Girizgâh: Kutsiyetin Hudutları ve Putun İnşası
Sözün namusunu muhafaza etmek ve kılıcı yanlış göğüslere saplamamak adına, hakikati peşinen teslim ederek söze başlamak elzemdir: Din-i mübin-i İslam’da ve kadim irfanımızda anne ve babanın makamı, hiçbir beşerî kıstasla tartılamayacak kadar mukaddestir. Kâinatın Hâlık’ı, kendisine itaatten hemen sonra anne babaya hürmeti emretmiş, onlara “Öf!” demeyi dahi şer’i bir hudut ihlali saymıştır. Binaenaleyh, bizim bu satırlarda kılıç çalacağımız yer, o ilahi makamın bizatihi kendisi değildir. Bizim kavgamız; o makamın kutsiyetini bir hırsız gibi gasp edip arkasına saklanan, ilahi emri şahsi kibrine kalkan yapan ve evladının üzerinde haşa bir “mutlakıyet” iddia eden “put”ladır. Anne ve babanın rızasına talibiz; lakin ebeveynliği bir şefkat ve emanet membaı olmaktan çıkarıp, onu bencil bir tahakküm dinine çeviren kof zihniyeti reddediyoruz.
Bütün mevcudatın, gökteki kuşun ve yerdeki karıncanın dahi iştirak ettiği, bütünüyle fıtri ve biyolojik bir vetire olan “üremek” ameli; ne hazindir ki insanoğlunun elinde sorgulanamaz bir diktatörlük tahtına dönüşmüştür. İnsan, dünyaya bir zürriyet getirmeyi, yani yalnızca ilahi iradenin bir “vesilesi” olmayı, büyük bir şaşkınlıkla “yaratıcılık” zannetme hezeyanına düşmüştür. Hâlbuki kan vermek, can vermek demek değildir; bir bedenin dünyaya gelmesine vesile olmak, o ruhun ebedî maliki olmak manasını taşımaz. Lakin ehlileşmemiş nefs, kendi ebeveynliğini o denli abartmış, bu tabii reaksiyonu öyle yersiz bir kibre dönüştürmüştür ki; dünyaya gelen mucizeyi, kendisine mutlak surette biat etmesi gereken, iradesiz bir tebaaya, dünyevi bir köleye irca etmiştir.
“Anne Baba Putu”, tam da fıtratın bozulduğu bu hudut ihlalinde, ince bir şirkin gölgesinde inşa edilir. Allah’ın emrettiği asil ve şartsız hürmet, zehirli ebeveynlerin elinde evladın şahsiyetini ezen amansız bir şantaja dönüşür. Kendi heva ve heveslerini ilahi bir kanun zanneden, kendi dünyevi eksikliklerini ve fiyaskolarını evlatlarının ruhunu sömürerek tatmin etmeye çalışan bu putlar; ev içindeki nizamı sevgiyle değil, bitmek bilmez bir minnet, suçluluk ve korkuyla tesis ederler. Allah’ın verdiği makamı, Allah’ın adaletini ezmek için kullanma cüretini gösterdikleri an, o kutsi ebeveynlik zırhı çatlar ve altından fani, bencil ve doymak bilmez bir tahakküm canavarı çıkar.
Şimdi vazifemiz; evladın boynuna geçirilen bu mülkiyet kemendini kesmek, şefkatin arkasına saklanan narsisizmi ifşa etmek ve asıl mukaddes olanı korumak namına, araya giren bu putu kelamın baltasıyla kırmaktır.
Birinci Kısım: Deli Dumrul’un Ailesi
Kan bağının sığ bir fetişe dönüştürüldüğü bu devirde; asıl sadakatin, hakiki fedakârlığın ve kâinatın devamını sağlayan muhkem nizamın nerede tesis edildiğini görmek için asırlar evveline, Dede Korkut’un çadırına girmek mecburiyetindeyiz. Ebeveyn tahakkümünün elindeki en keskin kılıç, “Seni biz var ettik, bize mecbursun.” kibridir. Lakin Korkut Ata bize göstermektedir ki, kan değil, takva ve ahit üstündür.
