Girizgâh
Asrın en büyük yalanlarından biri, insanın kendi emeğiyle yahut aklıyla kazandığı paranın mutlak ve ebedî sahibi olduğu vehmidir. Bu vehim, insanı zehirler; cebindeki kâğıtların kalınlığıyla kendi haysiyetini eşdeğer görmeye başlar. Kapitalizm sadece bir ekonomik sistem değildir; o, insanın kâinatla, yaratıcıyla ve kardeşiyle kurduğu bütün bağları koparıp, araya “fiyat etiketi” koyan bir dindir. Bu dinin ibadeti tüketmek, ahlakı biriktirmek, tapınağı ise bankalardır.
Bizim “Mülk Allah’ındır.” dememiz, duvarlara asılan yaldızlı bir hat sanatı yahut fakir tesellisi değildir; bu, mülkün sahibinin sen olmadığını, cebindeki paranın senin için bir mükâfat değil, bir “imtihan kâğıdı” olduğunu her saniye yüzüne çarpan bir hâldir.
Bugün modern insan korkuyor. Haklı olarak korkuyor. Çünkü hayatta kalmasının, çoluk çocuğunun rızkının o kâğıt parçalarına bağlı olduğuna inandırılmış. Hastalanırsam, işsiz kalırsam, sistem beni kusarsa beni kim koruyacak? Bu varoluşsal dehşet, insanı bencil bir canavara çeviriyor. Kendi konfor alanından, o sahte emniyet çemberinden zerre taviz vermemek için; yanı başındaki kardeşinin, omuzdaşının kanının emilmesine sessiz kalıyor. Birinin canı yandığında ona elini uzatmak yerine, onu tefecilerin, yani bankaların kravatlı algoritmalarına teslim ediyor.
İslam, insanın kalbine çöreklenen bu vahşi mülkiyet korkusunu ve tahakkümünü iki kılıçla kesip atar: Biri hediyeleşme (istiğna), diğeri ise karz-ı hasen’dir (feragat). Bu ikisi, “ne güzel ahlak” denilip geçilecek tavsiyeler değildir; bunlar, insanın sisteme köle olmamasının, kendi hürriyetini parayla satın almasının yegâne bedelidir.
Hediyeleşme
Bugün “hediye”, sevginin değil, sosyal bir mecburiyetin, karşı tarafı borçlandırmanın yahut bir kusuru örtmenin (rüşvetin) aracıdır. Modern hediyeleşme, ruhsuz bir takastır. Kendi vaktini ve emeğini satarak kazandığın parayla, fabrikada binlercesi üretilmiş, üzerinde barkodu olan, senin ruhundan hiçbir iz taşımayan bir metayı satın alır ve karşı tarafa verirsin. O da sana günü geldiğinde benzer bir çerçöpü alır. Bu, hediyeleşmek değil; karşılıklı olarak kapitalizmin kasasına haraç ödemektir. Daha da acısı, bu “hediyelerin” üzerinde görünmez bir fiyat etiketi asılıdır. Alınan hediyenin maddi değeri, verilen değerin terazisi kabul edilir.
Hâlbuki hediye, satın alınmaz; hediye “adanır”. Bir adama verilecek en büyük hediye, senin kendi ömründen, kendi canından, kendi emeğinden kopardığın bir parçadır. Kendi ellerinle toprağını karıp, budayıp, sulayıp yetiştirdiğin o gül var ya… İşte sabahın seherinde o dalından kopardığın, üzerinde senin sabrını, nasrını ve emeğini taşıyan o tek gonca; dünyanın en pahalı kuyumcusundan alınmış ruhsuz bir pırlantadan bin kat daha ağırdır. Hediye; kendi ellerinle mayaladığın yoğurttan komşuna uzattığın bir kâsedir. Hediye; bir yoldaşının derdini dinlemek için vaktini, o geri döndürülemez sermayeni ona feda etmektir.
Hediyeleşmek, karşı tarafı borçlandırmak için değil, aradaki o “menfaat” duvarını yıkmak, kibri kırmak için yapılır. Peygamber aleyhisselam “Hediyeleşin ki muhabbetiniz artsın.” derken, AVM reyonlarındaki indirimli barkodları değil; insanın insana kalbini, emeğini ve tebessümünü açmasını kastetmiştir. Satın alınan şey eskir; adanan şey ise asırlarca yaşar.
Karz-ı Hasen
Gelelim işin en ağır, en kanlı cephesine. “karz-ı hasen”, lügatte “güzel borç” demektir. Yani bir kardeşin darda kaldığında, ondan hiçbir menfaat, hiçbir vade farkı, hiçbir faiz beklemeden sırf Allah rızası için ona mülkünü ödünç vermektir.
Modern akıl bunu anlayamaz. Kapitalist zihin der ki: “Benim param enflasyon karşısında eriyor. Ben o parayı ona vereceğime, faize koyarım, dövize yatırırım, para paradan para kazanır. Para, para, para… Neden durduk yere paramı riske atıp değerini düşüreyim ki?” İşte bu cümle, kapitalizmin putlaşmış kibrinin insanın içine tam manasıyla yerleştiği cümledir.
