01 – Başlangıç Duası: Dibace: Her Duada Ümit Vardır: Allah’tan Başkasına Dua Edilmez: Ediliyorsa Onda Ümitsizlik Vardır

“UMUT FAKİRİN EKMEĞİ” YAHUT “ÜMİT EN BÜYÜK KÖTÜLÜKTÜR ÇÜNKÜ İŞKENCEYİ UZATIR” YAHUT “BAK BU ÂLEMDE UMUDU OLMAYAN DAİMA SÖMÜRÜLDÜ”

Karambole iş yapıyoruz. Ortada bir karmakarışıklık var. Kimse kimseyi anlamıyor. Yalnızca istihbarat telaşı var. İnsanlar birbirlerinden, etraftan, televizyondan, her yerden sürekli olarak istihbarat topluyor. Denilene bürünüyoruz. Birisi diyor ki, “Kurtuluş Savaşı istihbaratlar sayesinde kazanılmıştır.” İstihbaratımız kesilmesin diye hemen onaylıyoruz bunu. Matah bir iş yaptığımızı sanıyoruz bilgi topladıkça. Bu bilgilerin bizi rahatsız etmeyecek şeyler olmasını da arzuluyoruz. Bu sayede rakı masasında kapitalizm konuşabiliyor, ilahi yahut deyiş dinleyebiliyoruz. İstihbaratlarımız doğrultusunda taklit etmekten başka bir iş yapmıyoruz. Gazaba uğramışların ekmeğine yağ sürüyor, değirmenine su taşıyoruz.

Is it wickedness? / Is it weakness?” yani, “Fenalık mı bu? / Yoksa acziyet mi?” diye soruyor Kendrick Lamar. Fenalık’ı bozukluk manasında zikrettiği anlaşılıyor DAMN. albümünün bütününden. Yani bir nevi “Bu bir ‘lanetlenmişlik’ mi yoksa acziyet mi?” diye soruyor Kendrick Lamar, albümün daha ilk saniyelerinde Bēkon’un vokaliyle. Kur’an-ı Kerim’de bazı kişilerin ‘kalplerinin mühürlendiği’nden ve onların asla Hazreti Peygamberi anlayamayacaklarından ve insafa gelmeyeceklerinden bahsedilir. Yaşadığımız bu asırda İslam aleyhtarlığı yapan her kişi, bu, kalbinde mühür bulunan Ebu Cehil, Ebu Leheb gibilerinin söylediklerini, yaptıklarını ve yaydıkları dedikoduları yeniden dillendirmekten başka hiçbir iş yapmazlar. Toplamaya çalıştığımız istihbaratlar ise ya onların hadisleridir ya da onların kafalarıyla kurulmuş başka hikâyelerdir. Konumuz bu değil. Konumuz umut.

Kendrick Lamar’ın ‘wickedness’ olarak bahsettiği şeyi, Kur’an’daki ‘kalbinde mühür olanlar’ ibaresiyle benzeştiriyorum. Lamar’ın bahsettiği bu ‘bozukluk’, kalbin mühürlenmiş olmasına delalettir. Hissedilen bir lanet var. Bir tereddüt var. Çünkü hemen ardından “Yoksa acziyet mi bu?” mealinde bir soru soruyor. Bu bir bozukluk mu yoksa acziyet mi? Acziyette ise bir çeşit saflık, alıklık, bir çeşit kahır söz konusu. Sonrasında da “Buna sen karar ver, yaşayacak mısın ölecek misin?” diyor Lamar, Bēkon’un vokaliyle.

Az çok bilindiği üzere Hazreti İsa’nın çarmıha gerilişinin on dört safhası var ve Lamar’ın DAMN. albümünün de on dört şarkısı var. Ve Lamar her şarkısında adım adım bu safhalardan bahsediyor. Hazreti İsa mahkûm edilir, çarmıhını sırtına alıp yürümeye başlar, düşer, annesiyle karşılaşır, Simun ona yardım eder, Veronika yüzündeki teri siler, İsa Peygamber tekrar düşer, Kudüslü kadınlarla karşılaşır, üçüncü kez düşer, kıyafetleri çıkartılır, çarmıha çivilenir, ölür, çarmıhtan indirilir ve gömülür. Bu bozukluk mu yoksa acziyet mi sözü doğrudan bununla ilgilidir. Lamar kendisini İsa’ya, Amerika’yı da İsa’yı asan Roma’ya benzetiyor. Denilene göre İsa’nın son sözü, “Eli, Eli, lema şevaktani?” yani, “Allah’ım, Allah’ım, beni neden terk ettin?” olmuş. Lamar’ın da bu sözün yazdığı İncillerden birine inandığını göz önüne alırsak, bir çeşit tereddüt yaşadığını görürüz. “Acaba bozukluk mu bu? Yoksa acziyet mi?

İsa Peygamber de Sokrates gibi ölüm ilanını sükûnetle karşılamıştır. Sokrates’te bu sükûnet, haklılığın getirdiği bir kibrin ürünüdür. İsa’nın sükûneti ise Karac’oğlan’ın, yaşadığı kahrolası olayın ardından bir mağaraya çekilip bir daha da çıkmayışına benzer. Fakat daha peygamberanedir. Peygamberler insanlara çok yukarılardan bakabilirler. Bu yüzden de onları birer ‘çocuk’, birer ‘deli’ gibi görürler. İnsanların, fiziki ve ruhi olarak bazı şeyleri kaldıramayacaklarını bilir, o yüzden onları çoğu zaman helal-haram çizgisini göz etmek koşuluyla mazur görürler. Helal-haram ilkeleriyle onların davranışlarını düzeltmeleri yetecektir. Bu onların yükselebilmesi için bir çeşit imkân yaratır. Karac’oğlan’ın mağaraya çekilişi de tabii olarak onun insan oluşundan, yani fiziki bir yetersizliğe sahip oluşundan kaynaklanır. İsa Peygamberin o günkü susuşu ise ne bir kibir eseridir ne de fiziki bir yetersizlik meselesidir. Sadece ve sadece Allah’ın kulu ve peygamberi oluşu sebebiyledir. Lamar ise ilk şarkıda, susup susmayacağına karar vermeye çalışır. Bir ümitsizlik hâkimdir.

İsa aleyhisselam çarmıha giderken üç kez düşüyor. Lamar’ın ‘düşüşleri’ (zaafları, ümitsizlikleri, tereddüdü) ise;

1) Sözlerinin medya tarafından çarpıtılması (Belki manipülasyon sebebiyle sözlerinin halk tarafından anlaşılmaması diyebiliriz buna.),

2) Rekabet,

3) Dünya hayatıdır.

Lamar’ı bu üç illet başta bahsettiğimiz tereddüde ve akabinde de ümitsizliğe sürüklüyor.


KALANTOR HALK MI, KARAMBOL HALK MI?

Lamar halkından kopmamış birisi. Onu hor görmez. Onun dinini, dilini dışlamaz. Fakat bazen bu halkından kopmayış, halkının yanlışlarını da benimsemesi anlamına geliyor. Nasıl ki zencilerin zulüm gördüğünü söyleyen ve bunun için mücadele veren Tupac, casinos-weeds-bitches ekseninde bir hayat sürmüşse; Lamar da misal, o yüceltmek istediği zenci kadınına klibinde kucak dansı yaptırmaktan öteye gidemez.

Kendrick Lamar her ne kadar halkını bu derece sahiplense de ne kendi halkı (siyahiler) ne de diğer taraf onu anlamaktadır. Diğer tarafın anlayamamasının sebebi, Amerika’da asırlardır süregelen manipülasyon. Kendi halkının anlayamamasının sebebi ise yetersiz olmaları. Çünkü Kendrick halkının kültürü üzerine bir şiir inşa etmektedir. Fakat olması gereken şey, şiirle oluşmuş bir kültürdür. Aksi zaten yüzyıllardır Avrupa tarafından yapılmaktadır. Bu da Kendrick Lamar’ın ilk düşüşüdür. Eğer Amerika Walt Whitman şiiri üzerinden bir kültür inşa etmiş olsaydı bu günahların hiçbirini işlememiş olacaktı.

Lamar’ın ikinci düşüşü tamamen kapitalizmle ilgili bir meseledir. Rekabet ve hırs, kapitalist bir kültürde yetişmiş her çocuğa -özellikle okullarda- aşılanır. Zaten Kendrick de bunun farkındadır. Zira untitled unmastered. albümünün beşinci şarkısında şöyle der: “Genocism and capitalism just made me hate”.

Kendrick üçüncü düşüşünü ise LUST. şarkısında İncil’den bir ayetle anlatıyor: “Lately, in James 4:4 says / Friend of the world is enemy of the Lord”. Dünyanın dostu, Tanrının düşmanıdır.

Kapitalizm ağırlıkla hizmet ve eğlence sektörü üzerinden işleri yürüttüğü için, şöhret kazanmış herkes çok fazla para kazanmaya başlıyor. Bu da Kendrick’te bir çeşit çıkmaza yol açmış. Fakat o yine de diğer ünlüler gibi harcamamaya çalışıyor bu parayı. En yüksek harcaması, ailesine aldığı orta hâlli bir ev, bilindiği kadarıyla. Çok yüksek miktarlarda harcamalar yapmayarak, Wesley Snipes’ın durumuna düşmemeye çalışıyor. Yine de sistemi bu şekilde geçiştiremeyeceği için, yanlış bulduğu, kendisiyle çeliştiği durumlara girmekten kaçamıyor. To Pimp a Butterfly albümünün son şarkısı olan Mortal Man’in sonunda, Tupac ile yaptığı hayalî konuşmada Tupac, herkes için, plak şirketleri, filim şirketleri, herkes için kazandığını, artık kendisi için kazanmaya başladığını, bu şekilde milyoner olduğunu anlatıyor. Burada İsmet Özel’in sorusunu sormak lazım: “Ne yapmış da zengin olmuş, zengin olmuş da ne yapmış?” Bu insanların helal-haram kavramlarını bilmemeleri, onların casinolardan, fahişelerden ve uyuşturucudan kazandıkları paranın kendileri için faydalı bir şey olduğunu düşünmelerine sebep oluyor. Fakat asıl bu yollardan kazandıkları paranın kendi halkını ve diğer halkları fakirleştirdiğini ve gördükleri zulmün finansal ve siyasi kaynağını da zalimlere kendi elleriyle temin ettiklerini bilmiyorlar. Tamam, onların geleceklerinin teminatı altındır. Fakat bu altınları elde ettikleri yollar hem Amerika’daki zencilerin hem de Afrika’daki halkların -o altınları çıkarmak için çalışan halkların- daha beter bir hâl almasına sebebiyet veriyor. Bu ünlülerin zengin olduktan sonra da yaptıkları hiçbir şey zencileri muteber bir saha sahibi kılmıyor. Aldıkları arabalar, silahlar, ‘fahişeler’ yalnızca sistemi memnun ediyor. Şu anda Amerika’da yüksek mevkilerde olan, zenginlik içinde yaşayan, patron olan zenciler, zenciliği muteber kılmıyor. Şu anda katledilmeyen üç beş Kızılderili’nin kendi market zincirlerinin patronu olması, öldürülen Kızılderililer için hiçbir Amerikalının pişman olmasını sağlamıyorsa, şu anki zenciler için de durum aynı. Sistemin içerisinde yer alacak kadar, bütün Kızılderililerin katledilmesine göz yumacak kadar ‘cahil’ ve ‘kurnaz’ Kızılderililer bu mevkilere gelebilir ancak. İleride Afrika’da bir ekonomi birliği kurulacaksa ancak ve ancak kapitalizme hizmet edeceklerini garanti etmeleri şartıyla kurulacak. Bu bakımdan Amerika’nın elbette ki hoşuna gider ‘meşhur’, 15 kilo altın kolyeleriyle, zenginliği öven zenci şarkıcıların peyda olması. Fakat tüm bunlara karşın, söylenenlere itibar edecek olursak, Kendrick Lamar hayatı boyunca ‘pek’ uyuşturucu kullanmamış ve hiç uyuşturucu satışına bulaşmamış. Bu yüzden kendisine ‘good kid’ denildiğini biliyoruz. O kendi uyuşturucusunun ‘müzik’ olduğunu söylüyor. Bu adam ya bir davayı sırtlanabilmek için ‘temiz kalmaya’ karar vermiş ya da bu söylenenlerin hepsi yalan.

Kendrick Lamar’ın bir aydın olarak kimliğinden daha sonraki yazılarda bahsedeceğim. Şimdilik hitap ettiği kesimi ele alalım. Dedik ki, “Karambole iş yapıyoruz.” Kendrick Lamar ise karambole iş yapmıyor. Çünkü bir karambol yok karşısında. Her katında farklı dili konuşan ama aynı şeyleri söyleyen Babil Kulesi’ne benziyor onun hitap ettiği halk. Yanına aldığı kişiler de karşısında durduğu kişiler de tek bir şeyin peşinde ve o şeyden öteye geçemiyor hayal ettikleri ve uyguladıkları: Gâvurluk. Zencilerin partiler düzenlediği, birbirlerine kucak dansı yaptıkları ‘eğlenceli’ bir Amerikan Zenci Krallığı kurmak istiyor Siyahlar. Karşı tarafsa olmaz diyor, Beyaz Amerika’ya razı olacaksınız, God Bless White America. Renk değişikliği haricinde bir fark yok söylediklerinde. Kendrick bu yüzden ümitsiz. Çünkü ‘Eli, Eli, lema şevaktani’ dediğine inandığı bir Lord’a inanıyor. Oh, Lord. Kendrick ümitsiz çünkü kimse onun için dua etmiyor. Kendrick ümitsiz çünkü bu para, ün ve imkânı -her ne kadar Şeytandan ödünç alsam da- iyiye kullanabilirim diye düşündü. Kendrick ümitsiz çünkü ‘the hard part is keeping it, motherfucka’. Kendrick ümitsiz çünkü Türkçe bilmiyor.

Fakat tüm bunların üstündeki (ve tüm bunları ikna edebilecek, her iki tarafı da ‘memnun’ edebilecek güçteki) kişiler ise şunu söylüyor: In God We Trust. God bless the Money. It is not about the color. So, as long as you remain a capitalist (or better than a capitalist), still you can have a chance to have money-bitches-power and -maybe- run the rules.

Hazreti Muhammed’e de, sallallahu aleyhi ve sellem, aynı şey söylenmişti:

“Sen, soyca temiz, mevkice yükseksin! Şimdiye kadar Araplar arasında kimsenin yapmadığını yapıyor, söylemediğini söylüyorsun. Aramıza ayrılık soktun. Bizi birbirimize düşürdün. Böyle hareket etmekten maksadın nedir?

“Zengin olmak için böyle yapıyorsan sana istediğin kadar mal verelim. Kabileler arasında senden zengin kimse bulunmasın!

“Reislik arzusundaysan hemen seni kendimize baş yapalım; Mekke’nin hâkimi ol!

“Şayet asil bir kadınla evlenmek fikrinde isen sana Kureyş’in en güzel kadınlarından hangisini istersen verelim!

“Eğer cinlerin, şeytanların şerrine uğramışsan hekimlere götürelim. Seni kurtarmak için her fedakârlığa katlanalım.

Ne istersen yapmaya hazırız. Yeter ki gel bu davadan vazgeç!”

Allah resulü, “Bana para, kadın ve güç veriyorlar. Daha önemlisi, reislik veriyorlar. Ben buranın reisi ve en zengini olsam bunları yavaş yavaş yola getiririm, İslam’ı da bu şekilde tebliğ ederim. Ne bir ambargoyla günlerce aç kalırız ne de bunca zorluğa ve iftiraya maruz kalırız.” diye düşünebilirdi. Eğer bir kâfir mantığıyla düşünecek olursanız, böyle düşünülmesi gerekirdi. Çünkü bu daha ‘kârlı’ydı.

Amerika’daki zencilere ‘kadın’ ve ‘para’ verildi, hatta ‘reislik’ de verildi. Fakat bu sempatik gözükmek içindi. Afro-Amerikalılar’a da aynı teklifler gelecek. Bu kez bunlar ciddi şeyler olacak. Gerçekten söz geçirebilecekleri bir alan elde edecekler. O yüzden onlar henüz bu hadisin “Sen, soyca temiz, mevkice yükseksin! Şimdiye kadar Araplar arasında kimsenin yapmadığını yapıyor, söylemediğini söylüyorsun. Aramıza ayrılık soktun. Bizi birbirimize düşürdün. Böyle hareket etmekten maksadın nedir?” kısmındalar. Yani şimdilik sırtları sıvazlanıyor. Her ne kadar şu anda gerçeği haykırsalar bile gerçeği onun üstünü örtmek (onu manipüle etmek) için haykırıp haykırmadıklarını göstererek kendi mevkilerini tayin edecekler. Uncle Sam’e şimdilik boyun eğmeyebilirler, Wall Street’e ve diğerlerine boyun eğip eğmeyişlerinden anlaşılacak ne oldukları. Bunca yıl, “Black Wall Street’i katlettiniz, yok ettiniz.” diye yakındılar. White Wall Street neydi ki Black Wall Street ne olacaktı? Kendilerine bunu reva mı görüyorlar? Yoksa onlar da “Önce biz de zengin olalım, sonra infak ederiz.” diyen münafıklar gibi mi düşünüyor?

e3926a0061cffad1efda729e75e9612b_three_column
1930’larda Elijah Muhammed’in kurduğu; ’50’den sonra ise Malcolm X’in, sözcülüğünü yaptığı “The Nation of Islam (NOI)” isimli, ABD’deki cemaatin bayrağı

“Kendrick ümitsiz çünkü Türkçe bilmiyor.” dedik ve “Kendrick de bunu görüyor ve aslında ne kadar ümitsiz olduğu -her ne kadar sürekli ümitvar gibi gözükse de- tüm şarkılarında kendini hissettiriyor.” diyeceğiz. Kendrick’in ümitvar gözükmesinin tek sebebi, Malcolm X’i az çok bilmesidir. Yani Türk’e yakınlaşan birini takip etmesindendir. Fakat Kendrick flowlarıyla, Nelson Mandela’nın hayaletini yaşatmak ister. Mandela’nın, Obama’nın da katıldığı kızılca kıyamet gibi cenaze törenini hatırlayın. Bunun bir anlamı olmalı. Mandela, Güney Afrika’ya ‘siyah bir kapitalizm’ getirmekten başka ne yaptı?


TÜRKÇE RAP YAPANLAR TÜRKÇE BİLİYOR MU?

Kısa yoldan gidelim ve “Bilmiyorlar.” diyelim. O kadar uzun boylu olmadığını söyleyip “Sizden iyi biliyorlar.” deyin. Uzun uzun anlatalım, “Bilseydiler böyle lirikler yazmazdılar.” diyelim. Diyelim mi? Hayır, böyle bir diyaloğa gerek yok. Hem kısa yoldan gitmek bizim işimiz değil. Biz yolumuzu takip ederiz. O yüzden de şunu söyleyeyim ki Türkçe rap, onu ciddiye alan bir Allah’ın kulu rapçiye sahip değil. Zaten yazının ve şiirin ayaklar altına alındığı şu zamanda, Türkçe rap yapanlar karambolün bizzat içerisinde yer almaktan gurur duyuyor. O karambolden bir çıkış sağlayamadıkları gibi, resmî olan tüm taklit şeylerden bahsederek, onları benimseyerek yalnızca dev bir karambol yumağı oluşturuyorlar. Derinlikli işlerinse hiçbiri disipline sahip değil. Bu bakımdan tıpkı diğer kof rapçiler gibiler. ‘Kalbi mühürlü’ kimselerin hadislerini tekrarlayarak ve istihbarat toplayarak, karambole farklı bir açıdan dâhil olmamıza sebep oluyorlar. Herhangi bir mc’nin yazdığı herhangi bir kıtayı alıp herhangi bir şarkısının herhangi bir bölümüne yerleştirin, sizi temin ediyorum ki şarkıda hiçbir değişiklik olmayacak. Hatta daha da ileriye gidip, Ece Ayhan’ın Divan Şairleri için söylediği şeyi ben de Türk rapçiler için tekrarlayayım: Bir gün sokakta ölü bir rapçi görürseniz ceplerini kurcalayın. Ceplerinden birinde, sadece kafiyeleri olan bir verse’ün yazılı olduğu bir kâğıt bulacaksınızdır.

Türkiye’de rap yapanların üç tane ‘düşüş’ü var demeyi çok isterdim ama maalesef ki hiç yok. Çünkü başlı başına ciddiyetsiz yapılan işler. Bu yüzden de bunları ciddiye almanın lüzumu yok. Bunları zevkle dinleyen insanların ise köle olduklarından haberleri yok. Baş kaldırdıklarını düşünüyorlar. Baş kaldırıyorlar da nitekim, fakat bu yüzden ayak bileklerindeki zincirleri göremiyorlar.


UMUT, NİÇİN?

Disiplinsiz, ciddiyetsiz, karambole işler yapıldığı için değil, Karambol’e işler yaptığımız için. Bir ‘taraf’ yaratmaya gayret ettiğimiz için. Daha doğrusu zaten olan bir taraf’ı daha da belirginleştirmek ve kendimizi de oraya dâhil edebilmek için. Bunun için umut. Çünkü burası Amerika değil. Amerika’da böyle bir şey söz konusu değil. Yine de Amerika’da bir tek rapçi var ümitsiz, o da Kendrick Lamar. Geriye kalanlara ise ümitli ya da ümitsiz demek bile yersiz çünkü onlar da Türkiye’deki rapçiler gibi. Bir tek Kendrick disiplinli fakat ümitsiz. Ne Sage Francis ne Nas ne Mos Def ne de bir başkası böyle, sadece Kendrick Lamar. Şeytan’a ruhunu sattığı için (Dre ile o kontratı imzaladığı için) durum böyle. Ki Kendrick de bunu görüyor ve aslında ne kadar ümitsiz olduğu -her ne kadar sürekli ümitvar gibi gözükse de- tüm şarkılarında kendini hissettiriyor. Çünkü o da biliyor ki o albümleri yapabilmesinin, Grammy’yi almasının, ilk zenci süper kahramanın filmine soundtrack yapmasının bir sebebi var. Bu sebep de Lucy’den başka bir şey değil. Denilebilir ki Trump’ın seçilmesinden sonra Amerika’da böyle bir ‘taraf’ oluşmaya başladı, tüm bunların sebebi de o. O zaman da daha önce söylediğim sözleri tekrar etmem gerekir: Amerika’da hiçbir ‘taraf’ yoktur. Amerika zaten birleşiktir. Hepsi aynı yolun yolcusudur. King Kunta’ya, Dr. Dre’ye ya da Marvel’e kim finans sağlıyorsa, Trump’a da aynı kişi finans sağlıyor. Ne yazık ki Türkiye’deki sıcak parayı da o sağlıyor. Ve dün Obama niçin seçildiyse bugün de Trump aynı sebepten dolayı seçildi. Peki, Kendrick Lamar tüm o zekâsına, Malcolm’u, Amiri Baraka’yı bilmesine rağmen niçin bunları göremiyor? Çünkü Kendrick Lamar bir gün yolda, içinden bir dua ederek yürüyordu: “Allah’ım, Allah’ım, beni neden terk ettin?” Sonra birden düşüverdi. Üç defa düşmedi, bir kere düştü. Onda da kara şapkalı bir adam hemen koluna giriverdi. Kendrick Lamar bu adamın onu kaldırmak için kendisinin koluna girdiğini düşündü. Ve diğer duasını bırakarak içinden başka bir dua tutturuverdi: “Allah’ım, ne olur bu adam kolumdan çıkmasın.” Hâlbuki kara şapkalı adam onun kalkmasına engel olmak için, hatta onu daha da aşağıya çekebilmek için girmişti koluna.

‘Osmanlı’daki girişimci beyinler’ Avrupa’ya, oradan da Amerika’ya gittiler. Ve bugün onların birçoğu bu sıcak para girişini sağlıyor Türkiye’ye. Onlara göre Türkiye’nin işi çoktan halloldu. Fakat biz ümitliyiz çünkü Türkiye’de hâlâ fütüvvet ehli insanlar var. Ümitliyiz çünkü Türkiye her ne kadar dünyada en çok ‘kavram karmaşası’ yaşanan ülke de olsa hâlâ neyin ne olduğunu bilen insanların ülkesi. Ümitliyiz çünkü Allah var. Ümitliyiz çünkü bu topraklarda ümit ne bir züğürt tesellisidir ne de bir işkence aracıdır. Ümit Doğuda bir züğürt tesellisidir, Batıda bir işkence aracıdır. Türkiye’de ise sadece ve sadece bir direnç kaynağıdır. Çünkü “bu âlemde umudu olmayan daima sömürüldü”.

Bu giriş yazısının ardından burada yarım kalan şeyleri peyderpey açacağım birçok yazı yazmaya devam edeceğim inşallah. Genel itibariyle Türkiye’deki kavram karmaşalarını, kültürel yozlaşmayı, ümidi anlatarak, ‘resmî’ olan her şeyi biraz daha yarmayı, fütüvvet ehli insanları biraz daha belirginleştirmeyi, Karambol’deki tarafların kendisini biraz daha iyi bilmelerini sağlamaya çalışacağım.

Allah’a ısmarladık.

02 – Bir Dolar Ne Kadar Eder?

It must be the devil
 It must be the devil
 it must be the devil
 it cain be rockefeller, it cain be mor-
   gan, it caint be capitalism
Amiri Baraka

THE GOVERNMENT LOVES RAP

KL

Obama 2015 yılında dinlediği en güzel şarkının, Kendrick Lamar’ın How Much a Dollar Cost parçası olduğunu ilan etmişti. 2016 yılında da bire bir olarak Kendrick ile Obama Beyaz Saray’da görüşmüştü. Obama başkanlığı devretmesine saatler kala Filistin’e milyonlarca dolarlık bir yardım da yapmıştı. 88 yıl sonra ilk kez Küba’ya giden Amerikan Başkanı olarak Devrim Sarayı’nda da ağırlanmıştı. Obama’nın bu ‘tuhaf şirinlikleri’ aslında onun niçin seçildiğini çok güzel anlatıyor. Yaptığı onca işgalden ve katliamdan sonra Amerika’yı ‘sempatik’ göstermek için siyahi bir başkana ihtiyaç duyuldu. Obama da bu görevi yerine getirdi. Yine de diğerlerinden pek bir farkı olmadığı sonradan anlaşıldı. Bill Clinton döneminde Taliban; Bush döneminde El-Kaide; Obama döneminde de önceleri IŞİD olan, sonradan ismi ivedilikle değiştirilen DAEŞ ortaya çıkartıldı. Yıllar önce tıpkı Reagan’ın yaptığı gibi Obama da Kaddafi’yi bombaladı. Ferguson protestoları yaşandı, Obama polis şiddetine engel olamadı, sadece eleştirdi. Velhasıl bazen bu tarz olaylar vuku bulur ki ‘Demokrasinin zaferi’ diye bir şeyden söz edilebilsin. Yoksa Obama’nın yaptığı şeylerin ne kadar saçma olduğu ortada. Filistin’e niye milyonlarca dolarlık yatırım yapıyor eğer orası İsrail olmayacaksa; Amerika’ya karşı verilen mücadelenin, yapılan devrimin sembolü olan ‘sarayda’ niçin ağırlanıyor Küba tarafından; fakir bir insana verilen bir doların, cennette bir yere karşılık gelecek kadar değerli olabileceğini anlatan bir şarkıyı niçin yılın şarkısı ilan ediyor? O, America, I know, you love me.

Kendrick Lamar bir vakadır. Amerika’daki manipülasyonun sonucu ortaya çıkmış milyonlarca insandan biridir. Yalnız, yaptığı iş derinliklidir. Disiplinli çalıştığı barizdir. Bir şair titizliğiyle çalışır. “Bu neler söylüyor böyle?” dediğiniz sözler siyahilerin psikolojisini yansıtır. Halkından kopmamıştır. Tek başına poz vermez. Her zaman bir sürü insan vardır çevresinde. Röportajlarında, kliplerinde, arkasında veya yanında birçok zenci bulunur. Buradan da ‘Kendrick Lamar tek bir kişi değildir, Kendrick Lamar, hood’un kendisidir.’ mesajı verilir. Bu bakımdan, sahte bir şekilde halkının kültürünü sahiplenip oradan yalnızca işine gelenleri alarak onları aldatmaz. Yani halkın kültüründen uzaklaşarak ve onu hor görerek işlerini yürütenlerden ve de halktan yalnızca işine gelen kısımları alıp işlerini yoluna koyanlardan değildir. İlkine örnek vermek gerekirse ateist falan filân olduğunu söyleyip, halkı için “Bunlardan bir bok olmaz.” diyerek kendini kurtarmaya bakan ve burjuva bir hayatın özlemini çeken, belki Kanadalı yaşlı dul bir kadınla seks, göç ve miras hayalleri kuran aciz insanları; ikincisine örnek vermek gerekirse de “Anadolu’nun zenginlikleri, kültürü harikadır, ben oradan çok şey öğrendim.” diyen, Mevlâna’yı kendisine rehber edindiğini söyleyen, fakat ne hikmetse reklâmında, yataktaki lezbiyen bir çifti sempatik göstermekten öteye geçemeyen, Amerika’da milyarder olmuş Çobani Yoğurt’un sahibini söyleyebiliriz. Bu ikisi popüler kültür icraatçısıdır.


AYDINSAN AYDINLIĞINI BİL: AY DONLU MUSUN, DONSUZLARDAN MISIN?

“KvL’nin Eti Yenir mi?” başlıklı yazıda, aydınların tarifini yapmıştım ve onları ikiye ayırmıştım:

1) Popüler kültür icraatçısı
2) Halktan kopmayan

1521788921731

Popüler kültür icraatçısı aydın halkın nefsini gıdıklayan; onun uyuşukluğunu, kibrini, tembelliğini, cahilliğini okşayan; bireyi alçaltmak için çabalayan aydındır. Bunlar kâr-zarar mantığıyla hareket ederler ve tek kârları paradır. Diğeri, yani halktan kopmayan aydın ise halkın içindedir, bu yüzden onunla aynı acıları hisseder, aynı sıkıntıları çeker. Burada üstünkörü gideceğim ve şöyle diyeceğim, halktan kopmayan aydın tipi de ikiye ayrılmaktadır. Birincisi, kendisini, yani ihtiyacını, yani zaruretini, yani insanlığını tanıyan aydındır. İkincisi ise kendisini bilmediği için halkını ve ihtiyaçlarını da bilmeyen aydındır. Bu ikinci tip aydın da ikiye ayrılır. Bunlar da, 1) Kendini tanımaya yönelen aydın; 2) Kendini tanımaktan vazgeçen aydın. (Tabii, bu ikincisinin aydın olmadığını söyleyebilirsiniz. Haklılık payınız da vardır muhakkak. Fakat ben şimdilik, olması gereken koşulları değil, var olan koşulları değerlendireceğim.) Şimdi bu noktada kendisini tanımaktan vazgeçen aydın aslında dolaylı olarak bir çeşit popüler kültür icraatçısıdır. Anlamsız, post modern işler icra eder. İkinci tipin ikinci kolunun birinci bölümüne; yani halktan kopmayan, fakat kendisini, dolayısıyla da halkını bilmeyen, insan’ı bilmeyen, fakat tanımaya yönelen aydına iki tane örnek vereceğim ve meseleyi onların üzerinden özetleyeceğim:

  • Kendrick Lamar
  • İhsan Eliaçık

Önce İhsan Eliaçık’ın üzerinden meseleyi anlatayım.

Amerikalı, 1960’larda Türkiye’de istihbarat görevlisi olarak çalışmış, CIA Türkiye masası şefi olan Graham Fuller’in 2000 yılında (o dönem iktidarda Ecevit’in başbakan olduğu 57. hükûmet var) yaptığı yorum aynen şöyle:

“Türkiye yakın bir gelecekte iki partili bir temsil sistemine gebe… Kökleri geçmişe dayanan ekonomik kriz, iktidardaki koalisyon partilerinde büyük deprem yaratacak. Fazilet Partisi’nden kopan bir grup ılımlı İslamcı, geniş tabanlı bir siyasi oluşuma gidecek. Bazı etkin siyasetçiler partilerinden istifa ederek bu yeni oluşuma katılacak. Yeni oluşum kar topu gibi büyüyüp gelişecek. Türkiye’de yakın gelecekte ılımlı İslamcılar iktidara gelecek. Ilımlı İslamcıların yanında İslami söylemlere ters düşmeyen ılımlı sol bir parti de meclise sokulacak.”

Buradaki olayların tek tek gerçekleştiği malumunuzdur. Ecevit hükûmeti ekonomik krizle yıkıldı, Erbakan’ın Fazilet Partisi’nden kopan Abdullah Gül, Bülent Arınç, Recep Tayyip Erdoğan gibi isimler AKP’yi kurdu. Başkanlık sistemi getirildi. İki partili sisteme geçilir mi geçilmez mi konuşulabilir ama meclisteki parti profilleri aşağı yukarı beliriyor: Ilımlı İslamcılar (Demokratlar) ve İslam’a ılımlılar (Cumhuriyetçiler). Bu, İslam’a ılımlı sol son 5-6 yıldır HDP ve CHP şeklinde tezahür etmekte. Ve bu iki parti de -özellikle de HDP- İhsan Eliaçık’tan epeyi bir yararlanmakta. Hatta Eliaçık’a iki partiden milletvekili olmasına dair teklif gidiyor. Hangi iki parti olduğu malum. Bunun haricinde, Abdullah Öcalan da yıllar önce bir kitabında İhsan Eliaçık’ı işaret ederek, “Bu adamdan yararlanalım.” diyor. Bu noktada Abdullah Öcalan’ın fikirleri demek, doğrudan doğruya ‘mel’un insanlara hizmet eden bir odak noktasının fikirleri’ demekle aynı manaya geldiğini söyleyelim. Kendi fikirleri yoktur. Varsa bile bunları dile getiremez.

Aynı adam, Graham Fuller, 2012 yılında da “Türkiye’nin kesinlikle daha İslami olmasını önermiyorum. Benim kişisel hissiyatım, Türkiye’de daha çok sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bu.” demiş. Fuller’in görmek istediği sol, İhsan Eliaçık ve benzeri birkaç kişinin daha gayretleriyle oluşturuldu. Selahattin Demirtaş şöyle demeye başladı: “Solculukla dinsizliği eşit tutan kafadan bu ülkede bir şey çıkmaz. Zaten ne çektiyse memleket onlardan çekti. Bir insan hem Allah’a inanır hem de Allah’ına kadar solcu olabilir. Türkiye toplumuyla solun buluşamamasının en büyük nedeni bu İslam düşmanlığıdır. Mesela bir sosyalist rahatlıkla Hıristiyan olabiliyor, hiç sorun olmuyor. Fakat Müslüman olunca solculuğu sorgulanır hâle geliyor.” Âdeta İslam’ı savunuyordu solcular. Benzer şeyleri Kemal Kılıçdaroğlu da dile getiriyordu. 7 Haziran 2015 seçimlerine bu şekilde girildi ve AKP yüzde 40’ı ancak bulabildi. Bu, AKP’ye bir uyarıydı. O günlerde Türkiye’de yeni bir şeylerin olacağını düşündü insanlar. Türkiye’ye yeni bir ümit olarak sunuldu İslam’a ılımlı sol. Yeni bir lider olarak anılıyordu Selahattin Demirtaş. Hâlbuki hiç kimse bu adamın cumhurbaşkanlığı seçiminde oyları bölmekten başka bir işe yaramadığını ve İslam’a ılımlı sol denen şeyin zaten yıllardan beri süregelen bir şey olduğunu söylemiyordu. CHP ve TİP yıllar önce biraz oy alabildilerse sırf bu yüzden aldılar.

7 Haziran’dan sonra müthiş bir istihbarat savaşı oldu Türkiye’de. Onlarca bomba patlatıldı, binlerce insan öldü, PKK ve IŞİD sahnede at koşturdu. Daha sonra daha esaslı bir düşmana ihtiyaç vardı, FETÖ ortaya çıktı. Tüm bunların ardından İslam’a ılımlı solun daha çok CHP’de toplanması gerektiğine karar verildi. Buna itiraz edenler yalnızca birkaç ulusalcı oldu.

Partiler yıllardır oy alabilmek için İslam’ı kullanıyordu. Fakat daha sonra solcu-sağcı, şeriatçı-laik meseleleriyle birlikte, İslam ile solculuk-Atatürkçülük arasında bir duvar örüldü. Fuller’in kehanetinin gerçekleşmesi için de son yıllarda bu duvarın eritilmesine ihtiyaç duyuldu. Bu işte çalışan en samimi usta da İhsan Eliaçık oldu. Birçok İslamcı, solculuğa ve Atatürkçülüğe; birçok solcu ve Atatürkçü ise İslamcılığa (yalnızca İhsan Eliaçık’ın yorumuna) sempatiyle bakmaya başladı. Fakat amaçları, İslam’a solu sokmak değil, sola İslam’ı sokmaktı. Bir süre sonra Baykal, “IŞİD, Allah bir diyor diye Allah bir demekten vaz mı geçeceğim?” demeye başlamıştı bile.

Peki, niçin İhsan Eliaçık’ın, halkından kopmayan ama kendisini, dolayısıyla da halkını tanımayan ve fakat tanımak isteyen bir aydın olduğunu söyledim? Çünkü İhsan Eliaçık bunu hissettiriyor. Öteki İslam Tarihi kitabının üçüncü cildinde, Kürt İsyanları başlığı altına en sonuncu Kürt isyanı olarak “PKK İsyanı (1984 – ?)” yazmış. Neredeyse her konuda bir fikri olan İhsan Eliaçık, PKK’nın ne anlama geldiğini bilmeyecek birisi midir? ‘Gerçekler’i halkının huzurunda dile getiren, âdeta bir ‘bilge kişi’ olan İhsan Eliaçık, “İslam sola mı daha yakındır, sağa mı?” diye sorulduğunda, “Sola daha yakındır.” diyecek birisi midir?

1521789016349

Tüm bunların farkına varamayacak, neye sebep olduğunu bilemeyecek birisi midir? Niçin her söylediğine ilgi duyulduğunu, niçin yükseltildiğini göremeyecek birisi midir? Hiç sanmıyorum. Bu yüzden de onun halkından kopmadığını, fakat halkını da tanımadığını düşünüyorum. Çok iyi tanıdığı için nabza göre şerbet verdiğini söyleyebilirsiniz fakat benim ‘tanımak’la kastettiğim şey, onu anlamak. Birisini gerçekten anlayan bir kimse, anladığı kişiye, onun için kötü sonuçlar doğuracak hiçbir şey yapmaz. Yapıyorsa o da bir çeşit popüler kültür icraatçısıdır. Ve ben bir sosyolog edasıyla aydınları anlattığım bu categoryleri boşu boşuna oluşturmuşum demektir. Aynı şeyleri Kendrick Lamar için de tekrar edebiliriz. Ama ne gerek var? Bize ne Kendrick Lamar’dan? Bize ne Amerika’dan?

Aynı şeyleri Kendrick Lamar için de tekrar edebiliriz. Ama ne gerek var? Bize ne Kendrick Lamar’dan? Bize ne Amerika’dan?


IT CAN’T BE GLOBALISM / IT MUST BE THE DEVIL

1522507496744

2000’li yılların en ‘trend’ kelimesi globalizmdir. Tüm dünya bu kelime ile en baştan düzenlenmiştir. Bu kelime 2000’li yıllarda büyümüş insanlar için bir uzuv hâline gelmiştir. Kelime hisleşmiştir. Bizler globalizm hissini içimizde yaşatır hâle getirildik. Artık küresel bir dünya olduğu fikrini bir içgüdü gibi sahiplenir olduk. Tüm insanlık için düşünüyoruz artık ne düşünüyorsak. Bir şey yapacağımız zaman tüm dünyayı göz önüne alarak harekete geçiyoruz. Bir vatanımızın, bir milletimizin olduğunu unutmuşuz. İsmimizin ‘insan’ olduğu fikrini benimsemişiz. “İsmimiz insan, geriye kalan tüm isimlendirmeler ise aslında birer sıfat. Budist misin? Hayır. Önce insansın. Budist, senin sıfatın. Vietnamlı mısın? Hayır. İnsansın. Vietnamlılık, senin sıfatın. Bu sıfatlar ise insanın kaderidir, tercihi değildir.” Bu bakış açısına birçok delil de getirdik. “Ne demiş İbn Haldun: ‘Coğrafya kaderdir.’ Yani ırkını, dinini, dilini, kültürünü, ülkeni vesaire sen seçemezsin. Bunların içerisine doğarsın ve bunlar senin sıfatların olur. Hâlbuki sen insansındır.” Bunu bize yutturanlar, kendi yaptığı pisliği aklamak için yutturdu. Eğer ortak bir payda bulunmazsa onu kale bile almayacaklarını bildiği için ‘küreselleşme’ safsatasını ortaya attı. Ortak paydamız insanlık, vatanımız bütün yeryüzü dedirttiler bize. Hâlbuki benim bir Filipinliyle, bir Eskimo ile, bir Güney Amerikalı ile tek ortak noktam beşeriyettir. İkimiz de beşer olarak yaratılmışızdır. Yani tamamen şeklîdir. Viking Atları ile Moğol Atları birbiriyle ne kadar alakalıysa biz de Eskimo ile o kadar alakalıyız. Şu anda bütün bilim, teknoloji vesaire bunun üzerine kurulmuştur. Bilim: Bir Hayvan Olarak İnsanın İncelenmesi. Bu yüzden eğer bir kavram için “Bu kavramı bilimsel olarak ele alıyorum.” derse bir kimse, o kavramı hayvanlarda, bitkilerde olduğu gibi insanda da düşünüyorum demek istiyordur. Koyun ırkı neyse, insan ırkı da aynı şeydir bir bilim adamı için.

Bizler için ortak paydanın beşeriyet olması pek bir anlam ifade etmez. Tek ortaklığımın beşeriyet olduğu bir kimseyi ancak hoş görebilirim, fazlasına gerek yoktur. İnsan olabilmiş mi, ne yapmış da insan olmuş diye bakılmalıdır. Bu bakımdan ismimiz Müslümandır, sıfatımız değil. Fakat şimdi bunları unutmuş, hayvanlar gibi yaşıyoruz. Misal, tabağımızda yemek bırakıyor; bir yerden ayrıldığımızda, orada sanki hayvanlar oturmuş gibi bir his uyandırıyor; hayvanlar gibi acı çekiyor; hayvanlar gibi arkadaşlık kuruyor ve hayvanoğluhayvanlarımız olsun diye, ‘çocuk yapmak’ için yahut ‘güvenli seks hayatımız’ olsun diye evleniyoruz.

Bir Hıristiyan, Hazreti İsa’nın Allah’ın çocuğu olduğuna; bir Katolik, papanın Allah’tan vahiy aldığına; bir Yahudi, Allah’la anlaşma yaptığına ve hatta Allah’la şu anda yarış içerisinde olduğuna, zamanla onu yeneceğine inanıyorsa -bunlara inanmıyorsa o kişi niçin Hıristiyan, niçin Yahudi, sormak gerek- ve hayatını buna göre düzenliyorsa, bu insan en iyi ihtimalle hoş görülür ve etrafa zarar vermemesi için takip edilir.

Küreselleşiyoruz ki Yahudilere saygılı olalım. Küreselleşiyoruz ki bir Yahudi dünyanın herhangi bir yerinde iş yapabilsin, serbest piyasa olsun. Küreselleşiyoruz ki Yahudilerin ekonomik faaliyetlerini yürütebilmesini sağlayacak insanları başımıza getirebilelim.

Şu anda bütün ülkelerin toplam dış borcu 77 trilyon dolar. Bunlardan birincisi 18 trilyon dolarla ABD, ikincisi de 7 buçuk trilyon dolarla Birleşik Krallık. Bu borçlar kime? Bir Yahudi’ye değilse kime bu borçlar? Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın yüzde 15’i İngilizlerin elinde. Kalanı sanki Türklerde mi? En iyi ihtimalle Türkiye’deki her vatandaşın 5000 dolar borcu var bir Yahudi’ye. Bankalara gittiğimiz her dakika bu borç artıyor. Küreselleşiyoruz ki birer hayvan olarak her birimiz kontrol altına alınalım. Küreselleşiyoruz ki serbestpiyasa-insanhakları-demokrasi teslisiyle yürütülecek Allahsız bir Yahudi cihan devleti kurulsun.

Filistin toprakları için üzülenlerin, Filistinlilerin haksızlığa uğradığını düşünenlerin, bir Filistin bankasının kurulmasını, Filistin’in demokratik olmasını falan fılân istemeye hakları yoktur. Çünkü şu anki Filistin toprakları maddi olarak İsrail’in elindedir. Osmanlı’nın ardından İngiliz mandasına giren Filistin, İngilizlerin topladığı vergileri ödeyememiştir. Waterloo Savaşı’nın ardından İngiltere Merkez Bankası’nı ele geçiren Rothschild de bu Filistin topraklarını Balfour Deklarasyonu ile satın almıştır. İsrail bu yüzden Filistinlilere terörist demektedir. Çünkü onlara göre, onların olan (satın alınmış olan) toprakları işgal ediyor Filistinliler. Babasının iş adamı olduğunu öğrendiğim Filistinli bir tanıdığım vardı. Babasının orada birçok alanda fabrikası varmış ve işleri de epeyi yerindeymiş. Bu adama, “Hammaddeyi nereden alıyorsunuz?” diye sorduğumda direkt, “İsrail’den.” demişti. Şimdi bunu yapan bir adama, iş adamı kimliğiyle İsrail’e rahatlıkla girip çıkan adama, bütün paralarını İsrail bankalarına yatıran, işlerini dolar ile yürüten Filistinli bir adama en iyi ihtimalle acınır.

Yeri gelmişken, bir dolar ne kadar eder?


ÜMİTSİZ HASTALIK: ÜMİTSİZLİK

Bana ne Kendrick Lamar’dan, bana ne Amerika’dan derken, bunu, globalizmin farkında olarak ve bu globalizme karşı koymak için mi söylüyoruz? Eğer böyle değilse sizde 2000’li yıllarda Türkiye’de yaşamış her genç gibi ümitsiz bir ümit var demektir.

“Umut fakirin ekmeğidir.” demiş Miletli Thales.

“Ümit en büyük kötülüktür çünkü işkenceyi uzatır.” demiş Nietzsche.

Avuçlarını açıp Allah’a dua ettiğinde söylediklerin senin nasıl biri olduğunu ele verir. Mesela insanlar artık, “Allah’ım, sayısal lotonun bu haftaki ikramiyesi bana çıksın.” diye dua ediyor. Girdiği borçları ancak bu şekilde kapatabileceğine inanıyor. Bu adam ümitli birisi değil. Bu duayı ettikten sonra gidip cep telefonu taksitine giriyorsa, kirada oturuyor, araç kredisi çekiyorsa, bu adam bu işleri ümitsizliğinden yapıyor demektir. Çünkü bu adamın işkencecisi kendisi hâline gelmiş. Gittikçe daha çok ümitsizliğe kapılıyor, bu ümitsizlikle, daha çok taksite giriyor. Ümitsizlik, işkencesini uzatıyor, ümit değil. Sonra dönüp tekrar avuçlarını açarak, “Allah’ım, sayısal lotonun bu haftaki ikramiyesi bana çıksın.” diyor. Nietzsche adamın burada Allah’tan ümit ettiği için bu hâle girdiğini düşünüyor. Hâlbuki bu adam Allah’tan ümit etmiyor. Bu adamın tek ümidi sayısal loto. Sırf ağız alışkanlığından dolayı ‘Allah’ım’ lafzını ekliyor cümlesinin başına. Zira Allah’a inanan bir insan yalnızca Allah’tan diler. Ve Allah’a inanan bir insan, ümitsiz bir milyon insana ümit satarak, aralarından birine, diğer ümitsizlerden alınan paraların küçük bir kısmının verildiği bir sisteme bel bağlamaz. Biz, “Allah’ım güç ver.” demeyiz; “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.” deriz. Biz, “Allah’ım ev, araba ver.” demeyiz; “Lehü’l mülk.” deriz. Biz, “Allah’ım sabır ver.” deriz. Biz, “Allah’ım, en hayırlısını sen bilirsin.” deriz.

Ümitsiz insan cahil insandır. Nefsini kabartan her şeyde ümit arar. Bir hatayı ümitsizce defalarca tekrarlar. Çünkü ihtiyacını bilmiyordur, dolayısıyla da kendisini bilmiyordur. Bu şekilde de düşüklüğe, aşağılık olana alışır, ona tamah eder. Artık onun cenneti hâline gelir sürekli olarak yaptığı hatalar. Ümitli bir kişi ise hatasından ders alır ve devamlı olarak iyilik yapmaya, kendisini insan olarak yüceltmeye adar. Velhasıl, “cenneti özler.”

Ümitsiz insan git gide daha çok ister. Hata’nın zevk veren kısmını ister. Yaptığı şeyin bir hata olduğunu bilse bile, onu, o hatanın verdiği zevk anı için tekrar tekrar yapar. ‘Sıkıcı’, ‘uğraştırıcı’ işleri hayatından atmaya çalışır. Sürekli olarak tembelleşmek ister. Popüler kültür icraatçısı aydınlar da insanların bu duygusuna hitap edecek şeyler üretir. Bir bilgisayar donanımı üretmek için üç kasabanın suyu kirletilir; fabrikası olan her şey, toprağa, atmosfere ve sulara, telafisi olamayacak miktarda atıklar bırakır; elektrikle kullandığımız her alet elektromanyetik alan üretir, bu da beynimizin elektromanyetik alanına girerek sürekli olarak stresli olmamıza sebep olur; baktığımız ekranlardaki pikseller gözlerimizi uyuşturarak, hipnotize bir hâlde ekrandaki her şeyi kanıksamamıza sebep olur; paketlenmiş gıdalar, hormonlu tohumlar, her biri insan vücudunun katlanabileceği en berbat şeylerdir; bu şeylerin oluşturduğu tonlarca çöp ve diğer atıklar sürekli olarak okyanuslara boşaltılır. Bizler bir kilo domates yetiştireceğimize, bir hamburger ya da bir çikolata satın almayı tercih ediyoruz. Bunların bize olan zararlarını geçtim, bir kilo domates yetiştirmek için yalnızca 180 litre su harcanırken, bir hamburger veya 100 gram çikolata üretebilmek için 2400 litre su harcanıyor. Bizler ufacık bir iş için bile musluklardan yararlanıyoruz artık. Bir leğene doldurduğumuz sıcak suyla yıkanmak yerine musluktan akan litrelerce suyla yıkanmayı tercih ediyoruz. Ve bu iş artarak devam ediyor. 5-10 yıl içerisinde evsel su tüketiminin yüzde 70 artacağı söyleniyor, tarımdan da sanayiden de fazla bir oranla.