Deli Dumrul boyunu hatırlayalım. Azrail, Dumrul’un canını almaya geldiğinde, ona tek bir kurtuluş kapısı aralar: “Yerine canını verecek başka birini bulursan, seni bağışlarım.” Deli Dumrul, bir ömür boyu kendisine “saçını süpürge ettiğini” iddia eden anasına ve babasına koşar. Kendi canından, kendi kanından kopardıkları o evlat ölümün kıyısındayken; “Bizim hakkımız ödenmez.” diyen o ebeveynin cevabı buz gibidir: “Dünya şirin, can tatlıdır.” İkisi de bir adım geri atar, evlatlarını ölüme terk ederler.
İşte putun çatladığı an tam olarak burasıdır. Lakin hikâye burada bitmez. Dumrul çaresizce zevcesine gider ve helalleşmek ister. O an, kan bağıyla değil, yalnızca bir “söz” (nikâh ahdi) ile Dumrul’a bağlanan o kadın (elkızı) hiç tereddüt etmeden öne atılır: “Sensiz ben bu dünyayı neyleyeyim, benim canımı alsın.” der ve kendi canını feda etmeyi kabul eder. Bu hadise karşısında Azrail dahi şaşkına döner ve ilahi merhamet ikisinin de canını bağışlar.
Dede Korkut’un söylediği bu kıssa, soba başında çocuklara anlatılacak uysal bir masal değildir. Kavi bir fermandır. Asıl yuvayı kuran, kavgada sırtını dayayacağın ve ölüm kapıya dayandığında ardına saklanmadan göğsünü siper edecek olan bağ, anne-baba değil; bizzat kendi iradenle seçtiğin “eş”tir. Yeni aile, hayatın merkezidir. Maziyi ebeveyn temsil eder, lakin hâli ve istikbali omuzlayan yegâne kuvvet, o iki yabancının kurduğu müstakil ittifaktır.
Lakin bugünün hastalıklı, kibrine yenik düşmüş ebeveyn sultasına ve onların uyuşturduğu zayıf şahsiyetlere baktığımızda; Dede Korkut’un asırlar evvel kılıcıyla kestiği o kordon bağının, koparılmak yerine irinli bir ur gibi büyütüldüğünü görürüz. Bedeni büyümüş, yaş kemale ermiş, evlenip güya müstakil bir yuva kurmuş lakin ruhen ve aklen hâlâ ebeveyninin beşiğinde sallanan koca koca adamlar, “ana kuzusu” olma zilletini bir vefa ve hayırlı evlatlık nişanesi sanırlar. Kendi hanesinin, kendi zevcesinin mesuliyetini omuzlamak, o eve bir dağ olmak dururken; anasının kaprislerine boyun eğmeyi bir marifet bellerler. Keza, kendi evinin hanımefendisi, yeni bir neslin mimarı olmak yerine, kocasının evinde her rüzgâr estiğinde baba ocağına sığınan, kibrini ve şımarıklığını “babasının prensesi” olmakla besleyen zayıf kadınlar… Bu, fıtrata, hilkat nizamına ve Allah’ın tesis ettiği aile müessesesine doğrudan doğruya bir isyandır. Bedenen nikâh masasına oturmuş, lakin idrak itibarıyla anne-babasının tahakkümünden kopamamış bu şahsiyetsiz gölgelerin kurduğu yuva, daha ilk günden ebeveynin sömürgesine, onların kaprislerinin tatbikat meydanına dönüşmeye mahkûmdur.
Gençler evlenip de kendi çatılarını çattıklarında, anne ve babanın yegâne vazifesi o yeni hududun dışında vakur bir sükût ile beklemek, gölge etmemek ve hayır dua ile yetinmektir. Lakin o meşum “mülkiyet” hezeyanına kapılmış zihniyet, evladının kurduğu yeni aileyi müstakil bir cumhuriyet, saygı duyulması gereken mahrem bir hane olarak asla kabul etmez. Onlar için o yeni ev, kendi krallıklarının yeni fethedilmiş bir vilayeti, tahakkümlerini genişletecekleri yeni bir cephedir. Geline yahut damada; evlatlarının yol arkadaşı, yeni bir neslin taşıyıcısı ve Allah’ın bir emaneti nazarıyla bakmazlar. Gözlerinde o yeni eş; kendi tapulu mülklerine (çocuklarına) ortak olmaya gelmiş bir gaspçı, kendilerinden rol çalan bir rakiptir.
