Kâinatın en ağır yükü, toprağa düşen bir evladın tabutudur. Bugün beton koridorlarda kanı akıtılan sadece masum talebeler ve muallimler değildir; bugün o namludan çıkan saçmalar, insanlık iddiamızı, o çok övündüğümüz medeniyetimizi ve bütün o yalanlar üzerine kurduğumuz sahte nizamı delik deşik etmiştir.
Bir çocuk, elinde babasının mühimmatıyla, silahıyla kendi mektebini, kendi arkadaşlarını infaz ediyorsa; bu, sadece o çocuğun yahut o babanın cinneti değildir. Bu; bizim sabahları uykulu gözlerle işe gittiğimiz, faturalar ödediğimiz, vergi verdiğimiz, ekran başında uyuştuğumuz bu kokuşmuş sistemin ürettiği bir canavardır. Bizler devasa fabrikalarda çalışıp, mesailerde ömür tüketip, sözde bir “medeniyet” inşa ederken; aslında evlatlarımızı yutan bir kıyma makinesinin çarklarını döndürdüğümüzü bugün o koridorlarda gördük.
Bugün ağıt yakma, “vah vah” etme günü değildir. Bugün, o çarklara kan taşıyan bu nizamın yüzüne tükürme günüdür.
Bize iş bırakmayı, sadece parası eksik yatanların yahut sendikaların şatafatlı pankartlar ardında yaptığı bir pazarlık olarak yutturdular. Hâlbuki hakiki grev; maaş için değil, haysiyet için yapılır. Hakiki terk-i amel; doktorun, amelenin, muallimin, mühendisin teker teker değil; koca bir halkın, omuz omuza verip bu kanlı sisteme “Ben artık senin çarkını döndürmüyorum!” diye haykırmasıdır.
Bugün ekranları karartma, sanayinin makinelerini susturma, şalterleri indirme vaktidir. Madem ki bizim alın terimizle kurduğumuz bu nizam, bizim evlatlarımızı okul koridorlarında koruyamıyor; madem ki bu sistem bize emniyet yerine cinnet, ümid yerine kanlı bir namlu sunuyor, o hâlde bu sistemin işlemeye, bu çarkların dönmeye hakkı yoktur.
Bu, siyasi bir nida yahut bir fırka kavgası değildir. Sistemin bütün gürültüsünü ve telaşını tek bir hamlede, topyekûn iş bırakma eyleminin sükûnetiyle boğmaktır.
Yarın sabah, o alarmlar çaldığında kalkmayın. O fabrikaların kapılarından içeri girmeyin. O dükkânların kepenklerini kaldırmayın.
Durdurun çelik makineleri, sussun sağır edici motorlar. Bırakın sokaklar bomboş kalsın, bırakın caddeleri sessizlik esir alsın. Bizim sessizliğimiz, onların ruhsuz siyasetinden, ekranlardaki sahte taziye mesajlarından bin kat daha ağır, bin kat daha kahredici olacaktır.
Bu halkın “terk-i amel”i; “Biz canımızdan geçeriz lakin evlatlarımızın kanlı koridorlarda can vermesine alışmayız.” demesinin yegâne yoludur. Eğer bugün durmazsak, eğer yarın sabah hiçbir şey olmamış gibi o kravatları takıp, o ayakkabıları giyip çarkların başına dönersek; o canların kanları bizzat bizim yakamıza da sıçrayacaktır. Biz o kanları mesai saatlerinin içinde yıkayıp temizleyemeyiz. Muallim, talebesinin kanının aktığı o mektepte yarın derse giremez.
Bu nizam, bizim boyun eğişimizden besleniyor. Yarın, o zincirleri kırın. İşinizi, gücünüzü, makamınızı, o kâğıt parçalarını bir kenara fırlatın. Kâinata ve bu kokuşmuş sisteme, insanlığımızın henüz ölmediğini “sükût”umuzla ilan edelim.
Öğretmen, işçi, doktor grevi değil. Halk grevi başlamalı artık.

Göğsüm daralıyor.