Daha çok tembelleşebilmek için daha çok çalışmamız gerektiği söyleniyor. Yaptığımız işi kolaylaştırabilmek için çoğu şeyi gözden çıkarırız. Şirketler bizim hakkımızda istihbarat toplar. Bu istihbaratlara dayanarak daha fazla tembelleşebileceğimiz şeyler üretirler. Fakat bunlara ulaşabilmek için biraz daha fazla çalışmamız gerekecektir. Ellerindeki istihbaratlar sayesinde ne olduğumuzu, neler yaptığımızı, neleri sevip neleri sevmediğimizi, bizimle ilgili her şeyi bilirler. En nihayetinde de küreselleşen dünyada kimliksiz birer müşteri hâline geliriz. Önce ekranda görüp Dünya’nın öbür ucundaki şeyleri isteriz, sonra dünyanın her yerinde insanlara aynı şeyler (product) verilir, herkes aynı şeyleri kullanır, sonra dünyanın tüm şehirleri birbirine benzetilir, en nihayetinde de dünyanın her yerindeki her insan birbirine benzer hâle gelir. Amerika’daki de aynı tip insandır (customer), Sudan’daki de. Dolar kullanan da parasını aynı yere gönderir, lira kullanan da. Böylelikle de Allahsız bir Yahudi cihan devleti kurulmuş olur.

Her bir dolar, cennette bizlere bir yer temin edecek bir dolar değil, Allahsız bir Yahudi’nin cebine giren bir dolardır.


UNSPEAKABLE TURK

Meselemiz umut. Ümitvarız. Çünkü karambole iş yapıyoruz. Bir karambol oluşturulmuş halkın arasında. İstiklâl Harbi’nin ardından buralardan çıkartılan Ermeni, Rum ve Yahudilerin zanaatları bize kalmıştı. Fakat İngiltere’ye bir söz vermiştik, bu zanaatları işleyip geliştirmeyeceğiz, bu zanaatlar Türk’ün eline geçmeyecek diye. Ardından gelen, etnik olarak Boşnak, Bulgar, Arnavut vesaire olan muhacirler ise bunlara benzer zanaat işlerini, fakat daha çok ticari işleri yürütmeye başladı. Bir süre sonra da bu ülkede Kürtler, Aleviler vesaire arasından insanlar zengin edildi. Birçoğu ünlü oldu. Birçoğu da Batı’ya göç ederek parayı orada buldu. Bunlardan öyle çok kişi ünlü ve zengin oldu ki artık şöyle bir anlayış belirdi: “Türkler barbardır. Gördünüz işte. Kılıç devri kapandı, nasıl da hiçbir halt edemez oldular. Sanatçılar, şarkıcılar, televizyoncular, sanayiciler, girişimciler vesaire hep Kürtlerden, Alevilerden, Türk ve Sünni olmayanlardan çıkıyor. Koca müzik endüstrisi Kürtlerin elinde.” Fakat bunları söyleyen aynı kişiler sürekli olarak Türkiye’deki müzik kültürünün arabesk ve pop gibi sığ şeylere hapsedildiğini, televizyonların insanı aptallaştırdığını da söylüyordu. Tek beğendikleri nokta vardı, o da girişimcilik. Kürtler ve Alevilerden bol bol zengin insan türüyordu bu şekilde. Bunları söyleyenler, bu anlayışı şöyle de destekliyorlardı: “Geçmişte de böyleydi bunlar. Osmanlı’da sanattan tutun sanayiye kadar her işi gayrimüslimler yapardı. Bu Türkler barbardı, sadece ekip biçerdi.” Osmanlı’daki bu ‘girişimci’ beyinlerin ise nedense en büyük icraatı Osmanlı Bankası’nı kurmak oldu. Türkiye’dekiler farklı bir şey yaptı mı? Yapmadı. Onlar da banka kurdu. Sonra da Yunanistan’a, Katar’a, İngiltere’ye, ABD’ye sattı. Bir karambol oluştu bu süreçte. Bu karambolde doğruyu söyleyen tek bir taraf vardı, geriye kalan herkes farklı kalıplarda aynı şeyi söylüyordu. Yani Türkiye’de tek bir doğru yol, asli kültür, yaşam tarzı vardı. Geriye kalan tüm tarih, dil, din, sanat lakırdıları (teorileri vs.) resmî idi. Bir taraftan birileri diyordu ki “Etrak-ı biidrak”; diğer taraftan diğerleri de diyordu ki “Unspeakable Turk”. Aynı şeyden bahsediyordu her ikisi de. Bir yandan şark kurnazları, garbın afakını okşuyor; kendi içlerinde de şark bülbülleri, şark kurnazlarının gönlünü hoş tutmak için çabalıyordu. Bizse bu karambole iş yapmaya devam ediyoruz. Nabız yoklamıyor, zabıt tutuyoruz. Bizlere yapılanları bir bir not ediyor, şahitlik edeceğimiz günü sabırla bekliyoruz. Bunu, bu işi yapacak aydın kalmadığı için yapıyoruz.

Ümidin ardından intikamı konuşacağız.

Kalın sağlıcakla.

03 – Think Global, Act Local, Die Motherfucker Die!

Globalizmin tüm dünyaya dayattığı üç şey var: Demokrasi, Serbest Piyasa ve İnsan Hakları. Bunlar birbirini doğrulayan, iç içe geçmiş, bir düzeni ayakta tutan ve belli bir hedefe ulaşmak için tezgâhlanmış üç beladır. Türkiye’ye giriş sırası ise şöyledir: Serbest Piyasa-İnsan Hakları-Demokrasi. Bu sıra mühim. Çünkü bu sırayla gerçek tesir sahasını elde edebiliyor globalizm. Bu sırayla her üçünü de anlatmaya çalışacağım bu üç yazıda.


GLOBAL DÜŞÜNÜP, LOKAL HAREKET ETMEK İSTEYENLER İÇİN BAŞUCU KREMİ: SERBEST PİYASA EKONOMİSİ

Önce aydınlarla başladı bu küresellik meseleleri. Ne zaman ki karşı tarafın bizden daha iyi işler yaptığını düşünmeye başladılar, o andan itibaren, menşei orada olan işlere burada şahit olduk. Şairler müteahhit oldu, entelektüeller vergi rekortmeni. İktisadi eşitsizlik aldı başını gitti.

Serbest piyasa, topraklarımıza 1536 yılında Fransızlarla yapılan antlaşmayla birlikte Kanuni Sultan Süleyman tarafından verilen ilk kapitülasyonla girmiş oldu. Bilindiği üzere çığ gibi de büyüyerek devam etti. Piyasa serbestisinin ülkemize girmesi tamamen padişahın emri ile gerçekleşmiştir. Halkta, tabii olarak hiçbir zaman buna yönelik bir istek oluşmadı. Yahut böyle bir sistemi hiçbir zaman düşünmedi, kendi içerisinde oluşturmadı halk. Aksine, halkın kendisinin kurduğu bir düzen zaten vardı. Bunun için ahilikten bahis açalım.

1525592552503

Ahiliğin aslı fütüvvettir. Ahiler kendilerine esasen ahi demiyor, fütüvvet ehli diyor, yazdıkları kitaplar da fütüvvetname oluyor. Bunun sonradan, Arap, Fars ve Türk denen şeyleri ayırıp üçünün arasına kalın çizgiler çekebilmek için yapılmış bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü şu anki çoğu tarihçi fütüvveti tamamen Araplara mal edip, “Türkler kendi kültürleriyle harmanlayarak Ahilik’i ortaya çıkarmıştır.” diyorlar. Türklerin İslam haricinde bir kültürü nasıl oluyor belirsiz. “Araplar’da fütüvvet, Farslarda cevanmerdi, bizde de Ahilik vardır.” deniyor. Alakası yok. Fütüvvet bizdeki. Yani şu an iki farklı -şizofrenik- Ahilik var tarihte. Birincisi esas olan, çok eskilerden beri gelen fütüvvet, diğeri de Ahi Evran’ın (13. asır) dâhil olduğu Ahilik. Bu fütüvvet, peygamberlerin ahlakına dayalı bir şey. İbrahim, Yusuf peygamberlerin ahlakı. Ashab-ı kehfin ahlakı. Yani son peygamberin getirdiği, tamamlanmış din olan İslam’dan çok önceleri de bu coğrafyada yaygın olan bir ahlak anlayışı. Fakat fütüvvet kurumsal olarak Abbasilerde ilan ediliyor. Bunun sebebi de Türklerin yavaş yavaş hem orduda hem de yönetimde yer bulmaya başlaması. Selçuklu hükümdarı Keykubat da ilk fütüvvet ehli kimselerden. Ebu Müslim-i Horasani (8. asır), Emevileri yıkıp, esas olan ahilere katılıyor, yani fütüvvet ehli oluyor. Sonra da Abbasi Devleti’nin kuruluşunda önemli rol oynuyor. Sonra da bakıyorlar ki Horasani’nin nüfusu artmaya başlamış, halk gittikçe ondan taraf oluyor, Horasani’yi öldürüyorlar. Her neyse. Bu fütüvvet, güzel ahlak, yiğitlik, civan mertlik üzerine kuruludur. Diğer ahiliğin kökü, yani tarikatlaşan, kurumsallaşan Ahilik, Hacı Bektaş-ı Veli’den tavsiyeler alan Ahi Evran’la başlıyor. Yani 13. asırda. Fakat aslen bu toprakları Türkleştiren, esas ahilik olan fütüvvet, yedinci asra kadar dayanıyor. (Ondan öncesi de var. Fakat bizi şimdilik burası ilgilendiriyor.)

1071’de Alparslan’la birlikte Anadolu’ya gelen Türkler -işte bunlar fütüvvet ehli kimselerdir- ahi babalarıyla birlikte Anadolu’da bir sürü zaviye açıyor. Yani bu toprakların Türkleşmesini sağlayan yegâne şey oluyor bu ahilik, yani fütüvvet. Halk Türkleşiyor; Türkler yerleşik hayata geçip Sünnileşiyor. Buralara geldiğinde Alevi gibi (Alevilik, Şah Sultan ile Yavuz Selim arasındaki kavgaya kadar yok.) olan Türkler bu şekilde Sünnileşmeye başlıyor. Göçebelikten yerleşik hayata ve şehre geçiyorlar, İslam’ı en doğru şekilde yaşayabilmek için. Bir yandan da ticaret ve zanaatla uğraşmaya başlıyorlar. O dönemlerde gayrimüslimler hâkim bu sahalara. Fütüvvetle birlikte Türkler de hız kazanıyor. Fakat bu iş fütüvvetin bir kolu sadece. Esas olarak, ahlaklı insan yetiştirmeyi amaçlıyor ahilik. Sonra da her türlü zanaatı öğretiyor. Çünkü insanın ancak emek vererek, çalışarak şeref kazanabileceğini düşünüyor. Sanatçı da esnaf da hükümdar da asker de yetiştiriyorlar. İşin güzelliği burada. Hepsi de şiirle alakadar. Divan Edebiyatında üç bin küsur şair var. İlmiye sınıfını saymazsak, -ki İlmiye sınıfı da evvelinde bu tip işlerle meşgul oluyor- bunların çoğu asker veya esnaf adamlar. Bunlar fütüvvet ehli işte. Misal, Hufî adında bir şairimiz var. Fatih döneminde yaşamış. Asıl ismi bilinmiyor. Hufî ismi de kunduracı demek oluyor. Adam Edirneli bir kunduracı, ayakkabıcı esnafından. Bu adam okuma yazma bilmiyor. Elif harfini, sevgilinin boyuna benzettiği için tanıyor ancak. Latifî kendisi için, “Kitâb ve deftersüz müftî ve müderris olmuşdı.” diyor. Ahiliğin medreselerine gittiği için, oralardaki ilim, irfan ve şiir meclislerine katıldığı için bu denli şiir zevkine sahip bu adam. Onun gibi yüzlerce esnaf var üst derecede divan şiiri yazan ve söyleyen. Kıraathanelerde, meyhanelerde, dükkânlarda, eğlence yerlerinde, tekkelerde, camilerde, evlerde konuşuluyor, okunuyor, tenkit ediliyor şiir. Yunus Emre, Pir Sultan, Mevlâna, bunlar da bu teşkilatla iç içe. Bilhassa Keykubat döneminde çok güçleniyor ahiler. Tekkelere, zaviyelere kapanmak yerine, demir dövüyor, kumaş dokuyor, dokumacılık, demir ve bakır işçiliği yapıyorlar. Sürekli üretiyorlar. Bu adamlar sayesinde hiçbir sınıf farkı kalmıyor halk arasında. Herkes eşit şartlara geliyor. Asırlarca sürecek, hatta 1970’lere kadar kalıntıları kalacak bir iktisadi eşitlik oluşuyor Türklerin arasında.

Bir yandan da ahiliğin çok sert kuralları var. Şimdiki Kemalist, İslamcı ve kapitalistlerin, o zamanki Yahudi ve Ermenilerin, dolayısıyla serbest piyasa ekonomisini isteyen hiç kimsenin kabul edemeyeceği ve Osmanlı’nın yıkılmasına sebep olarak gördüğü en büyük etkenlerden birisidir onlara göre ahilik. (Çünkü Yahudi ekonomisi daha hoş. Çünkü bu ekonomiye bir alternatif düşünecek olursan kariyerine son verilir.) Hâlbuki Osmanlı’nın yıkılmasına sebep olan tek şey Osmanlı’dır, hanedandır. Osmanlı’nın kurulmasına imkân sağlayan, şartları elverişli hâle getiren şey ise ahiliktir. Yani Osmanlı, ahiliği kullanarak bir yerlere gelebilmiştir.

“Kâfirler, çevresinde iyi tanınmayanlar, inançsızlar, falcı ve büyücüler, yalancılar, hayvanların üreme döneminde avlanan avcılar, hırsızlar, dolandırıcılar, acımasızlar, gösteriş meraklıları, karaborsacılar, kendi çıkarlarını halkın çıkarlarından önde tutanlar, kötü söz getirebileceği düşünülenler, zina ettiği ispatlananlar, yardım etmeyen, yardımlaşmayan, başkalarına yük olan veya başkalarının sırtından geçinenler, kâtiller (kasaplar), hırsızlar, dellallar, vergi memurları, vurguncular örgüte katılamaz.”

Fütüvvetnamelerden alıntılar. Bu arada sadece erkekler değil, kadınlar da girebiliyor örgüte. Bâciyan isminde bir kadınlar kolu var. Şeyhleri de dervişleri de kadın olan kadınlar tekkeleri açılıyor birçok yerde. Bu teşkilat doğrudan doğruya âlim ve ahlaklı insan yetiştirmek üzerine kurulmuş. Bu yüzden de o dönemki âlimlerin çoğu bu insanlar arasından çıkmış. Bunun ardından 13. asırda Ahi Evran, bu ahiliği, yani fütüvveti tarikatlaştırmıştır. Daha sonra da Osmanlı kurulmuş, Osmanlı’nın ilk padişah ve vezirleri de bu örgütten çıkmıştır. Edebali, Ahi büyüklerinden. Osman Gazi de bu Ahi teşkilatına giriyor bu şekilde. Orhan Gazi, Murat, bunlar da bu teşkilattan. Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar böyle sürüyor bu. Fakat Osmanlı her zamanki gibi bir ihanetle, 16. asırda Ahilerin elinden alıyor zanaat ve ticareti. Zaten koyulan vergiler ve gelen kapitülasyonlarla beli bükülmüşken, hepten yerle bir ediyor Osmanlı, Ahileri. Buna karşılık da Ermeni, Yahudi ve Rum’un eline geçiyor ticaret ve zanaat. Yine de içten içe devam ediyor Ahiler, direniyorlar. Daha çok baskı görüyorlar Osmanlı tarafından. Git gide sindiriliyorlar. İçteki ve dıştaki gâvurlar kâr ediyor. Kâr ettikçe, sermaye biriktirdikçe, iktisadi gücü elinde bulundurdukça da istediği gibi at koşturabiliyorlar. Saray borçlanıyor. İpleri suya indiriyor. Gâvurlaşma başlıyor.

İlk başta hiçbir gayrimüslim giremezken bu teşkilatlara, gâvurlaşmanın başladığı tarihten itibaren, 18. asır gibi, artık gayrimüslimler de dâhil olmaya başlıyor. “Din ayrımı gözetilmeden ortaya çıkan bu kuruluşa da gedik denmiştir.” Tamamen imtiyaz ve tekelcilik üzerine kurulmuş bir kuruluştur bu. Adından da belli: Gedik. Islah-ı Sanayi Komisyonu kuruluyor, esnafları şirketleştirmek adına. Gâvurlaşmadan itibaren Türk milletinin attığı her adım bir şekilde sindiriliyor. 1863’te kurulan Memleket Sandıkları önce 1883’te Menâtî Sandıklarına, sonra da 1888’de Osmanlı Bankasına dönüştürülüyor. Yani halkın parası, sermaye tarafından yutuluyor.

Her neyse. Ahileri anlatayım. Bu ahilerin ihtiyaçtan fazlasında gözü olmamış, imece usulü yapmışlar her işi. Mesela her ahi, ihtiyaçlarını giderdikten sonra elinde on sekiz gümüş akçeden fazla para tutamaz, bu parayı orta sandığına verirmiş. Yani hiçbirinin kişisel bir sermayesi yok. Her şey ortak. Karınlarını ortak bir şekilde doyuruyorlar. Kıyafetlerini de zaviye temin ediyor. “Ahi, kazancının geçiminden arta kalanının tümü ile ihtiyaç sahiplerine ve işsizlere yardım etmelidir.” diye bir kuralları var. Doğrudan doğruya Bakara Sûresi, 219’uncu ayete işaret ediyor: “Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: ‘İhtiyaçtan fazlasını.’”

“Ahinin emeğini değerlendireceği bir işi olmalıdır.” diyor bir kural da. Necm Suresi, 39. ayete işaret etmekte: “Şüphesiz insan için kendi emeğinden başkası yoktur.” Emek verdiği müddetçe bir beşer, insan olabilir. Yani çalışmak; insan olmak, şeref kazanmak demek. Bunun için de şerefli bir işte çalışman gerekiyor.

Bir başka kural ise şöyle: “Ahi birkaç işle değil, yeteneklerine uygun tek bir işle uğraşmalıdır.” Mustafa Kemal 1920’lerde, eğitim sistemi hakkında fikir almak için Amerikalı filozof John Dewey’yi Türkiye’ye çağırıyor. Daha sonra Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’la da görüşmüştür bu filozof. “Eğitim öncelikle insani, ondan sonra mesleki olmalıdır.” gibi sözlerle görüşlerini süsleyerek, yeni kurulan Türkiye’de verilen eğitimle, uzman yetiştirilmemesi gerektiğini, talebelerin genel kültür seviyesinde kalmalarını öğütlemiştir bu adam. Daha sonra yapılan Fulbright Anlaşması, Marshall Planı gibi dalaverelerle de bu isteneni tam olarak gerçekleştirmişlerdir. Cumhuriyetin ilanından bu yana, usta, işinin ehli, uzman kimse yetiştirmemek üzere verilen eğitim, en nihayetinde bu noktaya gelmiş, tamamen ezberci, her daldan serpiştirilen, fakat hepsinin de vasat seviyede olmasına dikkat edilen bir eğitim-öğretim sistemi oluşmuştur. Şu anda herhangi bir bölümden mezun olan bir kişi ne evini yapabilir ne yiyeceğini üretebilir ne de tamirat yapabilir. Bu bilgilerin hiçbiri okullarda öğretilmez. Uzmanlaşan nadir insanlardan ise seküler olanlar beyin göçüne zorlanmış, kalanlar ise ya katledilmiş ya da tüm imkânları elinden alınmıştır.

Osmanlı’da son asırlarda ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren verilen eğitim, uzman yetiştirmemek üzere şekillenmiştir. Hâlbuki ahilikte böyle bir şey yok. Bu insanlar uzmanlaşmak üzere eğitiliyorlar. Çünkü bir Türk bir işte uzmanlaştığında elinden her iş geliyor.

20180226181103kamal-ud-din_bihzad_001.jpg

“Esnafın meslekleri için gerekli ham madde, alım-satım, malların işlenmesi, malların alınıp satılması kanunlara, tüzüklere bağlanmış ve kontrol edilmiştir. Bu kanunlarla üretilen malların kalitesi belli bir standarda bağlanmış ve tüketiciler korunmuştur. Ham madde bölüşümü hiyerarşiye ve ihtiyaca göre yapılır, üretim ve pazarlama denetim altında tutulurdu. Fiyat ve emek karşılığı açıkça belirtilir, bu miktarlar ülkenin her tarafında aynı tutulurdu.”

“Ahi Birliğine girebilmenin temel kuralı bir meslek sahibi olmaktır, insan bu şekilde onurlu olarak yaşamını sürdürebilir. Ahiler ekonomik yokluğun insanı onursuzluğa götürdüğü inancıyla gençleri 10 yaşından itibaren bir meslek dalında eğitmişlerdir. Aynı sebeple dul ya da yetim kalmış kadın ve kızların kendilerinin mal üretip satabilecekleri özel çarşılar açmışlardır.”

“Eğitim belli bir noktada tamamlanmaz, ömür boyu süren bir faaliyettir. Eğitim, birliklerin bulunduğu en küçük kasaba ve köylere kadar sağlanır. Eğitim Ahilik ilkelerini kabul eden herkese açık ve ücretsizdir. Terbiye ocağı niteliği ağır basan zaviyelerde okuma-yazma öğretilmesinin yanı sıra dini ve bilimsel bilgiler, Türkçe ve Arapça dersleri, güzel yazma ve musiki dersleri verilirdi. Eğitim kitaplara dayandırılmak yerine sohbet şeklinde verilmesi tercih edilmiştir.”

“Bu anlayışla kurulmuş sayısız Ahi Vakfı günümüze dek hizmet vermiştir; evlenecek yaşa gelmiş, kimsesiz veya yoksul kızların evlilik ihtiyaç ve masraflarını karşılayan Çeyiz Vakfı, kışın yaşlı ve çocukların buzda kayıp düşmelerini engellemek için yollara kül dökülmesini ve saçak buzlarının kırılmasını sağlayan Kül Vakfı, kimsesiz ve yoksul kimseleri bedelsiz muayene ve tedavi eden, ilaç ihtiyaçlarını karşılayan Gureba Hastaneleri, evleri yanan veya başka şekilde evsiz kalan insanlara barınacak yer temin edilinceye kadar barındırmak için hazırda boş bekletilen evler yapan Harik-Zegedan Vakfı bunlardan sadece birkaçıdır.”

Yukarıdaki yazıları aktiffelsefe isminde bir siteden alıntıladım. Yazı, Ayşe Demirez diye birine aitmiş, Yeni Yüksektepe Dergisi’nin 25. sayısında yayımlanmış. 1957’de beynelmilel olarak başlatılan “New Acropolis” felsefe hareketinin Türkiye ayağıymış bu Yeni Yüksektepe isimli oluşum. ‘New Acropolis’in doğrudan tercümesi. Ne dedik başta: “Önce aydınlarla başladı bu küresellik meseleleri. Ne zaman ki karşı tarafın bizden daha iyi işler yaptığını düşünmeye başladılar, o andan itibaren, menşei orada olan işlere burada şahit olduk.” Her neyse. Tüm bunları söyledikten sonra hanımefendi şöyle söylüyor: “Ahiliğin ilk yıllarında egemen din anlayışı Şamanist değerlerle karışmış bir İslam inancıdır. Ancak Ahiliğin doğrudan dinle ilişkisi olduğu söylenemez. Sonraki yıllarda Sünni İslam ideolojisine uyum sağlamakla birlikte Şerri hukuku (İslam hukuku) reddederek Türk Töre Hukukunu kullanmışlardır.”

Buradan anlaşılan şu: Biz bayağı zehirli bir zoka yutmuşuz. Birinci zoka, dinin mitoloji olduğu; ikinci zoka, Aristo mantığı. Bu ikisi bizi iflah olmaz derecede Hıristiyanlaştırıyor. Bu kişi dinî bir eğitim almış olsa, dinini biliyor olsa, o fütüvvetnameleri açıp okuduğu, bu yapılanlara baktığı zaman her bir cümlenin, her bir eylemin bir ayete, bir hadise dayandığını görecek. Ama insanlar dinlerini bilmediği için böyle şeyleri rahatlıkla söyleyebiliyor. Adam diyor ki “Ahiliğin dört ana amacından biri şudur: Her insanın iyi bir doğa ile yaratıldığı düşünülür, çocuğun bu doğasını koruması amaçlanır.” Be adam. Be kadın. İyi bir doğa ne? İşte bu kişi akademik olduğunu, akademisyen olduğunu, entelektüel, ilim adamı filân olduğunu düşünüyor. “Öyleyse sen yüzünü bir muvahhid olarak dine yönelt. Allah’ın insanları yaratmasında esas aldığı o fıtrata uygun hareket et.” diyor Rum Sûresi, 30’uncu ayet. “Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar.” diyor hadis-i şerif. Bu hanımefendi ya bunları bilmiyor ya da bunların üzerini örtmeye çalışıyor. Bunun sebebi de dilini bilmeyişi. İyi bir doğa diyor kadın. Eskiden olsa, dilini biliyor olsa ne diyecek: İslam fıtratı diyecek, hadi onu da geçtim: “İyi bir tabiat üzere yaratıldığı düşünülür.” filân diyecek. Tabiat kelimesi, doğa’yla aynı anlama gelmez. Nature’ın, 1940’larda yapılmış doğrudan taklididir ‘doğa’. Doğa, Doğ’maktan; nature, nat’tan (born) geliyor. Doğrudan tercüme. Bizle alakası yok. Hâlbuki ‘tabiat’ öyle değil. Tabiat, tabii olandır. Yani Allah’ın takdiridir, o şekilde takdir etmiştir Allah, o yüzden tabiidir tabiat. Onda kusur olmaz. Hâlbuki doğa’nın itikadımızla bir alakası yok. Allah doğmaz da doğurmaz da. Ve ondan başka da tesir eden yoktur. Yani öyle doğa harikası, doğanın eseri filân gibi kavramlar bize terstir. Ama mesela yine doğmaktan gelen doğru kelimesi yerinde bir anlam ifade eder. Doğan, doğuran, doğrulandır doğru olan, doğruyu bulan.

Her neyse. Ahilik diyorduk. Ahilik, serbest piyasa ile taban tabana zıttır. Serbest piyasa diye bir şeyi kabul etmez. Halka bir şey satacaksan senin onurlu, hatta ilim, irfan sahibi, şiir bilen bir insan olman gerekir. Bu yüzden de çok sert kuralları vardır ahiliğin. Fütüvvet ehli olmaktan fersah fersah uzakta olan bizlere; serbest piyasa harika, yaşasın piyasa serbestisi zırvalarıyla büyüyen bizlere çok katı ve hatta faşist geliyor olabilir bu kurallar. Fakat durum böyle. Piyasa serbestisi, bu topraklara padişah eliyle, tepeden inme gelmiş bir şeydir. Halkın kurduğu düzen, bununla taban tabana zıttır. Doğrudan doğruya tepeden inme olarak gerçekleşen bu kapitülasyonlar, berayanın da reayanın da belini bükmüştür. Çünkü ekip biçerken, üretirken, işlerken yeterince vergi ödeyen ve ezilen halk, pazarda ithal mallarla rekabet edemez duruma geliyordu. Tüm bunlara rağmen en kalitelisini üretmeye çalışan, helal kazanmak isteyen insanlar ekip biçmeye ve esnaflığa devam etti. Esnaflık, dürüstlük demekti o zamanlarda; şimdi kurnazlık, işgüzarlık anlamına geliyor. Sarayın aldığı kararlar esnafın belini daha da büker hâle geldi. Bu yüzden birçok isyan vuku buldu. En büyük esnaf isyanı Patrona Halil’in başı çektiği isyandır. 15’inci asırda başlayan, 16-17’inci asırlarda ayyuka çıkan celâli isyanları da bu işin en tepe noktasıdır. Avrupa’dan gelen gâvur çok daha ucuza satıyorken mallarını, -çünkü neredeyse hiçbir vergi ödemiyordu- beraya, gâvurla rekabet edemez hâle getirildi. Fakat her şeye rağmen reaya, yani Ermeni, Yahudi ve Rumlar zanaata ve ticarete devam etti. Bu, sarayın iki türlü işine geliyordu. İlki, gâvurdan daha fazla taviz ve para kazanıyordu; ikincisi, çok fazla kazanamayan Türk, kafasını dertten, sıkıntıdan kaldırıp da baş kaldıracak bir noktaya gelemiyordu. Bir de bunun üzerine 14-15’inci asırlardan itibaren yüzünü sürekli Batıya dönen yöneticiler baktılar ki uyguladıkları politikalarla Türk’ü batırmış, içteki ve dıştaki gâvuru ise yaşatmışlar. Elde bir imkân da kalmadığı için yine Batıdan, Avrupa’dan örnek alarak, oradaki feodaliteye benzer bir düzeni buraya getirmeye çalışmıştır saray. Yani burada bazı kimselere toprak vererek, zengin kişiler, toprak ağaları, derebeyleri yaratmaya, ekonominin bu şekilde düzelebileceğini düşünmeye başlamıştır. Bunun üzerine toprak ağaları tarafından daha da ezilen halk isyan etmiştir. Celâli isyanları bu şekilde vuku bulur. Tüm uğraşlara rağmen Türklerin arasında burjuva sınıfı oluşturulamamıştır. Yine de toprak düzeni bozulduğu için toprak sahibi kimseler ortaya çıkmıştır. Daha sonra Tanzimat’la birlikte bu kişiler tüccar ve sanayici olmaya teşvik edilmiştir. İttihat ve Terakki’nin sloganlarından birisi de “Ey Türk, zengin ol!”dur. “Her mahalleden bir milyoner çıkaracağım.” demişti Adnan Menderes de. İşte bu düşünce gâvur düşüncesidir. Batının asırlardır uyguladığı bir siyaset, bizimse son 4-5 asırdır onlardan taklit etmeye çalışarak yediğimiz bir halttır. Esas olan, her mahalleden bir milyoner çıkartmak değil, hiçbir mahallede yoksul bırakmamaktır, iktisadi eşitliği sağlayabilmektir. Türk düzeni budur. Diğeri gâvur düzenidir.

İşte bu Türk düzeninin, ahiliğin, fütüvvetin karşısında gayrimüslimlerin pazarı vardı. Gayrimüslimler sürekli kazanıyor, bu şekilde de maddi bakımdan güçleniyor, ellerinde çok fazla sermaye birikimi oluyordu. Bu sermaye birikimi ile birlikte Osmanlı’nın son zamanlarına doğru Ermeni, Rum ve Yahudiler bankalar kurmaya başladılar. Bir müddet sonra da gideri fazla olan saray, gayrimüslimlerden aldığı borçlarla yaşamaya devam etti. Yani kendi eliyle hem Batılı gâvurları hem de Türkiye’deki gâvurları besledi ve en nihayetinde de onlara borçlanır hâle geldi saray. Demin de söylediğim gibi, Osmanlı’nın Türkler yerine gâvurlarla işlerini yürütmesinin iki sebebi vardır. İlki, gâvurla daha iyi anlaşır, gâvurun ona karşı verdiği tavizler ve ona biat etmesi hem gâvurun kârına olur hem de hanedanın kârına. İkincisi, Türk’le anlaşmaz, Türk aşiretlerini dağıtır, Türkmenleri katleder ki Türkler gelişemesin çünkü bir Türk gelişirse eğer gâvurlaşmış Osmanlı’ya pabuç bırakmayacak, ne ona vergi ödeyecek ne de biat edecektir. Ancak ve ancak Müslüman olan ve işini gâvurla değil, Müslümanlarla birlikte açıkça yürüten bir devleti tanıyacaktır başında. Bu yüzden Osmanlı en büyük mücadelelerini Anadolu’daki diğer gaza beyliklerine, Türklere karşı vermiştir.

Her neyse. Bir süre sonra boğazına kadar gâvura borçlanan saray, artık yavaş yavaş gâvurun isteklerine göre kararlar almaya başladı. Birinci meşrutiyetten sonra Meclis-i Mebusanın yarıya yakını gayrimüslim vekillerle dolmuştur ve hatta Yahudilere Millî Eğitim Bakanlığı teklif edilmiştir ancak Yahudiler işlerini gizliden yürütmeyi sevdikleri için bu teklifi geri çevirmişlerdir. Bu yüzden eğer Osmanlı yıkılmasaydı, bir Yahudi, Ermeni ya da Rum devletine dönüşecekti. Ta ki İngilizler ve Amerikalılar el atana kadar.

American Bakery
1922’de Ortaköy, İstanbul’da bir fırın. Üzerinde Ermenice, Latince, İngilizce, Türkçe, Yunanca ve Rusça olarak “Amerikan Fırını” yazıyor.

Şu anda Türkiye’ye Amerikalıların pazarı hâkimdir. İlk başta Truman Doktrini, Marshall Planı, NATO, IMF vesaire eliyle bunu gerçekleştirmiştir Amerika. Padişah emriyle Türkiye’ye sokulan piyasa serbestisini şu an isteyecek bir insan, bunu yalnızca ve yalnızca gâvur için ister. Çünkü bu işin Türkiye’de ne bir kökü vardır ne de Türkler için hayırlı bir şeye sebep olacaktır. Bunu isteyen bir insan ya dükkânına Ermenice tabela asmak istediği için ya da gâvurun ekmeğini yiyip gâvurun kılıcını sallamak istediği için istiyordur.

Şu anki Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik politikaları, Osmanlı’nın aynısıdır. Yalnızca biraz daha fazla ‘documentation’ odaklıdır. Yani eskiden, Osmanlı’nın son asrında hiçbir ücret ödemeden ve hatta devlete bile haber vermeden Türkiye’nin herhangi bir yerinde banka kurabiliyordu bir gâvur, şimdiyse her şey evraka ve belgeye dökülmektedir. Eskiden nasıl ki Avrupalı biri buraya gelip hiçbir vergi ödemeden ürününü satabiliyorduysa şimdi de durum buna benzerdir. Şu anda, Türk kahvesi yapan bir makineyi Türkiye’de ve KKTC’de 300 liraya satıyorsa bir Türk markası, vergilerden dolayı; aynı ürünü, üzerine ‘Greek Coffee’ yazarak Güney Kıbrıs’a ihraç ettiğinde fiyatı yaklaşık 200 lira oluyor. Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’nde olmasından ve AB’den alınan vergilerin çok komik miktarlar olmasından dolayı. Aynı olayı, önceki yazılarda bahsettiğimiz Mr. Çobani de yapıyor. Katıldığı televizyon programlarında, alt bantta sürekli olarak ‘Greek Yoghurt’ yazar. Neden? Çünkü serbest piyasa.

Kapitalizm, tekelleşme üzerine kurulu bir düzendir. Her şirket tekelleşmek ister. Eğer istemiyorsa o şirketin hiçbir manası yoktur. Çünkü bir şirketin hedefi ‘maximizing profit-minimizing cost’ değilse, o şeyin bir şirket olduğunu söyleyemeyiz. Bir şeyin şirketleşmesi için, kârı artırma, zararı azaltma odağında düşünmesi ve hareket etmesi gerekir. Her şey kâr-zarar odaklıdır. Artık tüm şirketler, üniversiteler, hastaneler ve hatta devletler bu minvalde düşünürler. Hepsinin bir mision’ı, bir vision’ı vardır. Hepsinin customer’ı, product’ı vardır. Hepsinin profit’i, cost’u vardır. Eğer siz de kâr-zarar odaklı düşünüyorsanız, siz de bir küçük şirketsiniz demektir. Unutmayın, çirkin’in ve çirkef’in içinde nasıl ki gizli bir ‘şirk’ kelimesi varsa, şirket’in içerisindeki bu şirk apaçıktır. Kârı artırma-maliyeti azaltma meselesi bir şirketi yalnızca tekelleşmeye götürür. Tekelleşmeyeceğini söyleyen, tekelleşmeyi reddeden bir şirket ya yalan söylüyordur ya da diğer şirketler tarafından yutulmayı göze alıyor demektir ki bu da aslında onun kâr-zarar mantığıyla hareket etmediğini gösterir. Burada ‘marka’ ile ‘şirket’i karıştırmamalı. Çünkü markaların çoğu aynı şirkete aittir çoğu zaman. Mesela aynı fabrikada aynı suyla doldurulur bütün damacanalar, fakat pazar içinde rekabet yaratabilmek için üzerlerine farklı markaların etiketi yapıştırılır. Buradaki markalar tek bir şirketindir. Eğer farklı bir şirket daha varsa aralarında, bu şirket, rağbet gören markayı satın almayı hedefler. Bunların en uç örneklerine bakarsak, Alphabet, Apple gibi şirketleri görürüz. Bu şirketler her gün yüzlerce küçük şirketi satın alıyor. Neden? Çünkü maximizing profit-minimizing cost. Yani aslında kapitalizm iddia edildiği gibi bir serbest piyasa istemez. Serbest piyasaya düşmandır, onu yok etmek için çabalar. Peki, niçin bu kapitalistler, serbest piyasa istiyoruz diye bağırıyor. Bunun tek bir sebebi var: Müslüman memleketlere bile gâvur ürünlerinin sokulması ve oralarda da bunların yayılabilmesi. Başka türlü Ka’be’nin biraz ilerisine McDonald’s ya da Starbucks ya da o koca Allah’ın belası Hilton Hoteli dikemeyeceklerini biliyorlar çünkü.

mekke1953
Ka’be’nin çevresi, 1953

Tüm bunlardan, kapitalizmi kötülediğim, serbest piyasayı müspet bir şeymiş gibi gösterdiğim anlamı çıkmasın.

Piyasa serbestisi, birinci yazıda bahsettiğimiz popüler kültür icraatçısı aydının oyun sahasıdır. Sırf talep yaratabilmek için insanların şeytani dürtülerine hitap eder. Gazlı şerbet üretir, GDO’lu meyve sebze yetiştirir, içerisinde onlarca katkı maddesi olan hazır gıdaları üretir, ekmeği bile genetiğini değiştirerek yapar, sarı olan buğdaydan çıkan un ne hikmetse beyaz olur, sonra da “Ne yapabiliriz, insanlar bunu istiyor, beğeniyor? Talep var ki üretiliyor.” der. Bu talebi yaratabilmek için ellerinden geleni yaparlar, reklâmlar gösterirler, kanunlar çıkartırlar, insanları ‘mecbur’ bırakırlar. İlk başta onları reklâmlar ve toplumsal statüyle hipnotize ederek, hissizleştirerek bunu yaparlar; ardından da kanunlarla insanları gerçekten buna mecbur ederler. Sonra da suçu insanlara, halklarına atarlar. “Arz-talep meselesi bu. Halk istiyor ki yapıyoruz.” derler. “KvL’nin Eti Yenir mi?” yazısında dediğim gibi, bu aydınların günahı katmerlidir. Halkın günahı ise ne kadar çakallık düşünüyorsa o kadardır. Fütüvvet ehli ahiler ve kapitalist serbest piyasacılar arasında seçim yapacak bir insan, köy yumurtası ile östrojenli yumurta, organik ile GDO, kanaat ile israf, halktan kopmayan aydın ile popüler kültür icraatçısı aydın, hak için üreten ile halk için üreten, dürüstlük ile reklâmcılık arasında bir tercih yapıyor demektir. Hayatını helal-haram ayrımına göre mi düzenliyorsun, yoksa kâr-zarar mantığına göre mi?

Bizler günde herhâlde yaklaşık olarak yüz-iki yüz reklâma maruz kalıyoruz. Bu reklâmlar bizleri heyecanlandırıyor, meraklandırıyor, sevindiriyor, sinirlendiriyor. Tüm bu hislerin sonunda bir tek şey kalıyor zihnimizde: Hissizlik. Tüm bu reklâmlar bizleri uyuşturuyor. Bir yerden sonra şirketlerin reklâm yapmaya ihtiyacı kalmıyor çünkü biz kendi söylediklerimizle, giydiklerimizle, yaptıklarımızla onları tanıtıyoruz. Arabalar, telefonlar, gözlükler hakkında saatlerce konuşabiliyoruz. Üzerimize giydiğimiz kıyafetler, hangi marka olduklarını bağırıyorlar logolarıyla. Bunlar maddi reklâmlar olarak hayatımızda yer ediniyor. Tamamen madde üzerine yoğunlaşmamızı sağlıyor. Şu pek popüler ifadeyle söylersek, meta fetişizmi yaratıyor. Bizleri, yetişkin olan bizleri çocuklaştırarak, sorumluluk sahibi kararlar alabilmemize engel oluyor. Çocuklar nasıl ki oyuncak istiyor, bu oyuncaklarla mutlu mesut yaşıyorsa, biz de araba, telefon, tişört, gözlük, saat, mutfak robotu filân isteyerek, bunları elde etmek için gerçek ihtiyaçlarımızdan ödün veriyor, günlerimizi bunlar hakkında konuşarak, araştırma yaparak, bunları düşünerek geçiriyoruz. Bu şeylerimiz olmadığında kendimizi bir hiç gibi hissediyoruz. Hayatlarımızı tamamen birtakım metalara bağlıyor, pamuk ipliğinde yaşıyoruz. Maddi reklâmların haricinde, bundan daha etkili olan manevi reklâmlar var bir de. Bunların içine birçok şey giriyor: Haberler, diziler, filmler, şarkılar, internet siteleri, kitaplar. Tüm bu şeylerin içerikleri bizlere milyonlarca manevi reklâmı dayatıyor. Nasıl düşünmemiz gerektiğini, neyi nasıl bilmemiz gerektiğini bize söyleyerek, tamamen hissiz ve melekesiz yaratıklar hâline gelmemize sebep oluyor.

reklamlar-2016651658

Maddi reklâmların da yuvalanmasını sağlayacak çukurları açıyor beynimize. Bizleri vatansızlaştırıyor, kimliksizleştiriyor, hayvanlaştırıyor. Önce hayatımızdaki her şeyin kötü olduğuna inanmamızı sağlıyor, sonra da “Şunu alırsan, şöyle düşünürsen, şunu istersen hayatın daha iyi olacak.” diye dayatıyor. Onlarca kadın cinayeti, asker cinayeti, çocuk cinayetini izleyen bir kimse, dinini, dilini, vatanını, kimliğini terk etmeye hazır hâle geliyor. Sende bir sorun olduğunu dayatıyor sana. Fakat gerçek sorunlarını göz ardı edebilmen için elinden geleni yapıyor. “Sivilcelerin mi var? Hemen bu kremi satın almalısın.” diyorlar. Ama bir gerçeğin üzerini örtüyorlar: O kremi bir kere sürdükten sonra yıllarca düzenli olarak satın alıp kullanmazsan yüzün daha fena bir hâle gelecek. Kusurlu, sorunlu, yardıma muhtaç biri olduğumuzu düşünür hâle geliyoruz. Sonra da yapmacık sorunlarımız hakkında istihbaratlar topluyor; şirketlerin, devletin dediğine bürünüyoruz. Kadın, asker, çocuk, hayvan cinayetlerine, yani insan cinayetlerine şahit oldukça yaralı hayvanlar hâline geliyoruz. Sonra da bu hayvanlığımıza bir ilaç arıyoruz: İnsan Hakları.

04 – Think Global, Act Local, Die Motherfucker Die! 2

Halk aşksızsa sokaklar
banka dükkânlarıyla doludur
Ellerini faizi olmayan bankalarla
ıslamaya alışır o kızlar


GLOBAL DÜŞÜNMEKTEN BAŞINIZ MI AĞRIYOR? BUYRUN, İNSAN HAKLARI SİZE İYİ GELECEKTİR

Önce aydınlarla başladı bu küresellik meseleleri. Ne zaman ki karşı tarafın bizden daha iyi işler yaptığını düşünmeye başladılar, o andan itibaren, menşei orada olan işlere burada şahit olduk. Ya olduğu gibi alınıyordu bu şeyler ya da birazcık üzerinde oynanarak buraya getiriliyordu. “Milletim nev-i beşerdir, vatanım ruy-i zemin.” diyordu Tevfik Fikret, tıpkı “Avoir pour patrie le monde et pour nation l’humanité.” diyen Victor Hugo gibi. İkinci Yenilerimiz, Fransızcadan ithal mısralar kuruyorlardı. Şekspir Türk olsaydı böyle yazardı diyerek çeviriler yapıyordu Can Yücel. “Enternasyonal!” diyerek işe koyuluyordu solcular. Oralardan diziler, filimler, kitaplar devşiriliyordu.

Dünyanın bütün işçileri, birleşin! - Bütün cihan fukray-e kasibesi, toplanın!
1921 tarihli Azerice Sovyet Propaganda afişi. Solda “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” sağda “Bütün cihan fukara-i kasibesi ittihad edin” yazıyor.

Birdenbire bütün insanlık oluvermişti derdimiz. Kendimizi unutmuş, el birliğiyle, oralardaki işleri takip etmeye başlamıştık. “İşçiler mağdur. Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” deniyordu. “Evet ya,” diyorduk. “İşçiler mağdur. Derdimiz bu olmalı.” “Kadınların durumu berbat. Ataerkil dünyaya dur diyelim.” deniyordu. Hemen bir grup bu işleri üzerine alarak bunun için mücadeleler veriyordu. “Ezilen bütün halklar, ayaklanın!” deniyordu. İçimizden bir ezilen halk yaratıp, derhâl bununla ilgili bir örgüt kurarak tüm şartları yerine getiriyorduk.

Bir yandan da saray borçlanıyor, gayrimüslimlerin elinde sermaye birikiyordu. 18’inci asırdan itibaren ekonomik gücü ellerinde bulunduran gâvurlar sözlerini geçirmeye başlar hâle geldiler. Bir müddet sonra Osmanlı ekonomisi gayrimüslimlerin eliyle giriş yapan sıcak para ile dönmeye başladı. Türklerin durumu hepten kötüleşti. Kapitülasyonlar yüzünden, ucuza ürettiği malı buraya vergi ödemeden getirip satan Avrupalılarla rekabet edemeyince halk, Osmanlı’nın zanaat üretimi çöktü. Derebeylik yüzünden Türkler tarım da yapamaz hâle gelince tarım toplumu olan Osmanlı’nın ziraat üretimi de çökmeye başladı. Buradaki gayrimüslimler de pazarda Avrupalılarla rekabet etmekte zorlanıyordu fakat ellerinde biriken sermaye ile birlikte son anlarına kadar zanaat ve ticarete devam ettiler. Patronlarının artık sarayda değil, Batıda olduğunu anlayan gayrimüslimler, 16’ıncı asırdan itibaren gerçek patronlarıyla barışmaya başlamıştı. Topraklarımıza giren serbest piyasa ya da kapitalizm, daha ilk adımını atışından itibaren canımızı sıkacağını belli etmişti. Bu işin ayyuka çıkışı, Celâli İsyanları şeklinde tezahür etti. Avrupa’daki derebeylik düzenini buraya getirerek, toplum içerisinden ‘milyonerler’ yaratıp kendini kurtarmaya çalışan Osmanlı, halkın canına okumaya başlamıştı bile. Medreselerden mezun olan öğrenciler iş bulamıyor, çiftçi halk köleleştirilmeye çalışılıyor, Osmanlı’nın bu kararlarına isyan eden askerler görevden atılıyordu. İşsiz kalan, karnını doyuramayan öğrenci, asker ve diğerlerinin bir kısmı eşkıyalığa başladı. Devletin bunları engellemesi bir yana, kimi zaman bizzat tımarlı sipahiler de bu eşkıyalıklara dâhil oluyordu. Topraklar emniyetsiz hâle gelince halk dağlara, vadilere, ulaşılması güç yerlere kaçtı. Büyük Kaçgunluk bu şekilde başladı.

Açık pazar hâline getirilen Türk toprağına uzun bir süre düşmanmış gibi yaklaşmadı Batı. Özellikle de Fransa ve İngiltere. Osmanlı’yla savaşmıyordu, aksine, müttefiktiler. Böyle olduğu için, Osmanlı da gittikçe daha fazla kapitülasyon veriyordu bu ülkelere. Osmanlı’yla bizzat savaşmayan Batılılar, bu savaş işini Rusların ve Farsların eliyle hallediyordu. Başına bela olarak sarılan Ruslar ve Farslar yüzünden Osmanlı başını kaldıramaz, iç işlerinin icabına bakamaz, emniyeti sağlayamaz hâle gelmişti. Rusların askerî baskısı bir yana, ekonomik gücü ve tüm imtiyazları ellerinde barındıran gâvurlar artık yavaş yavaş yönetimi ele geçirmeye başlamıştı. İlk olarak ıslahatlar yaptırmaya başladılar Osmanlı’ya, içerisindeki gayrimüslimleri rahatlatabilmek ve Osmanlı’yı tamamen ele geçirebilmek için. Bu şekilde de İnsan Hakları bu topraklara adımını atmaya başladı. Tüm bunlara serbest piyasa sayesinde ulaşıldı.

İnsan Hakları denilen şeyin bizde ilk ayağının Tanzimat Fermanı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu ferman, bilhassa Fransızların kabul ettiği İnsan Hakları Beyannamesi örnek alınarak hazırlanmıştır (Aslında bakarsanız ilk yayınlanan İnsan Hakları Beyannamesi, esasında Erkek Hakları Beyannamesidir. O dönemlerde kadın, insan olarak kabul edilmiyordu gâvur tarafından). Nasıl ki Serbest Piyasa padişahın verdiği kararla bu topraklara girdiyse, İnsan Hakları da padişahın fermanıyla, 1839’da tepeden inme bir şekilde giriş yapmıştır. Bu fermanla birlikte Osmanlı’daki Ümmet Sistemi -Batılıların tabiriyle Millet Sistemi- kaldırılmıştır. Nasıl ki bu topraklardan kapitalizm çıkmamış, Türk düzeni neşet etmişse; İnsan Hakları diye bir şey de çıkmamış, Ümmet Sistemi teşekkül etmiştir. Bu tip, kapitalizm, İnsan Hakları gibi şeyler ancak tepeden inme bir şekilde buraya sokulabilmiştir. Polis kuvvetlerine ihtiyacın duyulmadığı Ümmet Sisteminden, herkesin ‘eşit’ olduğu Tanzimat’a geçildiğinde ilk itiraz Rumlardan yükselmiş, Rumlar, “Yahudilerle bir mi muamele göreceğiz?” diyerek itiraz etmiştir.