Bu hastalıklı rekabet hissi, taze yuvaya yönelik bitmek bilmez bir müdahaleyi, küstah bir tecessüsü (röntgenciliği) ve pervasız bir işgali beraberinde getirir. Yenilen yemekten, alınan eşyaya, gidilen misafirlikten, çocukların nasıl yetiştirileceğine ve hatta kapalı kapılar ardındaki yatak odası mahremiyetine kadar her şeye dâhil olmak, hüküm vermek ve kendi köhne arzularını dayatmak isterler. Gençlerin hürriyetine, eşlerin birbirleriyle kurdukları o mukaddes ittifaka zerre kadar hürmet etmezler. Evin perdesinin renginden, tatilde nereye gidileceğine kadar her teferruata musallat olurlar. “Biz tecrübeliyiz, sizin iyiliğinizi isteriz.” maskesinin ardında yatan yegâne ve iğrenç hakikat şudur: “Siz büyümüş olamazsınız, benim kudretim ve iktidarım bu evin de üzerindedir, bana itaat edeceksiniz.”
Hâlbuki İslam akidesinde, nikâh akdiyle beraber kâinatın merkezi yer değiştirir. Öncelik, kan bağından ahit bağına geçer. Allah’ın emriyle kurulan o yeni hane, anne babanın ancak kapıyı çalarak ve destur isteyerek girebileceği mahrem bir kaledir. Fakat putlaşmış anne babalar, o kaleyi içeriden fethetmek için bizzat kendi öz çocuklarını (ana kuzularını) birer Truva atı gibi kullanırlar. Kendi çocuklarını eşlerine karşı kışkırtmaktan, yuvanın içine nifak tohumları ekmekten, sırf “Benim dediğim olsun.” kibri uğruna evlatlarının saadetini ateşe atmaktan asla hicap duymazlar. Nice taze fidan, nice yeni evlilik; eşlerin birbirini sevmemesinden değil, bu bencil, hudut tanımaz ve doymak bilmez anne-baba tahakkümünün ocağa incir ağacı dikmesinden ötürü paramparça olmuştur.
Kendi gençliklerinde kuramadıkları saadetleri, yaşayamadıkları iktidarları yahut çoktan heba ettikleri evliliklerinin hıncını, evlatlarının hanesine musallat olarak tatmin etmeye kalkan bu zihniyetin yaptığı şefkat yahut büyüklük değil; Allah’ın koyduğu “müstakil yuva” nizamına açılmış kaba bir savaş, ailenin mahremiyetine yapılmış bir tecavüzdür. Zira evladının büyümesini, yuva kurmasını ve kendisinden kopmasını hazmedemeyen bir ebeveyn, çocuğunu sevmiyor demektir; o, sadece kendine itaat eden bir köleye duyduğu ihtiyacı seviyordur.
İkinci Kısım: “Emanet”in “Mülkiyet”e İnkılabı
İslam ontolojisinin ve kâinat nizamının kaidesi şudur: Mülk, mutlak manada Allah’ındır. İnsanoğlu bu kaba arz üzerinde hiçbir nesnenin, hiçbir canın hakiki maliki değildir; o, ancak kendisine tevdi edilenin muhafızı, yani hesaba çekilecek bir “emin” (emanetçi) olabilir. Lakin ebeveynlik putunun zehirli kökü, tam da bu ilahi kaidenin çiğnendiği yerde filizlenir. Modern ve marazi anne-baba, Allah’ın kendisine bir imtihan vesilesi olarak geçici bir süreliğine teslim ettiği o mukaddes “emaneti” (çocuğu), kendi şahsi tapulu “mülkü” olarak görme hezeyanına kapılmıştır.
Emanet şuuru, tevazuu ve hudut bilmeyi icap ettirir. Emanetçi bilir ki, elindeki mal onun değildir; günü geldiğinde asıl sahibine, kendi ayakları üzerinde duran müstakil bir ruh (Akl-ı Mead) olarak iade edilecektir. Oysa mülkiyet hezeyanı, doğrudan doğruya bir Firavunluk provasıdır. Kendisini çocuğun “sahibi” zanneden ebeveyn, o ruhun üzerinde hudutsuz bir tasarruf hakkı iddia eder. Çocuğun kendine ait bir kaderi, kendine ait müstakil bir şahsiyeti, zevkleri ve inşası gereken bir dünyası olduğunu katiyen kabullenmez. O çocuk; ebeveynin yarım kalmış hayallerini tamamlamak için üretilmiş bir proje, komşulara karşı itibar devşirilecek bir vitrin mankeni, yalnızlığını giderecek bir oyuncak yahut yaşlılığında kendisine hizmet edecek bir “yatırım aracı” (baston) olarak düşünülür.
