Girizgâh
İnsanın kendi hakikatini, kendi istiklâlini ve kâinatla kurduğu ahdi müdafaa edebilmesi için evvela elinde namuslu, keskin ve kendine ait bir kılıcı olmalıdır. O kılıç, kelimedir. Düşünce, kelimenin kalıbına dökülmeden kâinatta var olamaz. Bir âdemin kelimeleri ne kadar derin, ne kadar fıtri ve ne kadar haysiyetli ise; o âdemin düşünce dünyası ve idraki de o denli geniş, o denli sarsılmazdır.
Sana “vizyon” dediler, “misyon” dediler, “farkındalık” dediler. O ambalajlı, kof kelimeleri diline pelesenk ettiklerinde, sen aslında modern çağın, kapitalist çarkın mefhumlarıyla düşünmeye, dünyayı onların lügatiyle idrak etmeye başladın. Düşmanın mefhumlarıyla kendi istiklâlini müdafaa edemezsin. Kölenin lügatiyle hürriyet manifestosu yazılamaz.
Bir milletin dilinden “tevazu” kelimesini söküp alırsan, o millet bir nesil sonra tevazunun ne demek olduğunu hissetmemeye başlar. “merhamet” kelimesini unutturup yerine “empati” gibi soğuk bir psikoloji terimini koyduğunda; karşındakinin yarasına kan ağlayan o diğerkâmlığı siler, yerine sadece zihnî bir “durum tespiti”ni oturtursun. Kelime ölürse, temsil ettiği his ve hakikat de ölür.
Bugün insanların uzun cümleler kuramaması, meramını birkaç uyduruk kısaltmayla yahut emojilerle anlatmaya çalışması bir “hız” yahut “pratiklik” meselesi değildir; bu, insanın ruhunun daralması, tefekkürün boğulmasıdır. Lisanını kaybeden âdem, evvela derinliğini, sonra hafızasını, en nihayetinde de haysiyetini kaybeder. Bu rehber; sana dayatılan o sentetik, “kurumsal” lisanı kusup atman, kendi zihninin cönkünü yeniden açman ve kelimelerin tavizsiz kudretini eline alman için yazıldı.
“Galat”ların Hükmranlığı
Dil, sadece kelimelerin toplamı değildir; o kelimelerin içindeki şuurun, hakikatin toplamıdır. Lakin bugün etrafımızı saran lisan, baştan aşağı “galat”larla doludur. Fıtratını yitirmiş kalabalıklar bir yanlışı (galatı) alıp sakız gibi çiğnemeye, onu meşrulaştırmaya başladığında; hakikat, o kalabalığın gürültüsünde asılı kalır, can verir.
İnsanın, zihnine sızan bu virüsleri temizlemesi, âdeta kendi içinde bir “galatlar lügati” oluşturup, o bozuk kelimeleri tek tek teşhis ve infaz etmesi elzemdir. Sana kurnazlığı “zekâ”, riyakârlığı “diplomasi”, ahlaksızlığı “özgürlük”, israfı ise “ihtiyaç” diye yutturan bu galatlar ordusuna karşı, kelimelerin asıl köklerine, kadim ve namuslu manalarına tutunacaksın. Yanlış kelimeyle doğru yola çıkılmaz. Pusulası bozuk bir gemiyle fethe gidilmez. Bir eşyayı, bir hissi yahut bir vakayı kendi asıl ve ağır ismiyle çağırmadığın müddetçe, kâinattaki o sahtekârlık perdesini asla yırtamazsın. Hakikati bulmak istiyorsan, evvelâ onu çağırdığın ismi düzelteceksin.
Şiirin Kudreti
Lisan, sadece meram anlatmak, “Bana şu suyu uzat.” demek için tasarlanmış kaba bir alet değildir. Lisan, ritmiyle, fonetiğiyle ve taşıdığı ağırlıkla başlı başına bir mûsikidir, bir şiirdir. Modern hayatın köşeli, asık suratlı ve tekdüze lisanına inat; Türk’ün lisanında bir akış, bir vuruculuk, omuzlara binen ağır bir kafiye vardır.
Sıradan kimse kelimeleri sadece tüketir; lakin şuur sahibi âdem, kelimeleri bir sarraf gibi seçer, onları bir ritmin, bir felsefenin etrafında döver. Şiirin, ağır mısraların ve insanın göğsüne vuran ritmik sözlerin kâinatta değiştiremeyeceği hiçbir “hakikat” yoktur. Bazen belindeki o paslanmaz çelikten çok daha keskin olan şey; zihninde demlediğin, sabırla ölçüp biçtiğin ve tam yeri geldiğinde muhatabının suratına çarptığın o tek bir cümledir. Kelimeleri bir mermi gibi namluya sürmeyi, onları şiirin ve estetiğin vakarında ateşlemeyi bilmeyen kimsenin isyanı, sadece kuru bir gürültüdür.
İtham ve Müdafaa
Gâvurun kelimeleriyle, sistemin sana dayattığı lisanla kendi fıtratını müdafaa edemezsin. Onların mahkemesinde, onların kanunlarıyla beraat aranmaz. Sana “Başarılı mısın?” diye sorduklarında, onların başarı lügatinde banka hesapları, makam araçları ve diplomalar vardır. Sen bu soruya onların kelimeleriyle cevap verirsen, en baştan kaybetmiş olursun. Senin lügatinde başarı (felâh); toprağa düşen tohumun yeşermesi, insanın nefsini kırması, bir garibin derdine derman olması ve sükûneti bulmasıdır.
Kendi lisanının istiklâlini ilan eden âdem, karşısındakinin mefhumlarına esir olmaz. Muhatabının riyakâr kelimelerini eliyle iter ve kendi mefhumlarını masaya koyar. “Ben senin o ambalajlı, kof kelimelerinle düşünmüyorum.” der. Konuştuğu zaman lüzumsuz lafazanlık yapmaz, kelimeleri israf etmez. Susması sükût, konuşması hikmet olur. Çünkü bilir ki; ağızdan çıkan her harf, kâinatın boşluğuna atılmış geri dönülmez bir sadadır, bir imzadır.
Hitam
İnsanlar, ceplerindeki parayı, altını, evlerinin tapusunu bankalara, kasalara kilitleyip hırsızdan korumaya çalışırken; en büyük hazinelerinin, yani kelimelerinin ekranlardan, plazalardan ve şuursuz kalabalıklardan gelen hırsızlar tarafından yağmalanmasına seyirci kaldılar.
Bugün sen; ruhsuz kısaltmaları, plastik beyaz yakalı jargonunu, medyanın sana ezberlettiği şablon cümleleri tek tek söküp atacaksın. Dilini, tıpkı bahçendeki o gülü budadığın gibi, lüzumsuz ve hastalıklı kelimelerden acımadan budayacaksın. Kendi zihninin kaim ve kadim cönkünü açacak, içine sadece şerefiyle sınanmış, ağırlığı olan, fıtrata değen kelimeleri yazacaksın.
Bir âdemin lisanı nasılsa, duruşu da öyledir. Konuşurken tekerlemelere sığınan, kelimeleri yutan, gâvurun mefhumlarıyla zekâ gösterisi yapmaya kalkan kimsenin kalbi de, iradesi de pörsümüştür. Sen konuşurken kâinat seni dinlemeli; kelimelerin, bir asır evvelki omuzdaşlarının kelimeleriyle aynı ritimde, aynı ağırlıkta çarpmalıdır.
Dilini gâvura teslim eden, vatanını da teslim eder. Zihnini, sentetik lügatlerin işgalinden kurtar. Kelimene sahip çık, lisanına haysiyetini geri ver.