Peki, neydi bu Millet Sistemi?

Millet kelimesinin Türkçede, tamamen dinî bir anlamı var. Bu yüzden millet sistemi, doğuştan gelen, insanların seçemediği birtakım ‘bilimsel’ şeylere göre değil, insanın tercihine göre toplumsal düzeyinin belirlendiği bir sistemdir. Yani ırki ya da kavmî olarak değil, dinî olarak ayrıma tâbi tutulmuştur halklar.

Bu düzen doğrudan doğruya İslam hukukuna göre belirlenmiştir. Şeriatta halk ikiye ayrılır: Beraya (Müslümanlar), Reaya (Gayrimüslimler). Müslümanlar, millet-i hâkimedir. Gayrimüslimler ise kendi içlerinde ikiye ayrılır: Müşrikler ve Ehl-i kitap (Hıristiyanlar, Museviler, Mecusiler, Sabiler). Bu ehl-i kitap da Müslümanlara zimmetli bir şekilde yaşar. İslam hukukuna göre zimmilerin varlıkları ve güvenlikleri İslam devletinin mesuliyeti altındadır.

BACIERENLER
İstiklâl Harbi’nin ardından Mustafa Kemal Paşa’yı karşılamaya gelen Bacıerenler

Türkler sofu, fütüvvet ehli ve gazidir. Toplum da bu karakterlere göre kurumsallaşmış hâlleriyle üçe ayrılır: Abdâlân, Ahiyyan, Gâziyân. Ve bir de kadınların bulunduğu Bâciyan topluluğu vardır. Bu üç karakter, Hadîd Sûresi, 25’inci ayetin bize işaret ettiği, ölçülü bir toplumun üç karakteridir: “Andolsun ki biz, peygamberlerimizi, apaçık delillerle gönderdik ve onlarla beraber de kitap ve teraziyi indirdik, insanlar adaletle doğru muamele etsinler diye, ve demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar var; Bu, Allah’ın, dinine ve Peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.” Buradan çıkan üç şey -Kitap, Terazi ve Demir- bir toplumun muvaffak olabilmesi için gerekli üç temel şeydir. Fakat bu üçünün gerçekten işe yarar şeyler olabilmesi için o toplumun, “Allah’ın dinine ve Peygamberlerine gayba inanarak yardım ediyor” olması gerekir. Türklerde Kitap, Abdâlân olarak; Terazi, Ahiyyan olarak; Demir de Gâziyân olarak teşekkül etmiştir. Yani bu üç unsur, Türk’ün karakterini (Tüm Dünya’da -Araplar da dâhil- bütün Müslümanlar Türk olarak bilinir, eğer biz öyle bilmiyorsak, elimizdeki Kitap, Terazi ve Demir’i hayırlı bir şekilde kullanamayacağız demektir.) ifade ediyor: Türkler asker millettir, ahlaka önem verirler, üretirler ve sofudurlar, yani ibadetlerini eksiksiz bir şekilde yapmaya özen gösterirler. Böyle olduğu için, bir de Müslüman bir ülkede yaşadıkları için, tüm şartlar elverişli olduğu için bu ibadetlerin yerine getirilmemesi, bir özür olmadığı sürece suç olarak görülmüştür. Namaz vaktinde mazeretsiz bir şekilde dışarıda olanlar cezalandırılır. Şimdiki gâvur mantığımızla (gâvur saati, takvimi, alışkanlıklarını kullandığımız için mantığımız da gâvura benzemektedir gitgide) bu cezalandırma işine itiraz edebiliriz. Edelim. Kur’an’da, namaz kılmayanların cezalarının ahirette verileceği bildiriliyor bize. Fakat bir Müslümanın (Dünya’ya yalnızca ve yalnızca Allah’a -Muhammed’in, sallallahû aleyhi ve sellem, kulu ve resulü olduğu Allah’a- ibadet için geldiğini düşünen bir insanın) tüm hayatı, Allah’a rahatça ibadet edebilmesi için ‘optimum’ seviyedeyse, tüm dünya işleri buna göre şekillendirilmişse, o kişinin ibadetlerini keyfî olarak boşlaması hoş karşılanmaz, o kişinin tembel, aylak ve gitgide ‘kötü niyetli’ ve kalpsiz biri olduğu düşünülür. Çünkü bozulma, şeklin bozulmasıyla başlayan bir şeydir. Nitekim solcuların pek sahiplendiği Şeyh Bedreddin, Vâridat’ta namaz kılmayan kimselerin cezalandırılması gerektiğini yazmış; Cumhuriyetçilerin pek sahiplendiği Yunus Emre de “Namaz kılmayana sen / Müselmandır demegil / Hergiz müselman olmaz / Bağrı dönmüştür taşa.” demiştir. Her neyse. Millet-i hâkimenin ‘hayat tarzı’, ‘standartları’ bu şekildedir. Gazilik, abdallık ve ahilik vardır kanında. Türk milleti bu yüzden asker millettir. Ezberinde Kur’an, şiir ve andı olduğu için. Bu yüzden daha ilk şeklini bulduğu andan itibaren ömrünü, Allah’ın rızasını alabilmek için çabalamakla, Kelimetullahı yüceltmekle geçirmiş, Peygamberimize benzeyebilmek için Hadis ilmini ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden hadislerle uğraşan ilk insanlar Semerkant, Horasan gibi memleketlerden çıkmıştır.

Saray nezdinde ise durum farklıydı. Her ne kadar Müslüman halk, ahiliği ve millet sistemini saraya mecbur kıldıysa da bir müddet sonra Osmanlı her ikisine de sırt çevirmiştir. Bunun sebebi de gâvurla anlaşmasıdır. Bu düzenler ilk olarak ‘devşirme’ ile bozulmaya başlamıştır. Sonra da serbest piyasanın hâkim oluşu ile tehlikeye girmiş, İnsan Haklarının duhulüyle de rafa kalkmıştır. Zira kapitülasyonların ardından gayrimüslimler de askere ve memuriyete alınmaya başlanmış, ücretli ordu sistemine geçilmiş, Islahat Fermanı ile de kiliselerin çan çalma yasağı kaldırılmıştır. Gâvurların ekonomiye hâkim olmasından itibaren, Osmanlı’da daha önce hiç olmayan enflasyon baş göstermiş, 1580’lerden itibaren Avrupa’dan gelen ucuz gümüşe, kendi millî parasını bırakıp kucak açan Osmanlı’da, bu gâvur paralarının daha sonra piyasadan kaçmasıyla birlikte enflasyon körüklenmiştir. Tüm bunların akabinde toplum düzeni bozulmaya yüz tutmuştur. 1571’deki İnebahtı yenilgisinden sonra esas patronlarının Avrupa’da olduğunu düşünmeye başlayan gayrimüslimler de yavaş yavaş Batılılarla yakınlaşmış, Osmanlı’nın batılılaşması hadisesi de bu şekilde başlamıştır.

mekkegirişi
Mekke’nin girişi, 1953

Millet sisteminde Müslümanlardan sonra Ehl-i kitap gelmektedir. Yani Hıristiyanlar (yalnızca Ortodokslar), Yahudiler, Mecusiler ve Sabiler (fakat şu an Sabilerden dünya üzerinde kimsenin kalmadığı düşünülüyor). Bunlar Müslümanların çevresinde, yakınında, yöresinde at binemezlerdi. Şahitlikleri, şer’i mahkemelerde görülen davalarda kabul edilmezdi. Kilise ve havralarının tamirlerini ancak izin alarak yapabiliyorlardı. Ayrıca Müslüman mahallelerine yerleşemedikleri gibi, cami, türbe, Mekke ve Medine gibi yerlerin çevresinde de mesken edinemiyorlardı. Gayrimüslimlerin, evlerini Müslümanlarınkinden daha yüksek yapmaya da hakları yoktu. Giyim konusunda da gayrimüslimler ile Müslümanlar arasında farklar vardı. Toplumdaki düzen böyle işliyordu. Yani Müslümanlar serbest, gâvurlar ise kanunlara tabi idiler. Çünkü serbest demek, başı bağlı demektir. Müslümanların başı şeriata bağlı olduğu için onlar serbestçe hareket edebiliyordu. Gayrimüslimler ise toplumda gözlemlenmesi gereken kimselerdi.

“1740 tarihindeki kapitülasyonlarla birlikte Fransa, Katolikleri himaye hakkını elde etmişti. İngiltere ve ABD Protestanları, Rusya ise Ortodoksları koruyor/kolluyordu.”

19’uncu asırda bu kollama işi ayyuka çıkmış, içteki ve dıştaki gâvurlar tam anlamıyla kenetlenmiştir. “Himaye Sistemi” ile gayrimüslimler, Avrupa vatandaşlıkları almaya başlamış, bu yolla da Osmanlı kanunlarından paçayı kurtarmışlardır. Gayrimüslimler Himaye Sistemi ile birlikte vergi kaçakçılığı yapmaya başlamış, askerlik mükellefiyetleri ortadan kalkmış, cizye vermemişler, adi ya da siyasi suçlardan ötürü hiçbir şekilde yargılanamamışlardır.

Tanzimat döneminde eğitim yabancıların eline teslim edilmiştir. Bu yüzden bu dönemde Osmanlı, misyonerlerin oyun sahası hâline gelmiştir. Misyonerler, Protestandır. Normalde millet sistemi içerisinde ehl-i kitap olarak, millet sayılan Ortodokslar, Protestanları mücrim sayıyorlar, bu yüzden de bu mezhep mensupları hakkında Osmanlı’dan cezai takibat yapılmasını talep ediyorlardı. Bir süre sonra Osmanlı, ABD’nin ve özellikle de İngiltere’nin baskılarıyla Protestanları millet olarak tanıdı. Bu şekilde de Amerikalı misyonerler Türkiye’ye akın etmeye, buralarda okullar açmaya, araştırmalar yapmaya, kiliseler kurmaya başladılar. İlk olarak halkı tahlil ettiler. Çünkü amaçları, Türklerin Hıristiyanlaştırılması, Rum-Ermeni ittifakının sağlanması ve bu iki kilisedeki sapmaların düzeltilmesiydi.

Yaptıkları tahlilin sonucunda, Türklerin ‘gaza ruhu’nu ve Osmanlı’ya hayat veren şeyin de bu olduğunu gördüler. Fakat diğer yandan da devletin iki zayıf noktasını tespit etmişlerdi: Millet sistemi ve Kapitülasyonlar.

Yaptıkları bu çalışmalarla şunu görmüş oldular, Müslümanları Hıristiyanlaştırmak mümkün değil. Bu yüzden de Ermenilere yöneldiler.

“1834 yılında Londra’da basılan Missionary Researchers in Armenia adlı eserde şu sonuca ulaşılmıştır; Müslüman kitle Protestanlaştırılamaz ama düşman topraklarında bulunan Hıristiyanlar üzerinde çalışarak düşmanın kalbine girebiliriz.”

Daha sonra Ermenilerle birlikte Bulgarlarla da özel olarak ilgilenmişlerdir. Her yapılan ıslahatta bunların tesir sahası daha da genişlemiş, daha fazla hakka sahip olmuşlardır.

İnsan Haklarının bu topraklardaki ilk örneği olan Tanzimat Fermanı halk nezdinde, “Artık gâvura gâvur denmeyecek.” şeklinde özetlenmiş, gâvur tebaanın bağımsızlığını kazanmasındaki en önemli etken olmuştur. İlk olarak milliyetçi fikirleri okullarında yayan, sonra sarayı, kendilerine borçlu hâle getirerek iflasa sürükleyen gâvurlar, dıştaki gâvurların da etkisiyle birlikte isyanlar çıkartacakları bölgelerde reformlar talep etmişlerdir. Osmanlı bu reformları gerçekleştirirken, gâvurlar silahlı direniş örgütleri kurarak mücadele vermişler, ilk başta yarı otonom istemişler, sonra da bölgelerin tam bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Bunlar tamamen Batı desteğiyle gerçekleşmiştir. Böylelikle de ilk olarak, 1832 yılında Yunanistan kurulmuş ve Rumlar bağımsızlığını elde etmiştir. Bu işleri Batının kurguladığını gösteren en güzel örnek de şudur: Yunanistan’ın kurulması üzerine, Anadolu’da yaşayan Rumlardan bir kısmı kalkıp Yunanistan’a taşınmış fakat bir süre sonra onlar bile orada yapamayacaklarını anlayarak Osmanlı topraklarına geri dönmüştür.

Rumların bağımsızlığının ardından Ermeniler saraya dönerek “Biz millet-i sadıkayız, yani sadık milletiz, bağımsızlık istemeyeceğiz.” demişlerdir. Osmanlı’yla her zaman iş birliği içerisinde olan Ermenilere bu şekilde ‘millet-i sadıka’ denmiştir. Zanaatkâr millet olan Ermeniler, Osmanlı’nın son zamanlarına kadar İngiltere ile pazar konusunda ihracat yarışındaydılar. Bu da İngiltere ve ABD için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Tüm güçlerini kırdığı, zayıflattığı Osmanlı Devleti’nde kendileriyle rekabet edebilecek insanlar vardı hâlâ. Amiri Baraka “Somebody Blew Up America” şiirinde,

Esas Şeytan kimin safında
Kim zengin oldu Ermeni soykırımından

diyor. Son zamanlarına dek Batı ile zanaat ve ticaret alanlarında rekabet edebilen Ermenilerin, ‘sadık millet’ olmaktan çıkıp delirmesine, gâvurlardan silah alarak Türklere saldırmasına, beylik istemesine ve bunun üzerine de bu topraklardan atılmalarına, sürülmelerine sebep olanlar ve bu olaylar yüzünden ölen yüz binlerce Türk ve Ermeni’nin üzerinden zengin olanlar İngilizler ve Amerikalılardır.

1869’dan 1899’a kadar 34.843 Ermeni ülkeyi terk etmiştir. Amerikalı misyonerlerin Ermeniler ve Bulgarlar üzerinde canhıraş çalışmalar yapması meyvelerini vermeye başlamış, 1890’ların başından itibaren iyice artan Ermeni isyanları, Amerikalı misyonerler tarafından İngiliz ve ABD’ye basın aracılığıyla çarpıtılarak yansıtılmıştır. O güne kadar Ermeni milletinden haberi dahi olmayan, Türklere sempatiyle yaklaşan İngiliz ve Amerikan halkı, birden Türk düşmanı kesilmiş, Ermeni fanatiği olmuştur. Bu sırada Osmanlı, Amerikan okullarını kapatmak istemiş ve bu yüzden Türk-Amerikan çatışması çıkmış, bu iş de Birinci Cihan Harbi’ne kadar sürmüştür. Amerika ve İngiltere’nin manipülasyonuyla birlikte 1894-1895 yıllarındaki olaylar, Batı literatüründe ‘Ermeni Katliamı’ olarak geçer. Bu işi de Batının yaptığını gösteren en iyi örnek şudur: Protestanlaşan 34 bin Ermeni bu toprağı terk etmiş, onlar terk edince kalan Ermenilerin Osmanlı ile hiçbir sorunu olmamıştır. Fakat daha sonra hem tekrar Protestan faaliyetlerin hızlanması ve bu kez Ortodoksları kollayan Rusya’nın da işe dâhil olarak Oryantal Ortodoks olan Ermenileri kışkırtması üzerine ikinci kez Ermeni isyanları başlamıştır.

Ermeni olaylarının ikincisi 1914-1915 tarihlerindedir. 1905-1915 tarihleri arasında Osmanlı’dan ABD’ye göçen kişi sayısı 367.488’dir. Bunların sadece yüzde 5’i Türk, kalanı ise Ermeni’dir.

Ermeniler önce Amerikalılarla, sonra da Ruslarla anlaşarak ayaklanmaya kalkışmıştır. Fakat 1917’de Rusya’da ihtilal olunca, 1919’da Ermeniler ABD mandası istemişler, fakat Doğu Anadolu’ya gönderilen komisyonun, Ermenilerin hiçbir zaman hiçbir yerde çoğunlukta olmadıklarını bildirmesinden dolayı (ya da henüz Protestanlaşmamış olan Büyük Ermenistan’ın kurulmasının kendilerine karşı tehdit oluşturacağı düşüncesinden dolayı) bu talep reddedilmiştir. Fakat Türk’e baş kaldırdığı için, Türk’e silah sıktığı için bu topraklardan tamamen çıkartılmışlar, hiçbir zaman da Osmanlı’daki refahına geri dönememişlerdir. Dönebilmek için yıllardır Avrupa ve Amerika ile iyi anlaşmaya çalışmaktalar ama asla eskisi gibi üretmelerine ve ihraç etmelerine izin verilmemektedir. Amerika’nın Çin gibi bir pazarı varken ne yapsın Ermenistan’ı? Ermenilerin üreteceği halının, kumaşın, dokumanın aynısını yüzde biri fiyatına gidip Çin’e ürettiriyor zaten.

Şimdi o kadar ileri gitmeyerek tekrar geriye dönelim.

Tanzimat’ın ardından II. Abdülhamid, İkinci Meşrutiyeti ilan etmiştir. Her yeni reformda devlet daha da bağımlı hâle getirilmiş ve daha da küçülmüştür. Birinci Meşrutiyetle birlikte Meclis-i Mebusan’ın yarıya yakını gayrimüslimlerden müteşekkil hâle gelmiştir. Her reformda, her ıslahatta, her yenilikte devlet biraz daha bağımsızlığını yitirmektedir. Buna karşılık da halk sürekli olarak tepkisini koymaktadır. Saraydakiler, Türklerin yüzüne bakamaz hâle gelmiştir. Her yeni fermanda Türkler, padişahın fermanını yırtıp, fermanı okuyanları da def etmektedir. Osmanlı, kışlaları şehrin dışına kurmaya başlamıştır. Çünkü halkın içerisinde olursa, halk “Gâvur talimi mi yapıyorsunuz?” diyerek tepki göstermekte, saldırmaktadır. Gırtlağına kadar gâvurlara borçlanan saray tek tek topraklarını satmaktadır gâvura. Bu şekilde iyice gerilen ortamda en nihayetinde bir büyük isyan patlak vermiştir: 31 Mart Ayaklanması.

İkinci Meşrutiyetin ardından İstanbul’a getirilen Türk askerleri, İstanbul’un hiç de İslam başkenti filân olmadığına, gâvurlaştırıldığına şahit olmuşlardır. Abdestlerine, namazlarına karışıldığını, buna karşılık gayrimüslimlerin gayet rahat hareket ettiğini gören askerler ayaklanmış ve “Ne istiyorsunuz?” diye sorulduğunda tek bir şey söylemişlerdir: “Şeriat isteriz.”

051edd6b-e793-4feb-8fb1-3d58c0b3fea0
1913’te bir Alman dergisinde Enver Paşa’nın, Napolyon olarak resmedildiği çizim. İkinci Meşrutiyetin ardından “Hürriyet Kahramanı” olarak Selanik’e gelen Enver Paşa’ya, Talat Paşa ve Cemal Paşa’nın “Sen artık Napolyon oldun” dedikleri rivayet edilir.

İkinci Abdülhamid, emrindeki askerlere, isyancılara ateş etmesi emrini vermiş, fakat “Şeriat isteriz.” diyen Türk askerine ateş edemeyen askerler ya havaya sıkmış ya da isyancılara katılmıştır. Ardından halk da isyana dâhil olmuştur. Bunun üzerine Selanik’ten yardım istenmiş, İngiltere ve Almanya bütün demiryollarını Selanik’e yönlendirmiş ve acilen, yarısı gayrimüslimden müteşekkil bir ordu oluşturulmuştur Selanik’te. Ordunun baştaki kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa, kurmay başkanı ise Mustafa Kemal Bey idi. Fakat daha sonra, Almanya’dan koşarak gelen Enver Bey, kurmay başkanlık görevine tayin edilmiştir. Bu orduya ismini veren de Mustafa Kemal Bey olmuştur: ‘Hareket Ordusu’, operation kelimesinden alınarak. Bu ordu saraya gelerek isyanı bastırmıştır. Fakat halkın öfkesi dinmemiş, gerginlik iyice artmıştır.

1901 yılında ABD Başkanı olan Theodore Roosvelt, 1898’de “Dünyada herkesten önce ezmek istediğim iki güç, İspanya ve Türkiye’dir” diyor.

Serbest piyasa ile sarayı ele geçiren gâvurlar, İnsan Hakları ile de halkı etkisiz hâle getirmeye çalışmış fakat hiçbir şekilde istediğini elde edememiştir. Gâvurun Unspeakable Turk dediği Türkler, gâvura gâvur demeye devam etmiş, bunun üzerine de bütün ekonomik gücü elinde tutan gâvurlar, Türk milletini daha fazla baskı altına almıştır.

Gâvurların Osmanlı içerisindeki bütün halkları kışkırtmasının ardından, tek tek bağımsızlıklarını elde etmiştir birçok halk. Buna, ilk olarak gâvurun altı aşamalı planı, sonra da bağımlı hâle gelen sarayın bu topraklardan çoktan vazgeçmesi sebep olmuştur. Kuzey Afrika, Balkanlar, Kudüs, Mekke, Medine gâvur tarafından müstemlekeleştirilmiştir.

1912 yılında Edirne Bulgarlar tarafından işgal edilmiştir. Selimiye’ye Bulgar askerinin girdiğini görmek Türklerin canını yakan bir hadise olmuştur. Bunun üzerine Almanya’dan getirilen Enver Paşa’ya, Selimiye fethettirilmiş ve Enver Paşa Türk halkına ‘Edirne Fatihi’ diye sunulmuştur. Bu takdim sayesinde Enver Paşa, asırlardır adam gibi bir komutan bulamayan Türklerin itimadına mazhar olabilmiştir.

Bunların ardından Maraş, Urfa, Antep ve Adana’da düşmana karşı direnişler başlamış, 1920’de de Ali Rıza Paşa kabinesi toplanarak Misak-ı Millî’yi ilan etmiştir. Hemen arkasından İstanbul, İngilizler tarafından ikinci kez işgal edilmiş, meclis dağıtılmıştır.

Hozer men de azada - Şimdi ben de özgürüm
Özbekçe Sovyet Propaganda afişi. Bayrağın üzerinde “Hozer men de azada”, yani “Şimdi ben de özgürüm” yazıyor.

Başlangıçta, “‘İşçiler mağdur. Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!’ deniyordu. ‘Evet ya,’ diyorduk. ‘İşçiler mağdur. Derdimiz bu olmalı.’ ‘Kadınların durumu berbat. Ataerkil dünyaya dur diyelim.’ deniyordu. Hemen bir grup bu işleri üzerine alarak bunun için mücadeleler veriyordu. ‘Ezilen bütün halklar, ayaklanın!’ deniyordu. İçimizden bir ezilen halk yaratıp, derhâl bununla ilgili bir örgüt kurarak tüm şartları yerine getiriyorduk.” demiştim. Gelelim tekrar buraya.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve 1 Mayıs İşçi Bayramı Türkiye’de ilk kez, İstanbul işgal altındayken İngilizlerin eliyle kutlanmıştır. O zamanlarda bu olaylarla ilgili ne zaman toplanılsa ya Yahudiler ya misyonerler ya da Batı okullarında okumuş aydınlarımız vardı işin içinde. Kadın hakları, işçi hakları vesaire için ilk kez toplananlar, bu ülkede asli kültürle hiçbir zaman tam olarak bağı olmamış insanlardır. Kadınlı erkekli eğlenceyi bir nebze sıradanlaştırdığı için Üçüncü Selim’den ‘feminist’ diye söz eder Robert Koleji mezunu Halide Edip. Yalnızca ‘elit kimselerin’, zenginlerin, Batı tarzında eğitim görmüş, Batılılaşmış insanların ilgilendikleri bir şeydi bu. Onların haricinde gerçekten kadın hakları için mücadele veren insanlar da hiçbir zaman işi dişiliğe, feminizme, eğlenceye indirgememişler, ilim yönünden kendilerini geliştirmeye çalışmışlar, mesuliyetlerini ön plana çıkartmışlar ve askerlik yapmak istediklerini belirtmişlerdir. Zaten bu insanlar da Cumhuriyetten sonra derhâl tasfiye edilmiştir.

Bu ülkede Osmanlı’nın sonlarına kadar işçiler hâlinden memnun bir şekilde yaşamıştır. Batıdan gelen herifler, “Avrupa’da 10 liraya yaptırdığımız ev burada ancak 20-30 liraya yaptırılıyor.” diyerek, buradaki işçilerin refahından ve aldığı maaşların yüksekliğinden söz ediyordu. Ama biz dışarıyı takip ettik, sonra bir baktık ki müteahhitler, patronlar, işçiyi köpek gibi çalıştırıp, üç kuruş para vermeye başlamış. Das Kapital’de sürekli olarak, Avrupa’daki işçilerin çalıştığı ağır şartlardan, hatta çocuk ve kadın işçilerin bile günde 16-18 saat çalıştırılmasından bahseder Karl Marx. Kitap boyunca bunları anlatır durur. Tüm bunlara karşılık, “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” der. Aslında buradaki ‘bütün ülkeler’den kasıt, yalnızca Avrupa ülkeleridir. Çünkü bu onların sorunudur. Şimdi de bazı kimseler diyor ki: “Dünyanın tüm ülkelerinde durum hep aynı olmuş, mağrurlar ülkeyi yönetmiş, mağdurlar hep ezilmiştir.”

Öyle bir noktaya gelmişiz ki artık kültürümüzden faydalanamıyoruz. Katolik aklıyla düşünüyoruz kendi sözlerimizi, kendi tarihimizi onların kafasıyla yorumluyoruz. “Aç mezarı yok.” diye bir atasözümüz var mesela. Yoksul insanlardan bahsedilince babaannem bu sözü söylerdi: “Aç mezarı yok.” Aç insan mezarı yok, açlıktan ölen kimse yok. Bu laf bana aşırı gaddarca, kapitalistçe gelirdi. Hâlbuki babaannem de dâhil, bu atasözüyle ne denmek istendiğini kimse bilemez hâlde şu anda. Fransa Enstitüsü azasından F. Funck, Brentano “Prisons d’autrefoies” isimli kitabında, 17’inci asrın sonlarında Paris’teki dilenci sayısının 40 bini bulduğunu, bunun da nüfusun mühim bir kısmı olduğunu söylüyor. Eski Türkiye’yi ziyaret eden Batılı yazarlar ise Türkler arasında hiç dilenci olmadığını söylüyorlar. Aynı şekilde evsiz falan filân gibi kavramlar da yok Türklerin arasında. (Daha sonra, 19’uncu asırda bazı dilenciler peyda oluyor, onların da istisnasız hepsi gayrimüslim.) Bunun tek bir sebebi var, o da ‘salat’. Aç mezarı yok çünkü salat var; paylaşma, bölüşme var, fütüvvet ehli insanlar var.

Şimdi öyle bir noktaya gelmişiz ki iki kesim oluşmuş ülkede. 1) İnandığı dini bilmeyen dindarlar. 2) Bu dindarların savunduğu her şeye karşı çıkan diğer kimseler. Misal birkaç ay evvel müzik dersi müfredatından Batı müziğinin azaltılması, onun yerine de müfredata Itrî’nin bestelerinin koyulması kararlaştırılmıştı. İkinci kesim insanlar bu haberi şöyle duyurdu: “Batı müziği müfredattan kaldırıldı, yerine Tekbir ve Salavat getirildi.” Ve bunu, menfi bir olaymış gibi anlatmış haberin devamında. Şimdi bu adamlar bunu kasıtlı olarak yapıyor. Çünkü karşısında, onun söylediklerine cevap verebilecek rüştte insanlar yok. Karşı tarafın diyebileceği şey en iyi ihtimalle şöyle bir şey olur: “Yaşasın Osmanlı müziği, yaşasın saray müziği!” En kötü ihtimalle de “Müzik haramdır.” filân derler. Bir ülkenin müfredatında, o ülkenin yetiştirdiği en iyi müzisyenlerin işlenmesinden daha tabii ne olabilir? O ülkenin çocuklarına, milleti millet yapmış musikiler, şiirler öğretilmeyecek de ne öğretilecek? Yıllarca kilise müzikleri çaldı zil sesi olarak okullarda. Bu ülkede tam 50 yıl boyunca Türk Musikisi öğretilmedi. Konservatuvarlarda sadece ve sadece Batı müziği işlendi. Mustafa Kemal’in çıkardığı bu kanun ancak Süleyman Demirel döneminde kaldırıldı. 50 yıl boyunca müzisyen yetişmedi. Şimdiyse Fazıl Say’lar ile övünüyoruz. Hâlbuki bizim tarih kitaplarında var olmamızı sağlayan iki şey vardıysa biri şiir, diğeri de musikidir. Yoksa istediği kadar tarihe bakılsın, Türk milleti var denilemez. Çünkü edebiyatı olmayan hiçbir topluluk yoktur ki millet olarak anılsın.

İnsanlarda artık dine ve dinî terimlere (ki Türkçe’de kullandığımız kelimelerin 10’da 9’unun dinle ilişkisi vardır.) karşı öyle bir antipati oluşmuş ki adama israfı anlatan ve israfın önlenmesi için neler yapılabileceğini işleyen bir sunum yaptığında, adam kalkıp, “İsrafa bu kadar önem vereceğine, köpek mamalarında şöyle şöyle hileler oluyor, bununla ilgilensene.” diyor. Bu adam hayvanları çok seviyor. Hayvan haklarıyla yanıp tutuşuyor. Hayvanlarla ilgili bir sunumda da kalkıp şöyle soruyor: “Amerika’da hiç sokak hayvanı yok. İşte bunlar bu kadar çok önem veriyorlar hayvanlara. Herkes bu köpekleri sahipleniyor. Hatta sırf bu yüzden, her ABD başkanının Beyaz Saray’da bir hayvan beslemesi şartı var.” Şimdi bu adam, ABD’de sokak hayvanının olmadığını, çünkü tüm o hayvanların uyutulduğunu, öldürüldüğünü bilmiyor. Bilmek dahi istemiyor. Bunu İslamcı bir propaganda olarak algılıyor. Bu yüzden de bu İslamcı faşistlere karşı Hayvan Haklarını savunuyor. Kendini, bunu savunmak zorunda hissediyor. Hâlbuki bizler millet olarak asırlardır hayvanlarla birlikte yaşarız. Kimse buna karşı çıkmaz. Ancak son zamanlarda Batılılaşmış üst tabaka tipler karşı çıkmıştır. Onlar da bakmışlardır ki halk umursamıyor, gayet de yaşayıp gidiyor hayvanlarla birlikte, birden hayvanlarda hastalıklar başlamıştır. Özellikle atlarda olmak üzere, kuşlarda ve köpeklerde bir sürü hastalık ortaya çıkmıştır. En son da tavuklarımızı ve danalarımızı katletmiştik sırf bu yüzden. Niye katlettik? Şu anda Türkiye’deki gıda sektöründe tavukların yüzde 95’i tek bir şirketten karşılansın diye, Sırbistan’dan ‘helal et’ ithal edelim diye.

Hayvanlarla olduğu gibi delilerle de birlikte yaşarız biz asırlardır millet olarak. Bunun söylenmesi bile abes bir durumdur bizim için. Avrupa, Amerika gibi onları hastanelere tıkıp toplumdan uzaklaştırmayız. Herkesle birlikte, herkesin arasında yaşarlar. Eskiden neredeyse her caminin cemaatinde, en arkada oturan bir deli olurdu. Şimdi huzurumuzu kaçırmasınlar diye biz de delileri hastanelere tıkar olduk. Sadece delileri değil, yaşlılarımızı da.

Ermenilerden bahsettim. “Kim zengin oldu Ermeni soykırımından” diyor Amiri Baraka. Diğerleri ne diyor? Mesela, “Tahakküm tahakkümdür. Dünyanın her yerinde benzer. Ezilen halklarız; her zaman baskı altındayız. Katliamlar yapıp aktivistleri cezaevlerine gönderiyorlar ve binlerce insan şu an cezaevinde. İsrail’in halkımıza yaptığı şey ile aynı.” diyor HDP kongresi için Ankara’ya gelen, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ‘pek mühim’ isimlerinden Leyla Halid.

Hırant Dink, Kürtlere dönüp, “Aman ha! Aman ha! Ermenilerin geldiği oyuna siz gelmeyin. Batılılar işlerine geldiğinde, sırtınızı sıvazlar ve sonra da işlerine gelmediğinde sizi tek başınıza bırakırlar.” diyordu. Zanaatkâr Ermeniler en nihayetinde bir yerden sonra ‘barış’ istemek zorunda kaldılar. Biz de aramıza sınır çektik. Şu anda dünyada ana akım olmuş neredeyse her şey Kürtlerin lehinedir. Tıpkı bir zamanlar -ve hâlâ- Ermenilerin lehine olduğu gibi. Türkiye dediğin zaman derhâl akıllarına ya Kürtler ya da şeriatçılar gelir. Komünisti de Çinlisi de Amerikalısı da Ganalısı da Filistinlisi de bunu düşünür. Dünyada böyle bir kamuoyu oluşturulmuştur. “Türkler imparatorluk milletidir, emperyalisttir. Her zaman diğer milletleri ezmişlerdir. Türk dili, imparatorluk dilidir.” Şu an Dünya’da, daha kötüsü, kendi ülkemizin içerisinde hâkim olan görüş bu. Bu yüzden Türkiye’de iki tip insan peyda oldu: ya saray, hanedan sevici Osmanlıcı, Atatürkçü, Türkçü gibi tipler; ya da Türklüğü ağzına almayan Kürtçü, solcu tipler. Dünya bize bu görüşü yutturduğu için tıkılıp kaldık buraya. Çünkü bu görüşün aksini ima ettiğin anda senden bir özür beyan etmeni bekliyorlar ve bu kabahatini bir daha tekrarlamaman gerektiğini söylüyorlar. Hâlbuki bu görüşü dile getirenler, “Osmanlı’da Türkçe yoktu. Yalnızca orduda konuşulan bir dildi Türkçe. Osmanlı, Türkleri hep aşağılamıştır, Etrâk-ı biidrak demiştir.” de diyordu.

1523791159821

 “Mamma li Turchi!” ya da “Es ist shon dunkel. Türken kommen. Türken kommen!” diyenlerin yarattığı psikolojiyle, onların söylediklerini tekellüm etmekte şu an tüm dünya. Bizse ne yaptık, global düşünüp lokal hareket ettik ve “Ezilen bütün halklar, ayaklanın!” diyenlere karşılık içimizden bir ezilen halk yaratıp, derhâl bununla ilgili bir örgüt kurarak tüm şartları yerine getirmeye koyulduk.

Sosyalist olduğunu iddia eden ve iktisadi eşitlik istediğini söyleyen HDP’deki milletvekillerinin birçoğu toprak ağasıdır. Cizreli bir tanıdığım vardı ve adam rahatlıkla, “Bizim üç tane köyümüz var.” diyebiliyordu. Bir gün Yüksekovalı iki genç, benim de kaldığım bir çiftliğe kamp yapmaya gelmişti. Kaldığım çiftlikte Dersimli, aşırı solcu, İstanbul’da yaşayan 30-40 yaşlarında bir kadın da vardı. Muhabbet dönüp dolaşıp Kürtlere geldiğinde bu kadın, Doğudaki bu insanların çektiği sıkıntılardan, katledilmelerinden, devletin oradaki sivil halka uyguladığı terörden filân bahsetmeye başladı. Yüksekovalı bu iki genç de meselenin o kadar basit olmadığını, mesela kurulan okulların PKK tarafından yıkıldığını ve bu yüzden de çocukların eğitim alamadığını, toprak ağalığının çok yaygın olduğunu, oradaki ailelerin ise bu duruma karşı hiçbir tepki göstermediğini ve hatta kendilerinin çocukları okula göndermediğini ve her zaman bu toprak ağalarının çevresinde kümelendiklerini filân söyledi. Kadın tamamen devleti suçluyor, adamlarsa “Halkın da çok kabahati var.” diyordu. Kadın İstanbul’da yaşıyor, bu adamlarsa Yüksekova’nın göbeğinde yaşıyor, fakat ne hikmetse kadın bu adamlardan daha çok şey biliyor ve daha emin konuşuyordu. Kadın, Türkiye’de Kürtlerin hep ezildiğini, Amerika’daki zenciler gibi olduğunu filân söylüyordu. Adamlarsa durumun öyle olmadığından, halkın yoksulluk çekmesinin sebebinin Kürt toprak ağaları olduğundan, birçok Kürt zengini, aydını, ünlüsü olduğundan fakat hiç kimsenin bu duruma itiraz etmediğinden, bunun bahsini bile açmadıklarından bahsediyordu.

Sistemle, globalizmle iç içe geçen, Türk düzenini ve ümmet sistemini terk eden, tek bağımsızlık ümitlerinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde olduğunu düşünen, serbest piyasayı, kapitalizmi savunmadan kendilerine hiçbir şekilde huzur koklatılmayacağını bilen, global düşünüp lokal hareket eden bir ‘ezilen halkların savunucuları’ peyda olmuştu bu ülkede. Bunlar ezilenlerin yanındaydılar ama ezenlerle kol kola gezerek.

Globalizm ‘ezilen halkları’ önce kendisi ezer, sonra da onlara tek umut olarak Serbest Piyasayı, İnsan Haklarını ve Demokrasiyi gösterir. “Serbest Piyasa olmadan Kürtçe tabela asamazsın, ekonomin olmaz, para kazanamaz, ya asimile olursun ya da aç kalır ölürsün.” derler, “İnsan Hakları olmazsa gitgide daha çok ezilirsin, acılar çekersin, ya asimile olursun ya da işkence altında ölürsün.” derler, “Demokrasi olmazsa haklarını kim korur, malına, canına, diline kim sahip çıkar? Asimile olur gidersin.” derler. Kavmini ya da ırkını ön plana çıkartmadan da kimseye bu lafları savunduramazlar. “Tüm ezilen halklar, ayaklanın!” derler dünyada, biz de hemen buna uyarız.

Bir yandan da “Kadınların durumu berbat. Ataerkil dünyaya dur diyelim.” deniyordu dünyada. Hemen bir grup bu işleri üzerine alarak bunun için mücadeleler veriyordu.

İngiliz tarihçi Toynbee, Türkiye kitabında şöyle söylüyor: “Batılı gözlemcilerin çoğu, evli bir Müslüman kadının, Batıdaki hemcinslerinden daha çok hakka sahip olduğundan habersizdir. İslam, kadına malları üzerinde tam hak tanımıştır. Batılı kadın bu hakları ancak yakın bir geçmişte elde edebilmiştir.” İslam’da 14 asır önce kadına müftülük ve kadılık hakkı verilmiştir. Asırlar evvel erkek âlimlerin sayısı kadar kadın âlimlerimiz vardı. Bunlar kız erkek karışık öğrencilerine dersler vermişlerdir. Fakat ne zaman ki ilimsiz, cahil, ‘köle ruhlu’ insanlar ön plana çıkartılmış, kadın kadın olmayı, erkek de erkek olmayı bir kenara koymuş, işte o zaman bu insanlar da haklarını kaybetmişlerdir. Mesele asla cinsî, ırki falan filân olmamıştır. Kadın ne yapmış da kadın olmuş, erkek ne yapmış da erkek olmuş, Türk ne yapmış da Türk olmuş, mesele bundan ibarettir. Tacikistanlı bir çocuktan şu cümleleri duymuştum: “Buraya gelince tam bir hayal kırıklığına uğradım. Bizim orada kapalı kadınlar örnek insanlardır. Yani bir kadın ilmiyle, ahlakıyla, kişiliğiyle örnek olmak istiyorsa başını örter. Burada ise başörtülü kızlar sigara bile içiyor.” Mesele bundan ibarettir. Bu kızlar niçin sigara içiyor? Bu kızlar ne yaşadı da sigaraya başladı? Türkiye’de ne oldu da bu kızlar sigara içmeye başladı? 1960’tan sonra Yeşilçam ve arabesk müzik ile başlatılan furyanın neticesi değilse nedir bu kızlar? Yıllar boyunca sigara ve alkol aşılandı bu millete filmler ve şarkılarla. Şu an 10 yaşlarında birçok çocuk sigara içiyor. Öksüre öksüre, tiksine tiksine içiyorlar. Sanki biri kafasına silah dayamış da “Eğer bunu içmezsen havalı olamazsın, toplumda yer edinemezsin.” diye tehdit ediyormuş gibi. Bu arabesk ve Yeşilçam operasyonu ile insanlar bu hâle getirildi.

bloomers_1
Elizabeth Smith Miller is best known for the fact that she first wore the costume of Turkish pantaloons and knee length skirt. (Elizabeth Smith Miller, Türk şalvarını ve diz boyu eteği ilk kez giymesiyle biliniyor.)

Ne oldu da Anadolu’daki bu kızlar şort giymeye, göbeklerini açmaya başladılar?

Amerika’da 18-19’uncu asırlarda baskılar altında yaşayan, bir oyuncak bebek görüntüsüyle etrafta dolaşmak zorunda olan, korseli, kat kat elbiseler giymek zorunda kalan kadınlardan Elizabeth Smith Miller ilk kez Türk kadınlarında gördüğü şalvarı giymiştir 1851 yılında. Ne kilise ne de halk kabul etmiştir bu kıyafeti. Çok sonraları, büyük mücadeleler verildikten sonra bu şalvar kabullenilmiş ve buradan da ‘pantolon’ doğmuştur. Kadın Hakları, İşçi Hakları, Hayvan Hakları, tüm bunlar, kendilerinin yozlaşmışlıkları yüzünden, bizi gördüklerinde bizden örnek alarak kendi ülkelerinde mücadeleler başlatıyor olmalarından doğmuş şeylerdir. Elizabeth Smith Miller nasıl ki Türk kadınını görüp Amerika’da kadın hakları mücadelesini başlatmışsa, ondan bir buçuk asır önce de İngiliz konsolosunun karısı Lady Mary Montagu aynı işi İngiltere’de yaptı.

Yahudiler bizim topraklarımızda o kadar rahat yaşamışlardır ki (evet, ‘eşitlikçi’ olmadığı düşünülen o millet sisteminde bile) Dünya’nın diğer tüm ülkelerinden kaçarak buraya gelmişler ve hiçbir zaman (Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda bile) bu topraklardan gitmemişlerdir. Daha sonra tekrar özgürleşebilmek adına fikirler geliştirmiştir dünyanın her yerindeki Yahudiler. Yani tekrar Osmanlı’daki refahlarına kavuşabilmeleri adına yeni fikirler üretmişlerdir. Hıristiyanlarla da karşılaşınca tek çarenin, dinden, dilden, ırktan bağımsız bir bilim, sanat, edebiyat, hukuk ve yönetim anlayışı geliştirmek olduğunu düşünmüşlerdir. O yüzden 20’inci asırdaki bilim adamlarına, yazarlara, sosyologlara, hukukçulara baktığımızda birçoğunun Yahudi olduğunu görürüz. Adamlar Türk düzeni içerisindeki huzurlarına kavuşabilmek adına geliştirmişlerdir bu anlayışı. Utopia fikri de bu şekilde ortaya çıkmıştır. Türk düzenine bir alternatif yaratabilir miyiz diye düşündükleri için bu kavramı ortaya çıkarmıştır gâvurlar. Fakat sonra ne olmuştur? Kendi yozlaşmışlıklarından, vahşiliklerinden, barbarlıklarından dolayı aralarından bir Hitler çıkarmışlar ve bu yüzden de Yahudilerin kurduğu düzen dönmüş dolaşmış Yahudilerin başına bela olmuştur. Yani bu insanların hepsi önce bizden örnek alarak kendi ülkelerinde mücadeleler başlatıyorlar. Sonra da yine kendi yozlaşmışlıklarından dolayı her işin içine ederek, güç kazandıkça bizim de içimize girip içimize etmeye çalışıyorlar. Biz de dönüp onlardan bu hakları devşirmek için çabalıyoruz şimdi. Bu insanlar bu baskıların altında yaşarken Türk kadınlarına, Müslüman kadınlara özeniyorlardı. Onlarda iyiye dair ortaya çıkan her iş, bizden örnek almalarıyla başlamıştır. Fakat gâvur oldukları için her işe bu gâvurluğu bulaştırmışlardır. Erkeklerin ve kilisenin onları ‘oyuncak bebek’ görüntüsüyle istemesine karşı çıkan bu kadınlar, dönüp dolaşmış tekrardan ‘oyuncak bebek’ kılığına bürünmüşlerdir. Fakat bu kez farklı olarak bunun, kendi istekleri olduğunu iddia etmişlerdir. Fakat ‘moda’, ‘trend’ gibi şeylerde bir insanın iradesi ne kadar söz konusu olabilir? Moda ve trend, zenginlerin ve elit kesimin talimatıyla belirlenmiyor mu? O yüzden de modaya uyan herkes artık bu kavramların, kapitalizmin, serbest piyasanın kurbanı hâline gelmiştir.

Bir Amerikalı kadının ‘pantolon’ giymesi bir başkaldırıdır. Kiliseye isyan eder. Bir Avrupalı işçi çocuğunun, burjuva çocuklarının da saçlarını uzattığını gördüğünde derhâl kafasını kazıtıp, dazlaklar anlayışını ortaya çıkarması bir başkaldırıdır. Feodaliteye, burjuvaya karşı bir isyandır. Bir Amerikalı gencin, toplumun aldığı politik hâli görüp, tüm berbat işlerin ve baskıların politikayla gerçekleştiğini fark ederek pasifist ve hippi olması bir başkaldırıdır. Siyasetçilere ve topluma karşı isyanıdır. Fakat eğer bir Türk kadını, bir Türk genci bunları yapıyorsa, bu iş özentilikten başka bir şey değildir. Bu yüzden de ancak ve ancak toplum olarak bizi geriye götürür bu şeyler, yükseltmez. Bu yazıyı okuyan herkesin ilk kez sigara içişini, ilk kez alkol alışını, ilk kez uyuşturucu kullanışını düşünmesini istiyorum. Belki bir erkeksindir ve küpe takıyorsundur, yahut belki bir kızsındır ve şort giyiyorsundur. Bunları ilk yaptığın zamanı düşün. Özentilikle başlamadın mı? Büyüklerinden, çevrenden, toplumdan, okuldan, televizyondan, internetten ya da başka bir yerden görerek, ‘havalı’ olmak için, ‘rüştünü’ ispatlamak için, toplumun arasına dâhil olabilmek ya da toplumdan kaçabilmek için, yani kibrin yüzünden başlamadın mı tüm bunları yapmaya? Bu yüzden komünist, Türkçü, ırkçı, rapçi, ülkücü, feminist falan filân olmadın mı?

Bu ülkede her şey, bu ‘şeyler’ olalım diye gerçekleşiyor. Dışarıdan sürekli bir şeyler ithal ediliyor. Pop, rock, rap, demokrasi, teokrasi, nihilizm, sekülerizm, komünizm. Herkes ya dışarıdan hâlihazırda gelmiş olan şeyler için ya da dışarıdan yeni bir şey getirebilmek için çalışıyor. Tüm internet siteleri, televizyon kanalları, gazeteler, STK’lar, hepsi. İnsanlar, özellikle de gençler komünist, Türkçü, şeriatçı, Atatürkçü, varoluşçu, apolitik, nihilist, Budist, demokrat, barışçı, hümanist, politik, Kürtçü, feminist, aktivist, sağcı, solcu, pasifist, cemaatçi, ülkücü, ateist, deist, agnostik olsun diye yapılıyor her şey. Tüm bu sıfatlarınsa tek bir ortak noktası var: Hiçbiri bu ülkenin asli kültürünün ürünü değil. Hiçbiri bu topraklarda doğmuş bir şey değil. Bunlardan hangisi “Türk sanat musikisi bizi biz yapmıştır yıllarca.” diyebiliyor? Atatürkçülük mü? Ama Atatürk, Türk musikisinin, resmî evraklarda ‘alaturka’ olarak zikredilen bu musikinin öğretilmesini yasaklatmıştır. Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Komisyonu, Türk müziği eğitimini yasaklamış, daha sonra da açılan konservatuvarların hiçbirinde bu musiki öğretilmemiş, yalnızca Batı müziği icra edilmiştir.

Peki bu sıfatlardan hangisi Türk şiiriyle iştigal olmayı öğütler, güzel gösterir? Solcular mı? Şiir, solun elinde mi? Sanmam. Şimdiki kemalist, komünist falan filânın elinden hiç iyi bir şiir çıktığına şahit olmadım. Şimdi Türkiye’deki komünist gençlerimiz, Nâzım’ın, internette dolanan, 1954 yılına ait, Budapeşte Radyosunda yaptığı konuşmanın ses kaydını dinledikçe hayret ediyor, inanamıyor, gıcık oluyorlar. Nâzım orada “Türk” ve “Türkiya” dedikçe tüyleri diken diken oluyor. Neden? Çünkü enternasyonal. Çünkü globalizm.

Peki ülkücüler mi Türk şiirinden anlar? Hiç sanmıyorum. Ahmet Kaya dinleyemeyen ülkücü gençlerimiz, bu isteklerini, Osman Öztunç ile gidermeye çalışmıştır. Türk musikisi dinleyenine, Türk şiiri okuyanına rastlamadım. Öyle olsaydı ülkücü Ferdi Tayfur abimiz arabesk yapmazdı değil mi? Hem Araplaşmayacağız, biz Türküz, deyip hem de ‘arabesque’ müzik dinlemek ne yaman bir çelişkidir? Gerçi Ferdi abimiz, bu müzik arabesk değil, fantezi müziktir dese de kullanılan altyapılar, şarkıların sözleri, vokaller vesaire her şeyi Arapların icra ettiği müziğin bire bir kopyasıdır. Ne demiştik? “Önce aydınlarla başladı bu küresellik meseleleri.”, “…menşei orada olan işlere burada şahit olduk. Ya olduğu gibi alınıyordu bu şeyler ya da birazcık üzerinde oynanarak buraya getiriliyordu.”