Bu sapma, evin içini bir şefkat ocağı olmaktan çıkarıp bir kölelik düzenine çevirir. Kendisine biçilen bencil ve daracık role itiraz eden, kendi fikrini beyan etme cüretini gösteren çocuk; anında “isyankârlık”, “hayırsızlık” ve “nankörlük” ile fişlenir. Zira efendiler (ebeveynler), kölelerinin (çocuklarının) düşünmesine tahammül edemezler; onlar sadece kusursuz bir itaat ve kendilerini alkışlayan bir ayna isterler. Fıtratın iğdiş edildiği yer tam burasıdır: Allah’ın yeryüzüne halife olmak üzere hür yarattığı bir ruhu, sırf biyolojik bir vesile oldun diye kendi komplekslerinin zindanına hapsetmek, ebeveynlik değil, tek kelimeyle gasp cürmüdür.
Üçüncü Kısım: “Seni Ben Doğurdum”
Burada, uyuşmuş dimağları uyandıracak, sahte merhamet maskelerini eritecek bıçak sırtı bir hakikate inmek mecburiyetindeyiz. Ebeveyn tahakkümünün en arabesk silahı şu meşhur diyet edebiyatıdır: “Seni ben doğurdum, karnımda taşıdım, seni emzirdim, senin için saçımı süpürge ettim…”
O çocuk, bu kaba ve acımasız dünyaya fırlatılmak için anasına yahut babasına bir dilekçe mi vermiştir? “Beni var edin, beni doğurun.” diye bir talebi, kâinat çapında bir iradesi mi olmuştur? Hayır. Çocuğun dünyaya gelmesi amelinde, çocuğun hiçbir dahli, ihtiyari bir seçimi yoktur. Bu hadise, bütünüyle anne ve babanın nefsani arzularının, biyolojik güdülerinin ve en nihayetinde Allah’ın o aileyi imtihan etmek için verdiği Kûn (Ol) emrinin bir neticesidir.
Mademki çocuk kendi iradesi dışında, ebeveynin kararıyla bu dünyaya getirilmiştir; o hâlde annenin onu karnında taşıması, emzirmesi yahut babanın onun rızkını temin etmesi çocuğa lütfedilmiş bir “borç senedi” yahut bir iyilik değildir. Bu, bir mecburiyettir. Eğer anne o bebeği emzirmezse bebek ölür; ve o anne Allah katında, emanete hıyanet etmiş bir katil olur. Eğer baba o çocuğu yedirmezse, zalim ve mesul olur. Ebeveynin evladına bakması, uykusuz kalması, altını temizlemesi; çocuğa karşı cömertçe yapılmış bir lütuf değil, doğrudan doğruya Allah’a karşı ifa edilmesi mecburi olan bir kulluk vazifesidir.
O hâlde, kendi rızasıyla girdiği bir imtihanda, Allah’ın kendisine emrettiği vazifeyi yerine getirirken bunu çocuğun başına kakmak, onu ömür boyu ödenemeyecek bir diyetin altında ezmek hangi mantığa sığar? “Seni ben büyüttüm.” şantajının altında bir narsisizm yatar. Ebeveyn; kendi hayatındaki başarısızlıkların, tatminsizliklerin ve mutsuzlukların faturasını, sözde yaptığı o “fedakârlıklar” üzerinden evladına kesmeye çalışmaktadır. Yaptığı analığı/babalığı bir ticari deftere yazıp, çocuktan bunun tahsilatını (körü körüne itaat, minnet ve kul köle olma şeklinde) talep eden zihniyet; ilahi bir vazifeyi, dünyevi bir tefeciliğe alet etmektedir.
Dördüncü Kısım: “Hakkımı Helal Etmem”
Kendi otoritelerini akılla, adaletle ve şefkatle tesis edemeyen bu ebeveynler, iktidarlarını meşrulaştırmak için en tehlikeli ve en dokunulmaz silaha, yani doğrudan “din”e sarılırlar. Ayetler ve hadisişerifler, bu haksız neslin elinde kendi zulümlerini meşrulaştıran birer diktatörlük kırbacına dönüştürülür.
