o belanın sahibi
Çeker beni kendine, o görünmez buuda
Bir kılıçtır kınında parlayan o tınısı
Karanlık gece değil, bir şafak sancısıdır
Ruhumun gurbetinde, dinmeyen o sızısı
Kovulmuş bir Âdem'in, en gizli acısıdır
Ne ipektir dokusu ne çeliktir o yankı
Yaraya tuz basarken merhem çalan bir eldir
Unuttuğum lisanı hatırlatan bir şarkı
Çölleşmiş şu göğsüme inen taşkın bir seldir
Cam kırığı gibidir, kanatır ama yakmaz
Bir mühürdür o sesin, çözülmez bir bilmece
O tınıyı duymayan, "hürriyet" ne anlamaz
Gündüzü gece yapar, gündüz olur her gece
Toprağın altındaki tohumu dürten odur
Ölü bir kâinata can suyu veren nehir
Sanki İsrafil üfler, son nefes belki budur
Hem panzehir o sesin hem kadehteki zehir
[ŞİİR, Turan OFLAZOĞLU]
Sesin sesin sesin sesin!
Sevinçlerin kaynaştığı
Sesin sesin sesin sesin
Sonsuzların yaklaştığı
Sesin sesin sesin sesin…
Sevinçlerin kaynaştığı
Sesin sesin sesin sesin
Sonsuzluğun görüldüğü
[BENT]
Kilitli kapıları zorlamadan açan O
İçimde diş bileyen, o yabani kadim kurt
Zifiri gecelere yıldızları saçan O
İçimdeki o ifrit, o kükreyen karanlık
Hem kadife bir şamar hem şefkatli bir bıçak
Buduyor ruhumdaki o yabani sarmaşığı
Ne yapsam sönmez artık, tutuşturduğun o ocak
Ben ki asırlardır onun en gizli âşığı
Ölüm dediğin nedir? Bir susuş, bir bekleyiş
O sesinle başlayış, o sesinle son veriş
Kıyamet kopsa bile o gün mahşer yerinde
Ben o sesi ararım, o surun her yerinde
Cismin veremli göğsünü çatırdatan o sesindir
Doldurur kâinatın boş kalan rahmini
O seste, yok, var olur; o seste, var, silinir
Dağıtır asırların birikmiş matemini
Karanlık bir tarafım pusu kurmuş bekliyor
Vuslatın şarabına zehirleri ekliyor
Sesin, yorgun ruhumu alarak sürüklüyor
Şeytan bile diz çöküp, bu rahmeti diliyor
Sandım ki sesin bu yangına su serper elbet
Meğer rüzgâr imiş, nârı gitgide büyüterek
[ŞİİR, Turan OFLAZOĞLU]
Sesin sesin sesin sesin!
Elmas saçar, bir yaz günü
Sesin sesin sesin sesin
Sonsuzluğun görüldüğü
Sesin sesin sesin sesin!
Elmas saçar, bir yaz günü
Sesin sesin sesin sesin
Sonsuzluğun görüldüğü