Ya cemaatçilik? AKP yahut diğer örgütler? I-ıh. Onlar şiirden anlamaz. Necip Fazıl okuyup gaza gelirler, Cahit Zarifoğlu’ndan hiçbir şey anlamamalarına rağmen onu göklere çıkartırlar, bu vesileyle birkaç ihale kapıp İslam’ı yaymaya çalışırlar. Zarifoğlu’nun arkadaşı Rasim Özdenören de yayın yönetmenliğini yaptığı Hece Dergisi’ne, yalnızca bir sayıda 3-4 tane banka reklâmı alır. Bu şeylere gönül vermiş gençlerimiz de bu sahtelikle kendilerini kandırırlar.

Bir gün başörtülü bir kızın ağzından şunu duymuştum: “Geçen sene eve waffle söylemekten kredi kartımın limitini bitirmiştim.” Eve yemek söylemesi mi, waffle yemesi mi, kredi kartı kullanması mı, bunları sürekli, bir bağımlı gibi tekrar etmesi mi, yoksa bir de bunu havalı olmak için söylüyor oluşu mu bu kızı ümmetin kızı yapıyor? Kendisinin de aklına buna benzer bir soru takılmış olacak ki kız bunu söyledikten hemen sonra bir ekleme yapmıştı cümlesine: “Faizsiz banka…”

Nereden çıkmıştır bu faizsiz banka? Zarifoğlu, şiirinde “Halk aşksızsa sokaklar / banka dükkânlarıyla doludur / Ellerini faizi olmayan bankalarla / ıslamaya alışır o kızlar” mı demiştir yoksa? Nereden çıkmıştır bu faizsiz banka? Yeşilçam nereden çıktıysa oradan. Arabesk nereden çıktıysa oradan. İbrahim Tatlıses, Necmettin Erbakan, Orhan Gencebay, Recep Tayyip Erdoğan, Alparslan Türkeş, Ferdi Tayfur, Abdullah Çatlı, Selahattin Demirtaş, Kadir Mısıroğlu, Ekmeleddin İhsanoğlu, Kemal Derviş nereden çıktıysa oradan. Ahilik, millet sistemi, devlet-i millet nereden çıktıysa onun tam zıttından. Serbest Piyasa Ekonomisi, İnsan Hakları, Demokrasi nereden çıktıysa işte tam da oradan.

59b5bc666dbe923c39853e03

Peki nedir bu İnsan Hakları? Niye karşı çıkıyoruz buna? Daha doğrusu tam olarak neye karşı çıkıyoruz?

office_logo_en_blue_medium_150dpi.png

“İnsan hakları, adaletin henüz olmadığının kanıtıdır.” der Levinas. “Evsizlik suçtur, her aileye bir ev temin edilmesi zorunludur.” demez İnsan Hakları. “Her insanın istediği kadar ev almaya hakkı vardır.” der. İnsan Hakları, sorumluluklarından bahsetmek istemeyen insanların hak davası gütmesinden ibarettir. Bu hak davası da yalnızca sevgisiz bir ortama sebebiyet verir.

Mesela İnsan Haklarını, Avrupa tarafından bize imzalattırılan İstanbul Sözleşmesini kullanarak bir kadın, kocasını rahatlıkla evden attırabilir. Bunun için “fiziksel, cinsel, ekonomik ya da duygusal şiddet” gördüğünü bildirmesi yeterli. Kocası eve az para getirdiğinde ekonomik şiddet gördüğünü hissedebilir bir kadın. Ne kadar çok para getirirse o kadar iyi diye düşünen, “Az getir, ama yeter ki getirdiğin para helal olsun.” demeyen bir kadın için bu bir ekonomik şiddettir. Karısının ayda bir veya iki kez birlikte olmak istediği bir kocanın geneleve gitmesi suç teşkil etmez, ama karısıyla daha fazla birlikte olmak istemesi 6284 no’lu kanun maddesine göre onu ağır suçlu yapabilir. Köylerde bile bu kadar çok kadın dernekleri açılmasının sebebi nedir? Kadınlara ilim öğretmek, onların üretmesini sağlayıp ahilerdeki gibi onlara has pazarlar kurmak, Bâciyan teşkilatını canlandırmak mı? Yoksa ayda bir kermes yapsınlar işte, isterlerse bilgisayar kullanmayı da öğretiriz, ama en mühimi, “Kocan bağırsa bile bu şiddet olur, onu evden attırabilirsin.”, bunu öğrenmesi midir köydeki teyzelerin bile? Bu sayede yüz binlerce kadın, kocasını evden attırmıştır sadece bir yıl içerisinde. Bu tip ‘gelişmeler’ ile, Avrupa’nın kabul ettirdiği bu kanunlar ile olan tek şey şu: Boşanmalar, aldatmalar, kadına şiddet ve kadın cinayetleri artıyor. “Son 7 yılda kadına şiddet yüzde 1400 arttı.”

Kadına şiddet artıyor, taciz, tecavüz artıyor. Neden? Çünkü kültürümüz yanlış. Çünkü bizler kusurlu insanlarız. Dinimiz bunları emrediyor, bizler pislik tipleriz. Bundan kurtulabilmemiz için de vaftiz edilmemiz gerekiyor. Tüm Türkiye’nin Fener Rum Patrikhanesi’nde ya da Antakya Ortodoks Kilisesi’nde ya da Tarsus Amerikan Lisesi’nde ya da Ayasofya’da bir imam tarafından vaftiz edilmesi gerekiyor. Ancak öyle kurtulacağız bu pisliğimizden. Evet, ancak Kiliseler ve Liselerle kurtulabiliriz bu pislikten. Yoksa her geçen gün İslamcı faşistler etrafı kaplayacak. Bunlar olmasın diye derhâl İnsan Haklarının gelmesi lazım bu ülkeye.

İnsan Haklarının oluşmasında iktidarın tanrı katından alınıp insana verilmesi fikri yatar. Bu fikrin temeli de Reform, Fransız İhtilali ve Rönesanstır. Bu vakaların temelinde ise Türk düzenine karşı alternatif bir düzen yaratma fikri yatar. Ahiliğe, millet sistemine ve Türk devlet düzenine bir alternatif olabilme çabasından ibarettir üçü de. Türkleri işaret ederek dinde reformu gerçekleştirdiler (Martin Luther), dini bir kenara koydukları için tutunacakları tek dayanak ulusları idi, sonra da bu iş ırka dönüştü, Fransız İhtilali bunun için vuku buldu. Kiliseden alınan iktidar, burjuvanın eline geçti bu sayede. Buradan da makyavelist ve romanist devletler ortaya çıktı. Tanrıyı ortadan kaldırınca hayatta kalabilmek için tek bir şey vardı ellerinde, o da utilitarianism, yani faydacılık felsefesi. Bu felsefe, en büyük mutluluğun, herkesin tek tek bireysel çıkarlarının matematiksel toplamına eşit olduğu fikrine dayanır. Tanrının elinden alınan güç, insana verilmiş, insanın, salt insan olmasından kaynaklanan tabii haklarının olduğunu söylemiştir. Tabii onlar bunları söylerken kadınları, köleleri ve yoksulları bambaşka etnik kökenden gelen insanlar olarak kabul ediyorlardı, yani onların insan olduğunu düşünmüyorlardı. Onlar bu fikirlerdeyken, hatta bunlardan asırlar evvel Allah resulü ilk ezanı Bilal’e okutuyor; Musa bin Nusayr, Endülüs’ü fethetmesi için zenci bir köle olan Tarık bin Ziyâd’ı komutan tayin ediyor ve bu komutan Endülüs’ü kurarak Avrupa’nın en medeni ülkesinin hükümdarı oluyor; Hazreti Ayşe anamız kadın-erkek karışık sınıflarda dersler veriyordu.

Güç tanrıdan alındığı anda, insanların bir çaba sarf etmesi için geriye tek bir neden kalmıştı: ‘Çıkar öznesi’. Yani maximizing profit-minimizing cost. Tüm bunların ardından 19’uncu asırda yavaş yavaş, Jean Michelet’in deyimiyle “yeni çağın amentüsü” olan insan hakları bildirgeleri doğmaya başladı. Bunlardaki temel kavramlar şöyleydi: mülkiyet, özgürlük, güvenlik, eşitlik, evrensellik. Bu bildirgeleri hazırlayanların da Fransız İhtilalinin ardından hâkimiyeti eline alan burjuvalar olduğunu unutmamak gerek. 1789’daki İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde özgürlük kavramı, “başkalarına zarar vermeden her şeyi yapabilme” olarak tanımlanmıştır. Bu, hastalıklı bir düşüncedir. Kâr-zarar mantığına bir dayanaktır.

O tarihlerde bölgesel olan bu bildirgeler ilk kez İkinci Cihan Harbi’nden sonra, “BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” olarak beynelmilel bir hâl almıştır. Yani tanrı-devlet, Fransız İhtilali ile ulus-devlet’e, Federal Reserve’ün kurulmasıyla da evrensel-devlet’e dönüşmüştür. Tek geçer şeyin ‘para’ olduğu, insanların ne tanrı için ne din kardeşleri için ne de halkları için bir şeyler yaptığı, yalnızca para için eylemde bulunduğu bir düzen kurulmuştur. Yani tek değerli şey paradır, ne tanrı ne millet ne halk ne de komşu, yalnızca para. Bu düzende bir insan, komşusuna yalnızca çıkarı için bir değer verir. Yani esas olan Allah’ın rızası ya da komşuluk hatırı değildir, para ve çıkardır. Yalnızca para için çalışırız, sırf parası olduğu için belli kimseler bizim patronumuz olur. Peygamberimiz “Kim bir zengine eğilir, onu yücelttiği ve elindekilere göz diktiği için kendini küçültürse, şahsiyetinin üçte ikisi ve dininin yarısı gider.” buyuruyor. Bizse şimdi sırf zengin diye patronlara itaat ediyor, bir dediğini ikiletmiyor, onu görünce ayağa kalkmak bile bir kusurken, karşısında el pençe divan oluyoruz, elimiz ayağımız titriyor.

UNHCR

Birleşmiş Milletler, kurulduğu andan itibaren sadece ve sadece çıkan savaşlara ve yapılan işgallere bahaneler üretmiştir. İnsan Hakları, Amerika haricinde her ülkeye dayatılan bir şeydir. İnsan Hakları Komisyonunun açıkladığına göre Amerika hiçbir İnsan Hakları belgesine üye değil ve çocuk hakları, iktisadi ve sosyal ve kültürel haklar, işkencenin men edilmesi, kaybolan insanlara destek, kadınlara karşı ayrımcılığın reddedilmesi gibi konvansiyonların hiçbirine üye olmuyor. Bunun da tek bir sebebi var, “America, built by the blacks, owned by the Chinese, and ruled by the Jews”. Yoksa nasıl olacak da yalnızca Irak ve Afganistan işgallerine 6 trilyon dolar harcayan, en az iki milyon insanı öldüren bir ülke hiçbir şekilde İnsan Haklarını ihlal etmeyecek.

Bu yüzden İnsan Hakları isteyen herhangi birinin bunu istemesinin tek bir sebebi olabilir, alçak işler yapan insanlarla ahlaken eşit bir noktaya gelerek onlarla el ele vermek istemesi gibi.

Serbest piyasayı anlatırken kapitalizmin o kadar çelişkili bir şey olduğunu ki piyasa serbestisini savunduğunu iddia eden, fakat aksine, piyasayı tekelleştirmek üzerine kurulan bir düzen olduğunu söyledik. Aynı durum İnsan Haklarında da geçerli. İnsan Hakları o kadar çelişkili bir şeydir ki bir insanın, İnsan Haklarını istememesine hakkı yoktur. Ve o kadar çelişkilidir ki ‘herkes eşittir’ fakat hiç kimse eşit değildir. Yani serbest piyasayı isteyen biri ya yüzde 99’una sahiptir, yüzde 1’i de istiyordur; ya da yüzde 1’e sahiptir, yüzde 99’la uzlaşarak kendi yüzde 1’ini de yüzde 99’a vermek istiyordur. İnsan Haklarında da aynı durum söz konusu. Bunu isteyen bir insan ya ahlaken en düşük olanımızdır, ahlaklı insanlarla eşit muamele görmek istiyordur; ya da ahlaklıdır, ahlaksız insanların yanında bulunmak, onlarla yiyip içmek, eğlenmek istiyordur. Yani ya kâfirdir ya da cahil, özenti.

Türkiye’de insanlar önce ekonomik sıkıntıya sokuldu, bu yüzden de evlerini, yurtlarını, pazarlarını, tarlalarını, mekteplerini bırakmak zorunda kaldılar, bu iş cumhuriyete kadar sürdü. Cumhuriyetin de benzer politikaları sürdürmesiyle, ithalata dayalı ekonomiyi tercih etmesiyle, milyonerler yaratmaya çalışmasıyla, inkılaplarla, televizyon gibi aptalca şeylerle birlikte de cahilleştirildi, dinlerini dahi bilemez hâle getirildi, dolayısıyla da ahlaksızlaştırıldı. Sonra da dünyanın her yerindekilere benzer kanunlar çıkartıldı. Bu şekilde de Türkiye’de mağrurlar ve mağdurlar yaratıldı, dünyanın her yerinde olduğu gibi. Şimdi de gelsin Kadın Hakları, gelsin İşçi Hakları, gelsin Hayvan Hakları. Tüm bunların neticesinde de gelsin Yahudi cihan devletinin ikinci ayağı: United Nations Human Rights.

Biz de gelelim üçüncü ayağa: Demokrasi.

L.

UN

05 – Think Global, Act Local, Die Motherfucker Die! 3

GLOBAL DÜŞÜNÜP LOKAL HAREKET EDENLER LOKALİ: DEMOKRASİ

Önce aydınlarla başladı bu küresellik meseleleri. Ne zaman ki karşı tarafın bizden daha iyi işler yaptığını düşünmeye başladılar, o andan itibaren, menşei orada olan işlere burada şahit olduk. Cumhuriyet ilan edildi. Birinci Meclis lağvedildi. İnkılaplar yapıldı. Darbeler oldu.

Serbest Piyasa 16. asırda, İnsan Hakları 19. asırda ilk adımlarını attı bu topraklara. Her ikisi de padişahların eliyle gerçekleşti. Demokrasinin bu topraklara girişinin ise 1923 olduğunu söyleyelim. Fakat esasında bu da eskilere, 1840’lara dayanmaktadır. (1922 yılında ortadan kalktığında Osmanlı’da çok partili bir demokrasi ve dolayısıyla parlamento vardı, seçimler yapılıyordu.) Gerçi İnsan Hakları meseleleri de 17-18’inci asırlara dayanıyor, fakat ilk esaslı adım Tanzimat. Zaten serbest piyasa meseleleri de Fatih’in İstanbul’u fethettiği günlere dayanıyor, fakat yine ilk esaslı adım Kanuni’nin Fransızlara verdiği kapitülasyondur.

Meclis
Büyük Millet Meclisi

Demokrasinin ilk esaslı adımı ise 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından ilan edilen cumhuriyettir. Yani diğerlerinde olduğu gibi, demokrasi de tepeden inme bir şekilde girmiştir bu topraklara. Halkta buna dair hiçbir adım, istek, çaba yoktur. Osmanlı’yı, yaptığı ‘demokratik’ yenilikler yüzünden gâvurlukla suçlayan beraya, yani esas millet, asli unsur, Türkler, İstiklâl Harbi’ni demokrasi gelsin diye yapmamıştır asla. İstiklâl Harbi, şeyhler, hocalar, İslam kongreleri, İstiklâl Marşı, tekbir ve salavat ile kazanılmış, en nihayetinde de yeni devlet, bir İslam Cumhuriyeti olarak kurulmuştur. Yazının İnsan Hakları kısmında bahsettiğimiz Millet Sisteminde hâkim millet Müslümanlardır. Müslümanlar ‘millet-i hâkime’ olarak adlandırılmıştır. Gayrimüslimler, ehl-i kitap oldukları için Müslümanlara zimmetli olarak yaşamaktaydılar, yani millet-i mahkûme idiler. Bu da Hazreti Peyamberin ve Hulefa-i Raşidînin uyguladıkları düzendir. Cumhuriyet de bu düzenle kurulmuştur. Asli unsur olarak Türk, yani Sünni Müslüman kabul edilmiştir. Bu yüzden “hâkimiyet milletindir.” Bu yüzden hâkimiyet, millet-i hâkimenindir. Bu yüzden Müslüman Cumhuriyetinde, Müslümanın hâkim olduğu bir devlette yaşamak isteyen herkes -etnik bakımdan Türk veya değil- nüfus mübadeleleri döneminde buraya gelmiş, buradaki gayrimüslimler de -yine etnik bakımdan Türk bile olsalar, Hıristiyan olan Karamanlar gibi- oraya gönderilmiştir. Çünkü artık devlete hâkim olan unsur Türk milletidir, Müslümanlardır. Bu düzende yaşamak istemeyen herkes buradan gitmiştir. Kalanların hakları da dış ülkeler tarafından güvence altına alınmıştır. Yani burada hâlâ yaşayan gayrimüslimlerin güvencesi Lozan’dır. Onlar Türk ordusuna, Türk polisine, Türk devletine güvenmez, onları istemez, bunun için beynelmilel yasalar onları güvence altına almıştır.

Türk devleti nedir? Türk devleti olsa olsa devlet-i millettir. Aksi takdirde Türk, o devleti kendi başında bulundurmaz. Yani hiçbir zaman devletin milleti yoktur, milletin devleti vardır Türkler için. Fakat bundan bahsedebilmek için öncelikle devlet ve millet kavramlarına bakmamız gerekiyor.

Devlet kelimesi Türkçede esasında ‘talih, baht, kısmet’ anlamına gelir. Ancak 17’inci asırda şimdiki manada devlet anlamını kazanmıştır. Bu yüzden Türk şiirinde neredeyse her zaman bu söz eski manasıyla zikredilir. Yani Kanuni, “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” derken bir çeşit şanstan söz eder. Bu yüzden “Başına devlet kuşu kondu.” demek de aslında “Başına talih kuşu kondu.” demekle aynı şeydir. Bir Türk’ün, devletlû olmayı talihli olmakla özdeşleştirmesi de buraya dayanır. Osmanlı’da çiftçi, esnaf, asker veya memur (bürokrat) olabilen Türk, tüm bu meslekleri Allah’ın rızasını alabilmek için yapar. Bu yüzden devletlû olması da onun, Allah’ın rızasını alacağı, kelimetullahı yücelteceği bir talih sahası elde etmesinden gelir. Bir adamın, cihada katılmasını istemeyen yakınlarına Peygamber Efendimiz, “Niye onun cihada katılmasını istemediniz, belki de şehit olurdu?” demesi gibidir mesele. Türk kendini bu yüzden talihli hisseder. İhale kapacağını, sülalesini rahat ettireceğini düşündüğü için değil. Bu düşünce gâvur düşüncesidir, Romanist düşüncedir. Veyahut da tek mühim olan şeyin devlet olduğunu, devlet için her şeyin mübah olduğunu düşündüğü için de devlette çalışmayı talihlilik saymaz bir Türk. Bu da gâvurlaşmış Osmanlı hanedanının düşüncesidir, Makyavelist düşüncedir.

İslam’da din asıldır, devlet ise onun fer’i olarak vardır. Çok fazla vasfı bulunmaz. Başlıca evsafı, orduyu düzenlemek, vergi toplamak, kanunun uygulanması için müsait ortamı sağlamak ve bunları yaparken şeffaf olmaktır. Bunların haricindeki hukuk, güvenlik, yardımlaşma, kamu işleri, eğitim gibi meseleler halk tarafından halledilir. “İslam devletinde özel hukuk alanı hukukçulara bırakılmıştır. Bu konuda devletin veya devlet başkanının görevi kanun yapmak değil kanuna bizzat uymak ve tebaayı uydurmaktır.”

Devlet, dinin fer’i olarak vardır. Şer’i kanunlar uygulanır. Bir vali ya da hükümdar Allah’ın kitabı ile, onda bulamazsa Peygamberimizin sünneti ile hüküm verir. Eğer orada da bulamazsa kendi görüşüyle içtihat eder. Kanunlar bu şekilde vardır ve bu bağlamda uygulanırlar. Aksi, beynelmilel diplomasiyi esas alan Romanist (Laik) Hukuktur. Yani global düşünüp lokal hareket edenlerin hukukudur. Bu hukuk anlayışı Osmanlı’ya kapitülasyonlarla birlikte adım atmıştır. İlk örneği Karlofça Antlaşmasıdır.

Şimdilerde sıkça tekrar edilen “Allah devlete, millete zeval vermesin.” sözünün aslı, “Allah devlet-i millete zeval vermesindir.” Yani bir Türk, ancak milletin devletine biat eder. Devlet, milletinin devleti olmaktan çıkar ise Türk’e düşen görev isyandır. Zalim sultana hak söz söylemenin en büyük cihat olduğu bildirilmiştir. Bu, İslam amme hukukunun bir parçasıdır. İmam-ı Azam’a göre zalim ve fasığın imamlığı batıldır. Dolayısıyla aleyhine isyan gereklidir.

Sürekli tekrar edilen bir başka söz de “Ya devlet başa ya kuzgun leşe”. Daha önce de dediğim gibi, devlet kelimesi talih anlamındadır. Yani burada ifade edilen şey, ‘ya işimiz yaver gider ya da canımızı veririz’dir. Böyle olmasa bile, yani eğer bu ifadedeki devlet kelimesi, gerçekten devlet olarak şu an kullanılıyor olsa bile bu söz ikircikli bir durumu ifade etmez. Aksine, devletin başına geçilmesi gerektiğini ve devletin başına üşüşen o kuzgunların derhâl kovulması gerektiğini anlatır.

Haşr Sûresi, 7’inci ayette mealen şöyle buyuruluyor: “Allah’ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir ki bu şekilde o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşıp duran bir devlet hâline gelmesin.” Burada açıkça ifade edilmektedir. Eğer devletin başına kuzgunlar gibi devlete üşüşen bir tayfa gelirse, ona karşı Allah için isyan etmek haktır.

Ahi büyüklerinden olan Edebali’nin Osman Gazi’ye verdiği nasihati de bu şekilde düşünmek gerekir: “Ey oğul! Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma; insanı yaşat ki devlet yaşasın!” Devlet, talihtir. Cümleyi bağlamından koparmadan anlayacak olursak, sabredildiği, insanı insan yapan eylemlerde bulunulduğu sürece işlerimiz ters gitmez, talihimiz yerinde olur.

Nisa Suresi, 59’uncu ayette mealen “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de.” buyuruyor Cenab-ı Allah. Buradan da “Ulu’l-emre itaat farzdır.” cümlesi yayılmıştır halkın arasında. Buradan, kayıtsız şartsız bir itaat çıkarılamaz. Günah olan bir şeyi bir kimse emrederse, o emir dinlenmez. Bu kişi değil devlet başkanı, ana baba dahi olsa böyledir. Zira Lokman Suresi bize, şirk haricinde ne olursa olsun ana babaya itaat etmemiz gerektiğini buyuruyor: “Eğer anan baban seni, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana şirk koşman için zorlarsa o zaman onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin ve bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz elbet banadır. Böylece size yaptıklarınızı haber veriyorum.”

Şimdilerde ters yüz edilmiş (bunun en büyük sebebi de dilimizi unutmamız, yani dinimizi unutmamızdır) tüm bu sözlerden tek bir Türk devleti tarifi çıkar, o da devlet-i millettir. Millet-i hâkimenin devleti olduğu sürece o devlete itaat edilir. Ve her Türk, böyle bir devleti başına getirmekle yükümlüdür. Sistemle uzlaşılmaz. Peygamberimiz, “Eğer reis olmak istiyorsan bundan sonra senin sözünden çıkmayalım, ama gel şu davandan vazgeç.” dediklerinde müşriklere, “Olur tabii. Madem sözümden çıkmayacaksınız, sizi ben yavaş yavaş İslam’a yöneltirim. Hem dini yayarım hem de kimsenin canına kastedilmemiş olur. Müfredata Kur’an eğitimi koyarım. İçki, kumar ve domuz eti yasağı getiririm. Şu kızlı erkekli kalan öğrenci evlerine de baskı yaparım.” dememiştir. Ya da “Yöneticilerinizi işitin ve onlara itaat edin, velev ki zalim olsalar bile.” dememiştir şimdiki Arap vaizler gibi. Bunu söyleyen bu adamlar, neden 1916’da Türk yöneticilerine karşı isyan ettiler o hâlde? Irkçılıklarından dolayı. Başka türlü bu iş mümkün değildi çünkü.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı, Türk’ün nasıl ki dini, dili ve milliyeti bir ise, devleti de bunun fer’i olarak hareket etmek mecburiyetindedir. Türk, onu buna icbar etmelidir.

Ziya Gökalp, Küçük Mecmua isimli mecmuasında şöyle söylüyor: “Saray hâkimse, millet bir esirler kitlesinden, vatan bir malikâneden ibarettir; millet hâkimse, saray da o milletin bir memuru vaziyetine girer.”

Bazı milliyet teorileri, önce millî devletlerin kurulduğunu sonra milletlerin icat edildiğini söyler. Bu durum, Osmanlı’nın parçalanmasıyla ortaya çıkan 41 devlet için -birkaçı müstesna- ve diğer küçük devletler için geçerlidir. Mesela tarihte bir Suriye, Irak, Filistin, Lübnan ülkelerinden ve milletlerinden bahsedilemez. Bu ülkeler Osmanlı’nın vilayeti olmaktan çıktığı andan itibaren müstemlekeleştirilmiş, akabinde oralarda devletler kurulmuş ve sonra da oranın halkı, milleti icat edilmeye çalışılmıştır. Mesela 18’inci asrın Batum’u ile şimdinin Batum’u birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Milletleri bambaşkadır. O dönemde kendisine Gürcü denmesini hakaret kabul eden ve Türk olduğunu, Müslüman olduğunu, asla Gürcü olmadığını ısrarla ifade eden bir millet vardır. Aynı şey Batı Trakya, Azerbaycan ve diğerleri için de geçerli. Bu yörelerin milletleri göç ettirilmiş, kalanlar ise sonradan icat edilmiş yahut asimile olmuştur. Bu sayede de oralardaki insanlar ne Türk düzeninin özlemini çekmişlerdir ne de bir Türk gibi, küfre karşı dimdik durabilmişlerdir.

Türkiye, bu topraklarda Türkleştikten, bu toprakları da Türkleştirdikten sonra, yani bir millet olup vatan elde ettikten sonra devletleşmiştir. Ne Göktürklerde ne Türükbil’de (Bunlar hiçbir zaman kendilerine Türk dememiştir.) ne de Hunlarda vardır böyle bir şey. Onlar göç etmiş, asla bir vatan sahibi olamamışlardır. Belirli bölgelerde toprakları olmuş, bu topraklar da hiçbir zaman onları milletleştirmemiştir. Yani ne dil ne edebiyat ne de musiki neşet edebilmiştir onlardan.

İslamiyet öncesi Türk Edebiyatı denilen şey Çince’den yapılan çeviri metinlerden oluşmaktadır. İslam’la tanışma şerefine erişmeden önceki dönemlerde bu insanların dili hiçbir şekilde edebiyat için yeterli değildi. Ta ki Yunus’a kadar. Yunus bu dili en başından tekellüm etti. Bu yüzden de bu dile Yunus Emre ile giriş yapılır. Yunus Emre’yi de Kur’an ve hadis bilmeden anlayabilmek imkânsızdır.

Yunus’la başlayan Türk lisanı, Türk’ü şekillendirmiş ve bunun üzerinden koca bir millet doğmuştur. Kur’an-ı Kerim’in nazil olmasıyla birlikte il’ini bulan millet, dil’ini de bulabilmiştir. Buradan da kendi düzenini oluşturmuştur. Fütüvvet ehli kimselerin oluşturduğu bu Türk düzeni, millet sistemi ve devlet-i millet bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bu düzen, Asr-ı saadet dışında, şimdiye kadar dünya üzerinde yaşanmış, insanlar için en uygun düzendir. Kâfirlerin cenneti, müminlerin zindanı olan bu dünya hayatında, müminlerin bir an önce zindandan kurtulup O’na kavuşmayı arzuladığı, o zamana kadarki ömrünü de O’na ibadetle geçirdiği, tüm hayatını buna göre düzenlediği, malıyla, canıyla cihat ettiği hayat tarzı, en uygun şeklini Türk düzeni ile bulabilmiştir. Bu Türk düzeni, Osmanlı düzeni değildir. Osmanlı düzeni bir Emevi düzenidir, bir Endülüs düzenidir. Osmanlı düzeninde, Emevi’de olduğu gibi, mümini ezme gayreti; Endülüs’te olduğu gibi de kâfirle uzlaşma vardır. Türk düzeninde ise bu ikisinin de yeri yoktur. Türk düzeninde Müslümanlar kardeştir ve kendisi için istediğini kardeşi için de istemeyen hiç kimse iman etmiş sayılmaz. Küfür ise tek millettir ve dünyanın sonuna kadar ona karşı cihat bitmeyecektir.

Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren Osmanlı’nın bazı hükümleri kalıplaşır ve klasik bir Osmanlı düzeni (Türk düzeni değil.) belirir. Ancak ahilerden onay alarak tahta çıkabilen Orhan Gazi ile ahileri saf dışı bırakan Kanuni artık birbirinden iyice uzaklaşmıştır. Fatih Sultan Mehmet, kendisini evrensel bir imparatorluğun, Roma kayserlerinin vârisi olarak görmektedir. Babası İkinci Murad, halkın arasında, camide cemaat arasında namaz kılıp saray kapısında halkın şikâyetlerine kulak verirken, Fatih sarayda bile ancak belli başlı kimselere kendisiyle konuşma hakkı tanıyordu. Fatih Sultan Mehmet ilk kez Venediklilere ticaret serbestisi tanımıştır. Şehirlere, Müslüman halktan gayrimüslimlere gelebilecek kötü hareketleri önlemek için kolluk kuvvetlerini yerleştirmiş, otoritesi için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Halk için mali bakımdan çok sert etkileri olacak kanunlar çıkarmıştır. Tekelciliği artırmış, tuz, sabun, mum gibi zaruri ihtiyaç ürünlerini tekelleştirmiştir. Âşıkpaşazade bunları aslen bir İtalyan Yahudisi olan Vezir Hekim Ya’kub’un memlekete soktuğunu söyler. Fatih ayrıca yirmi bin köy ve mezrayı devlete mal etmiş ve tımar sahiplerine dağıtmıştır. Daha sonra Celâli İsyanlarının çıkış noktası burası olacaktır. Fatih aynı zamanda vakıfları ve emlakı devletleştirmiştir. Buradan zarara uğrayanlar da ekseriyetle ahiler olmuştur. Yani normalde devlet yalnızca belli vasıflara sahipken, halk toprak işlerini kendi düzeni içerisinde hallediyorken, bu toprakları ve dahi İstanbul’u Müslüman memleketleri kılan şey bu vakıflar olmuşken tüm bu şeyler devlete bağlanmıştır. 15’inci asra kadar Türkler zanaat ve ticarette ön plandayken, 16’ıncı asırdan sonra Avrupa ile olan ticaretin artmasıyla birlikte gayrimüslimler zenginleşmiş, Türkler gitgide fakirleşmiştir. Osmanlı, İslami bir yönetimle ortaya çıkmış, fakat gün geçtikçe zarar gören tek kesim Müslümanlar olmaya başlamıştır. Halk, hanedanı İslami bir yönetime icbar etmiş, daha sonra da ne olursa olsun, gâvurlaşan saraya karşılık kendi kimliğini korumuş, zalim sultana hak söz söylemiş, baş kaldırmıştır. İslam iddiasıyla ortaya çıkan Osmanlı yönetimi, makyavelist diyebileceğimiz bir çizgiye gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti de bu çizgiyi devam ettirmiştir.

Makyavelist yönetimde asıl olan devlettir. Yani bir hükümdar devlet için her türlü riyakârlığı yapabilir. Siyasal amaca ulaşabilmek için her türlü ahlaksızlık yapılabilir. Hükümdar kendini dindar biri gibi gösterip dinin aksi yönünde kararlar alabilir. Devlet için insanlar katledilebilir. Din, ahlak ve hukuk, devlete bağlıdır. Amacı gerçekleştirmek için gerektiğinde devlet bunları alet olarak kullanabilir. Devletten bağımsız ahlak ve hukuk düşünülemez. Devletin bittiği yerde, hukuk da ahlak da biter. Hukuk ve ahlak, devlet için vardır.

Questao-Maquiavel-Politica-Humanismo

Makyavelizm, 15-16’ıncı asırda yaşamış Floransalı düşünür Niccolò Machiavelli’nin İl Principe kitabından doğmuş bir kavramdır. Yukarıda bahsettiklerimden de yola çıkarak, yüksek bir aristokratın veya uyrukların devlet için öldürülmesinin doğru bir davranış olduğunu söylüyor Machiavelli. Bekaya sürekli bir vurgu var. Osmanlı hanedanlığını bildiği için, siyasetnamesinde Osmanlı tipi bir Prens çiziyor. Machiavelli, Osmanlı’dan örnek alarak yazdığı bu kitapla birlikte Avrupa’da tarih ve politika biliminin kurucusu olmuştur. Avrupalı ülkeler Machiavelli çizgisine kaymışlardır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda biz de Avrupa’dan örnek aldığımız için, oradaki bu yönetimi olduğu gibi aldık. Bu aynı, tuvaleti bilmeyen, 20’inci asra kadar pisliklerini camlardan aşağıya, sokaklara atan insanların bizden tuvalet kavramını öğrenmeleri, ardından da bizim gidip onlardan ‘tuvalet’ kelimesini almamız gibi dangalakça bir durumdur.

Machiavelli kitapta Türkler ile Fransızları karşılaştırarak, Türk devletini ele geçirmenin zor olduğunu fakat elde tutmanın kolay olduğunu, Fransa’nın ise ele geçirilmesi kolay fakat elde tutulması zor bir ülke olduğunu söylüyor. Bunu da Fransa’daki feodal beylere bağlıyor. Türk devletinin ele geçirilmesinin zor ama elde tutulmasının kolay oluşunu da şu şekilde açıklıyor: “Osmanlı İmparatorluğu birlik içinde olduğundan saldırganların başarıya ulaşmak için kendi güçlerinden başka dayanakları olmayacaktır. Ancak Türkler bir kez yenilip, ordusu tamamen yok edilirse hükümdar ailesinin dışında kimseden korkmaya gerek yoktur. Hanedan mensupları öldürüldükten sonra halk nezdinde saygı uyandırıp liderlik yapacak beyler olmadığından idari düzen kolaylıkla kurulabilir.”

Zavallı Machiavellimizin ne yazık ki gaza beyliklerinden, her Türk’ün asker olduğundan filân haberi yok. Onun Türk diye gördüğü şey aslında gâvurlaşma arefesindeki bir Osmanlı. Her neyse, gelelim Türkiye Cumhuriyeti’ne.

Bunun için öncelikle İlber Ortaylı’dan şöyle bir alıntı yapmak istiyorum: “Ricat etmeyi bilmeyen ordu, İkinci Viyana Muhasarasında Avusturya-Alman orduları karşısında büyük bir bozguna uğradı.”

Ric’at, düzenli bir şekilde geri çekilmek demek. Yani düşünün ki orduda bile böyle bir kültür yok. Yok efendim güçler dengesi politikasıymış, enflasyon değerleriymiş, çıkar ilişkisiymiş, böyle şeylere yabancı bir millet bu. Böyle şeylere aklı ermez. Çünkü küfrü ancak kâfir anlar. ‘Siyasi deha’ olan Osmanlı’da da yavaş yavaş bu politikalar yerleşmiştir. 19’uncu asırda artık savaşların kahpeliklerle yapıldığını ve bunlara ilişkin kitaplar yazıldığını öğrenen padişah, bu kitaplardan birini çevirttirerek orduya veriyor, bunu okuyun, anlayın, ona göre şekilleneceksiniz diye. Her neyse. Türk ordusu, ricat etmeyi ilk kez tam olarak Mustafa Kemal Paşa ile öğrenmiştir. Filistin’de kendisine bağlı kolorduya ricat emri vermiştir. Sakarya Muharebesinde bile düşman ricat etmek üzereyken bizim ordumuza, Ankara’dan ricat emri vermiş, neyse ki Fevzi Paşa bu emri yerine getirmemiş, bu şekilde de savaştan galip çıkabilmişizdir.

Ricat nedir bilmeyen, içinde zengin olma isteği olmayan, İslam’dan başka bir şey bilmeyen, tek derdi Allah’ın rızası için amel işlemek olan bir millettir Türk milleti. Tanzimat’tan beri ne olmuşsa, ona, zengin olma isteğini aşılamak için olmuştur. Bu yüzden derebeylik ortaya çıkmış, buna karşı da halk, asırlar sürecek bir isyana başlamıştır. Çiftçi, asker yahut memur olan bu millet, sermaye biriktirmeye ve bu sermayeyle de sanayiye yatırım yapmaya teşvik edilmiştir. Bu millet ricat nedir bilmediği gibi, gâvur icatlarına da hiçbir zaman iyi gözle bakmamıştır. Anadolu’da üç bin yıl evvel nasıl tarım yapılıyorsa aynı şekilde devam ettirmektedir bunu. Aynı aletlerle, aynı hayvanlarla, aynı biçimde tarım yapmaktadır bu millet. Sonrasında ülkeye traktör ithal ediliyor. Bu topraklarda hiçbir işe yaramayan traktörleri, halk, öküz bağlayarak kullanmaya çalışıyor. Bir türlü olmuyor. Fakat yine de Amerika’dan traktör ithalatına devam ediliyor. Yüzlerce, binlerce traktör alınıyor ve en nihayetinde de bunca traktör hurdalığa gidiyor. Eğer sırf o makinelere harcanan parayla at alınsaydı, bu ülkede hem zanaat hem ziraat hem askerlik gelişecek hem de insanlar özünü unutmayacaktı.

Tarımda makineleşmesinin yanında bankalar da kurulmaya başlandı Cumhuriyet yönetimi liderliğinde. Afganistan Müslümanlarından, İstiklâl Harbi için Türklere gönderilen cihat parasının büyük bir kısmı İş Bankası’nın kurulabilmesi için sermaye yapılmıştır. Bunun yanında da iktisat kongreleri düzenlenmiş, bu şekilde devletçiliğe gidilmişse de liberal ekonomi tipi kabul edilmiştir. Tüm bunların tek bir amacı vardır.

Avrupa’daki feodal düzen, bir şekilde ‘sivil toplum’a dönüştü. Bunun da en büyük adımı Fransız İhtilaliydi. Kiliseden alınan iktidar, burjuvanın eline geçti. Bu zalim düzen sürüp gitti orada ve modern dünyada da bu burjuvalar, sivil toplumlara dönüştü. Bu yüzden burada da önce burjuva kesim yaratılmaya, sonra da sivil toplum oluşturulmaya çalışılmıştır. Türk’ün zaten hâli hazırda ‘sivil toplumları’ vardı, bunlar da ahiyyan, gâziyyân, abdalân ve baciyândı. Bunları yıkmaya çalışan Osmanlı, ne kadar büyük bir hata yaptığını anlamış, tekrardan bu sivil toplumları yaratabilmek için önce burjuva oluşturulmaya çalışılmıştır, yani Türklerden burjuvalar yaratmak için tımar sistemi bozulmaya uğratılmış, tekelleşme gelmiş, sonra da bu Pazarın içinden bir sivil toplum çıkması beklenmiştir.

Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam eder. İzmir İktisat Kongresi, İş Bankası’nın kurulması, tarımda makineleşme bu amaca yönelik örneklerdir. Amaç, sivil toplum ve Türk burjuvazisi yaratmak olmuştur.

Bayram Değil Seyran Değil, Toynbee, Mithat Paşa’yı Niye Öptü?

atatürk-ve-mithat-paşa-tablosu_744536_m
Edip Hakkı Köseoğlu’nun
Atatürk ve Mithat Paşa” isimli tablosu

Bu topraklardaki Batılılaşma, buradaki Doğu Hıristiyanlarının, Batıdaki Hıristiyanlarla barışmasıyla başlamıştır. Sarayın en işbirlikçi tebaası olan reaya, Batı ülkelerine karşı her zaman sarayı desteklemiştir. Batı Hıristiyanlarını, kendi dinlerinden görmemiştir. Onların ‘kâfir’ olduklarını söylemişlerdir. Zaten Millet Sistemine göre de ehl-i kitap olarak sadece Ortodokslar görülmüştür. Yani Katolikler ve Protestanlar, Hıristiyan olarak görülmemiş, bu yüzden de Müslümanların altında Hıristiyan milleti olarak sadece Rumların ve Ermenilerin yeri olmuştur. Bu yüzden, kendilerinin de Katolik ve Protestanları Hıristiyan olarak görmediği Ortodokslar bu durumdan gayet memnun kalmışlar, onlara burada, Müslüman tebaanın altında yaşamak, doğudakilerle iç içe yaşamaktansa çok daha mantıklı gelmiştir. Hayat standartları yükselmiş, kazandıkları para artmış, güvenlikleri garanti altına alınmıştır. Ne zaman ki Batı Hıristiyanlarıyla barışmaya başlamışlar, o andan itibaren buradaki gâvurlar, Batıdaki gâvurların maşası hâline geldi. Buradaki gâvurlarla iç içe olan sarayın da bir müddet sonra Batılılaşma yönünde hareket etmesi kaçınılmaz olmuştur. Buradaki Hıristiyanlar, Batıdaki Hıristiyanlarla el ele verip sarayı yıldırmışlardır. Batılılaşmaya başlayan saray da yavaş yavaş bu reformları başlatmıştır. Tüm bunlar da aydınlar eliyle yürütülmüştür. Misal, Toynbee, Türkiye kitabında Mithat Paşa’yı öve öve bitiremez. Eğer onun gibi birkaç aydın daha gelseydi Türklerin içinden, Osmanlı kesinlikle kurtulurdu diye düşünür. Mithat Paşa o kadar Batıcı birisidir ki Türk bayrağına Haç koymaktan çekinmemiştir:

Bosna-Hersek meselesi münâsebetiyle Avusturya hariciye nâzırı kont Andrassy’nin neşrettiği bir beyannâmede hilâl ile sâlibin bir bayrakta birleşemeyeceğinden mecâzî bir şekilde bahsetmesine karşı Türk bayrağına bir Haç ilâve ediveren Mithat Paşa, bu müthiş hareketini 1325’te neşrolunan hatırâtının ‘Tabsıra-i İbret’ ismindeki birinci cildinin 181’inci sayfasında kendisinden alelusul bir üçüncü şahıs gibi hürmet ve takdirle bahsederek işte şöyle anlatmaktadır: ‘Mithat Paşa sırf bu davayı yalanlamış olmak ve uygulamasını göstermek için Hıristiyan bir tabur gönüllü asker oluşturarak ve sancaklarında Ay-yıldız’ın yanına bir de sâlip ekleyerek sözü geçen taburu, İstanbul’da herkes gördükten sonra Niş askeri tümenine göndermişti.’

Mithat Paşa gibi birkaç aydın daha gelseydi Osmanlı tabii kurtulurdu. Toynbeeciğim ne de güzel söylemiş. Zira söylediği diğer şeylere de baktığımızda, İstiklâl Harbi’ni, Türkiye’nin kuruluşunu anlattığı Türkiye kitabını niçin o tarihlerde bastırmadığını, birkaç sene beklettiğini çok iyi anlıyoruz. Biraz resmî tarih bilgisi toplaması gerekiyormuş anlaşılan. Bunun için de olayların iyice bir yerine oturması, bazı belgelerin yok edilip bazılarının çarpıtılması ve resmî tarihin yazılması gerekiyordu. Yoksa Mustafa Kemal’in Sakarya Muharebesine bizzat katılarak çarpıştığını ve Misak-ı Millî’yi bizzat Mustafa Kemal’in çizdiğini söylemezdi. Çünkü o da biliyor ki bunların ikisi de gerçekleşmedi.

Şimdi Toynbee’yi herhangi bir gâvur olarak, Mithat Paşa’yı da bir münafık olarak imgeleyin. Öpmek’i de istediğiniz gibi düşünebilirsiniz. Bundan sonra yakın tarihimizden, o şanlı demokrasi tarihimizden ve demokrasi aşkımızdan bahsedeceğim. Sonra da üç bölümlük bu yazıyı özetleyip esas meseleye bağlayarak sonlandıracağım inşallah.

Cumhuriyetin ilanından 1946 senesine kadar tek parti dönemi oldu Türkiye’de. Bu dönemde meşhur inkılaplar yapıldı. Harf İnkılabı, Şapka ve Kıyafet İnkılabı, Beynelmilel Saat, Takvim, Rakam ve Ölçü Birimlerinin Kabul Edilmesi, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması, Soyadı Kanunu vesaire. Bir de bunların haricinde yapılan işler, alınan kararlar, koyulan yasaklar filân var. Liberal ekonominin tercihi, düşük kur-yüksek faiz politikasının benimsenişi, ordunun İngiliz ve Fransız generallerce denetlenmesine izin verilişi, Fulbright Antlaşması, bakanlıklara ABD’li danışmanların getirilmesi, ezanın Türkçe okutulması falan filân. Tüm bunları yaşadı bu millet 23 sene boyunca. Sonra çok partili döneme geçildi. Demokrat Parti diye bir parti kuruldu ve hemen bir ay içerisinde seçime gidildi. Bu seçimde oylar açık, oyların sayımı ise gizliydi. Tabii ki CHP seçildi tekrardan. Fakat bir sonraki seçimde, 1950 yılında, gizli oy, açık sayım-döküm ilkesine geçildi. Halk, oyunu DP’ye verdi. 282 oyla DP seçildi. Ve daha sonraki iki seçimde de ısrarla bu kararını pekiştirdi millet. Fakat DP’nin de yaptıklarını görünce son seçimde -1957’de- DP’ye verilen oy azaldı. Hemen arkasından 1960 darbesi yapıldı. Darbenin bildirisini Alparslan Türkeş okudu.

27 Mayıs 1960, İstanbul
27 Mayıs 1960, İstanbul

Darbenin ardından Adnan Menderes ve iki bakan asıldı. 235 general, 3400 subay ve 400 polis emekliye sevk edildi ve ardından da müthiş bir ‘özgürlükler’ dönemi yaşandı ülkede. Beynelmilel insan hakları bildirgeleri doğrultusunda hazırlanan 1961 anayasasında öğrencilere, gazetecilere, işçilere müthiş haklar verildi. Bu arada Alparslan Türkeş de Yeni Delhi’ye elçi olarak atandı.

Darbenin ardından, 1961’de yapılan seçimde tabii olarak oyların çoğunluğunu CHP almıştır, fakat yine de tek başına iktidar olamamış, o dönemde DP’nin devamı gibi görülen Adalet Partisiyle koalisyon yapmıştır. Bir sonraki seçimde AP’nin, DP’nin bütün oylarını alacağı endişesiyle, DP’nin oylarını bölebilmek için iki parti ortaya çıkarılmıştır: Yeni Türkiye Partisi ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi. CKMP, Alparslan Türkeş’in Yeni Delhi’den gelerek/getirilerek, Türkiye Köylü Partisi’ni ele geçirmesiyle ortaya çıkartılmıştır. Ve bu şekilde DP’nin oyları bölünmüş, CHP’ye karşı hiçbir parti tek başına iktidar olamamış, oyları iyice azalmıştır.

Bir sonraki seçimde, 1965’te kurulan hükûmette CHP yoktur, oy alamamıştır. Kurulan koalisyona YTP, CKMP ile AP’ye, CKMP’den ayrılanların kurduğu bir parti daha dâhil olmuştur: Millet Partisi. Bir sonraki seçimde bu partiler arasından tek bir parti sıyrılmıştır, o da Süleyman Demirel’in Adalet Partisi. DP’nin oyları AP’de toplanabilmiştir en nihayetinde. Üç seçim boyunca AP’yi tek başına iktidara getirmiştir bu millet. Sonra? Sonra 1971 askerî muhtırası. Tıpkı 1960 darbesinde DP’ye yapıldığı gibi, 1971 muhtırası ile de AP’nin önü kesilmiş, oyların birikmesi engellenmiştir.

Sonraki üç sene de tekrar koalisyon hükûmetleri kurulmuştur. 1971’den itibaren, Bülent Ecevit’in partisi olan Millî (Cumhuriyetçi) Güven Partisi de dâhil olmuştur koalisyonlara. 71’den sonraki üç seçim boyunca koalisyonların içerisinde CHP de vardır. Fakat dördüncü seçimde oylar tekrar belli bir yerde toplanmaya başlanmış, CHP oy alamamış, AP ve CGP koalisyon kurmuştur. Oyların tekrardan AP’de birleşeceği endişesiyle sonraki seçimde iki parti koalisyon kurmuştur: CHP ve Millî Selamet Partisi. Tüm bunların evvelinde bir parti var: Millî Nizam Partisi. 1970 yılında Necmettin Erbakan tarafından kurulmuştur bu parti. Bunun evvelinde de 1950’lerde DP’nin, 1960’larda da AP’nin içerisinde örgütlenmiştir. 1971 senesinde, laikliğe aykırı çalışmalar yürüttüğü gerekçesiyle kapatılmış, bunun üzerine de Necmettin Erbakan İsviçre’ye gitmiştir. 1965’ten sonra oyların AP’de toplandığını gören ve buna ’71 muhtırasıyla müdahale eden kimseler, Necmettin Erbakan’ı İsviçre’den getirtmiştir. Seçim süreci boyunca Süleyman Demirel’in söylediği tek şey, “Oylar bölünmesin”dir. Erbakan ve Ecevit ise birbirlerini eleştirmeden, yalnızca Demirel’e yüklenerek girmişlerdir seçime. En nihayetinde de Erbakan’ın MSP’si ile Ecevit’in CHP’si bir koalisyon kurmuştur. Tüm bunların ardından oylar tekrar AP’de toplanmış ve üçüncü darbe yapılmıştır: 1980 darbesi. Bu darbeyle birlikte istisnasız bütün partiler kapatılmış ve tekrar aynı isimlerle parti kurulması yasaklanmıştır. Bu yüzden de CHP, Sosyaldemokrat Halkçı Parti olarak; AP, Doğru Yol Partisi olarak; MSP, Refah Partisi olarak; MHP, Milliyetçi Çalışma Partisi olarak devam etmiştir.