“Cennet anaların ayakları altındadır.” yahut “Anne babanıza öf bile demeyin.” gibi ilahi emirler haktır. Lakin bu emirler, anne-babaya Firavun olma müsaadesi vermez. Şahsiyeti ezilen, kardeşler arasında bariz bir adaletsizliğe uğrayan, hürriyeti gasp edilen evlat, en ufak bir haklı itirazda bulunduğunda, ebeveynin o meşhur kılıcı kınından çıkar: “Sütümü helal etmem! Hakkımı helal etmem! Beddua ederim, iki yakan bir araya gelmez!”
İşte bu, şirkin ev içindeki, mutfak masasındaki tezahürüdür. Allah’ın mutlak ve sarsılmaz adaletini, kendi şahsi ve bencil kaprislerine alet etmek; kendi egosunu tatmin etmeyen çocuğu, cehennem azabıyla tehdit etme küstahlığıdır. Hâlbuki İslam’da kula körü körüne itaat yoktur. Kural katidir: Yaratana isyan olan yerde, yaratılana itaat edilmez. Bir ebeveyn, evladına zulmediyorsa; onun fıtratını bozup onu günaha sevk ediyorsa, çocuğun o itaati bozması bir hak değil, doğrudan doğruya bir varoluş (Akl-ı Mead) mesuliyetidir.
Sütünü helal etmemekle tehdit eden bencil sese kâğıt üzerinden indireceğimiz hüküm şudur: Sen o sütü, kendi kibrin tatmin olsun diye değil, Allah’ın sana emanet ettiği o can hayatta kalsın diye verdin. Allah’ın rızkını, çocuğun şahsiyetini iğdiş etmek için bir şantaj malzemesi olarak kullanırsan, o helallik terazisi yarın mahşer meydanında evladın lehine, senin ise aleyhine kurulacaktır. Zira hesap gününde evlatlar da kendilerini ezen, hürriyetlerini çalan ve onlara adaletsiz davranan anne-babalarının yakasına yapışıp hakkını talep edecektir. Allah’ın adaleti, anne-baba putunun zalim gölgesi altında ezilebilecek kadar ucuz değildir.
Hatime: Putu Kırmak, Kalbi Değil
Bütün bu ağır teşrihlerin ve tespitlerin nihayetinde, niyetimizi şerh etmek ve kılıcı kınına doğruca yerleştirmek icap eder. Bu putu kırmanın gayesi; anne-babaya düşman olmak, hanelerin içinde bir anarşi çıkarmak yahut Allah’ın emrettiği asil hürmeti zedelemek değildir. Gaye; aileyi hastalıklı, mülkiyetçi tahakkümden kurtarıp hakiki yerine, yani şefkat, adalet ve emanet zeminine yeniden raptetmektir.
Zira putlar kırılmadan, hakiki tevhid kalbe yerleşemez. Ebeveynin sahte tanrılığı yıkılmalıdır ki, evlat hakiki Hâlık’ını bulabilsin. Bıçak sırtında yürüyen ve bu hakikatleri idrak eden bugünün şuurlu gençlerinin, yarının ebeveynleri olarak omuzlarında taşıdıkları en muazzam mesuliyet budur: Kendi maruz kaldıkları şantajı, narsisizmi ve kölelik düzenini kendi zürriyetlerine aktarmamak. O lanetli döngüyü kendi göğüslerinde durdurmak.
Hakiki ebeveynlik, çocuğu kendine bağımlı kılmak değil, onu kendi haysiyetiyle dünyada ayakta kalabilecek kavi bir şahsiyet olarak yetiştirmektir. Ve o emanet kendi ayakları üzerinde duracak kemale erdiğinde; ebeveynin yegâne asaleti usulca aradan çekilmeyi bilmek, ona tahakküm etmeden uzaktan bir dua, derin bir sükût ve vakur bir gölge olarak kalabilmektir. Zira en güzel anne-baba; çocuğuna “Bana muhtaçsın.” diyen değil, “Artık bana muhtaç değilsin, yolun açık olsun.” diyebilen asil yürektir.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
