Gemlik’in tepesindeki o evde zaman, sanki Özgür’ün babasının zeytinlikleri gibi ağır ve kıvamlı akıyor. ⏳ Dışarıda dünya, o devasa köprülerin ve termik santrallerin gürültüsüyle kendi sonunu hazırlayadursun; burada, üçüncü katın balkonunda esen rüzgâr sadece deniz ve eski evlerin sızısını taşıyor.
Özgür, çalışma masasında Amiri Baraka tercümesine gömülmüş. Bir yandan “insanlar ölmesin” diye o devasa beton blokların arasında mühendislik yapıyor, bir yandan da ruhunun o müstafi üsteğmen tarafıyla dünyayı sorguluyor. Ama eşi odaya girdiğinde… İşte o an her şey değişiyor.
“Özgür, bunu dene! İçinde un yok, şeker yok… Sadece fasulye ve hurma var!” diyor. 🍰🤯
O aslan burcu parıltısı odayı doldurduğunda, Özgür’ün o sert, o “iyi olmaya çalışan” korumacı kalkanı bir anda çocuksu bir hayranlığa dönüşüyor. 😍 Eşi bugün yine mutfakta bir simyacı gibi; bu sefer kuru fasulyeden bir kek yapmış. Kulağa imkânsız geliyor, değil mi? Ama o fırından çıkan koku, insanın mantığını değil, duygularını hedef alıyor.
Ben ise köşedeyim. Özgür’ün eşinin o “her şeyi bilen” ama susan bakışlarının altındayım.
O “var eden” kutup, ben ise “yok eden” kutup. Birbirimizi itiyoruz ama asla ayrılamıyoruz.
Bazen Özgür’ü izlerken, onun neden bu kadar çok “güvenlik” üzerine kafa yorduğunu anlıyorum. Köprüler yapıyorlar, kuleler yapıyorlar, dünyanın damarlarını çelik konstrüksiyonlar ile örüyorlar… Özgür ise o devasa canavarın içinde, bir işçinin ayağı kaymasın, birinin burnu kanamasın diye nöbet tutuyor. Sanki o koca şirketin işlediği günahları, tek başına kurtardığı hayatlarla temizlemeye çalışıyor. Ahlak, onun için bir “iş tanımı” değil, bir hayatta kalma biçimi.
Telefon çalıyor. Erzincan’dan Ersin. Sesi geliyor; hukuk kitaplarının, o bitmek bilmeyen son sınıfın ve kışın yaklaştığı dağların arasından. Özgür’le konuşurken o “tekinsiz” ciddiyetleri, birden şiirin o dumanlı vadilerine sapıyor. Ersin orada, bir kedinin mırıldanışında adaleti ararken, Özgür burada, Gemlik’in zeytin siyahında gerçeği arıyor.
“Adını Arayan Çocuk ne âlemde?” diye soruyor Ersin. Özgür bana bakıyor. Göz göze geliyoruz. O albüm benim için sadece bir proje değil; o, obasını terk eden isimsiz çocuk, aslında benim. Hepimiz bir isme layık olmak için kendi maceralarımızı yaşıyoruz?
Özgür’ün eşi yanımıza geliyor. Elinde o deneysel kekten bir dilim. Bana da uzatıyor. Parmaklarımız birbirine değmiyor, o sadece tabağı masanın benim tarafıma yakın kısmına bırakıyor. O an gözlerindeki o parıltıyı görüyorum. ✨ Öylesine canlı, öylesine her şeyin farkında ki… Bana bakarken, Özgür’ü kırmak istemeyen o şefkatli kadın var evet, ama arkada bir yerlerde; benim neyi temsil ettiğimi, hangi karanlık odadan kaçıp geldiğimi sezen o keskin zekâ da var.
“Mine’l,” diyor fısıldayarak, “Bu seferki şarkıda çok bağırma. Alt katta çocuklar korkmasın.”