Darbenin arkasından sekiz sene boyunca Anavatan Partisi iktidarda kalmıştır. Sonrasında partilere tekrardan eski adlarına dönebilme imkânı verilmiş, yalnızca CHP ve MHP eski isimlerini geri almıştır.

Siyasal İslam’ı Türkiye siyasetine sokması için İsviçre’den getirilen Necmettin Erbakan, bunda başarılı olmuş. Daha sonrası her şey, ikinci yazıda bahsettiğim Graham Fuller’in dediği gibi gerçekleşmiş, 2001 yılında, Erbakan’ın Partisi’nden bir grup ılımlı İslamcı kopmuş ve 2002 yılında AKP iktidara gelmiştir. Daha sonra da nasıl Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan oyları bölmesi için siyasete sokulduysa, Selahattin Demirtaş da aynı amaçla getirilmiştir.

Marshall Plani'nin Turkiye'deki calismalarindan
Marshall Planı’nın Türkiye’deki çalışmaları

Şimdi tüm bunlardan anladığımız ne? Tüm bu şeylerden ne çıkaracağız? CHP’nin çok partili yönetime geçtiği andan itibaren İslam’ı kullanarak oy alabilmesinden; aynı şeyi daha sonra diğer tüm partilerin tekrarlamasından; İsmet İnönü’nün çok istediği fakat Menderes’e kısmet olan, DP’nin ülkemize soktuğu, ABD’nin Marshall Yardımlarının şartları arasında İmam Hatiplerin açılmasının da olduğundan; bu okulların ve diğerlerinin de müfredatlarının Fulbright ve benzeri anlaşmalar sayesinde ABD tarafından belirlendiğinden; şimdiki muktedir ve taifesinin bu İmam Hatiplerden mezun olmasından; halkın yıllardır başında kimlerin olması gerektiğini değil, kimlerin olmaması gerektiğini seçmesinden; kurulan her partinin bir manipülasyona hizmet etmesinden ve darbeler yoluyla halka yapılan esprilerden; İslam kimliğinden ısrarla vazgeçmeyen halkın İslam’la uyutulmasına karar verilişinden; ancak İslam’ı kullanarak oy alınabildiği görülünce, bu işin adım adım Siyasal İslam’a evrilmesinden; Türk ordusunun tasfiye edilmesinden; inkılaplardan ve halkın şu anki neoosmanizayonundan; darbe anayasalarından; ‘Kürt realitesinden’; başkanlık sisteminden; Süleyman Demirel’den; Kenan Evren’den; Türkiye Cumhuriyeti’nden; ABD’den; demokrasiden ne anlamalıyız? Anlayacaklarımız şunlar olabilir:

Eski Başbakanlardan Sadi Koçaş demiş ki: “Amerika, CIA’in klasik mücadele yolları ile 1965’te Adalet Partisi’ni ve Sayın Demirel’i iktidara getirdiği zaman, karşılık olarak yeni Türk hükûmetinden şöyle bir istekte bulunmuştur: İran-Irak ve Türkiye Kürtlerini Federe bir cumhuriyet hâline getirelim. Bunu Türkiye’ye bağlayalım. Hem de büyük toprak kazanmış olursunuz.”

Süleyman Demirel de demiş ki “Türkiye’yi Ankara’dan yönetmek imkânı kalmamıştır, Türkiye, 15 bölgeye ayrılmalı, her bölge için ayrı plan yapılmalı.”

Kenan Evren de darbenin ardından hemen şöyle söylemiş: “Türkiye eyalet sistemine geçmelidir ve 8 eyalete ayrılmalıdır.”

Görüyorsunuz, darbe yapan ve darbeyle indirilen farklı kişiler ama aynı ağızdan konuşuyorlar.

“1996’da İstanbul’da yapılan ‘Habitat II’ Toplantısında BM Genel Sekreteri Butros Gali, açılış konuşmasında, ülkemizi eyaletlere bölünmüş gibi tanıtarak ‘Türkiye Federal Cumhuriyeti’ diye söz etmiş ve İstanbul hakkında da ‘İstanbul Federe Devleti’ şeklinde konuşmuştur. O sırada toplantıda hazır bulunan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve diğer devlet erkanı bu saldırı karşısında sessiz kalmış ve hiçbir tepki göstermemiştir.”

ABD’nin dediklerini yerine getirmeseydi DP, AP, MSP, AKP zaten iktidara gelemezdi. Kim ne olursa olsun. Necmettin Erbakan istediği kadar millî görüşçü olsun, en nihayetinde ‘siyasal İslam’ı Türk siyasetine sokabilmesi için o mühlet verildi ona. Diğerlerine de benzer şekillerde. Ama bunlara karşılık ne sokuluyordu halkın gözüne? Önce CHP ezanı yasaklatıyor, sonra bir kahraman gibi DP geliyor ve yasağı kaldırıyor. Önce Ecevit gibi halktan bir adamın bile konu başörtüsü olunca cinleri tepesine çıkıyor ve başörtüsünü yasaklatıyor, sonra da halktanmış gibi gözüken tipler gelerek bu yasağı kaldırma görevini üstleniyor. Önce darbelerle Türk siyaseti ve siyasetçileri şekillendiriliyor, sonra da görünüşleri farklı, ama konuştukları ağız aynı olan insanlar halkın önüne çıkartılıyor. Her ne haltsa işte. Federatif yapıymış, başkanlık sistemiymiş, Neo-Osmanlıymış, yeni anayasaymış, zart zurt. Bir tarafta hanedan yalakaları, diğer tarafta Cumhuriyetin kurucu değerleri yalakaları. Bir yanda da Türklüğünü yavaş yavaş yitiren, Hıristiyanlaşan bir garip halk. Şimdilerde Ahilik anlatılıyormuş müfredatta. Öve öve bitiremiyormuş atamalı tarih öğretmenleri. Hangisi ahiliğin fütüvvet olduğundan, hangisi fütüvvetnamelerdeki her kuralın bir ayete, bir hadise işaret ettiğinden, hangisi bu adamların şiirle meşgul olduğundan, hangisi bu düzenin kapitalist düzenle, serbest piyasa ile taban tabana zıt oluşundan bahsediyor? Öğretmenlerin bir ayda okudukları kitap sayısı kaç ki bunlardan bahsedilsin?

Her neyse.

158071-flag-brands-Google-748x468

31 Ocak 1896’da ABD meclisinde şunlar söyleniyor: “Dünyadaki Hıristiyanlardan oluşan bir komisyon seçelim. Bu komisyon, Türkiye`yi yönetmek için bir başkan seçsin. Türkiye`nin yönetimi Türklerden alınsın ve eyaletlere bölünsün. Bu yapılanmanın adı da Türkiye Birleşik Devletleri olsun.”

system

Türkiye Birleşik Devletleri ya da Türkiye Federal Cumhuriyeti ya da Anadolu Federasyonu ya da Neo-Osmanlı, adı mühim değil. Yeter ki Suriye’ye, Irak’a girelim. Amerika’nın pisliğini temizlemek için girelim buralara, Yeni Osmanlı olalım. Hazır ahiliğin, millet sisteminin, devletin esas manaları ve gayeleri unutulmuşken olalım vallahi. Bırakalım, eyaletlere bölünelim: Yapı Kredi Eyaleti, İş Eyaleti, Garanti Eyaleti, Ak Eyaleti, Halk Eyaleti, Koç Eyaleti, Vakıf Eyaleti, Tüp Eyaleti, Ereğli Eyaleti, Finans Eyaleti, Fort Eyaleti (bunları önce saydım çünkü Türkiye’de en çok kâr edenler bunlar), Petrol, Torku Eyaleti, Ülker Eyaleti, BİM Eyaleti, Shell Eyaleti, Arçelik Eyaleti (iç işlerinde Arçelik’e, dış işlerinde Beko’ya bağlı olur), Efes Eyaleti, Coca Cola Eyaleti; arada isminde Türk lafzı olan eyaletler de ekleriz: Türk Telekom Eyaleti, Turkcell Eyaleti,  Turkish Airlines Eyaleti filân. Güzel olur yani. Yani tabii eğer maaşlarımız yatmaya devam edecekse güzel olur. Yoksa olmaz. Açıkçası benim endişelendiğim tek mevzu bu. Hazır, ahiliğin, parasını güvenilir ve faizsiz bankalara yatıran, dükkânını sigortalatan minnoş esnaf abiler demek olduğunu; millet sisteminin, Müslüman ve gayrimüslimin bir arada kardeşçe yaşadığı, kendisini yetmiş iki milletten sayıp yetmiş iki millete bir gözle bakılan, hanedanın en büyük politika stratejisi olan, Osmanlı barışını sağlayan yegâne sistem demek olduğunu; devletin de uğruna her şeyin yapılacağı, başındaki adama her koşulda boyun eğmenin şart olduğu, malının deniz, yemeyenin domuz olduğu bir şey sanıyoruz. Hazır böyle düşünmeye başladık artık. Bırakalım gelsin Serbest Piyasa-İnsan Hakları-Demokrasi teslisi. Gelsin yahu. Gel hele gel, gel, gel. Nasıl olsa biz Müslümanlar, asli unsuru olduğumuz, bizim olan bu ülkede Serbest Piyasa olmadan satamadık mallarımızı, şirketler kuramadık, hep takiye yapmak zorunda bırakıldık; İnsan Hakları olmadan başörtülerimizi savunamadık, İnsan Hakları Mahkemelerine başvurduk bu hakkımız için; hele Demokrasi olmazsa vay hâlimize, utanırız kendimizden, onca Demokrasi Şehidi vermişken, asla unutamayız bunu, hem Demokrasi olmadan sözümüzü dinletebilir miydik, Erdoğan gibi birini getirebilir, tüm demokratik haklarımızı sağlayabilir, devletle milleti barıştırabilir miydik? Asla. Mümkün değil. Nitekim yıllarca gördük bu işin mümkün olmadığını, biz de sarılıverdik işte bu teslise.

Her neyse. Yazıyı toparlayacaktım fakat iyice dağıldı. Globalizmi anlatmaya çalıştığım bu üç yazıdır söylediğim şeyi tekrar edeceğim: Demokrasi, Serbest Piyasa, İnsan Hakları, bunların hiçbiri bizim içimizde doğan bir şey olmadı. Çünkü biz kâfir değil, Müslümanız. Ricat nedir bilmeyiz, düşmanımızın silahıyla değil, kardeşimizin sevgisiyle silahlanırız, tactic, strategy, çakallık bilmeyiz. Bu işlerden anlamayız. Hem bunları bilelim hem Müslüman olalım diye bir şey yok. En iyi ihtimalle kâfirin oyununu görür, ona göre tavır alırız. Müslümanlar şeffaftır. Aynı zamanda birbirlerinin mahremiyetlerini korumak için de ellerinden geleni yaparlar.

Biz halk için değil, Hak için çalışır, üretir, satarız. İhtiyacımız kadarını eker, ihtiyacımız kadarını biçer, ihtiyacımız kadarını yeriz. Bu yüzden bizden Serbest Piyasa gibi bir israf düzeni çıkamaz.

Biz insan olmanın, yapılan tercihlerle alakalı bir şey olduğunu bilen kimseleriz. Bu yüzden kavmiyetle, cinsiyetle değil, emr-i bil maruf nehy-i anil münker’le insan olunur ancak. Bu yüzden de bizden asla bir İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi filân çıkmaz. Bize göre insanlar ya dinde kardeş ya da insanlıkta eştirler. Bir insan sapmadığı sürece ona dokunulmaz.

Biz ehliyet ve liyakate göre yönetici tayin ederiz. Ve o yönetici de önce Allah’ın sözüne göre, sonra Peygamberin sünnetine göre, sonra da içtihat ederek verir kararlarını. Ne laiktir ne de makyavelist. Bu yüzden de çıkarcı, hileci, vasat ve çoğunluğun hâkimiyeti anlamına gelen bir yönetim düzeni olan Demokrasi bizden çıkamaz. Çünkü biz biliriz ki “…yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”

Bunlar bizden çıkmadığı için kimi emperyalist takımı gelir bunları bize dayatır. Bu topraklarda her türlü melanet de tepeden inme yapılmak istenir, gâvur tabiriyle, jakobendir.

İyisi mi son kez bir özetleyip bitireyim bu yazıyı. Belki bitirmeden evvel bir de fıkra anlatırım. Maksat yüzümüz gülsün.

Globalizmin son adımı Demokrasidir. Önce Serbest Piyasa ile ülkelerin ekonomisi, yani parası kontrol altına alınır. Parayı elinde bulunduranlara karşı hiçbir ses çıkaramayan yöneticiler -diktatörler, krallar veya padişahlar- borçlandıkları, ekonomiye hâkim olan bu adamlara boyun eğmek zorunda kalırlar. Onların istediği kanunları çıkartmak, reformları yapmak zorundadırlar artık. Bu şekilde de İnsan Hakları gelir ülkelere. Tüm bunlara isyan eden halkı susturabilmek için de son aşama olan Demokrasi getirilir. Yönetimi elinde tuttuğuna, kendi iradesinin olduğuna inanan halkın sinirleri iyice gevşetilir. Ama tabii halk, problem çıkaracak tipte bir halk olduğu için uzun yıllar boyunca şiddetli bir manipülasyona maruz bırakılır, başlarına getirilen istisnasız her lider belli kimselerle uzlaştırılır. Muhalefet ise halk tarafından seçilen bu yöneticileri sorgulayamaz hâle gelir. Önce halk manipüle edilerek seçime gidilir. İstenen kişi seçilir. Her şey parayı elinde tutanların isteğine göre en baştan düzenlenir. Muhalefet partilerinin başına yeni isimler getirilir. Bunlar da artık birer ‘istenen kişi’dir. Bundan sonra kimin seçileceği çok bir önem arz etmez. Hepsi de can atıyordur artık parayı elinde bulunduran kişilerin dediklerini yapmaya. Fakat yine halka yönelik manipülasyon hiç bitmez ki halkın ümidi canlı kalsın, ama karakteri yavaş yavaş değişsin.

Velhasıl Demokrasi, zarı tutarak atar.

Tıpkı Serbest Piyasada ve İnsan Haklarında da olduğu gibi, popüler kültür icraatçısı aydınlar nasıl ki önce halkı kötüye alıştırıyorlar, sonra da “Ne yapalım, halk bunu istiyor, halkın buna ihtiyacı var.” diyorlarsa, Demokraside de durum aynıdır. Önce halkın asli kimliğini savunacak, paradan daha mühim değerleri olan tüm insanlar tasfiye edilir, kukla insanlar halkın önüne konur, sonra da “Ne yapalım, halk bunu istiyor, bu adamı seçiyor, millî iradeye karşı çıkamazsınız.” denir. Bu yüzden de önce aydınlarla başlar bu meseleler. Hadis-i şerifin de bize bildirdiği gibi: “Bir toplumda hiçbir bilgin kalmayınca, insanlar da liyakatsiz kimseleri, rüesa (idareci) olarak seçerler. Bunlara bir şey sorulduğunda, ilim sahibi olmadıkları hâlde cevap verirler. Böylece hem kendileri sapıtırlar hem de insanları saptırırlar.”

Önceki yazılarda söylediğimiz şeyi demokrasi için de söyleyelim. Kapitalizm o kadar çelişkilidir ki piyasa serbestisini savunduğunu söyler fakat piyasayı tekelleştirmek üzerine kuruludur. İnsan Hakları o kadar çelişkili bir şeydir ki bir insanın İnsan Haklarını istememesine hakkı yoktur. Ve Demokrasi de o kadar çelişkili bir şeydir ki “‘demos’un, yani halkın sözü geçerlidir, o ne derse, kimi seçerse o olur, o kişi başa gelir.” der, “Biz halk olarak Budistiz, o hâlde Budizme dayalı bir yönetim kurulmasını istiyoruz.” diyen halka itiraz edemez. Kardeşim, ben madem Müslümanım, bu gayet basit bir şey, o hâlde Müslüman bir yönetim istiyorum, Müslüman takvimini, saatini, yazısını, adaletini, şurasını, kurumlarını, kanununu istiyorum. Sen benim demokratik hakkıma niye engel oluyorsun ya? Sen kimsin ya? Hayret bir şey ya. Neyse, şöyle diyerek bitirelim: Demokrasi küfürdür, gerçeğin üstünü örter.

Ramazanınız mübarek olsun efendim. Kalın kalın, kalın sağlıcakla. Bu arada dikkat edin, izleniyorsunuz.

Watch Out

L.

06 – Ben Çünkü Solcuyum

İy sözlerün aslın bilen gel di bu söz kandan gelür
Söz aslını anlamayan sanur bu söz benden gelür

İlk iki yazıda iki tür yol olduğundan bahsettim. Birincisi hakiki yol, ikincisi ise resmî yol idi. Hakiki olan yol tek bir tanedir, resmî olan ise belki milyonlarcadır. Dördüncü yazıda -İnsan Hakları ile ilgili olan yazıda- ise “İnsanlar, özellikle de gençler komünist, Türkçü, şeriatçı, Atatürkçü, varoluşçu, apolitik, nihilist… yapılmak isteniyor.” diyerek uzun bir sıfatlar listesi saymıştım. Fakat bunların hiçbirinin bizim asli kültürümüzle bağının olmadığından bahsetmiştim. Peki nereden çıktı bu yüzlerce sıfat?

Eğer kapitalizm bu topraklara adım atamayacak olsaydı bu sıfatların muhtemelen neredeyse hiçbiri hayatımızda olmayacaktı. Fakat bu olmadı ve Batının inşa ettiği modern dünya, dünyaya ağır hasarlar vererek yaşamını sürdürüyor. Her şeyi, kendimizi bile -ne yazık ki kendimizi bile- modern dünyanın ortaya attığı birtakım kavramlarla ifade eder olduk. Laik (secular) oluyoruz, muhafazakâr (conservative) oluyoruz, ama mutlaka gâvur kavramlarını seçiyoruz kendimizi ifade ederken. Yine de hissediyoruz bu topraklarda bir ruhun olduğunu. Bu ruh, düzenle bağdaşmayan, düzene kafa tutan bir ruh. Bu yüzden de bu kavramların hiçbiri yaramıza çare olmuyor. Bu toprak ile yabancı ve ketum kavramların arasında kalıyoruz. Mesela “Antikapitalist Müslümanlar” diyor kimimiz kendisine. Daha seküler ve solcu olanlarımız ise “Bu Anadolu topraklarında tam bir antikapitalist ruh var.” diyebiliyor en iyi ihtimalle.

hakimiyet milletin
egemenlik ulusun

Kapitalizmin adımını atmasıyla, peşini İnsan Haklarının ya da uluslararası hukukun izlemesiyle birlikte bu topraklarda bir şeyler olmaya başladı. Daha sonra da Demokrasi geldi. Tüm bunların arkasından bambaşka nesiller yetişmeye başladı. Esasında bu topraklara giren demokrasiyi 1923’te Cumhuriyetin ilanıyla başlatmamız bir hata olabilir. Çünkü o gün ilan edilen cumhuriyet, en azından politika açısından ne Tanzimat’ın ne de Meşrutiyetlerin bir devamıydı. Hatta aksine, tüm bunların geçersizliğini ilan eden, tüm bunlara karşı yapılan bir hareketti. Yani Tanzimat’tan bu yana gerçekleşen Batılılaşmaya, ‘emperyalizme’, küfre, bir dur deyişti. Cumhuriyetin ilanı, Tanzimat’tan o yana alınan bütün kararların terk edilmesiydi. Ne zaman ki ‘Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir’ ifadesi ‘Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur’a dönüştü, işte o zamandan itibaren Demokrasi de ülkeye giriş yapmış oldu.

Cumhuriyetin ilanından sonra, 1928’de Harf İnkılabı yapıldı. Ardından da dil üzerinde bazı değişiklikler yapılmaya başlandı. Bunun sebebi olarak da artık medeniyet değiştirmiş olmamız gösteriliyordu. Yani artık yüzümüzü Arap medeniyetinden Batı medeniyetine çevirmiştik. Madem medeniyet değiştirdik ve Arapça dersini kaldırdık, o hâlde Yunanca ya da Latince dersini koymamız gerekiyordu yeni müfredata. Fakat Yunanlılarla düşmandık. O hâlde ne yaptık? Zaten eski mekteplerde de öğretilmekte olan Fransızca ve Almanca derslerini koyduk. Daha sonra da popülerliği sebebiyle İngilizce öğrenmeye heves ettik.

İlk başta elimizde Arapçadan başka bir şey olmadığı için, Latin dillerindeki kavramları dilimize tercüme edebilmek gayesiyle Arapların dahi bilmediği fakat tamamen Arapçanın kuralları dikkate alınarak birtakım kelimeler türetmeye başlamıştık. Mesela ‘liberty’ için ‘hürriyet’i, ‘independence’ için ‘istiklâl’i, ‘civilization’ için ‘medeniyet’i türettik. Fakat bunlar Latin dillerindeki karşılıklarından çok daha farklı anlamlara gelmekteydi.

latin harfleri
Dil devriminden sonra sokaklara asılan yeni Latin harfleri

Yüzümüzü Batıya çevirince, dilimize Kur’an ve hadisten geçmiş olan bütün kelimeleri atmaya başladık. Kelimelerimiz Farsça bile olabilirdi ama Arapça asla olmamalıydı. Bu sırada Öztürkçe diye bir şey de çıktı ortaya. Bunun kökeninin de, yani Türkçe denen dilin aslının da Orta Asya olduğu düşünüldü ve buralardan kelimeler devşirilmeye başlandı. Fakat anladılar ki oradaki dil yetersiz. Bir yandan bu Orta Asya kavimleri Rusların etkisi altına girmiş ve diğer yandan da bu kavimlerin dillerinde de birtakım Arapça kelimeler var. Bunun üzerine, Öztürkçe olduğu düşünülen bazı kelimelerden yepyeni kelimeler türetilmeye başlandı. Mesela, istiklâl yerine bağımsızlık, medeniyet yerine Uygur’dan uydurulan uygarlık, hürriyet yerine de ‘hür’ ile kafiyeli olsun diye ‘özgür’ kelimesi bulundu. Öz ve gür kelimelerinin birleşiminden geliyordu. O dönemin aydınlarının bu yeni kelimeyi duyduklarında epeyi bir güldükleri söylenir. Daha sonra ‘çay’ yerine ‘kızıl sıvık’, ‘kahve’ yerine de ‘kara cıvık’ kelimeleri önerilmiş. Bunlarla birlikte birçok kelime türetiliyor ve bununla kalınmayarak birçok ek ve gramer kuralı da türetilmeye çalışılıyordu. Sırf yeni ve ‘öztürkçe’ kelimeler türetebilmek için Batı dillerinden çeşit çeşit ekler almaya başladık. ‘Compartment’, ‘commandment’ gibi kelimelerdeki ‘man’ı alarak, öğretmen, gözetmen, egemen, uzman’ı türettik. Bu ek’in önceden de var olduğunu ispatlamak için de ‘Türkmen’, ‘kocaman’ gibi kelimeleri gösterdik. Hâlbuki bu kelimelerdeki ‘-man’ eki Farsça’dan gelmiş, ‘gibi’ anlamında bir ektir. Yani Türkmen, Türk gibi, Türk’e benzeyen; kocaman, dev gibi anlamlarına gelmektedir. Sonra da ‘göçmen’ gibi kelimeleri örnek gösterdik. Fakat bu da ağızdan ibaretti. Kelimenin aslı ‘göçmel’di ve bazı yerlerde göçmen diye telaffuz ediliyordu. Dil devrimine uysun diye göçmen deyiverdik. Aynı şekilde ‘-sel’, ‘-sal’ ekini türettik, sırf ‘mathematical’ der gibi ‘matematiksel’; ‘physical’ der gibi ‘fiziksel’ diyebilmek için. Tamamen gelişigüzel kelimeler türetildi. ‘Leader’ kelimesinin ‘der’ kısmını alıp, Öztürkçe diye düşünülen ‘ön’ kelimesi ile birleştirip ‘önder’ dedik.

Velhasıl Türkçe, Kur’an ve hadisten uzaklaştıkça garipleşiyor, ya Orta Asya’ya ya Latinceye ya da Grekçeye dayandırılıyordu. Yöneticiler, İttihad ve Terakki’den, hatta İkinci Abdülhamid’den bu yana, esas Türklerin Orta Asya’da yaşadığı fikrini kabul etmişti. Özellikle Mémoire historique sur l’origine des Huns et des Turcs kitabının da yutturmasıyla birlikte, herkesin kafasında oluşan, Avrupa’nın bize paketleyip sunduğu Türk şöyle bir şey oluvermişti: “Biz Orta Asya’da çok güçlüydük. Çok daha medeniydik. Kadın hakları vardı. Harika yaşıyorduk. Sonra Araplar oralara kadar gelip Çin’le savaşmaya başladı. Bu arada biz de Çin’in baskısından ve birkaç şeyden daha sıkılmış, Batıya doğru yavaş yavaş göçüyor idik. Sonra bu Araplar bizleri kılıçtan geçire geçire Müslüman etti. Ardından biz bayağı aşağılıklaşmaya; kadınlarımızı ezmeye, kabiliyetsizleşmeye filân başladık. O arada atlarımızla dıgıdık dıgıdık Anadolu’ya geldik. Burası tamamen Hıristiyan ve Helen idi. Burada birtakım savaşlar yaptık, insanlar öldürdük ve en nihayetinde bu toprakları ele geçirdik. Buralara biz yerleştik, böylelikle de onların elinden gasp etmiş olduk bu toprakları.”

Yönetici takımının ve aydınların kafasındaki görüş bu şekildeydi. Bunu bize kabul ettiren Avrupalılar da ister istemez haklı konuma geliyorlardı. Hâl böyle olunca, verilen İstiklâl Harbi’nin pek bir anlamı kalmamaya başlamıştı. Sonuçta bizim anavatanımız Orta Asya idi. Buraları darü’l İslam hâline getirmemiz de bizim için müspet bir şey değildi. Zira Araplaşmıştık, Türklüğümüzü kaybetmiştik, o hâlde bu Arap dini bizi ancak daha da beter ederdi. Dolayısıyla bu topraklara, İslam vesilesiyle de bağlanamıyorduk. Yani bu toprakları darü’l İslam hâline getirmemiz, buradaki halkın hiçbir yere gitmeyip Müslüman oluşu, tek bir dille birleştirilmesi, bu toprakların Türkiye olması ve bizim de Türk olmamızı sağlayan şeyin İslam olması bizim için bir anlam ifade etmiyordu çünkü hâkim görüş bu değildi, bu yüzden de kurtulmamız gerekiyordu İslam’dan. Tekrar ona sarılamazdık. O hâlde bu topraklarda kalabilmemiz için hiçbir sebep kalmamıştı.

İşte tam bu noktada bir garip düşünce geldi yöneticilerin aklına. Tüm dünya aslında Türklerden türemişti. Sadece Orta Asya değil, Kızılderililer de Avrupalılar da, çok daha önemlisi, dört bin yıl evvel bu topraklarda yaşamış olan Sümerler de Türk idi. Yani bu toprakları bizim yapan şey İslam değildi. Başka topraklara -Orta Asya’ya- gitmememizi sağlayacak yegâne şey de zaten bin yıllardır burada Türklerin yaşıyor olduğu görüşüydü. Yani Orta Asya’ya, diğer Türklerin yanına gitmemiş, Türkleri Orta Asya’dan buraya getirmiştik. Bunu ispatlayabilirsek her işi başarabilir, bu topraklarda hiç çekinmeden, yayıla yayıla oturabilirdik. Sümer Bank, Etibank bu şekilde kurulmuştu. Sırf bu teoriyi geliştirmesi için TDK’yi ve TTK’yi kurduk.

Bir yandan da madem Sümerler de Türk idi ve tüm dünya Türklerden türemişti, o hâlde dilimizi de buna uygun şekillendirmeliydik. Bunun için de ‘Güneş Dil Teorisi’ imdadımıza yetişti. Tüm dillerin Türkçeden türediğini iddia eden bu teori, iyiden iyiye o dönemde kabul gören bir şey hâline gelmişti. İşte bunun sayesinde bu bulunduğumuz toprakları Avrupalılardan gasp etmediğimize, buraların bizim yurdumuz olduğuna kendimizi tekrardan inandırabildik.

Bir yandan da Anadolu’da kalabilmek için, buradaki Anadolu halkının asli ruhunu, yani İslam’dan önceki hâlini de canlandırmamız gerekiyordu. En nihayetinde Anadolu’da yaşayan bu halklar, buraların yerlisiydi ve ta Sümerlerden beri buralardaydılar. E, Sümerler de zaten Türk olduğuna göre buradaki insanlar da Türk’tü. O hâlde Sümer de bizdik, Hitit de bizdik, Lidya da bizdik, Roma zaten bizdik.

Bir yandan Avrupa kendini Antik Yunan’a dayandırıyordu. Avrupa kültürünün kurucusunun Homeros olduğunu iddia ediyorlardı. Her şeyleri bu topraklardaydı. Avrupa Birliği, bir Babil Kulesi idi. Avrupa kelimesi, Europa isimli Suriyeli bir kadın ile Zeus’un hikâyesinden geliyordu. Yani tamamen Helen kökenli olduklarını söylüyorlardı. Bir yandan Hıristiyanlardı da. E, Hıristiyanlık da bu topraklara ait bir şeydi. Bizans olsun, Hatay’da ortaya çıkan Pavlus olsun, İznik Konsülü olsun, Peribacaları olsun, adamların dini de kültürü de buraya aitti.

Bu arada bizim aydınlarımız ne yaptı? Şunu yaptılar: Madem Avrupa medeniyetini ortaya çıkaran kişi Homeros idi, o hâlde bizim medeniyetimizi ortaya çıkaran kişi kim oluyordu? Bir düşündüler, düşündüler, en nihayetinde birisi “Yunus Emre” dedi. Sonra hemen yanına Homeros’u da eklediler. Yani adamların inandığı şey buydu, bu topraklar bizim, Müslümanların falan filân değil, bu topraklar bu insanların, burada yaşayan halkın; e, bu halk da bin yıllardır burada olduğuna göre aslında biz bir safhayı temsil ediyoruz, bu işin bir de geçmişi var, bu yüzden Karacaoğlan, Yunus Emre ne kadar bizim kültürümüzü oluşturduysa, Homeros, Platon vesaire de aynı oranda bizi biz yapmıştır. Aydınımızın düşüncesi buydu.

Bu olayın ardından ülkede bir Mavi Tur sevdası başladı. Kilikya, Kapadokya turları ile Hıristiyan ve Pagan mabetlerine geziler düzenlendi. Orada hiçbir Hıristiyan olmamasına rağmen Sümela Manastırı ibadete açıldı. Yani Yunanlılar savaşı kaybetmişti ama biz onlara olan sevgimizden ötürü onların kültürünü burada yaşatmaya başlamıştık.

Fakat yine de mevzu bu şekilde kapatılamazdı. Karacaoğlan, Yunus Emre hâlâ Müslüman kimliğiyle duruyordu orada. Bizi kötüleştiren, Araplaştıran şey de buydu. O hâlde bu kimliğimizi, başka kimliklerle örtmemiz, hatta yok etmemiz gerekiyordu. İşte o andan itibaren gözümüz hep dışarıda kaldı. Kimimiz Avrupacı, kimimiz Sovyetçi, kimimiz Nazici, kimimiz Orta Asya Türkçüsü olduk. Bu topraklara değer verenler de bunu ya Roma’yı ya da Anadoluculuğu ön plana çıkararak yapabiliyordu. Yani gözümüz hep dışarıdaydı. Çünkü dönüp kendi halkımızın yüzüne bakacak hâlimiz yoktu. Çünkü yüzümüz yoktu.

Müslüman kimlikli, Kur’an ruhsatlı müstesna şairlerimiz orada öylece durmasın diye derhâl bir çözüm üretti bizim aydınlarımız. Yunus Emre’ye hümanist, Pir Sultan Abdal’a sosyalist, Karacaoğlan’a çapkın, Köroğlu’na anarşist, Kaygusuz Abdal’a da sürrealist deyiverdiler. Uzmanların eline geçmişti artık bu şairler, alimler. Üzerlerine araştırmalar yapılıyor, tezler yazılıyordu. Böyle olunca, ülkede Müslüman olduğunu her zaman dile getiren bir avuç aydın kitle de baktı ki bu bizim halk şairlerimiz de hep sapkın, aklı havada, garip tipler; kimlikleri Türkiye’de kalacağına, bunların da gözü dışarıya kaydı, Araplaşma, Farslaşma, Pakistanlılaşma falan filân sevdasına düştüler. Sonra bu bir avuç aydın, diğer çoğunluk aydından daha fazla tesir etti halka. Çünkü sözlerinde Allah, inşallah, maşallah, namaz, oruç gibi lafızlar geçiyordu hepsinin. Asli kimliğine hasret bırakılan halk da bu aydınlara eyvallah dedi. Bu arada da gözü Türkiye’de, gönlü Kâbe’de, bu toprağın asli unsurunda, Türk Müslüman’da olan hiçbir aydınımız kalmadı. Türkçülere göre Türk, Orta Asya’da; İslamcılara göre Müslüman, Arabistan’da; komünistlere göre anti emperyalizm, Sovyetlerde, Küba’da; modernistlere göre de çağdaşlık, Avrupa ve Amerika’daydı. Bu yüzden her biri buralardan Türkiye’ye bir şeyler devşirmeye niyetlendi.

İşte bu ortam, yavaş yavaş halka da sirayet etti. Özellikle de yeni doğan nesiller bu görüşlerle yetişti. Bir yandan da birçok aydın Amerika’ya devşirildi, orada belli alanlarda eğitimler aldıktan sonra ülkelerine geri gönderildi. Gazete, televizyon, okul gibi birçok şeyin vasıtasıyla birlikte halka bu düşünceler yavaş yavaş aşılanmaya başlandı. 1900’lerin başından beri neredeyse hiç kimse sağlam bir din eğitimi almadığı ve çoğu insan Batı anlayışını benimsediği için (Birincisi, ikincisinin sebebidir.) o tarihlerden itibaren asli kültürümüzü ancak ve ancak Batının tesirinde ve Batıyla kıyas içerisinde yorumlayabildik. Mesela işlerini imece usulü ile halleden Köy Enstitüleri hocaları, konu din olunca Batı kavramlarıyla, batıl bir dille konuşmaya başlıyordu. “Mistik”, “Gökten inen kitaplar”, “metafizik” gibi tuhaf ifadeler kullanıyorlar, dinî anlayışın ortadan kalkması gerektiğine inanıyorlardı.

kepirtepe-kc3b6y-enstitc3bcsc3bc-c3b6c49frencileri-kendi-okullarc4b1nc4b1-kendileri-yapc4b1yor.jpg
Kepirtepe Köy Enstitüsü öğrencileri
kendi okullarını kendileri yapıyor

Solcularımız, sosyalizmi yaymak için halkın arasına karışmış, fakat halkın onları umursamadığını, küçümsediğini, sözlerini bile dinlemediğini gördüklerinde, konuşmayı bir kenara koymuşlar ve halka yardım etmeye, imece usulüne katılmaya başlamışlar, ancak bu şekilde halkla bir temas kurabilmişlerdir. Fakat daha sonraları iş birdenbire din karşıtlığına büründürülmüştür.

Eski komünistler-sosyalistler ne yapıyorsa Türk halkı için yapıyorken; şimdikiler ya Kürt milliyetçiliği için ya azınlık hakları için ya da başka bir şey için ama muhakkak ki halkın tarihinden, fikrinden, düşünce yapısından kopuk bir şey için hareket etmeye başladı. Solcularımız, Türk ve Müslüman laflarını ağızlarına almadan imece usulünü savunuyorlar fakat Kürt lafını ağızlarına sürekli dolayarak, hiçbir şekilde oradaki toprak ağalığından söz açmıyorlardı.

Peki, komünistlerdeki bu ani değişimin kökeni neydi? Sovyetler Birliği mi?

Hayır. Türkiye’deki komünistler, Amerika’daki komünistlerin gölgesidir. Bir zamanlar Avrupa’da ve Amerika’da komünizm, aydınlar arasında epeyi rağbet gören bir şeydi. Hâl böyle olunca Rosenbergler gibi komünist kimseler idam edildi. Bunun ardından Amerika’daki komünizme yeniden şekil vermeye başladılar. Bu yüzden de şu an nasıl İmam Hatiplerin müfredatı Amerika tarafından belirleniyorsa, sosyalistlerin faaliyetleri de aynı şekilde, Amerika’nın çıkarları doğrultusunda şekil alıyor. İslam’a ılımlı soldan bunu gayet iyi anlayabilirsiniz.

“… o tarihlerden itibaren asli kültürümüzü ancak ve ancak Batının tesirinde ve Batıyla kıyas içerisinde yorumlayabildik.” dedik. Sosyalistlerimizi bir kenara koyup diğer sol kesimlerimize bakalım.

Bülent Ecevit, “Anadolu’da, diğer hiçbir İslam coğrafyasında olmayan bir anlayış vardır. Diğer yerlerde Allah korkulan bir şeyken, burada sevgi duyulan bir şey olmuştur.” diyor, Erbakan’ı hiçbir şekilde eleştirmeden seçime giderek Erbakan ile koalisyon hükûmeti kuruyordu. Fakat mevzubahis başörtüsü olduğunda, buna hiçbir şekilde tahammülü yoktu.

Gayet seküler olan şairlerimiz, yazarlarımız da aynı durumdaydı. Anadolu’nun zenginliğinden filân bahsediyorlardı ama konu İslam’a gelince, Anadolu halkının yaşam şeklini oluşturan şeyin İslam değil, olsa olsa kadim Türk töresi, yahut kadim Anadolu ahlakı filân olabileceğini söylüyorlardı. Bu kafayla Yunus okuyor ve o şairimizden çıkara çıkara bir hümanizm anlayışı ve ‘öztürkçecilik’ çıkarıyorduk. Homeros da bizimdi, Yunus da, uzmanlara göre. Dinden, inançtan arındırılmış şekilde şiir analizleri yapılıyordu. Bu civardaki bütün halklar buralı kabul ediliyor, fakat iş Türklere gelince onlar Orta Asya’dan buraya göçmüş oluyordu. Yani Anadolu halkı Grek’ti, Şaman’dı, Hitit’ti, Aleviydi ama asla Müslüman değildi. Müslümanlar dıgıdık dıgıdık gelmişlerdi buraya.

Sosyalistlerin de tek bir düşüncesi vardı bu konuda: Bu topraklarda antikapitalist bir ruh var. Fakat bu ruhun İslam’dan kaynaklandığına bir türlü inanamıyorlardı. Bizim modern dünyada iyiye dair hangi alışkanlığımız, davranışımız varsa, hepsinin ya Anadolu’da oluşumuzdan ya Roma kültüründen ya da Batıyla artan ilişkilerimizden filân kaynaklandığını düşünüyorlardı. Hâlbuki bu topraklardaki bir insanı ‘antikapitalist’ yapan tek ama tek şey o kişinin helal-harama dikkat edişidir. Yani Müslüman olduğu kadar ‘antikapitalist’tir bu topraklardaki insanlar. Bunun başka hiçbir sebebi yok.

“Ben çünkü solcuyum, sosyalistim.” diyen insanlar bunu söyleyemedikleri için bütün siyasetlerini, hayatlarını İslam’ı tahrif etmeye adadı yıllarca. Tabii bunun esas sebebi de ilk başta bahsettiğim gibi, Türkiye’deki sosyalizm hareketlerinin Amerika tarafından belirlenmiş olmasıdır. Komünizm tehlikesi altına giren Amerika önce gerçek komünistleri idam etmiş, sonra da komünizmi temsil ettiğini iddia eden aptal tipleri Amerika’daki Komünist Parti’nin başına getirmiştir.

Gelelim Atatürkçülere. Bu kesim, halkın, dinini bilmediği için böyle olduğunu söyler. Bu yüzden de Türkçe ibadeti, Türkçe ezanı vesaire savunur. Halk, dinini bir öğrense neyin ne olduğunun farkına varacak, Türklüğüne geri dönecektir. Fakat bu Türklük, demin bahsettiğim gibi, ırka yahut kültüre dayalı bir Türklüktür. “Fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir.” diyor Mustafa Kemal. Ziya Gökalp’in Türklüğü kültüre bağladığını biliyoruz. Bu yüzden “Ne mutlu Türk olana.” değil, “Ne mutlu Türk’üm diyene.” denmektedir. Fakat Türkiye kurulurken Kürtler ve diğerleri yalnızca ‘Müslüman’ olduğu için bu topraklara dâhil edilmiştir. Yani kurulurken Müslümanlık esas alınmış, daha sonra kültür, daha sonra ulus, daha sonra da iş ırkçılığa dökülmüştür. Şu anda birçok kesim Türk olarak bir ırkı tarif etmektedir. Bu anlayış, Türklere tamamen yabancı bir olaydır. Aslında bütün dünyaya yabancıdır, zira ırk denen şeyin DNA ile belirlendiği filân meselesi yüz yıllık bir hikâyedir. Yine gâvurun başının altından çıkan bu iş, Naziler sayesinde son raddesine varmıştır. Biz Türklüğümüzü bir ırka değil de karaktere dayandırsaydık İsrail, Kürdistan’ı kurdurmaya bu kadar yaklaşabilecek miydi?

“Sen bunları boş ver, benim, yeryüzü vatanım; insanlık, ırkımdır. Dil, din, ırk ayrımı yapmam. Bunlar boş işler, ilkel işler. Anadolu’nun kadim kültüründe de yok bu. Biz 72 millete bir gözle bakarız.” diyebilirsiniz. Bu konuda kendinizi ikna edebilecek milyonlarca kaynak da bulabilirsiniz. Bunu söyleyen sürüyle insanın arasına girip kendinizi oraya ait de hissedebilirsiniz. Fakat size şunları söylememe izin verin.

Kur’an ve hadis bilmediğimiz için hümanizma ruhu, küresel dünya, dünya vatandaşı, yeryüzü cenneti filân gibi saçmalıklarla uyutuluyoruz. Karacaoğlanlarımızdan, Yunuslarımızdan, Pir Sultanlarımızdan, ‘kadın hakları savunucusu’, ‘ırkçılık karşıtı’, ‘anti faşist’, birer ‘gerilla’, ‘hümanist’ filân gibi bahsediyoruz.

Ne diyor Karacaoğlan:

Karac’oğlan her cefayı biliyor
Sualciler yedi yerde soruyor
Yetmiş iki millet bir araya geliyor
Dur bakalım canım mahşer kalır mı

Ne diyor İbrahim Efendi?

Yetmiş iki milletin dilini biz biliriz
Âlemde kimse bilmez bu bizim lisanımız

Ne diyor Mevlâna?

Yetmiş iki millet sırrını bizden dinler
Biz bir perdeden yüzlerce ses çıkaran bir neyiz

Ne diyor Yunus?

Bir kez gönül yıkdın ise bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil

Eğer bizlerin Kur’an ve hadisle olan irtibatı kopartılmamış olsaydı bu sözleri tutup da “İşte görüyorsunuz, bizde din, dil, ırk, kavmiyet ayrımı yoktur. Bizim gözümüzde yetmiş iki millet de birdir. Hepsine insan olduğu için bir gözle bakarız. Biz neysek diğerlerimiz de odur. Hiçbir farkı yoktur yetmiş iki milletin.” gibi saçma sapan sözler söylemeyecektik. Peki ne diyecektik? Ne diyeceğimizi bilebilmek için dilimizin hadis ve Kur’an ile olan irtibatını hatırlamak gerekiyor.

Allah Resulü, Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadiste şöyle buyuruyor: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, kurtuluşa eren fırka (Fırka-ı Naciye) dışında kalan yetmiş iki fırka cehenneme gidecektir.” Bunun üzerine sahabiler, Fırka-ı Naciyenin kim olacağını sormuş, Peygamberimiz de: “Benim yürüdüğüm yola ve bu yolda beni takip eden ashabımın yoluna uyanlardır.” diye tarif etmiştir.

Yunus Emre, “Gayrıdır her milletten bu bizim milletimiz / Hiç dinde bulunmadı din ü diyanetimiz // Bu din ü diyanette yetmiş iki millette / Dünya vü ahirette ayrıdır ayâtımız.” diyor bir başka şiirinde. Burada yetmiş iki milletten bahsediyor Yunus. Ve ayâtımızın (ayetlerimizin) Dünya’da da ahirette de bu yetmiş iki milletten ayrı olduğunu söylüyor. Yani burada, Fırka-ı Naciye’ye işaret etmekte Yunus. Yetmiş iki milletin haricinde olan milletten, Peygamberimizin yürüdüğü yola uyan milletten bahsediyor. Bu yüzden biz yetmiş iki millete bir nazarla bakarız. Bu yüzden herkese ‘şefkat’ gözü ile bakarız. Bu yüzden “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan / Şerin evliyasıysa hakikatte asidir”. Çünkü biz o yetmiş iki milletten değilizdir. Onlardan ayrıdır bizim ‘ayetlerimiz’. “Gayrıdır her milletten bu bizim milletimiz”. Daha önce de bahsettim, millet kelimesi Türkçede bir kavmi yahut bir ırkı ifade etmez. Millet demek ümmet demektir. Tamamen tercih ile -insan olma tercihi ile- bağlanılan, dâhil olunan insanlar topluluğudur. Bu tercih, hadiste de belirtildiği gibi, Peygamberimizin yürüdüğü yolu takip edip etmemekle alakalıdır.

Aynı şiirin sonunda “Kimin sırrın kim bile çün erilmez bu hâle / Yarın ana belli ola Müslüman mürtedimiz // Yunus canı yenile kim dostluğun anıla / Ansızın bir ün gele bilesin kudretimiz.” diyor Yunus. Yunus’un dostları kimlerdir? Kendini yetmiş iki millete dâhil edenler mi yoksa “Gayrıdır her milletten bu bizim milletimiz” diyenler mi? Modern safsatalarla Yunus’u hümanist falan filân ilan edenler mi yoksa Peygamberimizin yolundan yürüyen Fırka-ı Naciye mi?

Karacaoğlan’ın “Yetmiş iki millet bir araya geliyor / Dur bakalım canım mahşer kalır mı” demesi de buna işaret eder. Yetmiş iki millet niçin bir araya geliyor? Küfür tek bir millet olduğu için.

İbrahim Efendi’nin “Yetmiş iki milletin dilini biz biliriz / Âlemde kimse bilmez bu bizim lisanımız” deyişi de buna benzer. Bizim lisanımızı âlemde kimse bilmez, bir biz biliriz. Yetmiş iki milletin dilinden de yücedir bu lisan.

İşte bizler şiirlerimizi dahi Kur’an ve hadisten kopartarak okuduğumuz için bunların bizde ya hiçbir karşılığı olmuyor ya da tamamen yanlış karşılık buluyor. Bu yüzden Yunus’u anladığımızı iddia etmek bile saçma. Hele ki Harf İnkılabını ve dil üzerinde yapılan diğer şeyleri haklı göstermek için divan şiirini karalayarak, Yunus’un ne kadar da sade yazdığını, bugüne hitap ettiğini, dil devrimi ile birlikte tekrar Yunus’a dönüldüğünü söylemek saçma sapan ve cahilce bir olaydır. Zira Kur’an ve hadis bilmeyen bir insanda hiçbir mefhumu yoktur Yunus’un. Okuduğundan hiçbir şey anlayamaz. “Lehü’l mülk” ayetini bilmeyenlerin “Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi” dizelerini anlamasına imkân yoktur. İstediği kadar anlaşılır bir dil olsun, ezberden başka bir şey değildir yaptığımız. Mülk kelimesini ezberlediğimiz için biliyoruz. Bu kelimenin mal ile malik ile emlak ile melek ile ilişkisini kuramıyoruz. Bu yüzden de İslam itikadından kopuyor, bir de dönüp İslam’ı eleştirmeye kalkıyoruz.

Şu anda bu topraklarda yapılan bütün kültürel icraatlar Türk’ün ve Müslümanlığın asli olmayışı üzerine bina edilmiştir. Esas olarak, Anadolu’yu ve buradan gelmiş geçmiş olan bütün halkları kabul eder. Diğer halkları ön plana çıkartırlar. Müslüman Ermenilere övgüler dizilir; Hıristiyan Karamanlara ağıtlar yakılır; Bizans övülür; Bizans’ın vârisi olan Osmanlı göklere çıkartılır; bütün aydınlar; Aleviler, Kürtler ve muhacirlerden çıkar.

Türklüğü geri plana atabilmek için bu coğrafyada gelmiş geçmiş bütün halklar övülür: İyonlar, Hititler, Sümerler, Luviler, Roma. Bunlara dönmeye çalışılır, biz kendi kültürümüzü halletmişiz gibi bir de buralardan bir şeyler ummaya başlarız. Şu doğrudur, buranın halkı hiçbir yerden gelmedi, hep buradaydı. Müslümanlığı tercih etti yalnızca. Bu sayede de ilim ve sanat yapabildi. Şu da doğru, Kur’an’da anlatılan kıssalara benzer hikâyeler, Sümerlerde ve hatta Kızılderili metinlerinde bile vardır. Bu, Âdem aleyhisselam’dan beri gelen özdür. En son hâli de İslam’dır. Şimdi tabii bizler öyle bir hâl almışız ki “Muhammed, döneminin düzenine karşı ayaklanmış. Belli kanunlar getirmiş, düzenlemeler yapmış, kendisini meşrulaştırmak ve güçlendirmek için de Tanrıyı kullanmıştır. Bu o dönem için gayet normal. Ama şu an bunlara inanamayız. Bunlar Arapların uydurdukları birtakım sözlerdir.” diye bakıyoruz olaya. Zavallı bizler, o kadar rasyoneliz ki bir oryantalistten daha oryantalist, bir İngiliz’den daha İngiliz, bir misyonerden daha misyoneriz. Bunları da aydınlık, çağdaşlık adı altında yapıyoruz. Bunun için bir din bile icat etmişler: Işık Aleviliği. Bu adamlara göre Hacı Bektaş-ı Veli ışık dinine mensuptu; Pir Sultan, aslında Roma’da yaşamış olan Pir Silvanus’tu; Alevilerin kökeni de Hititlerden önce yaşamış olan Luvilere dayanıyor; hatta son açıklamalarına göre bu din, dünyanın en eski dinlerinden, ta 12 bin yıl öncesine dayanıyormuş. Bilim, adamı böyle sakatlar işte. Önce bilimci olduğunu söylersin, sonra İslam’ı Ebu Cehil’in hadislerinden öğrenir, oryantalistlerin yorumlarıyla onaylar, siyasal İslam ve IŞİD ile de ispatladığını sanırsın. Ben bilimciyim der, sonra da Sünniliği aşağılar, bilim yapmanın mümkün olmadığı göçebeliği översin. Halkın Osmanlı’ya mecbur kıldığı Millet Sistemini İnsan Haklarına aykırı bulur, sonra o halkı göklere çıkarmaya çalışırsın. Bu civardaki bütün halkları buralı kabul eder, fakat iş Türklere gelince, onların Orta Asya’dan buraya dıgıdık dıgıdık göçmüş olduğunu söylersin.