Bir adam darda kalıp bankadan “kredi” çektiğinde ne olur peki? Banka ona para vermez; banka, o adamın gelecekteki üç yılını, beş yılını, o dökülecek alın terini bugünden satın alır. Banka, adamın çaresizliğini bir fırsata çevirip onun kanını emer. Kredi çeken adam, artık özgür değildir; sabah uyanması, mesaiye gitmesi, birtakım insanlara katlanması hep o tefeciye olan diyetini ödemek içindir. Banka ile insan arasındaki bağ, “efendi ile köle” bağıdır. Orada şefkat yoktur, algoritma vardır; merhamet yoktur, haciz kâğıdı vardır.
Hâlbuki karzıhasen, bu sömürü çarkını dinamitleyen bir ameldir. Bir Müslüman, kardeşinin yarasını sarmak için ona faizsiz, kâr beklentisiz borç verdiğinde, sisteme şu resti çeker: “Benim kardeşim, senin faizinden, senin enflasyonundan daha kıymetlidir. Ben mülkümü feda ederim, ama kardeşimi senin o çarklarının arasında ezdirmem.” Karzıhasen; parayı, “para doğuran bir tanrı” olmaktan çıkarıp, insanın yarasını saran cansız bir alete dönüştürür.
Borcun Namusu ve Alacaklının Varı
Lakin karzıhasen, sadece parayı verenin bir lütfu değildir; o, her iki tarafın da kibrini ezen bir şer’î inzibattır. İki yüzü vardır:
Alanın İnzibatı (Borcun Namusu): İşte bugünkü çürümenin asıl sebebi burasıdır. Karzıhasen müessesesinin yıkılmasının en büyük faili, borç vermeyen zenginler değil; borcunun namusuna sahip çıkmayan, yalan söyleyen, arsızlaşan “borçlulardır”. Bir adam kardeşinden Allah rızası için borç almışsa, o borç artık onun namusudur. Borçlu uyuyamaz, lüzumsuz yere harcayamaz, lüksüne devam edemez. Başkasının parasıyla gösteriş yapmak, haysiyetsizliktir. Borcun vadesi geldiğinde, kendi boğazından kesip o borcu kapısına kadar götürüp teslim etmeyen, arandığında telefonlara çıkmayan, kardeşinin samimi niyetini istismar eden kimse; mülkün değil, haysiyetin hırsızıdır. Krediyi bankadan çektiğinde titreyerek faiziyle ödeyen kimse, kardeşinden aldığında üzerine yatmayı “uyanıklık” sanıyorsa, o cemiyet çürümüştür.
Verenin İnzibatı (Riyadan Arınmak): Borcu veren adam, o parayı unutan adamdır. Kardeşinin eline o parayı saydığı an, içindeki o “ben ona yardım ettim, bana minnettar kalmalı” kibrini ayaklar altına alıp ezecektir. Borç veren, asla borçluyu rencide etmez, kalabalıkta ima etmez, ödeme vakti geldiğinde onu darlamaz. Borçlunun gözüne bakıp onu ezmeye kalkmak, karzıhaseni bir tefecilik egosuna çevirmektir. Fıkıh der ki: Eğer borçlu hakikaten batmışsa, ödeyecek mecali kalmamışsa; o alacağı silmek, onu “sadakaya” çevirmek, borç verenin kendi nefsine vuracağı en muazzam mühürdür.
Hitam
Gâvurun sistemi, insanların arasına ördüğü güvensizlik duvarıyla beslenir. Sen komşuna güvenmediğin için bankaya gidersin; komşun sana güvenmediği için parasını faize yatırır. İnsanlık, bu şüphe ve açgözlülük mekanizmasının içinde kendi kendini öğütür.
Birine kıymet veriyorsan, ona cüzdanını değil, zamanını aç. Alın terini, kendi ellerinle ürettiğin, dokunduğun bir hakikati hediye et. Ve en mühimi; cebindeki üç kuruşu kokuşmuş faiz bankalarının “vadeli” hesaplarında çürütmek, tefecilerin sistemine kan pompalamak yerine; darda kalmış bir kardeşinin, namuslu bir omuzdaşının imdadına koş.
Bırak enflasyon senin kâğıt paranın değerini düşürsün. Zira o kâğıt paranın değeri düşerken; senin haysiyetin, omuzdaşlığın ve ahiretin göğe doğru yükselmektedir.
Kapitalizmi banka camlarını taşlayarak yahut klavye başında slogan atarak yıkamazsın. Kapitalizmi; paranın bir kâr aracı değil, kardeşinin derdine derman olan alelade bir alet olduğunu omuzdaşına ispat ettiğin gün, karzıhasenin sükûnetiyle yıkarsın.
Mülkün Allah’ın, emeğin fıtratın, borcun namusun olsun.
