Kaybolmak, Gaib Olmak: Yahut Görünmek Putu

Varlık, ezel bezminde Allah’ın kendi nurundan bir nişane olarak var ettiği, üzeri edeple, hicapla ve sükûtla örtülmüş mukaddes bir sır idi. Eski zamanların ağırbaşlı, boynu bükük ve letafet sahibi dervişleri gayet iyi bilirlerdi ki; sır, ifşa edildiği an namusunu yitirir, ayağa düşer ve avamın pazarında harcanır. Lakin asrımız, insanın göğsündeki o mukaddes perdeyi yırtmış, sırrı katletmiş ve insanı, kendi etini, hüznünü ve ruhunu şuursuz bir panayır meydanında satılığa çıkaran bir teşhir putuna mahkûm etmiştir.

Bu öyle karanlık bir puttur ki; kâinatın zikrini ve eşyanın hakikatini sadece “görünürlük” kefesine koyup tartar. Modern zihin, maddiyatın ağır kesafetinde boğuldukça şişmiş, şiştikçe görünme sevdasına düşmüştür. O hezeyan, çağın o küstah nidası her bir köşeden çınlamaktadır: “Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın”. Vandaldır o yürek. Zira kâinatın narin, dilsiz ve ilahi dokusunu; insanın kendi içindeki o sükûtu, sırf birkaç yabancı göz tarafından temaşa edilsin, birkaç mevhum tebessümle tasdik edilsin diye hoyratça, vahşice parçalamaktadır. İnsanın hüznü de, sevdası da, duası da, yediği lokma da mahremdir, örtülüdür. Lakin bu vandal nümayiş cinneti, insanın en gizli gözyaşlarını bile kameraların önüne döküp, alkış dilenen bir riyakârlığa tahvil etmiştir.

Yeryüzündeki tek mutlak gözetleyici, her şeyi kâmil ve merhametli nazarıyla gören El-Basîr olan Allah’tır. Lakin modern insan, Allah’ın o kâmil, o ayıp örten (Settar) ve şefkatli nazarıyla yetinmeyip; kendini “takipçi” denilen şuursuz, obur ve acımasız dijital kalabalıkların kem nazarına teslim etmiştir. İlahın rızasının (takva) yerini, kalabalığın rızası (reyting/beğeni) almıştır. Kulun kalbi ki “Nazargâh-ı İlahî”dir (Allah’ın nazar ettiği yerdir); insan o nazargâhı, kalabalıkların kirli ayaklarıyla çiğnediği bir vitrine çevirmiştir. “Beni Allah biliyor.” sükûnetinin yerini, “Beni herkes görsün.” hezeyanı almıştır. Bu, kelimenin en kelami manasıyla, insanın kendi kendine taptığı bir şirk hâlidir.

Tasavvufun çileli ve asil yolunda nihai gaye; şişmek, çoğalmak, zahir olmak (görünmek) yahut parlamak değildir. Hakiki kemalât; incelmek, latifleşmek, şeffaflaşmak ve nihayetinde de kendi nefsinden, kendi “Ben”inden soyunarak Hakk’ın nurunda erimek, “gaib olmak”tır. Erenlerin dilsiz ve izsiz yolunda, varlık bir yüktür. Kişi, Masiva’yı (Allah’tan gayrı her şeyi) kalbinden söküp attıkça hafifler; hafifledikçe letafet kazanır. Tasavvuf; aynanın sırrını kazıyıp onu kalabalıklara tutmak değil; aradan “kendi” gölgesini çekip, o aynada sadece Sahibinin tecellisini yansıtmaktır. Şeyh Galip’in feryadıyla: “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen”. Lakin bu bakış, kalabalıkların obur gözleriyle değil, irfanın içe dönük nazarıyla olur.

Bugün ise insan, kendi üzerine spot ışıkları çevirerek kendi gölgesinde boğulmaktadır. Bizler, “Görünmüyorsam yokum.” diyen o dijital kibrin karşısına, erenlerin “Fena” (yok oluş) ve “Bî-nişan” (izsiz/nişansız olma) felsefesiyle dikilmek mecburiyetindeyiz.

Asalet; her an sahnede olup alkış toplamakta değil, hiç kimsenin bilmediği, kimsenin görmediği bir köşede, sadece O’nun (Celle Celaluhu) huzurunda olmanın zenginliğine rıza göstermektedir. Hakiki hürriyet; kalabalıkların sahte ve uyuşturucu beğenilerine zerre kadar tenezzül etmemek, “Sizin nazarlarınız sizin olsun, ben El-Basîr’in nazarıyla doygunum.” diyebilmektir.

Görünürlük, ruhun kesafet kazanıp yeryüzüne çakılması, taşa dönmesidir. Gaib olmak ise ruhun letafete erip, yeryüzünün safralarından kurtularak semaya, aslına rücu etmesidir.

Vandal vitrinleri kırasınız, teşhir kulelerinden inesiniz, arzın en asil, en yenilmez hırkasını, “sırrı” kuşanasınız. Kaybolasınız ki bulunasınız; silinesiniz ki, O’nun ebedî ve silinmez defterine yazılasınız. Zira kalabalıkların önünde parlayanlar, hakikatin zifiri ve dilsiz gecesinde çoktan sönmüşlerdir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Bir Cevap Yazın