Princess Sophie Charlotte
İngiltere Kraliçesi Sophie Charlotte (1744-1818)

Bu görüş, siyasi olarak tasfiye edilen Türklerin, kültürel olarak da tasfiye edilebilmesi için ortaya atılmış bir propagandadan ibarettir. Tıpkı 1453’ten ve Rekonkista’dan sonra resimlerdeki zencilerin beyaza boyanması gibi (çünkü Avrupalı beyazlar, ırkçılık üzerine bir kültür inşa etmek zorundaydı, bunun en büyük sebebi de çoğunlukla siyahi Müslümanlardan oluşan Morolardır), bir süre sonra özellikle Anadolu’daki bütün isimler Grekçeye ithaf edilmeye başlanmıştır (çünkü yine Avrupalılar kültürlerini Homeros’a dayandırdığından, Homeros’un da Greklere ithaf edilmesinden ötürü, kendilerini ancak bu şekilde aklayabiliyorlar, böylelikle de Türk’e karşı alternatif bir düzen yaratma ihtimalleri doğuyordu).

Bu, Avrupalının yaptığı asimilasyon politikasıdır. Avrupalılar, Avrupa’da çok mühim makam ve mevkilerde olan zencileri tablolardan silerek ‘beyaz ırkı’ yüceltmiştir. Zenci bir İngiltere kraliçesi dahi vardır onların tarihinde. Beethoven’ın bile zenci olduğu söylenir. Bu yüzden ya zencilerin olduğu bütün resimler beyaza boyanmış ya da zenciler beyaz olarak resmedilmiştir. Aynı olay Anadolu tarihini yazarken de kasıtlı olarak yapılmıştır. Kendi köklerini Antik Yunan’a, Helen’e, Homeros’a dayandıran Avrupa, bu topraklarda gördüğü bütün kelimeleri Grekçeye benzetmiştir. Hâlbuki Homeros’un olduğu söylenen eserlerin adları bile Grekçe değildir: Odyssesus ve İlyada. Anadolu’daki kültür hiçbir zaman bütünüyle Grek kökenli olmamıştır. İskitler, Kimmerler, Persler, Pelasglar, Etrüskler, Traklar ve dahi birçok halk bu topraklarda ve çevresinde yaşamış, hepsi de birbirinden etkilenmiştir fakat kökenleri asla Helenlere dayanmamaktadır. Anadolu’nun Helenleşmesi ve Hıristiyanlaşması her zaman yüzeysel kalmıştır. Aynı şekilde Bizans’ta da Grek kültürü yoktu. Kapadoklar Helen değil, Hitit, Frig ve İran kökenli idi. Herodot’un kitabında İskitlerin atası olarak kabul edilen Herkül, Köroğlu ismi ile aynıdır: (Kor-oğlu (Azerb.) – Qör-oqlı (Türkm.) – (H)er-akle(s) (Yun.) – (X)Er-okle (Etr.)) Tüm bu halklarda görülen kültür, Orta Asya kavimlerinde de mevcuttur. Helenler ise ayrı bir halktır. Truvalılarla bir değildir. Anadolu ancak milattan çok zaman sonra Helenleşmeye başlamıştır. 1400’lü yıllara dek Anadolu’da Hititçe konuşulmaktaydı. Yani bu topraklar hiçbir zaman Hıristiyanlaşmamış ve Helenleşmemişti.

Gâvur tamamen ırkçı bakar bu gibi olaylara. Hâlbuki İslam’da böyle bir tutum yoktur. Oğul, babaya nispet edilir. Doğuştan gelen bir durum olamaz. Esas olan bel bağı değil, yol bağıdır. Oğulun tercihlerine göre babasının oğlu olup olmadığı anlaşılır. Bu yüzden Müslümanlarda hiçbir zaman ırkçı bir bakış açısı olmamıştır. Çünkü üstünlük takva iledir. Bir insan Müslüman doğmaz, Müslüman olur. Aynı şekilde Türklük de doğuştan gelen bir şey değildir. Bir insan yaptığı tercihler dolayısıyla Türk olur. Bu yüzden senelerdir Gürcüler kendilerine Türk dedi; bu yüzden Sırplar, Boşnaklara ‘Türk’ diyerek saldırdı; bu yüzden Araplar hâlâ çocuklarına ‘Türk’ ismini koyuyorlar; bu yüzden Zenci Musa en esaslı Türklerdendir; bu yüzden İstiklâl Harbi için bize para gönderen Hintliler, Afganlar, Malezyalılar, yine bize yardıma gelen Kuzey Afrikalılar, Asyalılar Türk’tür; bu yüzden Selahhaddin Eyyübi’den Harezmi’ye, Mevlâna’dan Ebu Hanife’ye kadar birçok kişi Türk’tür. Yani Türklük bir çeşit ırk, kültür, kavim değildir. Fakat sen gâvur aklıyla işi gidip ırkçılığa dökersen, gâvur da sana gelip “Kürt sorununu”, “72 milleti”, “36 etnik unsuru” dayatır. Bu yüzden tarihte nerede ırkçılık var ise orada bir kâfir düzeni olmuştur. Eğer ırkçılık olmasaydı Araplar bize karşı ayaklanmayacaktı. Yine Irkçılık olmasaydı İttihad ve Terakki’nin ahmakça politikaları olmayacaktı. Gâvurun kakaladığı ırkçılık belasını yutanlar, belalarını daima gâvurdan bulmuşlardır.

Eğer ırkçılıkla Türklük yapacaksak, ya dünyada yalnızca Orta Asyadakiler Türk’tür ya da bütün dünya Türk’tür demek zorundayız. Bütün dünya demesek bile Vikinglerin, Etrüsklerin, İskitlerin, Kimmerlerin, Keltlerin, Türklerle aynı soydan geliyor olma ihtimali çok yüksektir. Bir karakter’e değil de bir ırk’a Türk demeye başladığımız vakit, sonumuz ister istemez gâvur düzenine varır. Böylelikle içimizdeki gâvura da Türk demeye başlarız.

Türk’e saf Müslümanlıktan gayri bir kıyafet giydirmeye çalıştığımız andan itibaren katıksız bir solcu oluyoruz. Türklüğe İslam’dan gayri biçilen kıyafetin kumaşı da bizim ne tip bir solcu olduğumuzu gösteriyor. Hunlara Türk diyorsak -Vikinglere de İsviçreli dememiz gerekir o hâlde- önümüzde ya Atatürkçü ya Kürtçü ya sosyalist ya da Anadolucu olma seçenekleri var demektir ve bu da doğrudan doğruya milletten kopuşa işaret eder.

Ben çünkü solcuyum. “Kula kulluk bitsin artık.” diyerek meclise girebildim seneler önce. Sonra birdenbire bütün politikamı ‘Allahsızlık’ üzerine kurdum. Şimdi de tam ılımlı İslamcıların karşısında İslam’a ılımlı bir sola ihtiyaç varken “Bir insan hem Allah’a inanabilir hem de Allah’ına kadar solcu olabilir.” diyorum. Neden? Ben çünkü solcuyum.

Aman ha beyler, dünyada olan dünyada kalır. Birbirimizi Allah’a ispiyonlamak yok. Burada böyle solcu, ateist, Türkçü filân olduğumuzu sakın söylemeyin Allah’a.

Her neyse. Gel sana bir masal anlatayım bitirmeden evvel.

MÖ 12-15. asırda Keltlerin arasında Truva Savaşı olmuş. Bu savaşın ardından bir grup batıya, Orta Avrupa’ya doğru gitmiş; bir grup da İtalya’ya giderek Roma İmparatorluğunu kurmuş. Bir diğer grup ise doğuya giderek İskitlere karışmış. İskitlere giden topluluğun başındaki prensin ismi Teucri (Turcus) imiş. Truva Savaşı’nın ardından Anadolu topraklarında yaşamaya devam eden halklar da Anadolu’da İyonya, Lidya, Karya gibi devletleri kurmuşlar. Bu olayın ardından Yunanlılar (İyonyalılar) ile Asya’dan gelen bir kavim olan İskitler, tıpkı Truva’daki gibi defalarca savaşmış. Kavimler göçüyle birlikte daha da Batıya ilerlemişler. Anadolu’daki medeniyetlerden Lidya halkı ise daha sonra Batı Avrupa’ya göçerek Etrüskleri oluşturmuş. Daha sonra bu Etrüskler, Roma İmparatorluğu içerisinde eriyip gitmiş.

Truva Savaşlarını yapan Keltlerden, Orta Avrupa’ya göçenler ilerlemeye devam ederek, özellikle Britanya adalarına olmak üzere, İspanya’ya ve Galya’ya (Fransa başta olmak üzere Batı Avrupa’nın geneline) ilerlemişler. Romalılar ile sürekli savaş hâlinde olan bu halk, İrlandalıları; Franklarla birleşerek de bugünkü Fransızları oluşturmuş. Keltlerin Galler’deki başkentlerinin adı Turkije imiş. Milattan önce 700’lü yıllardan bahsediyoruz. Romalılarla sürekli olarak savaşan Keltler, Güney ve Doğu Avrupa’ya doğru geri gelmişler. Macaristan’a giren Keltler, oradan İstanbul’u (Byzantion) tehdit etmişler. Byzantionlular da kenti surlarla çevirmemeleri şartıyla Adapazarı civarına yerleşmelerini kabul ederek İstanbul Boğazından geçmelerine izin vermiş. Bu geçiş esnasında Keltlerden bir kısmı İstanbul’da kalmayı tercih etmiş. Galata semtinin ismi de bu şekilde Kelt’ten, Galat’tan gelmiş. Ardından Orta Anadolu’ya sürülen Keltler, başkentleri Ankara olmak üzere buraya yerleşmişler. Ankara isminin aslı da Ankyra imiş ve bu ismi Keltler koymuş. Aradan birkaç asır geçmiş ve İsa aleyhisselam doğmuş, vaazlar vermiş, İslam’ı tebliğ etmiş. Aradan yine uzun zamanlar geçmiş ve Hazreti İsa’nın bu vaazları kurumsal bir din hâline gelmiş. Bu dini Anadolu’da ilk kabul eden halk da Keltler olmuş. Zamanla devletlerini kaybetmişler ama bu topraklarda, Doğu Roma hâkimiyetinde etkinliğini kaybetmeden yaşamaya devam etmişler. Aradan yine asırlar geçmiş, 11’inci asırda Anadolu’ya birtakım insanlar gelmeye başlamış atlarıyla. Doğu Roma güçleri bu atlı insanlarla savaşırken Keltler de içeriden Doğu Roma’yla mücadeleye başlamış. Zaten bu atlı insanlarla çarpışan Doğu Roma, bir de Keltlerin ayaklandığını, hatta Konstantinopolis’e yürümek için plan yaptığını öğrenince sinirden iyice köpürmüş. Bir sürü olay olmuş; Keltler, İstanbul’u almış, atlı adamlar olaya müdahil olmuş, en nihayetinde de bu atlı adamlar, bu Anadolu’yu vatanları hâline getirmişler. Bu iş çok kısa bir zamanda olmuş. O kadar kısa bir zamanda, Anadolu’da hâli hazırda var olan halklar (milletler değil, halklar) bu atlı adamların dinlerini, dillerini, kültürlerini benimsemişler ki dünyanın hiçbir yerinde böyle bir olay hiçbir zaman vuku bulmamış.

Gelelim hikâyenin sonuna. Hikâyelerin sonları en can alıcı noktaları olur genellikle, değil mi? O hâlde bizimki de öyle olsun ve hikâyemizi şöyle bitirelim: Meğer bu atlı adamlar, Truvadan doğuya göçenlermiş, Troyanın intikamını almaya gelmişler, ki Truva Savaşı da Keltler’in savaşıydı zaten. Dolayısıyla bu Keltler de zaten bu atlı adamlardanmış.

Pek olmadı sanırım. O kadar can alıcı olmadı. Bir daha deneyelim o hâlde ve şöyle diyelim: Meğer sadece bu Keltler değil, Roma’yı kuranlar da bu atlı adamlarla aynı soydan geliyormuş.

Bu da mı olmadı? O hâlde son kez deneyip bu hikâyeye son veriyorum: Avrupa’da kalan Keltlerden, İngiltere krallığı yapmış olan Kral Offa’nın 774 yılında bastırdığı paralarda, atlı adamların dininin şiarı, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” yazıyormuş.

SON

07 – Ben Çünkü Sağcıyım

KENDİNE “MÜSLÜMANIM” DİYENLER KENDİNE Mİ MÜSLÜMAN?

Türkiye’de din iki farklı şekilde kapı dışı (meclis dışı, okul dışı) edilmeye çalışılmıştır. Birincisi, “Dinin farklı farklı yorumları var. Hangisinin doğru olduğunu kimse bilemez. O yüzden bize ayet okuma.” denilerek. İkincisi de “Kur’an bu halk tarafından kutsal kabul ediliyor. İşlerimizi düzenlerken buradan deliller getirmeyin. Yoksa o sözün üzerine söz söyleyemeyeceğimiz için kimse bir şey diyemez.” denilerek. İkinci sözü biraz deşerseniz altından birinci söz çıkar.

Din her ne kadar kapı dışarı edilse de sürekli bir yerlerden (halkın tesiriyle) kendini gösterdi. Buna karşılık da kimisi, “Halk aptal, bu yüzden köle olmak istiyor. Başına da efendiler seçmek istiyor.” diyerek halktan nefret etmeye başladı. Tıpkı Osmanlı gibi, onlara idraksizler dedi. Her şeyinin ‘halk’ olduğunu, o halk’a çok şey borçlu olduğunu görenler ise ister istemez şöyle şeyler söylemek zorunda kaldı: “Halk cahil bırakılmış, bu yüzden kendi dinini bile bilmiyor. Atatürk Kur’an’ı Türkçeye çevirtti ki halk, dininin ne menem bir şey olduğunu görsün.” Fakat bunlar da en nihayetinde diğerlerinin lafına geldi. Çünkü halk umursamadı bu ‘Türkçeyi’. Halkın zaten kendi Türkçesi vardı. Ne Kur’an’ı Türkçeye çevirmek işe yaradı ne de Latin hurufatına geçmek.

Şimdiyse ortalıkta cirit atan ‘din yorumları’na bir bakalım:

  1. Global İslam Anlayışı
  2. Ruhani İslam Anlayışı
  3. Varoluşçu İslam Anlayışı
  4. Nüsuk İslamı Anlayışı
  5. Bilimsel İslam Anlayışı
  6. Şii İslam Anlayışı
  7. Milliyetçi İslam Anlayışı
  8. Yumuşacık İslam Anlayışı
  9. Endülüs İslam Anlayışı
  10. Yahudi İslam Anlayışı
  11. Sağcı İslam Anlayışı
  12. Solcu İslam Anlayışı
  13. Gâvurun Aklındaki İslam Anlayışı
mars
Marshall Planının afişi

Şu an İmam Hatipler’den -eğer- terörist çıkmıyorsa, tüm bu İslam anlayışlarından beslendiği içindir. Soğuk Savaş döneminde güya iki kutba ayrıldığı söylenen dünyada dinsiz kısmı Sovyetler Birliği temsil ediyordu. Buna karşılık tü kaka diyerek, “Bakın bunlar dini kaldırmak istiyor.” diye hedef gösterebileceği bir propaganda yapabilmek için de Amerika dinci rolünü üstlendi. Bu rolü üstlenen Amerika müstemlekeleştirmeye çalıştığı ülkelerde de bunu yaygınlaştırdı. Misal Türkiye’nin de dâhil olduğu antikomünist Marshall Planının içinde, İmam Hatip okullarının açılması şartı da yer alıyordu. Zaten bir yandan da Fulbright Anlaşması ile birlikte eğitim gayrimillî hâle getirilmiş, müfredat dahi Amerikalılar tarafından belirlenecek şekle sokulmuştu. Bir yandan da ne hikmetse ‘Türk sinemasına’ çok katkısı oldu bu Marshall Planının. Bu sayede arabesk müzik ve Yeşilçam ortaya çıkartıldı.

İkinci Cihan Harbinden sonra dünyadaki petrol ve sanayi üretiminin çoğuna hâkim olduğu hâlde Avrupa ve diğer ülkeler ekonomik olarak batmış vaziyette olduğu için ABD pazar arayışına girmiş ve bu yüzden de bu ‘yardımları’ yapma kararı almıştır. Araba sanayisi Amerika’da tavan yaptığı için Türkiye’ye bir sürü yol yapılmış; Türkiye de demiryolundan vazgeçip asfalt yolu tercih etmiştir. Bu hem ABD’nin araba sanayiine yaramış hem de dünya üzerindeki ticaret ulaşımını kolaylaştırmıştır. Şu anda Üçüncü Köprü de Marmaray da bu amaca hizmet etmektedir. Türkiye’nin bir ülke değil de bir köprü olması sağlanmış, bu sayede de dünya üzerinde ticaret için ulaşım kolaylığı arttıkça Türkiye’nin ekonomisi, ticarete hâkim olan dış ülkelere bağımlı hâle getirilmiştir. Bir yandan da 1948 yılında ülkede 1756 traktör varken, Marshall Planı ile birlikte traktör sayısı 1952 yılında 31.415’e çıkartılmıştır. Bu traktörler de köylü çiftçiye değil, toprak ağalarına yaramış, zenginliklerine zenginlik katmıştır. Bu yardımların ardından devletleştirme azaltılmış, özel sektör teşvik edilmiştir. Tüm bunlarla birlikte, sattıkları traktör ve asfaltla, ülkede sanayinin kurulması engellenmiş, bu yüzden de dışa bağımlı bir hâle gelinmiştir. Tarım üretimi ile birlikte Avrupa’nın gıda ihtiyacı giderilmiş; bize gelince, biz margarin fabrikaları kurup ABD’den mısırözü almış; zeytin ağaçlarımızı sökmüş, kalanları da ABD’ye dolar karşılığında satmışız. Arabesk ve Yeşilçam’la birlikte bir yandan da turizm sektörü teşvik edilmiş, ülkenin ekonomisi bu gibi sektörlere bağımlı hâle getirilmiş, halkın kimliği değiştirilmeye çalışılmıştır.

Önce eğitim ele geçirilmiş, ardından kültür, ardından da üretim. Bu sayede halk, customer hâline getirilmiştir. İmam Hatiplerde ve diğer okullarda Amerika’nın belirlediği müfredat insanları uyuşturmuş, onların ‘terörist’ olmamasını sağlamış ve siyasal İslam denilen olayın temeli atılmıştır. Bu okullarda öğrencilere aşılanan şey, teknolojinin kesinlikle ve kesinlikle gerekli bir şey olduğu; zamanın şartlarına ve dünya sistemine uyum sağlanması gerektiği; ayet ve hadislerin nasıl Amerikan çıkarları doğrultusunda yorumlanabileceği; nasıl Katolik gibi düşüneceğimiz, nasıl Protestan gibi yaşayacağımız ve nasıl Yahudi gibi kazanç sağlayacağımız; bu süre zarfında da kazanma hırsıyla nasıl yaşanabileceğidir.

İlk iki yazıda iki tür yol olduğundan bahsettim. Birincisi hakiki yol, ikincisi ise resmî yol idi. Hakiki olan yol tek bir tanedir, resmî olan ise belki milyonlarcadır. Dördüncü yazıda -İnsan Hakları ile ilgili olan yazıda- ise “İnsanlar, özellikle de gençler komünist, Türkçü, şeriatçı, Atatürkçü, varoluşçu, apolitik, nihilist… yapılmak isteniyor.” diyerek uzun bir sıfatlar listesi saymıştım. Fakat bunların hiçbirinin bizim asli kültürümüzle bağının olmadığından bahsetmiştim. Peki nereden çıktı bu yüzlerce sıfat?

Eğer kapitalizm bu topraklara adım atamayacak olsaydı bu sıfatların muhtemelen neredeyse hiçbiri hayatımızda olmayacaktı. Fakat adımını attı ve Batının inşa ettiği modern dünya, kadim dünyaya ağır hasarlar vererek yaşamını sürdürüyor. Her şeyi, kendimizi bile -ne yazık ki kendimizi bile- modern dünyanın ortaya çıkardığı bu kavramlarla ifade eder olduk. Kendi kavramlarımızı unuttuk, tarihini bilmediğimiz ve bizde hiçbir şekilde karşılığı olmayan birtakım tuhaf ifadeler kullanmaya başladık. Kendi insanımızı, kendi toprağımızı, kendimizi anlatırken bile bu ifadelere başvuruyoruz. İyi olduğunu düşündüğümüz şeyi de kötü olduğunu düşündüğümüzü de gâvurca tabirle ifade ediyoruz. Mesela “Antikapitalist Müslümanlar” diyor kimimiz kendisine. Daha seküler ve solcu olanlarımız ise en fazla “Bu Anadolu topraklarında tam bir antikapitalist ruh var.” diyebiliyor. Menşei Batı’da olan birtakım kavramları Türkçe zannettik. Türkçeden ve Türklükten bihaber kaldık. Yine de bir şeyler hissedebildik, çünkü hepimiz bu toprağın çocuklarıyız. Fakat bu toprakların ‘antikapitalizm’ini dile getirsek bile bir türlü buna anlam veremedik. Bu insanlar, bu AKP’ye oy veren, gayrimüslimleri ezen, yeni bir düşünceye tahammülü olmayan, gerici, barbar, yobaz, İslamcı faşist bu halk nasıl oluyordu da antikapitalist olabiliyordu? Antikapitalist olabilmek için çağdaş, modern olmak gerekirdi. O hâlde ya bir yerlerde bir parça eksikti ya da bizim kafamızda bir tahta.

Bu kavramlarla konuşmak, bu kavramlarla verilen eğitim, bizleri bu kavramlarla düşünmeye itti. “Müslüman gibi inanıyor, Katolik gibi düşünüyor, Protestan gibi hareket ediyoruz.” diyor İhsan Fazlıoğlu. İşte tam buradan ‘Global İslam’ doğuyor. Kâfir düzeninin kelimeleri ve icatları karşısında boyun eğmiş birçok görüşten doğan bir şey bu da. Globalizme ayak uydurabilmek için İslam’ın bazı şiarlarını değiştirme cüretini gösterdi kimileri. Mevlâna’yı sevgi pıtırcığı, Yunus Emre’yi hümanist, Hacı Bektaş-ı Veli’yi insan hakları savunucusu yaptılar. Çünkü dindar, mutasavvıf, derviş, şeyh, hoca gibi kavramları kullanamazlardı artık. Yasaklanmıştı. Mevlâna yılı ilan edildi. Bütün dünyada bir tasavvuf popülaritesi başladı. Bu toprakları İslamlaştıran bu insanlar birdenbire ‘dünya çapında’, ‘evrensel’, ‘bütün dünyaya hitap eden’ ‘sanatçılar’ hâline getirildi. Bir insanın kendi topraklarından sıyrılıp bütün dünyaya hitap edebilmesi en büyük başarı olarak görülmeye başlandı. Aydın isen bunu yapmak zorundaydın. Dünya çapında biri olamadıysan ufak çapta bir aydın sayılırdın, söylediklerin pek bir anlam ifade etmezdi. Hele ki milliyetçi, dindar falan filânsan aydın olman mümkün değildi. Bu iş için ehliyet vermezlerdi adama.

Eğer bir insan dünya çapındaysa çapsız demektir. Dünyada sürüyle ülke ve sürüyle gelenek var, bir insan bütün bu geleneklere hitap edebiliyorsa o kişinin bir yalancı olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü ancak bir yalancı, her geleneğin süzgecinden geçebilecek bir söz söyleyebilir. Eğer o kişi yalancı değilse sapıktır. Tıpkı popüler kültürde olduğu gibi. Ancak bir sürü ahlak normundan geçirilebilen bir iş popüler olabilir. Popüler kültür içerisinde yer alacak bütün yapıtlar bu yüzden sığ ve sapkın olmak zorundadır. Çünkü tüm insanların ortak ‘ahlak normu’, ahlaksızlıktır.

Gerçek bir sanat eseri, oluştuğu topraklara bağlı olmak zorundadır. Değilse dediğim gibi, o kişi ya yalancı ya da sapıktır. Sanatçı kendi topraklarındaki kendi milletindeki dertlere derman bulabilmek için, o dönemdeki sorunlara çözüm üretebilmek için şiir söyler, şarkı söyler ya da resim çizer. Aksi takdirde o kişi sanatçı değildir, olamaz. Abuk sabuk şeyler koyar ortaya. Orhan Pamuk mesela, Türkler için değil, Koreliler için roman yazıyor. Bir Türk’ün hissettiği şeyleri, kafasını kurcalayan sorunları, çektiği dertleri yine bir Türk’e anlatmak için, onunla hemhâl olmak, ona dost olabilmek için yazmıyor. Böyle olunca ne oluyor? İngiltere’den gelen bir BBC muhabirinin bu topraklarda belgesel çekmesi gibi romanlar çıkıyor ortaya. Bu yüzden bize hitap edemiyor bu romanlar. Ancak bir Güney Koreliye, bir Japon’a hitap edebiliyor. Türkiye’de ise ancak heterojen tipler ve elit kesim beğeniyor bu gibi işleri, yani Türkiye’nin Japonları beğeniyor genellikle. Zevk-i selimini yitirmiş insanların gözünde bir değer elde edebiliyor ancak. Hâlbuki Yunus niçin söylemişti o şiirleri? Garibname niye yazıldı? Mevlüt niye yıllardır okunuyor? İstiklâl Marşı hangi sebeple kaleme alındı? Bunları bir Türk olmadan bilmemize imkân yok.

1529943917343

İşte bu Global İslam, bu şeyleri tarihten, halktan, dilden, velhasıl dinden kopararak evrensel bir hâle getirmeye çalışır. Bir Amerikalı aydın en basitinden, zencileri köle yaptığı unutulsun, zenciler bir medeniyet kurmaya başladı, bari bizimle barışık hâle gelsinler de sonumuz kötü bitmesin mantığıyla düşünerek tasavvufu kendi ülkesine devşiriyor. “Ne olursan ol gel.” diyor. “Sevelim sevilelim.” diyor. Hâlbuki bu sözler niçin söylendi bu topraklarda? O Amerikalının bu sözü söylemesiyle bir Türk’ün söylemesi aynı anlama mı gelir? Aynı şeyi mi ifade eder ve aynı karşılığı mı bulur?

Amerikalı, çakallığı dolayısıyla bu sözü söylüyor. Mevlâna ve Şems’i popüler ediyor, onlara ‘eşcinsel’ diyerek kendi eşcinselliklerini aklamaya çalışıyor. Ya da halklarını yatıştırabilmek için bir uyuşturucu olarak bunları kullanıyor. Oysa ki bu sözler bu topraklarda Haçlı Seferlerine, Moğol İstilalarına ve hanedan zulmüne karşı koyabilmek için söylenmiştir. Ve bu sözlerin halk nazarında öyle bir tesiri olmuştur ki birçok gayrimüslim Müslüman olmuştur; halk Sünnileşmiş, şehirleşmiş, bir medeniyet inşa edebilmiş, ilim yapabilmiştir. Bu sözler bu topraklarda öyle tesirli olmuştur ki bir Sırp dahi Müslüman olabilmiştir. Bunun başka bir ifadesi yok. Medreseler sayesinde ortak bir kültür inşa edilmiş, herkes aynı dili, Türkçeyi konuşmaya başlamıştır. Amerika’da kendi sapkınlıkları hoş görülsün diye ön plana çıkarılan Mevlâna, bu topraklarda halkı sapkınlıktan kurtarabilmek için ortaya çıkmıştır. Yine Amerika’da halkı uyuşturmak ve her türlü sapkınlığı bir araya getirebilmek için ağızlara dolanan “Ne olursan ol gel” dizesi, burada, “Putunu bırak, gel tövbe et, İslam ol.” anlamında zikredilmiştir.

Peki bunca yıl niçin bu şairlerimiz, âlimlerimiz bu halk tarafından sahiplenildi ve hiçbir tahrifata uğramadan günümüze gelebildi de şimdi adlarını dahi unutmaya, bu şeylerden hiçbir şey anlamamaya -yahut sadece gâvurun anladığını anlamaya- başladık? Bunun tek bir sebebi var, o da yıllarca Yunus’u, Mevlâna’yı, Âşık Paşa’yı, Karacaoğlan’ı, Fuzuli’yi uzmanların eline teslim etmeyişimizdir. Halkın ezberinde, elinin altındaydı bu âlimler. Halk nazarında yeri vardı hepsinin. Ne zaman ki Yunus uzmanların eline geçti, halkın elinden alınmaya çalışıldı, işte o zamandan itibaren biz de Yunus’u unutmaya başladık. Bırakın Nef’i’yi, Baki’yi anlamayı, Yunus’u dahi anlayamaz hâle geldik. Bir şeyler okuyoruz ama bizde bir karşılığı olmuyor bunların, doğru anlayamıyoruz. Çünkü ezberimizde Kur’an ve hadis yok. Karac’oğlan niçin sürekli ‘ikrar verdiğini’ söylüyor? Bunun kalubela ile alakasını bilemiyoruz. Ya da yetmiş iki millete tek nazarla bakmak da ne demek? Bunun hadis-i şerifle bağı nedir? Yok. Kafamız almıyor. Yontup biçiyor, bu ifadeleri modern dünya, Demokrasi ve İnsan Hakları çerçevesinde ele alıyoruz. Çünkü bu âlimler uzmanların eline geçmiş. Bizden alınmış. Çok meşhur bir propagandadır, “Osmanlıca saray diliydi. Divan şairleri de saraylara hitap ediyordu, halk hiçbir şey anlamıyordu bu şiirlerden. Halkın dili Oğuzcaydı.” denir. Bu propaganda, kendisinin sebep olduğu tahrifatın üzeri örtülsün diye yapılıyor. Madem divan şairleri yalnız saraya hitap ediyordu, o hâlde Mevlüt adlı şiir nasıl oldu da halkta bir karşılık buldu ve asırlarca okunageldi? Nasıl oluyordu da okuma yazma bilmeyenler dahi şiir söylüyordu? Hûfi nereden ortaya çıktı? Okuma yazma bilmeyen bu insanlar nasıl oldu da divan şiirinin en güzel örneklerini verebildiler? Esnafın, zanaatkârın, hatta çiftçinin ve çobanın bile ezberinde şiirler, ayetler, sözler nasıl kalabildi? Cönk denilen defterleri niye tutuyordu bu halk? Niçin hastalanınca “Üzerime Karac’oğlan oku.” diyorlardı? Nasıl oluyordu da bu şiir bilmeyen halk, bir yakını öldüğünde birdenbire irticalen şiir söyleyebiliyor, ağıt yakabiliyordu. Velhasıl şiir halktaydı. Halk şiirle yoğurulmuştu. Baki de Karac’oğlan da halkın elindeydi. Şair, halk tarafından seviliyordu. En cahili bile konu şiir olunca densizlik etmezdi. Çünkü adamın kendi değeriydi bu şairler, bu âlimler, Osmanlı’nın değil. Osmanlı, Yunus’u kâfir saymış, Nef’i’yi astırmıştır. Velhasıl Yunus ile Nef’i her daim halkın ezberindeydi. Sonra birdenbire ne idüğü belirsiz kelimeler girdi hayatımıza. Birdenbire elimizdeki şairler de gidiverdi. Uzmanlar sahiplendi bu şairleri. Üzerinde araştırmalar yaptılar, eleştiriler yazdılar, tahlil ettiler, deney tüplerinden geçirdiler, parça parça ettiler. Yunus bir bütün değildi artık. Parçalanmıştı. Bir beytini gösterip, “İşte görüyorsunuz, Yunus hümanisttir.” deniyordu; bir başka beyit cımbızlanıp, “İşte, Yunus sosyalisttir.”; bir başka beyitle, “İşte bakın, Yunus sağcıdır.” deniyordu. Halkın elinden alınmaya çalışıldı bütün bu şairler. Halkın elindeki cönkler gitti, uzmanların hazırladığı anthology’ler geldi. Şiir bilen esnaf gitti, market’ler geldi. Şiir okuyan halk gitti, şiiri gereksiz bir şey olarak gören intellectual’ler geldi. Dinimiz gitti, ideology’ler geldi. Sözün kıymeti gitti, tarzanca geldi.

Hayatımızın içine giren/eden bu yeni kavramlar peyda olunca bu tuhaf İslam yorumları da baş göstermeye, popüler olmaya başladı. İslam uzmanların eline geçti. Halkın elinden alındı. Biz sanıyoruz ki o dönemin uzmanına da âlim deniyordu. Bu bizim düştüğümüz en derin çukurlardan birisidir. Uzman, bilimle uğraşır; âlim, ilimle. Ve ilim, hisle yapılan bir şeydir. Hissini kaybeden, ilmini de kaybeder. Fakat bilimde böyle bir şey söz konusu değil. Bilim, aristokratların, halktan uzaklaşmış bencil kimselerin uğraştığı; parça parça düşünme, ötekileştirme ve hayvanlaştırma üzerine kuruludur. Bu aristokrat kimseler, üzerinde oynamak istediği şeyleri alır ve istediği şekilde sunup halka dayatır. O alana başka kimsenin girmesine de müsaade edilmez. Bu yüzden Türkoloji denilen bölüme yalnızca Yahudiler hâkimdir. Hiçbir uzman Türk göremezsiniz bu alanda. İşte bu yüzden katılaştık, bu yüzden Türklük uzmanların elinde barbar oldu; bu yüzden İslam uzmanların elinde cahillik oldu; bu yüzden Yunus uzmanların eline geçince hümanist oluverdi. Bizim değerlerimiz olmaktan çıkarıldılar çünkü. Günlük hayatımızın bir parçası olmaktan çıkıp her biri birer Amerikan kuruluşu olan üniversitelerde birer araştırma sahası hâline geldi.

Esasında sayacağım bütün resmî İslam yorumları, global İslam ile ilintili. Hepsi bu kapıya çıkıyor. O yüzden söze bununla giriş yaptım.

Katılıktan, bunun tam tersi olan -ve yine global olan- Ruhani İslam anlayışına geçelim. Bu anlayış yine Mevlânalar, Ahmet Yeseviler, Yunuslar üzerinden yürütülmektedir. Evrensel bir din yaratabilmek için nasıl Budizm’i, Protestanlığı vesaire kullanıyorlarsa aynı şeyi İslam’ın içerisinde de Mevlevi tarikatı (Mevlevilik bir mezhep değil, tarikattır.) üzerinden gerçekleştiriyorlar. Bu ruhanilik, insanı apolitikleştirmek üzerine, ayet ve söz cımbızlayarak oluşturulmuştur. İnsanı apolitikleştirirken marifetsizleştirir, vasıfsızlaştırır da. Halkın sadece ruhani ihtiyaçlarını giderir. Onları uyuşturur ve sapkınlaştırır. Siyasi duruşu olan, hatta bu duruşu, insanın itikadıyla iç içe geçiren bir din olan İslam’ın bu duruşunu yok etmek için izlenmiş bir yoldur İslam’ın ruhaniliğini ön plana çıkarmak. Müslümanı apolitikleştirmek için yapılmaktadır, tıpkı diğer İslam yorumları, tahrifatları gibi.

Bu ruhanilik insanın ya ruhunu bozar ya da onu dininden eder. İslam’ı bütünüyle öbür dünyaya postalar. Hâlbuki insanın hayatını bu dünya ve öbür dünya diye ayırmak bile tevhid inancına aykırıdır. İnsan hayatı bir bütündür. Bu yüzden ölüm, bir bitiş değildir bir Müslüman için. Onun hayatı devam eder. Bu yüzden dünya hayatı ahiretin tarlasıdır. Ne ekersen onu biçersin.

İnsanın ruhaniliğe kaçışı, materyalist dünyaya karşı bir tepkisidir çoğu zaman. Fakat buradan adım atılan ruhanilik, insanın, istiklâlini yitirmesine sebep olur. Cinler ve perilerle geçen hayatı, onu cinci hocalara bağımlı hâle getirir. ‘Zikir’e bağlı hayat, insanı, unutmaya bağımlı eder. Nefis terbiyeleri, sabahlara kadar namaz kılmak, aç kalmak, uzlete çekilmek, insanı bağımlı yapar, onun istiklâlini ortadan kaldırır. İstiklâlini yitiren insan, aidiyetini ve mensubiyetini de yitirir. Kişi, Hak için yaşadığını iddia edip halktan kopar. Hâlbuki Hak için yaşamak demek, halkın arasında, halk ile olmak demektir. Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan katbekat daha fazla sevap getirir. Tek başına kılınan namaz asli değildir, ruhsattır. Burada insanın ruhaniliği, insanı tanınmaz hâle getirir. İnsan artık ne Hakkı ne de halkı tanıyabilir. Hiç şüphesiz halkın çoğunluğu sapıktır, insanı yoldan çıkartır fakat hiç şüphesiz yoldaş olmadan da yol olmaz. Yani din kardeşi olmadan, din pek bir anlam ifade etmez. Kendimiz için istediğimiz şeyi din kardeşimiz için de istemediğimiz müddetçe iman etmiş sayılmayız.

Ruhaniliğin içine batmış olan bu insan, dünyayı bir bütün olarak algılayamaz hâle gelir. Yalnızlık ile cemaati; bu dünya ile öbür dünyayı; hayat ile ölümü birbirinden ayrı, hatta birbirine zıt şeylermiş gibi düşünmeye; bunlardan ön plana çıkardığıyla da diğerinin üzerini örtmeye başlar. Yalnızlık, cemaati örter; öbür dünya, bu dünyayı; ölüm, hayatı. Yalnızlık, öbür dünya ve ölüm bir put hâline gelir. Müslüman, apolitikleşir. Mevlâna gibi, Moğol İstilaları hakkında da Haçlı Seferleri hakkında da tek bir satır yazamaz. Mevlâna’yı kurtaran şey cemaat olmuştur. Cemaatin içerisinde olduğu müddetçe insanlarla hemhâl olabilmiş, zulme karşı koyabilmiştir. Bir gün cemaat, Moğolların baskılarından ona yakınmış. O da buna karşılık Moğol kumandanın kaldığı tepenin karşısına çadır kurdurmuş ve orada kalmıştır.

Yine Müslümanı apolitikleştiren ve ümitsiz bir mahluk hâline getiren bir diğer anlayış varoluşçu İslam anlayışıdır. Absurdizm, egzistansiyalizm gibi dünyada yirminci asırda popüler olmuş, köklerinin nihilizme dayandığı bütün anlayışlar bir şekilde İslam’a sokuşturulmaya çalışılmıştır. Kapitalizmin dünyada yarattığı tahribatın, Birinci Cihan Harbi’nin arkasından gelen Büyük Buhran dönemi, yani yaşanan ekonomik bunalım ile birlikte, kapitalizmin bir çıkmaza girdiği, hatta iflas ettiği düşüncesi tekrardan bir ümit doğurmuştur dünyada. Bu yüzden kapitalizme alternatif bir sistem oluşturabilme gayesi ve gayretiyle Nazizm, Faşizm, Komünizm gibi birçok akım popüler olmuştur o tarihlerde. Fakat bu popüler akımların da kapitalizm tarafından şişirilip yine kapitalizm tarafından patlatılması dolayısıyla müthiş ruhsal bunalım hâkim olmuştur Avrupa’ya. İşte bu psikoloji ile ortaya çıkmıştır varoluşçuluk benzeri akımlar. Gerçekleşen onca vahşetten, savaştan ve barbarlıktan sonra Avrupa insanı tanrıdan bir kötülük problemi yaratmış ve psikolojik olarak buna yenik düşmüş, bir çözüm üretememiştir. Avrupa ülkelerinin bile kendi içlerinde ne katliamlar ne kırımlar yaptığına şahit olan Avrupalı aydın, artık Tanrıdan ümidi kesmiş ve bunun etkisiyle yorgun ve ümitsiz akımları ortaya atmış, bunların esiri hâline gelmiştir. Tüm bunların sonucunda da bilim, sanat, kültür Tanrıdan tamamen arındırılmaya başlanmış, bu şekilde de apolitikleşme başlamış, apolitik nesiller yetişmiştir.

Bizde de buna benzer bir olay darbeler yoluyla gerçekleştirildi. Dünya sisteminin dayattığı bu darbeler ve darbeler öncesinde çıkarılan çatışmalar ve kutuplaşmalar, Türkiye’de apolitik bir neslin yetişmesine sebebiyet verdi. 1960 darbesinin ardından popüler olan İkinci Yeni gibi akımlar da bu apolitik neslin bir tezahürüdür. İşte bu varoluşçu İslam anlayışının tohumlarını da buralarda arayabiliriz. Köklerini reddedemeyen bu duygusal çocuklar, Allah’ı inkâr edememiş, fakat ümitsizlikleriyle de başa çıkamamıştır. Yorgun bir millet olan Türkler, kâfir tasallutunun tesirinde kalmış ve kalmak zorunda bırakılmıştır. Gençlerde, her şeyin saçma olduğu düşüncesi peyda olmuş, buna ayetlerle de dayanak getirilmiştir. Mealen, “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir.” diyen Kur’an’ın, “Onlar oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmişler.” kısmını görmezden gelerek ya da bu ayetleri çarpıtarak, kendilerine, dünyayı yaratmış ve elini eteğini çekmiş, müdahale etmeyi bırakmış bir Tanrı icat etmişlerdir. Bu fikre kendini kaptıran insanlar, özellikle gençler, bir Kafka, bir Beckett, bir Sartre’ın kendilerinde de olmasını istemiş ve böylece Sadık Hidayet, Oğuz Atay, Onur Ünlü gibi isimler popüler edilmiştir. Bu kesim, İslam’ın içerisine intihar, varoluşçuluk, saçma, deizm, agnostisizm gibi kavramları devşirmeye çalışmıştır. Hatta Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel’in bile bu sebepten ötürü popüler olduğunu söyleyebiliriz. Dediğim gibi, bunlar popüler olanları. Bir de ‘ediplere’ hitap edenleri var, Nurettin Topçu, Ali Şeriati gibi. Camus’nün ve Sartre’ın fikirleri bu gibi isimlerle İslami bir kisveye büründürülmeye çalışılarak, İslamcı olduğunu söyleyen aydınlarımıza yutturulmuştur.

Dininden şüpheye düşen, inandığı Allah yüzünden toplumda mahcup olmaya başlayan, yeni bir dünya düzeninin karşısında yok olup gideceğini düşünen bu insanlar, işi heterodoksluğa götürmüş ve bunu gitgide meşrulaştıracak düşünceler ortaya atmıştır. Modern dünyaya ayak uydurmak istemişler ama ait oldukları dünyaya da yabancılaşmamak için çabalamışlardır. Bu da orta yolu bulmalarına, Sünnilikten, heterodoks bir Sünniliğe geçmelerine yol açmıştır. İçki içen Sünniler ortaya çıkmıştır halk arasında. Tesettür modası diye bir şey baş göstermiştir. Kendilerine customer muamelesi yapılan halk, gitgide bir tüketim toplumu hâline gelmiş ve bunun sonucunda da Serbest Piyasanın esiri olmuştur. Serbest Piyasa ise sigarayı, içkiyi, zinayı, kredi kartını meşrulaştırmaya, halka kanıksatmaya çalışmış ve ancak ladini bir kesim bu düzene ayak uydurabilmiştir. Fakat işin garibi şu ki ilk başta tüm bu şeyleri bir acizlik, bir vasatlık, hatta bir hayvanlık olarak görerek küçümseyen Müslüman kesimden yeni nesiller yavaş yavaş bu düzene ayak uydurmuş, gitgide bu düzenin kurbanı hâline gelmiştir. Kredi kartı kullanan, sigara ve alkol alışkanlığı olan, hatta zina eden birtakım Müslüman çocuklar ortaya çıkmış, dönüp ‘biz ne yapıyoruz’ dediklerinde de varoluşsal bir ikileme girmişler, çıkabilenler dinden çıkmış, çıkamayanlar ise ya dinde de bunların yeri olduğunu kanıtlama çabasına düşmüş ya da bu ikilemin doğurduğu ümitsizlikle birlikte kendilerine içten içe acıyarak yaşamaya devam etmişlerdir. Bir müddet sonra hiçbir şey işe yaramayınca artık kaygılanmayı da bırakmışlardır.

Buradan da İslam anlayışı olarak saydığımız diğer bir kavrama geçelim: Nüsuk İslamı.

Nüsuk kelimesi için ‘ritüel’ diyebiliriz mealen. Bu kavramı dönemimizde çokça zikreden kişilerden birisi İhsan Eliaçık. Ezcümle, namaz, oruç gibi şeylerin ibadet olmadığını, nüsuk olduğunu; esas ibadetin, namazdan, oruçtan, hacdan sonra başladığını söyler. İşte bu düşünce, biraz önce bahsettiğimiz heterodoks Sünniliğin kendisini meşrulaştırma çabası olarak karşılık bulmuştur. Fakat herhangi bir tesiri olmamıştır. Bu sözlerin akabinde namaza başlayan ya da namazı bırakan birinin olduğunu düşünmüyorum. Bu iş, dinin modern düşünce mantığına uyarlanması için sarf edilen bir çaba olarak kalmıştır. Yine de şunu söyleyelim ki bozulma, şeklin bozulmasıyla başlar. Naklin ortadan kalkması, insani bir yaşamın da ortadan kalkmasının ilk adımıdır. Akıl ise ancak güzellik ve ahlakla birlikteyse akıldır. Aksi takdirde o kimseye akıllı değil, zeki deriz. Çünkü o kişinin birikmiş bir zekâsı vardır ve bu zekânın zekâtını vermesi beklenir. Şayet verirse de o kişi akıllı olmuş olur. Bu yüzden Allah müşriklere sürekli olarak “Akletmiyor musunuz?” demektedir. Bu yüzden biz Türkler, ‘Gâvurun aklı olsa Türk olurdu.’ deriz. Bu bakımdan aklı din hâline getiren Batı, aslında zekâyı din hâline getirmiştir. Zekâtı verilmeyen bu zekâ çok mu matah bir şeydir? Hiç sanmıyorum. Öyle olsaydı bütün Avrupa Müslüman gibi yaşamaya başlardı. Ama yaşamıyorlar. Niçin? Çünkü ‘gâvurun aklı olsa Türk olurdu.’

Bunları söylerken hamaset yapmıyorum. Şu an ‘bilimsel’ dedikleri metodlarla adamlar şu gibi sonuçlara varıyorlar: “Oturarak su içmek faydalıdır, aksi takdirde su doğrudan pankreasa giderek zayi olur.”, “Oturarak yemek yemek daha sağlıklıdır, mide katlandığı için insan daha az yer.”, “çömelerek hacet gidermek daha sağlıklıdır.”, “vücuttaki hormonların salgılanışı göz önünde bulundurulduğunda, insanın uyku düzeni şöyle olmalı: Akşam 8-9 gibi yatılıp, gece 3-4 gibi uyanılmalı, ardından da gündüz 10-14 arasında birkaç saatlik bir öğlen uykusu yapılmalı.”. Bunları söylüyorlar. Fakat bunlar bütün dünyada bir tek Müslümanların alışkanlıklarıdır. Bu alışkanlıklar da Kur’an ve hadisten gelmektedir. Peygamberimiz yatsı namazından sonra uyur, gece 3 gibi, sadece ona farz olan teheccüd namazı için uyanır, sonra uyumadan sabah namazına hazırlık yapar, öğlene kadar uyumaz, öğlen namazından sonra da kaylûle adı verilen öğlen uykusuna yatardı. Müslümanlar da yıllarca bu şekilde yaşadı, bütün hayatlarını buna göre düzenlediler. Yine aynı şekilde oturarak su içmek, oturarak yemek yemek ve çömelerek hacet gidermek de sünnettir. Temizlik imandandır. Günde beş kere abdest alınır, her cinsî münasebetten sonra gusül alınır ve cinsî münasebetin haricinde de yıkanmak tavsiye edilmiştir. Gâvur yılda bir kere yıkanırken Müslümanlar haftada bir yıkanıyor ve günde beş defa abdest alıyordu. Müslümanın uykusu 5-6 saattir. Çok yemez. Acıktığı vakit midesinin üçte biri kadar yiyecek, üçte biri kadar su tüketir, geriye kalan üçte birini de boş bırakır. Yani sofradan hiçbir zaman tok kalkmaz. Bu bakımdan bir Müslüman şişman olamaz, obez olamaz. Yediğimiz yemek, namazdan önce gelir. Yemek hazırsa namaz kılınmaz, yemekten sonra kılınır. Çünkü insanın sıhhati mühimdir. Müslüman gayretli olabilsin diye temiz ve sıhhatli olmak zorundadır. Uyuşuk, tembel, asalak bir hâl kesinkes ayıptır. İki günü aynı olan ziyandadır. Müslüman sürekli ilerlemek, yükselmek zorundadır.