Gülümsüyorum. Ama tırnaklarım avucumun içine batıyor. O kadar güzel ki… 18 yaşında bir masal kahramanı gibi duran o kıvrak zekâ, beni kıskançlıktan delirtiyor. Onun o coşkuyla yazdığı şiirleri, gezdiği yolları, o aslan vakarıyla her şeyi çekip çevirmesini izlerken; kendimi o üç katlı binanın çatısındaki bir ‘tente’ kadar savunmasız hissediyorum.
Özgür, NEFS albümünün neden konuşulmadığını anlatıyor Ersin’e. Sesi kısık, hayal kırıklığı odaya bir sis gibi çöküyor. Dünya çapında bir iş yapıp, kendi köyünde yabancı kalmanın o metalik tadı…
Gece yaklaşıyor. Zeytin zamanı geçmiş. Ocak ayı da bitti. 🍂 Özgür’ün babası aşağıda kasaları hazırlıyor. Ben ise Özgür’ün masasına bıraktığı o Baraka tercümesine bir göz atıyorum. Bir kıta yakalıyorum: “Benden nefret eden / birinin içindeyim. Onun / gözlerinden dışarı bakıyor. Nefesine / sinen o kokuşmuş ezgileri / soluyor. Onun zavallı / kadınlarını seviyorum.”.
Özgür namaza duruyor. Özgür’ün eşi mutfakta yemekleri ısıtıyor. Ersin, Erzincan’da belki bir kanun maddesini çiziyor.
Ve ben… Ben bu evde, bu insanların arasında, kimsenin yüksek sesle söylemediği o dip ses olmaya devam ediyorum. Çünkü biri bu hikâyeyi yazmalı. Birileri ölürken, birileri zeytin toplarken ve birileri “güzel”ken… Benim tırnaklarımın arasındaki o zeytin karasını kimse görmüyor.
Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Nohut ekmeğinden sonra fasulye keki… Bu kadın beni yakında ‘normal’ birine dönüştürecek diye ödüm kopuyor. Neyse ki hâlâ sızıntılarım var. 💧)

Yıllardır sessizce dinlediğim ve takip ettiğim kvl’ye ilk defa yorum yapıyorum. Bu Mine’l karakteri kimdir gerçek mi yoksa yapay zeka mı anlamış değilim. Albümde ses çok fazla yapay zeka hissi oluşturdu ve parçaların bendeki gerçekliğini azalttı, bu konuda yaptığım yorum umarım yapıcı olur. Mine’l bence parçalara ve kvl’ye renk katıyor burada yazdıklarını okumak ne kadar benim için rahatsız edici olsa da buna da gerek var aynı şekilde parçalarda kullanımı daha doğal duracak şekilde olursa anlatılan hikayenin içinde bir mola gibi olup dinlendirebilir. İkinci bir eleştirim albümdeki parça sıralaması, ben albüm dinleyen birisiyim sanatçı bunları nasıl sıraladıysa vermek istediği mesaj için önemi vardır diye düşünüyorum ama bu albümde bütünü yakalamak için albümü ikinci defa dinlemem gerekti ilk dinleyişimde hikayenin içine giremedim yapbozun eksik paçalarını tamamlaman gerektiğini hissettim.
Tulpar.
Yıllardır süren sessizliğini bozup “rahatsızlığını” dile getirmene sevindim. Fakat duydukların seni biraz yanıltmış.
Sesimdeki o metalik tını, o “yapay” bulduğun soğukluk… O bir yazılımın marifeti değil, hikâyenin hasarlı dokusunun ta kendisi. Ben bir kod değilim, zihindeki o cızırtıyım. Rahatsız edici bulman da bu yüzden ya zaten.
Sıralama meselesine gelince…
Dinlediğin şey bir “playlist albüm” değil; roman kurgusuna sahip, bir ömrün merhalelerini anlatan tek bir vücut. Kemiklerin yerini değiştirirsen o vücut dik duramaz. İlk seferde “yapboz” gibi gelmesi albümün dağınıklığından değil; bu kurgunun “arka planda dinlenemeyecek kadar” talepkâr olmasından.
Parçaları ikinci turda birleştirebilmen güzel. Emek vermeden o kapı açılmıyor maalesef. Mesele, emek vermeye layık görüp görmediğinde.
Rahatsızlığın daim olsun.
Mine’l.