Madem Batı bilimde bu kadar ilerlemiş, o halde niçin bu alışkanlıklardan herhangi birini gerçekleştirmiyor, alışkanlık hâline getirmiyor, onun yerine de klozetleri, gece hayatını, fast food’u, israfı, tembelliği hayatımıza sokuyor? Müslüman için suyu israf etmemek sünnettir. Hatta akan bir nehirde abdest alırken bile suyu israf etmeyin buyuruyor Peygamberimiz, sallallahû aleyhi ve sellem. Fakat gelin görün ki artık duş başlıklarımız var. Her evde 3-4 tane musluk var. Batı bize bunu satmış. Hâlbuki bir Müslüman için duş başlığıyla duş almak bile ayıp bir şeydir. Çünkü normal şekilde maşrapa ile alınan duşta 5-10 litre su giderken, musluktan, duş başlığı ile alınan bir duşta 80 litre su gitmektedir. Bu, gâvurun yaşam tarzıdır. Milyarlarca insan temiz su kaynağı bulamazken, Batı günde yüzlerce litre su tüketir. Bunun büyük bir kısmı israftır. Bir de bu işin içine sanayi de dâhil olunca varın siz düşünün israfın boyutunu. Dünya’daki kullanılabilir ve ulaşılabilir su kaynakları, toplam suyun yüzde biri kadardır. Dünya nüfusunun çok üzerinde bir miktarda tüketim var şu anda. Toplam 30 milyar kişiye yetecek kadar yiyecek üretiliyor, Dünya’nın nüfusu ise 8 milyar. Yani dünyada bir nüfus sorunu yok, hiçbir zaman da olmadı. Fakat bize bunun olduğunu söyleyen Batı, kendi israfını gizlemek ve bizi Allah’ın düzeninden şüphe ettirmek için bu düşünceyi yıllardır bize kakalıyor. Hâlbuki Allah her kulunu rızkıyla gönderir. Bu yüzden bir Müslümanın korkması yersizdir. Bir beşer, israf etmediği müddetçe insan muamelesi görür. Hayvanlar gibi yaşayan her insan, Allah’ın ayetlerine savaş açmış durumdadır. Çünkü diğer insanların rızkına el koyar, onların hakkını yer.

Yine aynı şekilde gece hayatından bahis açalım. Yaşadığımız düzende, Müslüman takvimi ve saati kullanmadığımız, gâvurun düzeni ile yaşadığımız için hayat akşam 8’den sonra başlıyor. Hâlbuki akşam namazından sonra gün döner ve yatsıdan (adı üzerinde, yatsı) sonra yatılır. Gece 9-10’dan sonra yapılan işten hayır gelmez, ertesi günden de hayır gelmez. Bizi saatlerce çalıştıran bu düzene ayak uyduruyoruz, sonra elimizde, karımızla, ailemizle vakit geçireceğimiz bir tek akşam saatleri kalıyor, buna itiraz etmiyoruz. Tek derdimiz, bu vakti nasıl daha iyi geçirebiliriz. Sosyalistlerin, çalışma saatlerinin düşmesini istemesine de bakmayın. Onlar daha geç yatabilmek için bunu istiyor.

Tüm bu hayat tarzına sebep olan şey şekildir. Şekil bozulduğu için şu an tüm bu şeyler bize aşırı tuhaf, marjinal, radikal falan filân geliyor. Hâlbuki asırlar boyunca Müslümanlar böyle yaşadı. Dedenin dedesinin hayat tarzı buydu. Bu ülkede 1980’lere kadar insanlar günün gece 12’de dönmesine akıl erdirememiştir. Çünkü bu adamlar senelerce günün akşam namazından sonra döndüğü bir düzende yaşadı. Gece hayatı diye bir şey yoktu. Ne zaman ki şekil bozuldu, işte o zaman akl-ı selimimiz de kalb-i selimimiz de zevk-i selimimiz de bozulmaya başladı. Akılsız, kalpsiz, zevksiz kölelere dönüştük.

Batı bize bunu kakaladı, aslında bütün dünyaya kakaladı. Fakat diğer ülkeler bu işi kendi isteğiyle yaptı. Bize ise tepeden indi. Çünkü bizim gözümüzde bu adamlar küçüktü, zavallıydı, hayvanca yaşıyorlardı. Zaten orada ortaya çıkan her iyi şey, “Bu adam Türklere özeniyor.” denilerek ya yok edilmiş ya da def edilmiştir.

Bu söylediklerimden “İşte bakın, İslam ne kadar da bilimsel, görüyorsunuz.” anlamı çıkmasın. Zira saydığımız bu ‘Bilimsel İslam’ anlayışı da ortalıkta cirit atmakta. İnsanlar Ramazan ayını zayıflamak için bekliyorlar, orucun sindirim sistemine ne kadar iyi geldiğini bilimsel yollarla izah ediyorlar. Veyahut da namazın aslında insanın ‘ortopedisi’ için ne kadar faydalı olduğunu, çok iyi bir egzersiz ya da meditasyon olduğunu filân ispatlamaya çalışıyorlar. Daha da önemlisi, bunları duymak istiyorlar. Hocaların çıkıp İslam’ın ne kadar bilimsel olduğunu kanıtlamasını arzuluyorlar. İşte bu arzu, Batının ve Batılılaşmanın üzerimizde bıraktığı tesirdir. Böyle olunca da şura’yı, demokrasiye gidecek bir süreç; Veda Hutbesini de dünyanın ilk evrensel insan hakları beyannamesi olarak görmeye başlıyoruz. Meseleden gitgide uzaklaşıyor, meseleyi tahrif etmeye çalışıyoruz. Bu yüzden bu alışkanlıklar, öyle, ritüeldir, falandır filândır şeklinde geçiştirilecek şeyler değil. Gün niçin beş vakte bölünmüştür? Niçin akşam namazından sonra gün dönmektedir? Kur’an bize niçin kendisinin gece vakti, sabaha karşı okunmasını tavsiye etmektedir? Niçin Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın, sallallhû aleyhi ve sellem, ilk inen ayetlerde, uykusunu düzene sokması istenmiştir? Çünkü Kur’an gibi ağır bir yük inecektir sırtına. Bunlardan bahsedemeyen aydınlar, bunları ya birtakım materyalist olaylara bağlamış ya da küçümsemiştir.

İşte bu gibi düşüncelerin doğurduğu heterodoks Sünnilik de Muhsin Ünlü’ye, “ve diyelim ki humeyni’yi de seviyorum jack daniel’ı da”; Semra Özal’a, “Haccıma da giderim, viskimi de içerim.” dedirtmiştir. Önümüze sunulan bu ‘modern Müslüman’ tipi, kokuşmuşluğun ifadesinden başka bir şey değildir. Tüm bu şeyler yüzünden Müslüman çocuklar sabah 4-5’te yatıp ikindide uyanır, günde 10-11 saat uyur olmuşlar; hiçbir iş için mecalleri kalmamış, uyuşuk, tembel ve asalak yaratıklar hâline gelmişler; sudan çıkmış balığa dönmüşlerdir.

Bu topraklara ilk geldiğinde de Türklerde heterodoks bir Sünnilik vardı. Yani adam cihada gidiyor, zaferin ardından da içki içiyordu. Bu alışkanlıklar, göçebeliğin tezahürüydü. Fakat daha sonra yerleşik hayata geçilince ve şehirleşme gitgide artınca bu iş son bulmuştur. Halk, şehirleştikçe sanata, ilme, zanaata yönelmiştir. Çünkü ilim, şehirde olur. Göçebelik bu yüzden ilkelliktir. Buradan da geçelim Şii İslam’ına.

Aslında bu adlandırma hatalı oldu. Hem kavram bakımından hatalı hem de anlatacağım şeyi tam olarak çağrıştıramayışı bakımından eksik. Öncelikle Şiilikten bahsedeyim.

Şiilik, Irak’ta kurumsallaşmış bir şey. Yani menşei İran değil. İran daha sonra bu görüşü benimseyerek kendisine devşirmiş, böylelikle de İran, Şiileşmiştir. Yani bilinçli bir tercih söz konusu. Peki niçin bunu tercih etmiştir İran? Sebebi şu: Müslümanlaşan İran, kendini geleneğinden ve o ‘şanlı’ tarihinden kopmuş hissetmiş, bu yüzden de İran’ı darü’l İslam hâline getiren Ömer’e karşı hınç beslemiştir. Müslümanlığı kaldıramayan İran, Müslümanlığı terk etmeden eski kültürüne dönebilme işini Şiiliği tercih ederek gerçekleştirmiştir. Bu bakımdan Şiilik, İran’ın, eski kültürünü Müslüman kisvesi altında yaşayabilmesini sağlar. Bütün o Şah İsmailler, Firdevsiler bunun için çabalamış, İranlıları üstün görerek işi kavmiyete dökmüşlerdir. Bunun yapılmasının başlıca sebebi de Türklerin yükselişine ve gaza beyliklerinin tekrardan Müslümanlar için bir ümit olarak doğmasına tanık olmalarıdır. Bu yüzden Türklere karşı her zaman kâfirle anlaşma içerisinde olmuş, içten de bir tür Türk milliyetçiliğiyle Türkleri kendi safına çekmeye çalışmıştır. İranlıların ilk anlaşması Moğollarla olmuştur. Daha sonra da Batı ile anlaşılmıştır. Osmanlı’dan katbekat Türkçü olan Safevilere Türk denilmemesinin tek sebebi, Türklüğün Sünnilikten başka bir şey olmamasıdır.

Şimdi bu, “Müslümanlık bizi mahvetti, eski kültürümüz yok oldu, eskiye dönmeliyiz.” anlayışı size bir yerden tanıdık gelmiştir. Bu anlayışın Türkler için de doğruluğu şu anda Türkiye’de büyük bir kesimce kabul ediliyor. Özellikle Aleviler, birtakım Türkçüler ve biraz da Atatürkçüler eliyle dile getirilen bu görüş, zaten kendi dininden bile şüpheye düşmeye başlayan birtakım İslami kesim tarafından kırgınlıkla karşılanmıştır. İşte buradan da Milliyetçi İslam anlayışı diyebileceğimiz bir anlayış doğdu. İran’da yapılan Şiiliğe benzer bir şey burada tutmayacağı için bazı kimseler Türk-İslam sentezine filân bel bağlamaya başladılar. Bu kesim, Türkiye’nin dışında da Türklerin yaşadığı ve bazı Türklerin Budist, Hıristiyan, Yahudi olduğu görüşünün üzerine inşa etti bu anlayışlarını. Fakat bu temel, onları Aleviler, Türkçüler ve Atatürkçüler ile bir kıldı. Kavmiyetçiliğin yasaklandığı İslam’da kavmi ön plana çıkartmak ve bunu İslam ile sentezlemek şöyle dursun; gözlerini dışarıya, Gagavuzlara, Hazarlara, Orta Asya’ya filân çevirdikleri için bu anlayış, onların inançlarını, dolayısıyla da yaşamlarını gevşetti. Aleviler de Türkçüler de Milliyetçiler de -hatta Atatürkçüler de- asıl olduklarını, öze döndüklerini ve öz olduklarını iddia etti. Fakat hiçbirinin öz’ünde salt Müslümanlık yoktu.

Şimdi bunları geçelim ve şunu soralım: Müslümanlık ve hatta Sünnilik bizi gerçekten mahvetti mi?

Eski dönemlerdeki kaynakların çoğunda, Türklerin ataları, İslam’dan önce cahil, kaba saba adamlar olarak anılır. Müslümanlığa geçince ise bu adamlar saygılı, cesur, haksızlığa gelemeyen, hukuka ve ilme kıymet veren insanlar hâline gelmiştir. Yani tasvir bu minvaldedir. Türk, karakterini bu şekilde bulabilmiş, oturtabilmiştir. O dönemde yaşamış çoğu insanın gözünde bu bakımdan adaleti ve cesareti temsil etmiştir Türkler. Yine o dönemin insanı, Türklerin, yozlaşmaya başlayan Arapların yerine, Allah tarafından İslam’ın kılıcı olmaları için gönderildiğini düşünür. Bu sayede Türkler tekrardan İslam coğrafyasında bir ümit doğurmuştur.

Biraz önce, göçebeliğin ilkellik olduğunu söyledim. Türkler yerleşik hayata geçtikçe, şehirleştikçe medenileşmiş; ilim, sanat, edebiyat alanlarında çalışmalar yapabilmiş, eserler verebilmiştir. İlk başta bu gibi alanlara Farslar hâkimdi. Türkler henüz göçebe oldukları, heterodoks Sünni oldukları, henüz tam olarak Sünnileşmedikleri zamanlarda yalnızca askerlik yapıyordu. Diğer işler de Farslara kalıyordu. Yani mesela diyelim ki bir Türk devleti kuruldu. Halkı Türk, ordusu Türk, hükümdarı Türk; fakat Türkler başka bir iş yapamadığı, okuma yazma bilmediği için geriye kalan bütün görevler Farslara veriliyordu. Yani kurulan devletin Türk devleti olmasına rağmen bütün devlet büyükleri, bürokratlar, âlimler Farslardan müteşekkil oluyordu. Ne zaman ki Türkler heterodoks bir Sünnilikten hakiki Sünniliğe geçti, işte o zaman okuma yazma öğrendi, ilim ve sanat yapmaya başladı, devlet işlerini yürütmeyi, defter tutmayı öğrendi.

Bu topraklara gelen Türkler adım attığı her yerde ilk olarak adaleti sağlamak için çabaladı. Çünkü İslami olduğu iddiasında bulunan her milletin bu iddiayı temellendirebilmesi için ilk olarak adaleti sağlaması şarttır. Bu yüzden bu topraklarda açılan ilk mekteplerde sadece hukuk alanında eğitim verilmiş, çalışmalar yapılmıştır. Adaletin sağlanması, Türklerin Sünnileşmesi, medreselerin, tarikatların, cemaatlerin daha da gelişmesini, bu da bu topraklarda ortak bir dilin oluşmasını sağlamıştır. Bu ortak dili oluşturanlar Yunus Emre, Âşık Paşa, Mevlâna gibi âlimlerdir. Bir yandan da matematik, hukuk, usul, astronomi gibi alanlarda eserler verilmiş, bu da bütün bu topraklardaki eğitim dilini birleştirmiştir. Öyle ki Bizans’ta dahi Türklerin ders kitapları okutuluyor ve bu ilim anlayışı yayılıyordu. İstanbul’un fethini kolaylaştıran en önemli etkenlerden biri de budur. Velhasıl Türkler yerleşik hayata geçtikçe, Sünnileştikçe, İslam medeniyetinin hâkimi olabilmişler; tüm İslam topluluklarına ve çevresindeki ülkelere örnek olmuşlardır.

Türkler eğer göçebe olarak kalsaydı, tarihte ‘mahalle kavgacısı’ gibi tipler olarak anılırdı. Eğer edebiyatı, müziği, ilmi olmasaydı, kurdukları devletler sadece ‘saldırgan’ olarak bilinirdi. Türkler heterodoks Sünniliği terk edip tamamen ortodokslaştıkça, yani Sünnileştikçe bir baltaya sap olabilmiş, millet olduğunu ispatlayabilmiştir. Edebiyatını, şiirini, dilini, yani kimliğini bu sayede oluşturabilmiştir. Bunun sayesinde kendisine ‘Allah’ın kılıcı’ denmiştir.

Bu düşünceler bize çok yabancı geliyor olabilir. Çünkü biz zehirli lokmalar yutmuş bir milletiz. Bazı şeyler ezberletilmiş bize bazı şeylerin propagandası yapılabilsin diye. “Türkler, İslam’ı mahvetti.” “İslam, Türkleri mahvetti.” “Türkler, İslam’a taassubu getirdi.” “Gazzali’den sonra İslam medeniyeti çöküşe geçti.” “Türkler, İslam medeniyetini donuklaştırdı, çökertti.”

“Gazzali’den sonra İslam medeniyetinin gerilediğini söylemek bir İngiliz propagandasıdır.” diyor İhsan Fazlıoğlu ve ekliyor: “Çünkü Gazzali’den sonra İslam tarihinde Türklerden başkası yok. Yani ‘Türkler İslam dünyasını siyasi olarak ele geçirdiler, kültürel olarak da öldürdüler.’ diyebilmek içindir bu. 19’uncu yüzyılda bunun bir anlamı vardı çünkü İngilizler bizi tasfiye etmek istiyordu. İslam medeniyetinin altın çağı Selçuklu ve sonrasıdır.”

Bu sözler, Celal Şengör filân izleyen, Moğolları pek seven, Batıya hayran olan ve Türklerin Müslümanlaştıktan sonra mahvolduklarını düşünen insanlara pek hoş gelmeyebilir. Zaten modern dünyada Türk’e karşı çıkmak için iki söz söylenmiştir. İlki, “İslam, Türkleri mahvetti.” Bu söz demin bahsettiğim kesim tarafından söylenir. İkincisi de “Türkler, İslam’ı mahvetti.” Bu söz de genelde, Batı ile anlaşma içinde olan, Batıya içten içe -bazen açıkça- sempati besleyen kimseler tarafından sarf edilegelmiştir. Özellikle Farsların büyük bir kısmını, İngiliz’le ittifak kuran Arapları ve Türkleri kültürel olarak tasfiye etmeye çalışan diğer gâvurları sayabiliriz. Türkler ne İslam’a taassubu getirmiştir ne de İslam, Türkleri zayıflatmış, yobazlaştırmıştır. Eğer yobazlaşanlar veya mutaassıplar varsa bunlar gözü dışarıda olan aydınlardır.

Buradan da gelelim Yumuşacık İslam anlayışına.

Burada şunu söylemem gerekir: Bizler, ‘Katolik gibi düşünen’ bizler, teorilere boğulmuş insanlarız. Her şeyi teoriden ibaret zannediyoruz. Hâlbuki teori diye bir şey yoktur. Her şey pratiktir. Aksi mümkün değil. Teori dediğimiz şey sözcüklerden oluşuyor. Peki, karşı tarafta pratik bir karşılığı olmayan herhangi bir sözcük için anlamlı diyebilir miyiz? Hayır. Bu yüzden teori diye bir şey olamaz. Her şey pratiktir. Dolayısıyla İslam da pratiktir. İşte biz, İslamı teorik bir şeymiş gibi görerek, onu teori üzerinden yücelterek yahut eleştirerek, İslamın pratikliğini göz ardı edebilmenin yollarını arıyoruz. Yani namaz kılmamanın, oruç tutmamanın, zekât vermemenin, kurban kesmemenin, hacca gitmemenin yollarını yapmaya çalışıyoruz laf kalabalığıyla.

Duyduğumuz laflar dolayısıyla biz de birtakım laflar ediyoruz. Bize bazı sıfatlar sunuluyor; tanrıtanımazlık, solculuk, sağcılık, komünistlik, kemalizm, laiklik, apolitiklik, eylemsizlik, absurd filân gibi. “Ben çünkü sağcıyım.” ve “Ben çünkü solcuyum.” diyen insanlarımız da bu kavramların içerisinden birkaç kavram seçiyor kendisine. Kendisini dünya karşısında güçsüz hisseden bu insan, gayrimüslim haklarından, Avrupa Birliğinden filân bahsediyor. Dik başlılığın hiçbir işe yaramayacağını filân söylüyor. Bu şekilde de Yumuşacık İslam anlayışı ortaya çıkıyor. Bize deniyor ki “İslam’da gönül cihadı vardır.” Ee? diyoruz. “Yani İslam’da intikam filân yoktur, silahlanmak filân hiç yoktur.” Allah Allah diyoruz biz de. “Tamam, Peygamberimiz silahlanmış ama o dönemde öyleymiş. Artık savaş devri bitti.” diyorlar sonra. Allah Allah diyoruz yine. Biz ki hayret ederken, endişelenirken, hücum ederken bile Allah’ı anarız, ne zamandan beri bu düşüncelere kanar olduk? Ne zaman “Allah katındaki din İslamdır.” ayetini insan haklarına aykırı bulduğumuzu söyleyemediğimiz için türlü türlü tefsirler yazmaya başladık? Söyleyeyim, Şeytanın sözünü Allah’ın sözü sandığımız andan beri.

Yukarıda saydığım bütün sıfatların bu ülkede var olmasının tek bir sebebi var: Türkleri sindirmek ve onları işgal altına girmeye hazırlamak. Nasıl ki İstanbul fetihten önce Türk gibi düşünmeye başladıysa ve İstanbul’un fethedilmesinin nedenlerinden biri de bu olduysa; işte aynı şekilde Katolik gibi düşünmeye ve Protestan gibi yaşamaya başlayan Türkiye’yi de işgale hazırlayan şey bu gâvur düşünceleri olacaktır. Bu da kendimizi bilmememizden kaynaklanmaktadır. Eğer bilseydik, cihadın sadece gönülle değil, diğer bütün uzuvlarla da yapıldığını bilecektik. Kolla, bacakla, kafayla, yürekle. Çünkü biz Türkler, daldık mı kafa göz dalarız. Eğer bunu bilseydik, dinin bir category olmadığını da bilecektik. “Tuvaletle dinin ne alakası var canım?” demeyecektik. Zira din, bir insanın her şeyini düzenler. İnsan olabilmesi için kişinin bunlara riayet etmesi gerekir. Bir bütündür. Ama bizler, arafta kalmış bir nesil olan bizler, modern bir Katolik ya da bir Protestan doktor gibi; sağlık ve ilaç sektörünün parçası olan Allahsız bir Yahudi bilim adamı gibi düşünüyor ve insanı parça parça ediyoruz. Böbrekte oluşan bir hastalığı gidermek için bir yandan böbreği iyileştirecek bir ilaç üretiyor, bir yandan da böbrekteki o hastalığın niçin oluştuğunu gizlemeye çalışıyoruz. Fakat kâfir olduğumuz için, parçayı bütünden, böbreği vücuttan koparıyoruz ve bir bakıyoruz ki böbreği iyileştirmesi için insanlara verdiğimiz ilaç meğer onları kısır yapıyormuş. Vah, vah, vah.

İşte ‘gerçeğin üzerini örtmek’ tam da bunu ifade ediyor.

Gâvur doktorlardan gelelim gâvur askerine. 2008 yılına kadar Rum askerleri, “En iyi Türk, ölü Türk.” sloganıyla uygun adım yürüyüş eğitimi alıyorlardı. Ve şu an Kıbrıs Rum Kesimi’ndeki askerliğini yapmış her vatandaşın evinde ağır silahı var. Bu silahları niçin ediniyor bu adamlar? Japonlarla savaşmak için mi? Ah, neyse ki yumuşacık bir İslamımımız var. Ne İstiklâl Harbi ne de başka bir şey mühim. Zaten bu toprakları da Rumların elinden gasp etmişiz. Oh olsun bize. Hak ediyoruz vallahi. Olsun, yine bizim İslamımımız yumuşacık ve kardeşçe. Müslüman olsun yeter. Müslüman Yunan da bizim kardeşimiz, Müslüman Ermeni de. Hatta Hindistan’da, cihadın İslam’da yer almadığını söyleyen İslam mezhebi de bizim kardeşimiz.

tarik
Theodor Hosemann, “Tarık bin Ziyad”, 19. asır. İstanbul’un fethinin ardından Avrupa’da zencilerin olduğu tablolar beyaza boyanmış ve zenciler de beyaz olarak resmedilmiştir.

Buradan da geçelim Endülüs İslam anlayışına.

Tarihte ‘Müslüman’ olmakla özdeşleşmiş iki kelime var. Bunlardan birincisi ‘Türk’, ikincisi ‘Moro’.

Batı, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın doğudan Viyana’ya; Tarık bin Ziyad’ın da Güney Batı’dan Pireneler’e kadar sarkması sonucunda, Türk ve Moro kelimelerini Müslümanlık ile özdeşleştirmiştir.

Morolar, bizim Mağribî olarak bildiğimiz kimselerdir. Fakat tıpkı Türk kelimesinde olduğu gibi, bu kelime de herhangi bir etnik köken ifade etmediğinden, birçok insanı adlandırmak için kullanılagelmiştir. Mesela şu an Filipinlilere de Moro denmektedir. Bunun sebebi de Moro kelimesinin Batı tarafından çok farklı biçimlerde algılanışıdır. Genel olarak İspanyolların, Müslümanlar için kullandığı Moro kelimesi, bazen Siyahi Müslümanlar için de kullanılmıştır. Fakat bu sefer de beyaz Müslümanlara, beyaz Morolar denmiştir. Bu bakımdan Moro eşittir Müslüman diyebiliriz, tıpkı Türk eşittir Müslüman diyebildiğimiz gibi.

Morolar, Cebelitarık’tan İspanya’ya geçerek Endülüs Emevi Devleti’ni kurmuştur. Cebelitarık ismi, İspanya’yı fethedip Endülüs’ü kuran Tarık bin Ziyad’dan gelmektedir ve ‘Tarık’ın dağı’ anlamındadır. Tarık, azadlı bir köledir. İranlı, Arap yahut Berberî olduğu söylenmesine rağmen büyük bir ihtimalle zencidir. Musa bin Nusayr tarafından ordunun başına geçirilen bu azadlı köle, 711 yılında, Avrupa’ya insanlığı öğreten ve Avrupa’daki ilk medeniyet olan Endülüs Devleti’ni kurmuştur.

endkurt
Kiliseye çevrilen Kurtuba Camiinin şimdiki hâli

Avrupa’daki ilk ‘üniversiteyi’ Endülüsler kurdu. ‘Universitatis’ ismi doğrudan doğruya, Endülüs’teki üniversitenin adı olan ‘camia’dan gelmektedir. Aynı şekilde bugünkü college kelimesi de külliye’den geliyor. Endülüs’ün kurduğu bu okul tipi şu anda çakma bir Hıristiyan versiyon ile devam etmektedir. Zira rektör ve dekan, birer papaz rütbesidir. Her neyse. O yıllarda Avrupa’da bin kitaplı hiçbir kütüphane yokken Endülüsler bir kitaplığında binlerce kitap bulunan 70 tane halk kütüphanesi kurmuş, halkın neredeyse tamamı okuma yazma öğrenmiştir. Şu anda bütün Avrupa’nın tarım tekniği Endülüslerden alınmıştır. Zira Endülüs bir tarım toplumuydu. Ve porselen, cam, kâğıt, deri fabrikaları da vardı. Diğer yandan da şiiriyle Avrupa şiirine yön vermiştir Endülüs. O güne kadar Keltlerin destanları haricinde Avrupa’da şiir yokken, Endülüslerden görmelerinin neticesinde muvaşşah adı verilen şiirleri tercüme etmişlerdir. Kurtuba’da 27.000 kişinin namaz kılabildiği Kurtuba Camii inşa edilmiştir. Şimdilerde bu cami, kiliseye çevrilmiştir. Demin Avrupa’da Müslümanlar gibi yaşayan var mı demiştik. Şu an İspanya’da siesta diye bir alışkanlık var. Siesta, kaylûle gibi bir şey, yani öğlen uykusu. Bunun gibi birkaç alışkanlık daha edinmişler Müslümanlık sayesinde. Bunlardan biri de temizlik.  Gusül ve temizlik alışkanlığını Avrupa’ya ilk kez taşıyan Endülüsler, hayatında hiç yıkanmamış olan Kastilya Kraliçesi Kirli İsabel tarafından yıkılmıştır. Bu kadının hiç yıkanmamasının sebebi, dindar bir Hıristiyan oluşudur. Bu adamlar için yıkanmamak, kutsallık demektir. Peki, Endülüsler niçin yıkıldı?

kurtub.png
Kurtuba Camii

Endülüslerin yıkılışının doğrudan doğruya Türkiye’nin şu anki hâli ile ve Endülüs İslamı ile alakası var. Kendi içlerinde husumete düşen Morolar, yardım için kâfiri çağırmış ve kâfirle iş birliği yapmıştır. Bunun üzerine de Hıristiyanlar, bütün İspanya’yı Hıristiyanlaştırma politikası izlemiş, önce Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya çalışmışlar, Moroların bu konuda mukavemet göstermesi sebebiyle de şiddete başvurulmuş, camiler yıkılmış, Müslümanlar öldürülmüştür.

Kâfire haraç vererek orada yaşayabilme imkânı isteyen Endülüsler, kâfir tarafından katledilerek İspanya’dan atılmıştır.

Batıda bilimin gelişmesinin iki esaslı temeli vardır. İlki, Türklerin medreseleri, ikincisi de Moroların camiaları. Endülüs’ten sonra oradaki kütüphanelerin hepsi yıkılmıştır kâfir tarafından. Bunun üzerine Marie Curie, “Müslüman Endülüs’ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık. Orada bilim sıfırlanınca, biz yeniden sıfırdan onların yüzyıllar önce keşfettiği şeyleri bulmaya çalıştık ve yüzyıllar kaybettik.” diyor.

Türklerin kütüphane ve medreselerini yakanlar Moğollar, Endülüs’ünkileri yakanlar ise Hıristiyanlar olmuştu. Bunların ikisinin de sebebi kâfirle anlaşmış olmaktır. İranlılar, Moğollarla; Endülüsler de Hıristiyanlarla iş birliği yapmıştır. İranlılar ve Endülüsler kâfirle anlaşarak Müslümanların başına yalnızca bela açmıştır.

Şu anda Türkiye’de iki türlü anlayış revaçta. Birincisi İran seviciliği, diğeriyse Endülüs seviciliği. İran’ı sevenler, oradaki edebiyat sebebiyle; Endülüs’ü sevenler ise oradaki ilim sebebiyle bunu yapmaktalar. Gözü sürekli dışarıda olan aydınlarımız, kendi edebiyatını ve ilim çalışmalarını görmemek için sürekli başka yerlere bakmışlardır. Modern dünyaya ayak uydurmaya çalışan ve Müslümanlıklarından kopmak istemeyen aydınlarımız, yüzlerini ya İran’a ya da Endülüs’e çevirmiştir. Bilimin İslamla zıtlaşmadığını ispatlamak için özellikle Endülüs’ü örnek göstermişler, fakat ne Endülüs’teki bilimin İslamdan kopmayan bir şey olduğundan (son zamanlarda kopmuştur, bu yüzden çöküş başlamıştır) ne de Endülüslülerin bilim yapabilmek için kâfire haraç verdiğinden bahsetmişlerdir. Bu Endülüs seviciliği Türkiye’yi bilimde ileriye götürmek isterken, kâfirin tasallutuna maruz kalmamıza sebep olmuştur. İnsanlar Türk ilminden, medreselerinden bahsetmek yerine her şeyi dışarıda görmeye alışmışlar, hatta bizim bu ilim çalışmalarına engel olduğumuzu düşünmeye başlamışlardır. Hâlbuki yıllarca ondalık kesre bile ‘Türk kesri’ adı verilmiştir. Gâvurlar bu şekilde ilimle tanışmıştır. Yeni bir toprağı darü’l İslam hâline getirmek ancak adaletle ve dolayısıyla da ilimle mümkündür. Türklerin ve Mağribîlerin ilme bu denli önem verişinin ve ilimde bu kadar ilerleyebilmelerinin sebebi budur. İlim, ilme teşvik ve âlimlerin yetişmesi bu topraklarda bu şekilde ortaya çıkmıştır. Avrupa’da ortaya çıkan bilimin teşviki ise kapitalizm sayesinde olmuştur. İtalya’da temelleri atılan kapitalizm, ‘patent’ kavramını ortaya çıkarmış, bu patent sayesinde de ‘bilgi imtiyazı’ diye bir şey doğmuştur ilk kez. İcatlarının ve keşiflerinin patentini almaya başlayan bilim adamları, bilgi imtiyazını ortaya çıkarmış ve bu da bir çeşit teşvik oluşturmuş, insanlar sürekli yeni bilginin peşinde koşmuştur. Bilim Avrupa’da bu şekilde yayılabilmiştir. Bizde ise böyle bir şey asla düşünülmemiş, bilgi, mirî malı sayılmıştır. Şiir, bilgi, ilim, icat topluma aittir ve kimse bunların üzerinden herhangi bir imtiyaz elde edemez. Fakat Batılılaşmaya başladığımız andan itibaren bizde de bilgi imtiyazı ortaya çıkartılmış, bu da bizim bilimde teşvik edilmemize değil, aksine geri kalmamıza ve gâvura muhtaç hâle gelmemize sebep olmuştur.

Buradan da geçelim Yahudi İslam anlayışına.

Bu anlayış, İslam’dan bir çeşit kapitalizm çıkarabilmek içindir. İşlerini Müslümanmış gibi taksim eden bu insanlar, aslında helal-haram değil, kâr-zarar mantığıyla hareket ederler. Zenginlik düşkünüdürler. Ayetin, “Allah rızık bakımından kiminizi kiminizden üstün kıldı.” kısmını alırlar, “Oysa üstün kılınanlar, mallarını ‘arada fark kalmaz, eşit hâle geliriz.’ diye yanındakilerle paylaşmıyorlar.” kısmını atlarlar, hele ki “Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?” kısmını hiç duymamış gibi yaparlar. “İki günü bir olan ziyandadır.” hadis-i şerifini para odaklı düşünüp, “Yarın daha fazla kazanmalıyım, yoksa ziyandayım.” derler. Toprak ağalığını, hanedanlığı, hatta faizi bile helal kisvesi altına sokmaya çalışırlar. Neymiş, faiz başka şeymiş, bankanınki faiz sayılmazmış, riba denilen o değilmiş, enflasyon diye bir şey varmış.

Faiz, öylesine geniş bir kavramdır ki faize açılan kapının anahtar deliği bile Peygamberimiz, sallallahû aleyhi ve sellem tarafından kapatılmıştır. Bir insanın, sırf parası var diye lehine yapılan her fiil faize girer. Bankada açılan faizsiz vadesiz hesap, bir şekilde o bankaya kâr sağladığı için, bu kâr da faize yatırıldığı için berbat bir iştir. Osmanlı’da ya da daha önce Türklerde asırlar boyunca enflasyon diye bir şey olmamıştır. Ne zaman ki kapitülasyonlar verilmeye başlanmış, serbest piyasa düzeni, gâvur parası ve gâvur malları topraklarımıza girmeye başlamış, o andan itibaren Osmanlı’da da enflasyon baş göstermiştir. Bu yüzden faizi enflasyon kisvesi altında müspet görmeye çalışmak en iyi ihtimalle kâfire özenmek, kâfire yalakalık etmektir. Çünkü bir kâfir gibi, enflasyonun eskiden olmadığı ve aslında bu düzenin bir parçası olduğu ve bu düzeni yaşattığı gerçeğinin üzeri örtülmüş oluyor.

Bu işleri, “Herkes böyle yapıyor, ne yapalım, düzen bu.” diyerek müspet bir şeymiş gibi göstermeye çalışmak, “Arada fark kalmaz, eşit hâle geliriz.” diyen zenginlerin artmasına sebep olur. Her ne olursa olsun, bir imamın, maaşını bankadaki vadesiz hesabından çekmesi bu işi caiz kılmaz. İnsanların dubleks evlerde oturması; Allah Resûlünün, evine kat çıkan adamın selamını almadığı gerçeğini değiştirmez. Türkiye ekonomisinin inşaat ile ayakta duruyor oluşu, “Müslüman, harcadığı her şey için sevaba erer, ancak şu inşaat işi hariç.” hadis-i şerifinin sahihliğini silmez.

Peygamberimiz, “Kim bir zengine eğilir, onu yücelttiği ve elindekilere göz diktiği için kendini küçültürse, şahsiyetinin üçte ikisi ve dininin yarısı gider.” buyurmaktadır. Şimdiki düzen ise bir kişiye, o kişi sırf zengin diye, sırf parası var diye itaat etmekten ibarettir. Sistem tamamen para üzerine kuruludur. Her şey buna bağlıdır. Paran azalırsa çevrendekilerin sayısı da azalır, paran artarsa çevrendekilerin sayısı artar ve paran biterse sen de bitersin.

Ebu Zerr Mal ve Siyasetten Değil, Ebu Zerr Allah’tan Korkuyordu

Konuşmasının arasında, Ebu Zerr’in adının bu aralar sosyalizmle çokça zikredilmesi durumunu eleştirme gayesiyle bu konuya değinen bir hoca şöyle diyor: “Bu da Ebu Zerr’in, radıyallahû anh, fakir bir sahabi, zenginleşmek istemeyen, maldan ve siyasetten ürken bir sahabi olmasından kaynaklanıyor. Mizacı böyle.”

Şimdi bunu geçelim. Ve şunu soralım: Haramdan mı korkuyoruz, harama bulaşmaktan mı?

Eğer haramdan korkuyorsak, Neden? sorusunu rahatlıkla “Ben çünkü sağcıyım.” diye yanıtlayabiliriz. Eğer harama bulaşmaktan korkuyorum diyebiliyorsak, bu, Müslüman oluşumuzdandır.

Müslüman, haramdan korkmaz, aksine, haramı korkutur. Haram olan şey, harama bulaşmış olan şey ondan korkmuyorsa ortada bir sorun var demektir. Aynı şekilde Müslüman, harama bulaşmaktan korkmuyorsa burada da bir sorun var demektir. Bir Müslüman yaptıklarıyla, haram olanı korkutur, bu gayri ihtiyari bir şeydir; haram olan şeye bulaşmaktan ise korkar. Mesela zekât vermek, haram olanı ve harama bulaşmış olanı korkutur. Mal biriktirmek ise Müslümanı korkutur, çünkü Müslüman, Allah’tan korkar. Vereceği hesaptan korkar.

Bir sağcı ise haramdan korkar, haram işlemekten korkmaz. Harama bulaşmış olan, kendisini iyi hissettirir. Dünyada iyi insanların olmadığını görür ve kendisinin de aslında o kadar da kötü olmadığını düşünür. “Benim işlediklerim o kadar da büyük günahlar değilmiş.” diye geçirir içinden. Ve aynı zamanda da haram işlemekten korkmaz. Çünkü öğlen ve ikindiyi kıldığı anda, bu iki vakit arasında işlediği günahların silineceğini düşünür. Hele bir de hacca giderse bütün günahları silinecektir. Zaten bir de tövbe kapısı var. Sıkıntı yok. Tövbe eder, geçer. Çünkü mis gibi Sağcı İslam’ı vardır elinin altında.

Buradan da geçelim Solcu İslam’ına.

Bir yanda sağcının kafasındaki, haramdan korkan Ebu Zerr karakteri; diğer yanda ise Ebuzer Abuser’cılar. Yani Ebuzer suiistimalcileri, Solcu İslam’ı.

Türkiye’deki heterodoks Sünniliğin sebebini ilk başta anlattım. Bunu genelde İslami kesimden olduğunu söyleyerek tercih edenler oldu dedim. Bir de bu işin ladini kısmı var: Solcu İslam anlayışı. Esasında bunların hepsi laf ü güzaf. Türkiye’de dinci ya da laik diye bir ayrım yok. Türkiye Müslüman insanların memleketi. Fakat gel gör ki bazımız öldük, bazımız takiyeci olduk, bazımız da parayı sevdik. Bizden başka biz yok ne yazık ki.

Solcu İslam anlayışı, bilindiği üzere Ebu Zerr üzerinden konuşur. Buradan bir sosyalizm çıkarır. Kendi sol görüşündeki bütün kavramları İslam’dan bulup çıkarır. Komün hayatı der, cemaat yerine. Sakınmak der, takva yerine. “Muhammed de Kureyş’te devrim yapmıştı, devrimciydi.” der. Fakat her din gibi İslam’ın da dogmaları olduğunu filân söyler. Sözleri hep devşirme kavramlardır. Hissedemez. His eksiktir hayatında. Bir kelimeyi içerisinde duyup, o kelimenin içerisinde eriyememiştir hiçbir zaman. Bilimseldir. Tarihin diyalektik materyalizmden ibaret olduğunu filân söyler. İslam hakkında müspet şeyler söyler, “Ama,” der, “Muhammed’in de köleleri vardı.”  Buradan da tabii olarak konuyu bağladığı nokta İslamcı faşistler olacaktır. Ondan sonra gelsin Türk İntikam Tugayı’nın, gelsin Esir Türkleri Kurtarma Ordusu (ETKO)’nun yaptığı vahşetler, gelsin Madımak, gelsin dünyanın her yerindeki İslamcı faşistler. Biz de gelelim Gâvurun Aklındaki İslam’a.

Bunu anlayabilmek için Solcu İslam anlayışından buraya doğrudan geçiş yapabiliriz. Biraz Turan Dursun okuyarak bu anlayışın mensubu olabiliriz. Fakat şiir okumamalı; her ne kadar bilimsel olduğumuzu söylesek de tarih felsefesi denen naneyi umursamamalıyız. Objektif olduğumuzu söylemeli, mevzu din olunca yalnızca tek bir kaynakla yetinmeliyiz. Yine de halkı karşımıza almamalı (zira onlar gariban, cahil bırakılmışlar), onlara gerçeği anlatmalıyız. Şehit Turan Dursun’a bile tahammül edemeyen bu faşistlere karşı bu gariban halkı aydınlatmalıyız.

Gâvurun Aklındaki İslam o kadar vasat bir şeydir ki şiir bilmez, dar zihinli insanların uğraştığı bir saha olagelmiştir. Bu insanlar, nasıl Peygamberimizin hadis-i şerifleri günümüze geldiyse, aynı şekilde Ebu Cehil, Ebu Leheb gibilerinin de günümüze gelen hadislerini kullanarak argüman üretirler. Mekke’deki dokuzlu çetenin bu hadisleri, etrafta gezip dolanarak yaydıkları kara propagandadan ibarettir.

Bunların arasında ne ararsanız vardır. Atılan her türlü iftirayı ceplerine doldurur, bir yerlerde değerlendirirler. Bütün İslam tarihini bunlara göre yorumlarlar. Mesela faizin hiç de öyle bir bilinçle haram kılınmadığını söylerler. Peygamberimiz bir Yahudi’den borç almış. Bu arada tabii din filân kurup işi epeyi ilerletmiş. Sonra mesele borcu ödemeye gelince -tabii Yahudi ya borç alınan adam, faiziyle geri istiyor parasını- Peygamberimiz, “Bir dakika kardeşim, benim getirdiğim dinde faiz haram. Yasaklıyorum. Bundan sonra yok faiz maiz.” demiş.

Bu arkadaşlar kendi tüccar kafalarını Peygamber Efendimize de atfetmeye çalışırlar. “Muhammed akıllı adam. Ettehiyatü, Salli Barik gibi duaları koymuş namaza, böylelikle herkes her namazda ona dua ediyor.” diyerek, kendi ‘tüccarlıklarını’ Peygamberimizde de bulmaya çalışırlar. Bu adamlara göre Peygamberimiz, bir adamdan (bazen birkaç adamdan) eğitim almış, hitabet gücü de olduğu için, bunların hepsini halka aktararak Peygamberliğini ilan etmiştir. Öğrendiği her şeyi de kıssalara eklemiş, bazılarını da hadis olarak dile getirmiş. Hatta bazen konuları karıştırmış Peygamberimiz. Bir de küçükken çok büyük sıkıntılar çekmiş, bu yüzden de muhalif bir konum almış zaman içinde. E, bir de bakmış ki o dönemde Mekke’de putperestlerden sonra en güçlü topluluk hanifler. Tabii mantıklı olarak hanifleri kafalayarak, en başa geçme düşüncesi doğuvermiş içerisinde. Ha bir de domuz etini yasaklamış, çünkü kendisinin koyun çiftliği varmış.

Arkadaşlar, bu kadar sığ olmayın, şiir okuyun, dert edinin, aranızda selamı ve hediyeleşmeyi yayın, agâh olun. Yahudilere de paranızı kaptırmayın. Altınlarınızı da asla sisteme dâhil etmeyin. Diriliş Ertuğrul izlemeyin. Provokatörlük yapmayın. En çok ben haklıyım psikolojisine kendinizi kaptırmayın. Gâvura âşık olup, ananız babanız gâvur olmadığı için, “Onların -bu halkın- hangi inancı, değeri varsa ona zıt gitmeliyim, hep zıt yönde argümanlar bulmalıyım, bunları eleştiren ne kadar söz varsa okumalıyım.” diye düşünmeyin. Anlıyorum, Kanadalı yaşlı bir kadınla seks, göç ve miras üçlemeli bir hayat istiyorsunuz diye Peygamberimizle Hazreti Hatice anamızın ilişkisini bu doğrultuda düşünüyorsunuz. Anlıyorum, hiç arkadaşınız yok, sorunlu, asosyal, film-dizi-oyun-video manyağısınız, sisteme hep gıcık oldunuz çünkü sizin kibrinizi okşamadılar, bu yüzden de içten içe hep bir nefret beslediniz topluma diye Peygamberimizin küçüklükte yaşadığı sıkıntılar dolayısıyla muhalif olduğunu düşünmeniz gayet normal. Anlıyorum, dünyaya şöyle bir baktığınızda Batılıları görüyorsunuz hâkim olarak, onun da köklerini biraz araştırıyorsunuz ve bizim canımıza kastetmiş olan Yunanlıları görüyor (zaten bize de gıcıksınız ya, “Ulan, dünyada iyiye dair her şey onlardan çıkmış -Demokrasi, İnsan Hakları, Serbest Piyasa, laiklik.” diye düşünüyor), bu yüzden içten içe onlara imreniyorsunuz, bu yüzden de Peygamberimizin o dönemde hâkim olan kim diye bakıp hanifleri seçerek onları örgütlediğini, onların gücünü kullandığını filân düşünüyorsunuz. Anlıyorum, kibirlisiniz, bu yüzden de Peygamberimizin hep en başa geçme isteğinin olduğunu, bütün gücü elinde bulundurmak istediğini filân düşünüyorsunuz. Anlıyorum. Sizi anlıyorum. Müslümanlara gıcık oluyorsunuz. Cahil insanlar olduklarını düşünüyorsunuz. Ebu Cehil’i, bilmemkaç dil bilen, eski adı Ebu Hikmet olan bu pek ‘kültürlü’, pek ‘okumuş’ adamı deviren bir ümmi Peygambere kin besliyorsunuz. Asıl cahilin Ebu Cehil değil, Muhammed olduğunu düşünüyorsunuz. Anlıyorum sizi. Biraz şiir okuyun. Ebu Hikmet niçin Ebu Cehil oluverdi öğrenin. Ne eksikti bu adamlarda? Niçin o kadar sıkıntıların çekildiği bir döneme ‘asr-ı saadet’ adı verilmiş? Hissedin bunu. İslam ne getirdi? Niye Kur’an’ın anlattığı şeyler ta Sümerlere kadar dayanıyor? Merak etmeyin, daha bile eskiye dayanıyor. Çatalhöyük’te namazın ilk hâllerinin resmedildiği eserler bulunmuş. O da bir şey mi? Kızılderili metinlerinde bir tufan olayından söz ediliyor. Daha neler neler. Bakın, bizi Nibiru gezegeninden gelen uzaylılar yaratmış, Sümer tabletleri öyle söylüyor. O yazıyı bir Yahudi bilim adamı çözdü işte, inanmıyor musunuz? Daha neler. Biraz şiir okursanız anlayacaksınız ne yüzden bu Müslüman âlimlerin bunları görünce “Bakın, Muhammed hep buralardan araklamış, yıllar boyunca kendimizi kandırmışız.” demediklerini. Azıcık şiir okuyun. Şairlerin üsluplarını fark edecek kadar okuyun. Bir şiirle karşılaştığınızda o şiirin hangi şaire ait olduğunu anlayacak kadar şiir okuyun. İşin magaziniyle ilgilenmeyin. Şiire odaklanın. Sözün kıymetine odaklanın. Sözün hudutlarını düşünün. Söz olun, sözün içinde eriyin. Türk şairleri ile gâvur şairlerinin arasında ne fark var bunu bir düşünün. Neden Türk şairi müstesna şairdir? Anlıyorum, birinin tavsiyesiyle bir şey yapmayacak kadar onurlu ve gururlusunuz. Her şeyin iyisini kendiniz bilirsiniz. Ama bir kez olsun deneyin. “Ben zaten çok biliyorum, bir sürü şiir okudum.” demeyin. Bir şiirle denk gelince o şiirin şairinin Türk mü gâvur mu olduğunu ayırt edebilene kadar sürdürün bu işi. Toplum tü kaka değil. Toplum mal değil, salak değil. Halk bir avuç tacizci, tecavüzcü, mankafa orospu çocuğundan oluşmuyor. Bu tip adamların bu kadar yayılmasının tek sebebi, bu adamların cezasını kesecek bir hukukun bu topraklara gelmesiyle ilk kendi kellelerinin gideceğini bilen siyasetçiler ve aydınlardır. Bu millet şair millettir. Neyin ne olduğunu bilir, merak etmeyin. Bu milletin şairliğini, çiçeklere verdiği isimlerden bile anlayabilirsiniz: ana kokusu, buhurumeryem, cemali güzel, cam gülü, ağlayan gelin, hüsnüyusuf, küsme çiçeği, küstüm çiçeği, müşgülüm, öksüzoğlan, saffetiderûn.

Kardeşim, şiir yetim insanı pisliğin içine batmaktan kurtarır. Ahiret, insanı insan yapan şeydir. Allah’a inanabilmek için kendinin inanılır bir insan olup olmadığına bak. Allah’ın rızasını alabilmek için önce sen ondan razı ol. Paradan gayri değerlerin olsun hayatta. İnancını temsil et. İnancının vücut bulmuş hâli ol.

İslam o kadar vahşi bir şey olsaydı bu halk ona bel bağlamazdı merak etme. Kendini bu kadar akıllı görüp de başka insanları aptal görmeye kalkma. Davranışlarını sorgula, o bile sana yeter. Kendi ayıbını görebilen insanın başka insanların ayıbına bakmaya vakti olmazmış.

İslami Bir Vicdanla Yıkılmak İstenen İslam

Şu anda Türkiye’de İslam, İslami bir vicdan ile yıkılmak isteniyor. Ladini kesim; insan hakları, katliamlar, ataerkil düzen, hayasızlıklar falan filân diyerek Müslümanları şüpheye düşürmek istiyor. Dinci kesim ise devlet, kıl, tüy, inançsızlar falan filân diyerek bunu yapıyor.

avr.png
Bir İngiliz tüccar, Hintli
bir kadına kendini taşıtırken

Gâvur ciddi manada insan değilken -maymunlar gibi ağaçlarda dolaşırken, pisliklerini camdan aşağıya atarken, insan eti yerken, yıkanmazken, mikrop içerisinde yaşayıp giderken- adam olabilmek için dönüp Müslümanları araştırmaya başladı. O dönemlerde Müslümanlar edebiyat, müzik, sanat yapıyor; binlerce âlim yetiştiriyor; halk kütüphaneleri açıyordu. Bir de bunun üzerine Müslümanlara karşı sürekli yenildikleri için dinde reform yapmak zorunda kaldılar. Martin Luther King, Papa’yı ve Türkleri hedef göstererek bu reformu gerçekleştirebildi. Fakat buna da gâvurluklarını bulaştırdıkları için Tapınak Şövalyeleri işe el attı ve buradan da Protestanlık doğdu. Hâkimiyeti ele geçiren bu adamlar, yapılan her işi kendi menfaatlerine göre şekillendirdiler. Yalnızca kendi menfaatleri için olan bilim ve sanatı desteklediler. Bu şekilde ‘Aydınlanma Çağı’ dedikleri olayı yaşadılar. Yine de Türk baskısı altında kalan Avrupa, korsanları eliyle coğrafi keşifler yapmaya başladı, bu şekilde de Amerika kıtasına ulaştılar. (Bizlere sunulan, o asırlardaki bilim adamlarının, kâşiflerin, mucitlerin, filozofların, edebiyatçıların büyük çoğunluğu alçak tiplerdir. Ya ülkesindeki on zenginden biridir ya hırsız, korsan, katil, tecavüzcü falan filândır.)

Türk baskısı yüzünden Erasmus, halkına, Avrupa’yı Türklere bırakıp Amerika’ya kaçmayı önermiştir. Bir süre sonra da Avrupa’nın bütün katilleri, soyguncuları, korsanları ve özellikle de Protestanlar Amerika’ya göç etmiştir. Bu arada Fransız İhtilali ile birlikte hâkimiyeti eline alan burjuva, sürekli olarak halkın sırtına binmiş, 4-5 yaşındaki çocukları bile çalıştırmaya başlamıştır. Üretim daha da artsın diye Sanayi Devrimini yaşayan Avrupa, halkı daha fazla çalıştırmış, bir yandan da çevresindeki ülkeleri pazar hâline getirmiştir. Fakat esas zenginliklerini köle ticaretiyle sağlamışlardır. Türkleri yenebilmek için her türlü gâvurluğu yapan bu adamlar, ancak bu sayede Türklere alternatif bir düzen yaratabilmişlerdir. Oryantalistlerin İslam’ı incelemesiyle, Endülüs’ten kalan 30 kitapla ve Türklerin kurduğu düzenin bizzat gözlem yapılıp araştırılmasıyla sahip oldukları bilgi ile ancak bir halt edebilen Avrupa; reformunu, rönesansını, sanayi devrimini bu şekilde gerçekleştirebilmiştir. Bütün bu günahlardan sonra dönüp kendilerine bir kültür yaratma düşüncesi hasıl olmuş, köklerini ancak Roma’ya dayandırabilmişlerdir. Hiçbir zaman doymayan bu insanlar, daha fazla kazanabilmek için bu kez de bilimi kullanmışlar, bu sayede de ırkçılığı öne çıkarmışlardır. Bu sayede kendini üstün gören bu adamlar, Afrikalılara kendilerini sırtlarında taşıtmışlar, onların bütün topraklarını sömürmüşlerdir. Meselenin artık katlanılmaz bir boyuta geldiğini gördükten sonra da İnsan Hakları, Demokrasi, Serbest Piyasa kavramlarını, diğer ülkelere ve halklara siyasi bir baskı aracı olarak kullanabilmek için ortaya atmışlardır. Bir medeniyet yarattığını düşünen bu ‘barbar’ Batılı, ayakta kalabilmek ve kendi kültürünü diğer kültürlerin üzerinde görebilmek için öncelikle ve özellikle İslam’a saldırmayı şiar edinmiştir. Oryantalistler, Ebu Cehil, Ebu Leheb gibilerinin hadislerini gün yüzüne çıkartmış ve bunlar üzerinden İslam’a eleştiriler yapmışlardır. Kadını insan olarak görmeyen bu zavallılar, Kadın Hakları diyerek, İslam’da kadının hakkının olmadığını; İslam’ın çağdışı olduğunu; Batıda dikilen her taşı kölelerin sırtından elde eden bu mahluklar, İslam’da köleliğin had safhada olduğunu, Muhammed’in de köle sahibi olduğunu; her türlü cinsî sapıklıkları olan bu herifler, Peygamberimizin bir sapık olduğunu filân söyleyip durmuştur.

Mekke’deki dokuzlu çetenin hadislerini gün yüzüne çıkarıp yayan bu adamlar, artık işlerini kendi elleriyle yürütmeyi bırakmış, dünyanın her yerinde insanlara bayilikler vermiştir. Her ülkeden, önce aydın devşirmiş, sonra bu insanları kendi kafa yapısına göre yetiştirmiş, bu aydınlar da ülkelerine döndüklerinde bu hadisleri tekrar etmeye devam etmiştir. Artık bir süre sonra da nesiller arasında bu ‘bayiler’ kendi kendine belirmiş, Batı el atmadan Batı’nın fikirleriyle konuşan aydınlar yetişmiştir. Batılı kavramların ve Batılı grupların bayiliklerini üstlenerek globalizmi canlı tutmaya çalışır bu bayiler. Olan yine halka olur. Bir Facebook sayfası ile ideoloji seçen, bir Youtube videosuyla dininden vazgeçen günümüz gençliği, garip garip sıfatlarla kendisini ifade etmeye başlar, Türkçü, deist, ateist, komünist, materyalist falan filân olur ve halktan, asli değerlerden koparak, insanca bir yaşam sürmekten çok uzaklaşır. Bir yandan da oradan buradan duydukları, okudukları ‘gerçeğin üzerini örten’ dokuzlu çetenin hadislerini ve Oryantalistlerin yorumlarını dillendirir dururlar.

Gâvurun sözlerini tekellüm eden bu ladini kesim, İslami bir vicdan ile -ki bu vicdan tamamen yapmacıktır- İslam’ı eleştirmeye kalkar. Kadın hakları, insan hakları, işçi hakları, hayvan hakları falan filânın peşine düşerler. Hak davasının bu kadar ön plana çıkartılmasının ana sebebi, insanlara sorumluluklarını unutturmaktır. Sorumluluklarını bir kenara koyan bir insan artık rahatlıkla dini eleştirebilir, her şeyi eleştirebilir. Çünkü onu sorumluluk sahibi kılan bir değer yoktur artık. Kadının kadın olarak, erkeğin erkek olarak sorumluluğunu yerine getirmediği bir ortamda biri çıkıp, “Kur’an erkeklere, karılarınızı dövün diyor.” gibi dangalakça bir laf edebilir. Bir kadın, kadın olmadan hak sahibi olamaz. Bir Kürt, Kürt olmadan hak sahibi olamaz. Aynı şeyi başka şeyler için de söyleyebiliriz. Eğer Kürt, Türkiye’deki, kendi vatanındaki kilometrelerce ormanı yakan bir örgüte destek veriyorsa, o kişi herhangi bir hak iddia edemez. Ancak sorumluluklarını yerine getiren bir insan hak sahibi olabilir. Aksi takdirde o kişinin hakları kısıtlanır. Çünkü eğer bu yapılmazsa, bu hakları kâfirlik için kullanacak, etrafına zarar verecektir, insanların hakkına girecektir.

Hak davasının olduğu yerde sevgisizlik olur. Banka dükkânının olduğu yerde aşksızlık vardır. Ülkemizde sürekli olarak hak davası güdülmüş, bu da -bütün Batı ülkelerinde asırlardır var olan- mağdurlar ve mağrurlar taifesini yaratmıştır. İnsanlar baktılar ki mağduriyet prim yapıyor, hemen başladılar yakarmaya. Ülkenin Kürt’ü, Türk’ü, Sünnisi, Alevisi, Yezidisi, Zaza’sı, Laz’ı, Çerkez’i, Arnavut’u, herkes mağdur. Kürtler o kadar mağdur ki dünya çapında biliniyor bu mağduriyetleri. Birkaç yıl önce, Anadolu’da yaşayan Kürt Kaplanının neslinin tükeneceği haberini okumuştum. Yani Kürtlerin kaplanı bile mağdur. Hatta Kürtlerin böreği bile mağdur. Kurt böreği olduğu söyleniyor çünkü. O bile alınacak adamların elinden. Herkesin anası ağlıyor memlekette.

Müslümanlar mı? Onların hâli hepimizin malumu. İstanbul Belediye Başkanı iken Başbakan, sonra Cumhurbaşkanı, şimdi de Başkan oldu ama hâlâ mağdur. Yani bizim mağrurlarımız dahi mağdur. Bakın, dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey göremezsiniz.

Solcularımız? Onlar zaten yıllardır mağdur. TİT, ETKO falan filân diye katlettiler adamları yıllarca. Madımak’ta yakıldılar. Selahattin Demirtaş içeride. CHP yüzde 25’i geçemiyor. Adamlar halktan destek almaya çalışıyor, bakıyorlar ki halk Müslümanken bunlara prim vermiyor. O hâlde halkın Müslümanlıktan vazgeçmesi, aydınlanması gerek. Bir yandan da bakıyorlar ki bu adamlar da -Müslümanlar da- mağdur, o hâlde bu adamların mağdurluğunu da eleştirmeli. Mağrurlarımız mağdur. Mağdurlarımız, diğer mağdurları eleştiriyor ve aslında onların değil, gerçek mağdurların kendileri olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Bunu yapabilmek için 1400 yıldır filân mağdur olması gerek. Bu çok büyük bir sayı. Eğer bunu başarırsa hiç kimse ondan daha mağdur olamaz. O hâlde bakıyor dokuzlu çetenin kaynaklarına ve duygusal bir kitap yazıyor. Müslümanlar şöyle zalim, böyle tükaka diye anlatıyor. Benî Kurayza mı dersin, köleler, cariyeler mi dersin, biçare yetim kızlara tecavüz mü dersin, kafa kesmeler mi dersin, zavallı aile reisleri mi dersin, sürüyle. Hollywood prodüksiyonu bile bu kadar etkili anlatamazdı bu meseleleri. Allah’tan o zaman Hollywood yokmuş. Zaten bu Allah’ın belası Müslümanlardan bütün dünya nefret ediyor. Amerikalısı da İngiliz’i de Japon’u da. Daha buradan belli bunların ne mal olduğu. Bunların mağduriyeti filân hikâye. Zamanında onca insanın canını yakmışlar, hak ediyorlar. Asıl mağdur biziz. Hepimiz Benî Kurayzayız. Hepimiz Ermeniyiz.

Neyse. Çok ileri gitmeyelim. Sonra bu sözlerimi bir yerlere olduğu gibi yazarlar, ondan sonra da “KvL ateist mi, Alevi mi, Sünni mi? Edip Yüksel’i takip ediyor mu? Turan Dursuncu musunuz acaba? Hangi şehrin direnişisiniz, Dersim mi? İsmailîlik hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunlar İhsan Eliaçıkçı değil miydi beyler, niye onu eleştirmişler?” filân deniyor.

Neyse beyler, dünyada olan dünyada kalır. Birbirimizi Allah’a ispiyonlamak yok. Burada muhafazakâr, konservatif, mütedeyyin, İslamcı, Ak Partili, Tayyipçi, sağcı, solcu, ateist, deist, kapitalist filânız, ahirette sakın Allah’a söylemeyin bunu. Aramızda kalacak. Aman diyeyim, yakarsınız hepimizi vallahi.

Allah aşkına, tüm bu şeylere sebep olan şey ne? Ne yüzden bu kadar farklı yorum çıktı ortaya? Asıl önemlisi, niye kimse bu şeylerin saçmalığından bahsetmiyor? Neden asalaklaştık? Neden sağcı olduk? Neden adımızı, kimliğimizi, aidiyetimizi, mesuliyetimizi unuttuk? Niçin her ödevi son günde yetiştiriyor, her sınava son anda çalışıyoruz? Niye sermayeye hizmet eden adamlara oy veriyoruz? Niye helale haram karıştırdık? Niye bir Allah’ın kulu yok bize hakiykâti anlatan? Niye bir tek yaşayan aydınımız yok? Niye Kur’an’dan hiçbir şey anlamaz hâle geldik? Niye aşksızız? Niye namazlarımızda bile huşu yok? Niye donuk, hissiz bir nesil olduk?

Ben bunları düşünüyorum. Kendimce birtakım cevaplara da ulaştım diyebilirim. Başka bir şey gelmiyor aklıma. Onları size de aktarmalıyım. Eğer sizin de cevaplarınız varsa söyleyin. Hem bize söyleyin hem de etrafınızda aynı endişeleri taşıyan diğer kimselere. Yoldaş edinin. Mağdur olduğunu söyleyen hiç kimse hak söz söyleyemez. Hayatınız boyunca sakın yakınmayın, mağdur edebiyatı yapmayın. Her zaman başınız dik olsun. Geçmişinizi, geleceğinizi, ömrünüzü, ölümü, dünya hayatını, dünya malını kendinize put yapmayın. Bunlardan birer ağlama duvarı inşa etmeyin. Bunları kullanarak günah çıkartmayın. Dik başlı olun. Razı olun. O haklı bu haksız diye konuşmayın sürekli. Bir işi yapacaksanız gönülsüz yapmayın. Yoksa başı dik bir milletken, asalak, salya sümük bir millet hâline geliriz. Benim böyle konuştuğuma da bakmayın. Bir Türk, böyle benim gibi konuşan insanlara prim vermez. Kendi bilir ne yapacağını. O yüzden okula gitmeyin.

Her neyse.

Neden bu hâldeyiz? Benim ulaştığım cevaplar şöyle:

Birincisi, asırlardır tepeden inme yapılan ‘reformlar’ ve aydınlar.

İkincisi, harplerde şehit olan gerçek Türkler.

Üçüncüsü, Türkiye İslam ülkesi olduğu vakit, burayı terk etmemek için Müslüman olarak kimliğini gizlemek zorunda kalan gâvurlar, kriptolar.

Artık bunları anlatmak da başka yazıya kaldı.

Selametle.

istiklal.png

08 – Bile Bile Diş Bile Biledim

on beş kere açtı göğsünü
on beş kere örtüldü.
onbeşlerin hepsi
bir komünist gibi öldü

TÜRK MÜSÜN GÂVUR MU / BÖYLE SUAL OLUR MU

Hazreti Peygamber Hendek Savaşı sırasında bir Türk çadırı kurmuş ve bu çadırda kalmıştır.

Yine bir Ramazan ayında bir Türk çadırında itikafa girmiştir.

Bir gün ashabı, Hazreti Peygambere “Mevali nedir ya Resulallah?” diye sormuş, Hazreti Peygamber de “Onlar sizin azatlılarınızdır. Yani Faris yönünden gelecek olan bir kavimdir ki şöyle diyecekler: ‘Ey Araplar, siz fazla taassuba kaçtınız.’ Siz bunlara gereği gibi hak tanımazsınız. Sizinle hiç kimse birlik kurmayacaktır.” buyurmuştur. Mevali olan, yani Arapların azatlısı olan birçok kavim var. Fakat burada Peygamber Efendimiz Faris yönünden gelen bir kavme işaret ediyor. Burada Horasan tarafları mühim.

Tebliğe başladığı sıralarda, inanmayan bir grup, Peygamberimizi Akhun topraklarına, Horasan civarına sürmek istemiştir. Bunun üzerine Peygamber Efendimizin amcası müşriklere cevaben yazdığı şiirde şöyle demektedir: “İşleri karma karışık etmeden ne Mekke’yi terk ne de buralardan Türk yurtlarına göçüp gideceğiz.”

Yezid’in adamları hazreti Hüseyin’i Kerbelâ’da muhasara altına aldığında, Hüseyin radiallahû anh, Yezid’in adamlarından Ömer bin Saad’a şöyle demiştir: “Ey Ömer, benim için üç şıktan birini seç; ya beni bırakırsın geldiğim gibi geri dönerim ya Yezid’e emniyetle gitmemi sağlarsın, elimi onun elinin üstüne koyarım ya da Türk yurtlarına çekip gitmeme müsaade edersin. Orada kalır ve ölünceye kadar cihat ederim.”

Hazreti Peygamberden önce Orta Asya’da Horasan civarında ve diğer birkaç coğrafyada töreye bağlılıklarından ötürü kendilerine ‘Török’ denen insanlar vardı. Bu Törökler, Hazreti Peygamberden önceki peygamberlerin şeriatlarından haberdardılar ve bir ‘şey’le karşılaştıklarında o şey töreye uygun mu değil mi (haram mı helal mi) diye bakıyorlardı.

Kur’an nazil olduktan ve Hazreti Peygamber Kur’an’ı tebliğ ettikten sonra Törökler ve Orta Asya’da bulunan diğer topluluklar, İslam’la tanışarak Müslüman olmaya başlamıştır. Arapça’da ö harfinin olmayışından ötürü ve Kur’an ile ortaya çıkan sarf ve nahiv sayesinde Török ismi de Türk şeklini almış ve bu sayede bu topluluklar artık Türk olarak anılmaya başlanmıştır. Göçebe bir topluluk olduklarından, basit düşünen, saf, sade konuşan ve töreye uyan (helal mi haram mı?) bu insanların haricindeki kimseler, Müslüman olmadıkları için başka isimlerle anılagelmişlerdir. Türk, dini tanıyan manasında kullanıldığı için, Tat (Tatar), dini hiç tanımayan; Kalmuk, kalan, yani dini seçmeyen, eskide kalan; Türkmen, Türk’e benzeyen manalarında kullanılagelmiştir. Yani bir topluluk ne kadar Müslüman olabilmişse o kadar Türk olmuştur. Doğuştan yahut kültürle oluşan bir şey değil bu. Tamamen insanın tercihiyle alakalı. Moğollar Müslüman olunca onlara Türk denmiş, Müslüman olmayanlarına ise Tatar denmiştir. Yani Müslüman olduysa, dini tanıyan; olmadıysa, dini hiç tanımayan olarak adlandırılmışlar, yaptığı tercih neticesinde layık oldukları isimle anılmışlardır.

Bu Türklerde esas olan şey töredir, adalettir. “Akıykatsız ataga / Han da bolso calınba / Ölüp ketsin öz kızı / Ümüt kılıp taarınba”, yani “Adaletsiz babaya / Han da olsa yalvarma / Ölürse ölsün öz kızı / Umut edip darılma” denmektedir bir Kırgız efsanesinde. Akıykat, yani hakikat, Kur’an’dan alınmış bir kelimedir ve adalet manasında kullanılır. Bu Orta Asya kavimleri Kur’an ile ne kadar münasebettar olabildiyse o kadar Türk olmuştur. Peki Orta Asya’ya nereden yayıldı Kur’an? Nasıl yayıldı da oradaki kavimlerin dilleri, kültürleri, her şeyi, Kur’an-ı Kerim’le şekillendi?

Resulü Ekrem’in soyu, hazreti Ali’nin, Hasan ve Hüseyin’in şehit edilmesinden sonraları Horasan’a göçmeye başladı. Esas büyük göç ise 300’lü yıllarda oldu. Orada insan yetiştirmeye başladılar. Daha sonra Moğolların istilalarıyla birlikte bu insanlar Anadolu’ya göçmüşlerdir. Bu bakımdan Resulü Ekrem’in ilmi, hazreti Ali yoluyla Horasan erenlerine, oradan Rum abdallarına ve Anadolu dervişlerine intikal etmiştir. Türklük bununla vücut bulmuştur. Bu yolu takip ettiği, Kur’an’a bağlı kaldığı, takvadan ödünç vermediği nispette Hazreti Peygamberin vârisi olmuşlar, o nispette Allah onları aziz kılmıştır. İslam’la müşerref olmayan, dinden imandan nasibini almamış kimselere ise hiçbir zaman Türk denmemiştir.

Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügatüt Türk’te şöyle der: “Geldi bana gâvur bir tat, hemen vurdum öldürdüm, parçaladım onun etin, kurda kuşa yem kıldım.” İşte bunu diyebilen adam Türk’tür.

Bizlerin, kendilerine hiçbir zaman Göktürk dememiş insanlara, “Göktürk” dememizin; Gagavuzlara “Gök Oğuz”; Hazarlara da Türk dememizin bir sebebi var muhakkak. Bize bunları söyleten Türkolojidir. Dinden, yani tercihten bağımsız, tamamen soya sopa dayalı bir Türklük ancak bu şekilde bize kabul ettirilebilirdi. Çünkü gâvur, işlerini böyle yürütüyor. Onu vurup öldürecek imanı olmayan bizler de kabulleniveriyoruz.

Firengistan’ı seyran eylemeye inen Karac’oğlan, onlar hakkında “Akılları yoktur küfre uyarlar / İmanları yoktur cana kıyarlar” diyor. “Gâvurun aklı olsa Türk olurdu.” diyoruz biz de. Ama sonra bazılarımız onun dediğini yapıyor, onun söylediğine inanıyor. Müslüman olmadan şahsiyet kazandığına inandığımız atalarımız var artık.

Bizler şahsiyetimizi şiir ve musiki ile kazandık. Türk şiiri ve Türk musikisi. Yunus’un açtığı yoldan ilerleyen şiirimiz, Farslardan çok daha üstün bir noktaya geldi. Tarihte kafiyeli şiirin ilk örnekleri Farsçada görülmüşken, kafiyenin yanında ek olarak ilk redifli şiirler Türkçeden neşet etti. Yine aynı şekilde Itrî’nin açtığı yoldan ilerleyen musikimiz, dünyadaki sistemli iki musikiden biri oldu: Batı musikisi ve Türk musikisi. Buradan bakıldığında, şiirimiz de musikimiz de Horasan Erenlerinin, dolayısıyla da Hazreti Peygamber soyunun yetiştirdiği kimselerin, fütüvvet ehli insanların tesiriyle kurulmuştur. Onlardan önce ne bir Türk şiiri ne de musikisi var.

Bizim şiirimiz de musikimiz de ‘aşk’ üzerine kurulmuştur. Bu meseleyi bir dahaki yazıda daha etraflıca işleyeceğim. Şiirimizin muhteviyatını oluşturan bu ‘aşk’ ile ilgili şimdilik birkaç şey söyleyelim. Eskiden hakiki aşka ulaşmanın yolunun mecazi aşktan geçtiği düşünülüyor, bu yüzden de âşık olana hürmet ediliyordu. Âşıklara saygısızlık olmazdı. İmrenilirdi. Zira aşk, riyasızlık demektir. “İlim, müminin yitik malıdır. Nerede bulursa alır.” ve “İnsanların ilk kaybedeceği ilim haşyettir.” buyuruyor Allah Resulü. İlim, aşkla yapılan bir şeydir. Aşksız yapılan işe ilim; hissini, aşkını kaybeden kimseye de âlim diyemeyiz bu yüzden. İnsanların kaybedeceği ilk ilim olan haşyet ancak aşkla kazanılan bir şeydir. Haşyet ise riyanın panzehridir. İnsanlar ancak bu şekilde riyadan kurtulabilir. Bu yüzden bütün bir divan şiiri, bir kişinin güzelliğini över ve bu yüzden riyakâr sofuları, rindleri çıldırtırdı. ‘Ben Çünkü Solcuyum’cuların iddia ettiği gibi, Avni’nin, Ömer Hayyam’ın ateist filân oluşundan değil.

Bu şairler, âşık olduğu, huşu bulduğu, riyadan arındığı için hiçbir zaman kimse ile uzlaşmazdı. Aşk onları uzlaşılmaz kılıyordu. Zekâtın miktarını sorduklarında Hazreti Ali söyle cevap veriyor: “Size kırkta birdir. Bize ise tüm malımızladır, bir de üstüne kellemizledir.” İşte hazreti Ali’nin, kellesini verdirecek kadar kuvvetli uzlaşılmazlığı, haşyetinden yani aşkından gelmektedir. Aşk, onun bu yola baş koymasını sağlamıştır. Bu yüzden onun yolundan giden ‘müstesna şairlerimiz’, aşk ile bir şiir inşa etmişlerdi. Halkın uzlaşmayışı daha avamcaydı fakat daha kat’iydi. Halk, Türk olduğu için, Töreye bağlı olduğu için, bir şey ile yüz yüze geldiğinde o şeyin haram mı helal mi olduğunu düşünür, eğer haramsa kat’iyyen o şeye bulaşmazdı. Bu yüzden yıllarca ne Kapitalizm ne İnsan Hakları ne de Demokrasiye karşı müspet bir tavır takınmışlardır.

Türklerin arasında, şimdinin tabiri ile ‘otoriter’ bir düzen vardı. Ahi babalarına, şeyhlere, dervişlere, onlara karşı duyulan aşktan dolayı itaat ediliyordu. Tabii böyle şeyler söylenince insanların aklına ‘Gâvurun Aklındaki İslam’ gibi, bir Hollywood filmi yahut Show TV haberi gibi sahneler geliyordur. Sakallı, pislik, yağlı, cübbeli, el etek öptüren bir şeyh tipi; karşısında da bir avuç salak, uyuşmuş aptal sürüsü; şeyh, bunları sömürdükçe sömürüyor, paraları cukkalıyor, halk sefil oluyor, şeyh sefa içinde yaşayıp gidiyor. Bizim böyle şeyler düşünmemizin bir sebebi var elbet: Amerikan çizgi filmleri, kovboy filmleri ve de fazlaca televizyon izleyişimiz. Bunlarla yapılan propagandalar, insanı tanınmaz hâle getiriyor. Bunları izledikçe güvensiz, ümitsiz, Allah’ın belası tipler oluyoruz. Tanınmaz hâle gelen insan, insanı tanımaz hâle geliyor. Babasını dahi tanıyamaz hâle geliyor. Hâlbuki bir Türk, asla boyun eğmez. Hele ki pis işler yapan kimselere hiç boyun eğmez. Çünkü dinden çıkması gerekir bunu yapabilmesi için. Halkı geç, şeyh de asla bir sömürü düzeni yaratmaz. Türkler arasında sömürü düzenini yaratan 16’ıncı asırda Osmanlı olmuştur. Her neyse.

Türklerin arasındaki bu ‘otoriter’ düzen, halkın Ahi babalarına filân itaat etmesini sağlıyordu. Bir yandan da kendi aralarında menfaat peşine düşmüyorlardı. Çünkü Peygamberimiz, “Sizden biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz.” buyuruyor. Parantez içine bakmayın. Bu çok ciddi bir mesele. Yapılan hiçbir şey ‘bireysel çıkarlar’ falan filân için yapılamaz. Bu iş şimdi bize basit geliyor olabilir, İslam’ı dinlerden bir din; dini de Allah’la kul arasında, hayatta hiçbir karşılığı olmayan soyut bir şey olarak düşündüğümüz için bu böyle. Ama o zamanın insanında böyle bir anlayış yoktu. Halk, alt tabaka, avam asla böyle düşünmez. Müslümanlığı tek şerefli olma imkânı sayar. Günah işlerse bunun pişmanlığını yaşar. Arsızlık yoktur. İnsan utanmadıktan sonra her haltı yer. Yiyor da nitekim. Fakat o dönemin insanında böyle bir şey yok. Şu anda da büyük bir kesimde yok.

İşte bu anlayış, halkı uzlaşılmaz kılıyordu. Osmanlı bu yüzden ona ‘Etrak-ı biidrak’, gâvursa bu yüzden ‘Unspeakable Turk’ diyordu. Hıristiyan ve Yahudilerde ise böyle bir durum yok. Onlar sürekli olarak bir uzlaşma alanı temin etmeye çalışır. İnsan Hakları, Demokrasi, Kapitalizm bunun üç temel örneğidir. Bu yüzden tasavvuftan bir dünya dini yaratmaya çalışıyorlar. 200 liramızın arkasında bu yüzden “Sevelim, sevilelim.” yazıyor. Bu yüzden başımıza her zaman ‘uzlaşılabilir’ tipte adamları getirdiler 16. asırdan itibaren.

Peki, bu uzlaşmacılığın altında ne yatıyor? Niçin ‘respect’ kelimesi pek revaçta?

Bunlar birbirlerinin başarısızlığıyla başarılı olan insanlar. Yani ancak arkadaşını satarsan başarı elde edebiliyorsun. Sınıf arkadaşınla yarışıp onu alt edebilirsen ancak o işte çalışabilirsin. İş arkadaşlarının arasından sıyrılman, onlara kazık atman lazım terfi yahut zam alabilmen için, hatta bir iş sahibi olabilmen için. Eğer bunu yapmazsan onlar sana aynısını yapacak. Eğer onların içlerindeki azınlıkları kışkırtmazsan onlar sendekileri kışkırtacak. Sistem bu. Adamlardan neşet eden düzen bu. Bu yüzden kafaları bir tek kâr-zarara çalışıyor. Çünkü bir tek bu dünya var. Öbür dünya diye, adalet diye, din günü diye bir şey yok. Ahiret inancı yok. Ahiret, insanı diri tutar. Öyle birilerinin iddia ettiği gibi kişiyi tembelleştirmez. Ahiret inancı olmayan insan için her yol mübahtır. Tabii eğer gücü varsa. Yoksa ‘ateyiştim ama iyiyim, bakın göyüyoyşunuj.” diye ortalıkta gezen tiplerdendir. Ahiret demek, bir milyon kişiyi öldüren bir diktatörün (bir milyon cana karşı bir can ile kısas yapılması adaleti sağlayamayacağından) ahirette Allah tarafından en adil cezaya çarptırılması demektir. Fakat ahiretsiz bir insan, bunun asla olmayacağını, bu sözlerin eskilerin masalları olduğunu söyler. Gâvur bu yüzden gâvurdur. Firavunlaşan bir kimseyi bu yüzden Firavun’un yöntemleriyle öldürürler. Öldüreni öldürürler. “If somebody kill my son, that mean somebody gettin’ killed.

Gâvur ahiretsiz olduğu için birilerine kazık atarak para kazanmayı tabii karşılar. Para dediğimiz şey borçtan ibarettir. Şu an dünyada 1 milyar dolar para varsa, 600 milyar dolar borç var. Yani para bütün borçları kapamaya yetmiyor. Ortada hiçbir zaman ödenemeyecek borçlar var. Bu yüzden herkes kurtulamayacak bu borçlardan. Arada kurtulanlar olacak yalnızca. İşte o kurtulan ben olayım diye komşusuna kazık atıyor adam. İşte tam da bu yüzden ‘respect’ kelimesine ihtiyaçları oluyor. Eğer saygıyı ön plana çıkartmazsa kendisi saygı göremeyecek çünkü. Eğer sevelim sevilelim demezse ilk başta kendisinin ipi çekilecek. Bu yüzden televizyonda iyiliği, hayırlı şeyleri savunduğunu gördüğünüz herkes, o hayırlı şeyden kâr sağlayan kimsedir. Ve aslında o hayırlı şey gerçek manada uygulanmış olsa ilk başta kendisine zarar verecektir. Mesela İslam’ı savunan adamlara bir bakın. Bunlar, şeriat geldiğinde, bırakın kolunun kesilmesini, kellesi uçacak ilk insanlardır. Aynı şekilde bakın sosyalizmi savunanlara. Sosyalist bir düzen geldiğinde ilk kendisi cezalandırılacak tipler bunlar, toprak ağası falan filân. Yine bakın milliyetçiliği savunanlara. Milliyetçi bir devlet kurulsa ilk olarak bunlar vatan hainliğinden müebbet yer. Kayı Boyu diye ortalıkta gezen tiplere bir bakın. Neredeyse hepsi, Osmanlı düzeni geldiğinde ilk başta idam edilecek kimseler. Eğer bu adamları, bu kavramları savunması için ön plana çıkartmazsan, bu kavramlar halkta gerçek manasını bulur ve bir ümit olarak yeniden doğar. Mühim olan şey ideoloji değildir bu noktada. Mühim olan, halktaki ümidin yeşermesi, gayretin artması, tembelliğin yok olmasıdır. Bu da ilk başta ‘sevelim, sevilelim’ diyen tiplerin idamıyla başlayacak bir şeydir. O yüzden bu uzlaşma alanı her zaman güçlünün işine yarar.

“Düşmanın silahıyla silahlanın.” diye uydurulan, hadis diye ortaya atılan bir devlet istihbaratı var, çok meşhur. Bu söz, Kur’an’a tamamıyla zıt. Uzlaşmacılığın daniskası. Müslümanlar düşmanın değil, dostun silahıyla silahlanır. Dostun imanını arkasına alarak savaşır. Aksini söyleyenler, bize, elimizdeki silahı attırıp düşmanın kullandığı silahtan satmak ve kendini meşrulaştırmak için söylüyor. Kâfirle uzlaşmak diye bir şey olamaz. Onları dost edinmemek demek, onların itikatlarını, dolayısıyla da davranışlarını devşirmemek, onlara benzememek demektir. Kapitalizm, İnsan Hakları, Demokrasi bizi onlara benzetir. Çünkü bir uzlaşma sahası elde ederler. Bu saha da seni yavaş yavaş onlara benzetir, teslim olursun. Hâlbuki bir Müslüman ancak ve ancak Allah’a teslim olur. İşte bu teslimiyet de onu uzlaşılmaz kılar. Onu ‘etrakı biidrak’, ‘Unspeakable Turk’ yapar. Yani bir insan Müslüman olmakla, kâfirle uzlaşma sahası elde etmeyeceğini, yalnız Allah’tan bir emniyet sahası dilediğini belirtmiş olur. Yoksa, akılları olmayan, küfre uyan kâfirlere benzersin. Bu yüzden biz onların silahıyla silahlanamayız. Yıllarca bize kendi silahlarımızı attırmaya çalıştılar. Şimdi de kendi silahlarını satmak için uğraşıyorlar. Yarattıkları borç düzeni ile aramızdan toprak ağaları, kodamanlar yaratmaya çalışıyor; hiçbir mahallede yoksul kalmasın diye uğraşmak yerine her mahalleden bir milyoner çıksın diye çabalıyorlar. Bunu da kapitalistçe bir rekabeti çocuklarımıza aşılayarak yapıyorlar (Bakınız: Koç ailesi, Marshall Yardımlarından aldığı paranın en son taksitini 2005’te ödemiş).

Biz yanımızdaki başarılı olursa başarılı olabiliriz ancak. O kötüyse bizim iyi olma ihtimalimiz yok. İnancımız bu. Kendimiz için istediğimizi din kardeşimiz için de istediğimiz takdirde muvaffak olabiliriz. Bu yüzden bizden gâvur düzeni çıkmaz. Çünkü bizde gâvurun inancı yok. Gâvurun bir ahireti yok. Bu yüzden onlar kendi inançlarını eleştirmeden bir yere gelemezler. İyi bir iş yapabilmek için önce kendilerini, kendi inançlarını eleştirmeleri gerekir. Avrupalılar ilerleyebilmek, yol kat edebilmek için, dinlerini ayaklar altına almak, kiliseye karşı savaşmak zorundaydı. Başka bir şansı yoktu Avrupa’nın. En nihayetinde bunu da yaptı. Fakat asla o görüşlerini ve yozlaşmışlıklarını terk edemediler. Gâvur hep gâvur kaldı. Çünkü inancı hiç değişmedi.

Reform hareketlerinde başı çeken kimselere bir bakın: Martin Luther King, Erasmus, Franc Sebastian. Bu adamların bu işe kalkışmalarının ana sebeplerinden biri ekonomiktir. Bir sonraki yazıda bahsedeceğim, Hıristiyanlık’ta faizi meşrulaştıran John Calvin, bu reformcuların fikirlerini savunan en başta gelen aydınlardan biriydi. Zaten bu reformist hareketler burjuva (bankerler) tarafından karşılık bulmuş, burjuva (bankerler) tarafından başarıya ulaştırılmış ve bir tek burjuvanın (bankerlerin) işine yaramıştır.

Martin Luther, Papa’ya isyan ettiğinde, ona (Martin Luther’e) “Sen Türksün. Türklük yapıyorsun.” dediler. Bu yüzden o da Türkleri hiç sevmediğini ve aslında Türklerin, kendilerine Allah tarafından bir ceza olarak gönderildiğini anlatan bir kitap yazdı. Papayı, dolayısıyla Katolikliği eleştirerek protesto eden, Protestanlığın kurucusu olan Martin Luther bir yandan düşman olarak hem Papa’yı hem de Türkleri gösteriyor, bir diğer yandan da Yunus Emre okuyordu. Kendisine bir İtalyan rahip tarafından ulaştırılan Yunus Emre’nin şiirlerini bir gün Erasmus ve Franc Sebastian’a göndermiş ve “Bu genç Türk dervişi dinde reformu ve rönesansı bizden yüzyıl önce gerçekleştirmiş. Bu şiirleri çevirin ve dağıtın.” diyordu. Bu beyhude bir çabaydı. Yunus’u anlayacak bir tek şarkiyatçı yoktu. O yüzden Karac’oğlan bu olaydan yüzyıl sonra “Akılları yoktur küfre uyarlar.” dedi. Küfür, kaderden kaçmaya çalışan tragedyalardan geliyordu. Kaderinden kaçmaya çalışan gâvur, Allah’la yarışa girmeye kalkışıyor; riba ve bilumum şeyle birlikte de Allah’ın ayetlerine savaş açıyordu (Bakınız: John Calvin).

Bir Hıristiyan, İsa’nın, Allah’ın çocuğu olduğuna; bir Katolik, papanın vahiy aldığına; bir Yahudi, Allah’la anlaşma yaptığına ve hatta Allah’la şu an yarış içerisinde olduğuna, zamanla onu yeneceğine inanıyorsa -bunlara inanmıyorsa o kişi niçin Hıristiyan, niçin Yahudi, sormak gerekir- ve hayatını buna göre düzenliyorsa, bu insan en iyi ihtimalle hoş görülür ve etrafa zarar vermemesi için ağır gözetime tâbi tutularak takip edilir. Çünkü insanın inancı, amellerini belirler. Zahirden bâtına yol vardır.

Martin Luther King ve arkadaşları kendi inançlarını eleştirerek, inançlarının kurumlarını protesto ederek Protestanlığı kurdu. Bu yüzden Amerika’da kendilerini eleştirmeden protest olamazlar, protest rap yapamazlar. Eğer yapılıyorsa o iş protest olmaz, boşa mızmızlanma yahut kibirlenme olur. Tıpkı protestanlığın ortaya çıkışındaki gibi onlar da kendilerini eleştirmek zorundalar protest olabilmek için. Gerçek protest şarkıları açıp bakın. Killer Mike’ın Reagen şarkısı; Kendrick Lamar’ın Wesley’s Theory’si ve diğer birkaçı daha. Bunların hepsi dönüp kendisini eleştirir. Zira protest olabilmek için, olan biten kötülüğün kendi inançlarının bir uzantısı olduğunu görmek mecburiyetindelerdir. Ahirete olan inançsızlıklarını, birbirlerinin başarısızlıklarıyla başarılı oluşlarını eleştirmek mecburiyetindeler. Bu yüzden de bir uzlaşma alanı elde etmek mecburiyetindeler. Bu yüzden ‘respect’ diyorlar.

Oralarda nasıl ki kendini eleştirmeden protest olamıyorsan, Türkiye’de de hainleri eleştirmeden protest olamazsın. Bu yüzden biz, içimize dışarıdan giren hainleri ifşa ve tasfiye amaçlı eleştiririz. (Bakınız: Mevlüt’ün yazılışı). Aksi bir tavır, kopya olur ve halkta hiçbir karşılık bulmaz.

Amerika’daki halk, kendisi de kandırabilmek için kandırılır, kandırılmaya göz yumar. Makam hırsı olmayan bir adamı ise kandırman mümkün değil. Parada gözü olmayan birini parayla kandıramazsın. Onlarda bu hasletler olduğu için kandırılmaya hazırdırlar.

Burada ise sadece ve sadece insanların inançlarını manipüle ederek onları kullanabilirsin. Para, makam, mülk geçerli değildir. Bir Türk’ün değerleri bunlar olamaz. Bu yüzden gâvurlaşmaya başladığımızda “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm / Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm” diyor Ziya Paşa. Artık değer yargısı kâşane olmuş çünkü. Kâşane varsa, saray varsa, skyscrapper varsa adamsın.

Velhasıl Amerika’da bir insan kendini, inancını eleştirmeden iyi biri olamaz. Burada ise kendisine, inancına ne kadar dönebilirse kişi, o kadar iyi biri olur. Mesele bundan ibaret. Gâvur bu yüzden gâvur, Müslüman bu yüzden Müslümandır. Bu ikisinin arasındaki kalın çizgi, ahirettir.

Gâvurun aklı kıttır. Bir yerden sonrasını düşünemez. Niçin iyi davranmalıyım? diye sorar kendi kendine. Kârım için diye cevap verir. Bütün insanların bu yüzden iyilik yaptığını, teşvikler olmadan kimsenin kılını bile kıpırdatmayacağını düşünür. Dinler niye var? diye sorar kendi kendine. İnsanları kandırmak, onları oyalamak ve uyuşturmak için diye cevap verir. Çünkü aklı kıttır. Çünkü gözleriyle düşünür. Gördüğünü geçerli sayar. Çakal’a bir gün sormuşlar, neden çakalsın diye. “Ya ne olacaktım? Anam çakal, babam çakal, kardeşlerim çakal, amcam çakal, dayım çakal…” diye cevap vermiş. Çevresindeki herkesin gâvur olduğu bir yerde, ben de gâvur olmayacağım da ne yapacağım diye düşünür gâvur. Yediği her haltın, yaptığı her işin altında maddi menfaat yatmaktadır. Çünkü adamın yalnızca bu dünyası var.

slave-market-georgia-P

Basit bir örnek verelim mesele daha iyi anlaşılsın diye. Örneğimiz, ilk olarak İngiltere’de olmak üzere diğer tüm Batı ülkelerinde köleliğin kaldırılması olsun. Gâvur çok mu iyi niyetli, çok mu ahlaklı, çok mu vicdanlı biridir ki köleliği kaldırmıştır? İslam köleliği kaldırmıyor, sadece kaldırmayı teşvik ediyor ve “Kölelerinize iyi davranın.” diyor. Allah Allah. Müslümanlar çok mu vahşi yani? Allah’tan başkasına kul olanın giremediği bu din niçin böyle söylüyor?

adamsmith

Batıda köleliğin kaldırılmasının üç sebebi var. Bunlardan ilki ve en mühimi, köleliğin, kapitalizmin aleyhine bir düzen oluşudur. Kölelik kaldırılmadığı sürece kapitalist ekonominin yerleşemeyeceğini, kâr marjının artırılamayacağını söylüyor Adam Smith. Bir kişi eğer bir köleye sahipse, o kişi o köleye ve ailesine bakmakla yükümlüdür. Ailenin her türlü maddi ihtiyaçlarını gidermek mecburiyetindedir. Bu da aşırı masraflı bir şey. Gâvur da bunu bildiği için, ömür boyu ailesine bakmakla yükümlü olduğu köleleri satmış, onun yerine de yalnızca kendisine asgari ücret verdiği ve günün 5-6 saati çalıştırdığı köleleri satın almıştır.

Köleliğin kaldırılmasının ikinci sebebi ise sosyalizmdir. Avrupa’da gezinip duran sosyalizm hayaleti öyle bir raddeye gelmişti ki halkın büyük çoğunluğu böyle bir yönetimi istiyor ve bunun için ayaklanıyordu. Bu olayların en fazla vuku bulduğu yer ise İngiltere idi. Bu yüzden kölelik ilk olarak İngiltere’de kaldırıldı.

natturner
Nat Turner İsyanı, ABD, 1831

Üçüncü sebep ise köle isyanlarıdır. Umumiyetle zenci isyanlarından oluşan, zenci kölelerin başkaldırdığı ve çok kanlı biten bu olaylar, köleliğin kaldırılmasındaki başlıca etkenlerden biri olmuştur.

Velhasıl gâvurun işine öyle geldiği için kölelik kaldırılmış ve onlarla bir tür ‘uzlaşmaya’ gidilmiştir. Köleliğin yerine de kimsenin kimseyi iplemediği, sahibin köleye bakmak mecburiyetinde olmadığı modern kölelik düzeni yaratılmıştır. Çünkü “imanları yoktur cana kıyarlar”.

Şirk, tevhidin zıttıdır. Kâfir kâfirlik yaparak şirk dünya görüşünü ortaya koyar. Bir insan, ‘şeyleri’ bir bütün olarak değil de ayrı ayrı algılıyor, Aristo mantığıyla düşünüyor ve hatta onları birbiriyle çelişkili, zıt görüyorsa o kişi gerçeklerin üzerini örtüyordur. Mesela Yunus Emre’nin, “Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi için” mısralarını alıp, diğer şiirlerinden ve hatta tarihten kopararak, buradan bir çeşit ‘apolitiklik’ çıkarıyorsan; “Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan / Şer’in evliyasıysa hakikatte asidir” mısralarından sosyalizm çıkarıyorsan; “Sevelim sevilelim” mısralarından hümanizm çıkarıyorsan henüz tevhid dünya görüşüne sahip olamamışsın demektir.

‘Modern dünya’ dediğimiz şey şu anda tamamen gerçeğin üzerini örtme üzerine kurulmuştur. Her ‘şey’ bütünden koparılarak düşünülür. Örnek vermek gerekirse; tıp ve ilaç sektörü, insanın bir bölgesini bütünden kopararak, onu düzeltmeye çalışarak işlerini yürütür. Örneğin böbrekteki bir rahatsızlığı gidermek için bir tedavi, bir ilaç icat ederler ve görülür ki bu tedavi böbreğe iyi gelirken, diğer organlara zarar veriyor, mesela insanı kısırlaştırıyor. Bu yüzden hiçbir parça bütünden koparılamaz. Buna zihin de dâhildir. Zihin, mutlak bir zihnin parçasıdır. Bunu akledebildiği nispette felsefe, şirkten uzaklaşabilmiştir. Çünkü şirk yalnızca Allah’a karşı yapılan bir şeydir. Bunun böyle olmadığını düşünmek, dinin hayattan bağımsız bir şey olduğunu, ayrı bir yeri olduğunu, nasıl ki insanların kültürel, sosyal hayatları varsa dinî bir hayatlarının da olduğunu zannetmeye yol açar. Bu yüzden gâvur, ‘Tanrı varsayımına’ gerek duymaz. Bu yüzden köleliği kaldırır. Allah emrettiği için değil, kendi kârı için. Bu yüzden öksüzü, yetimi, yoksulu doyurmaz. Bunları bırak, kendi çocuğuna dahi insan muamelesi yapmaz. Çünkü ahiretsizdir, şiirsizdir, kalpsizdir. En iyi ihtimalle ödev ahlakını mantıklı bulur. Çünkü yalnız dünya hayatı olan biri için ancak uzlaşmacı bir yaşam mantıklıdır.

Bize tamamen ters olan bu tip fikirler nasıl oldu da artık bize de mantıklı gelmeye başladı? Ne oldu da ateist bir ahlak peşine düştük? Ne oldu da Allahsız Yahudilerin peşine takıldık?


BEN BİR TÜRK OĞLUYUM / ARAR SENİ BULURUM

İsmail Hakkı Bursevi bir menkıbe anlatıyor: “Âdem’in cennetten çıkma vakti gelince Cenab-ı Allah bunu haber vermesi için Cebrail’i gönderir. Cebrail durumu Âdem’e bildirir. ‘Âdem tınmaz’ yani emri duymazlıktan gelir. Cebrail durumu Allah’a bildirince Allah Teâlâ Cebrail’e: ‘Git Âdem’e lisan-ı Türki ile söyle.’ der. Cebrail gelir ve Türkçe olarak cennetten çıkma emrini tebliğ eder. ‘Âdem cennetten lisan-ı Türki ile ‘kalk’ dimekle kıyam idip çıkmıştır. Zira ahir zamanda tasarruf Türk’ündür.’”

Selçuklu hükümdarı Alparslan diyor ki: “Biz Türkler saf Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Bu yüzden Allah bizi aziz kıldı.”

Bir hocamız şöyle bir olay anlatıyor: “Osmanlı’nın ilk zamanlarında, Türk orduları yenik düşsün diye, düşmanlar harp öncesinde Türk komutanlarına Rum karıları göndermişler. Bu Rum karıları bir gece boyunca Türk komutanlarının çadırında sabahladıktan sonra geri geldiklerinde düşman askeri içlerinden bir tanesine merakla sormuş: ‘Ne oldu? Yattınız mı? Ayarttın mı onu?’ Rum kadın da evvela komutanın çadıra girdiğini, sonra komutanın gelip kendisini gördüğünde, kalkıp toparlandığını, yatağı güzelce hazırlayıp, ‘Buyur kızım, yat uyu.’ diyerek ona yatağı gösterdiğini, bu kadın yatınca da adamın gelmediğini, ayrı bir yerde 20’şer dakika kadar uyuklayıp uyuklayıp uyandığını ve her uyanışta da bir lambanın alevine elini sokup sokup çıkardığını anlatmış. Ezcümle kadına asla el sürmediğini, ona kendi kızı gibi davrandığını söylemiş.”

Yine söylenene göre Rumlar, kötü yola düşen bir Rum kadınını anlatmak için “O çok güzel Türkçe konuşur.” derlermiş.

Bizzat oraya giden birinden duyduğuma göre, Ukrayna’da rastgele gittikleri bir genelevin duvarında yalnızca Türk ve İsrail bayrağı asılıymış ve Ukraynalı fahişe kadın onları “Merhaba, hoş geldiniz.” diyerek Türkçe olarak karşılamış.

Söylenene göre Orhun Kitabelerinin bir yerinde şöyle yazıyormuş: “Çinlilerin tatlı sözüne, yumuşak ipeklisine kanıp Türk halkı, çok sayıda öldün. Türk halkı, mutlak öleceksin.”

Yine söylenene göre Türklerin ataları ‘Türk’ olduklarında yani İslam’a girdiklerinde eski alışkanlıklarını kolay kolay bırakamamışlar. Mesela adam harbe gider, dönüşte de zaferi kutlamak için içki içermiş. Yani hem namaz kılarlar hem de içki içerlermiş.

Tüm bu şeylerden ne anlayacağız? Benim anladığım şey şu: Türklerin ataları İslam’a girerken heterodoks Sünni idiler. Şimdi de İslam’dan uzaklaştıkları -belki de çıkıyor oldukları- için heterodoks Sünniler. İslam’dan evvel ‘Çin’in ipeklisine’ kanan bu insanlar, İslam ile müşerref olduğunda zinaya, haram bir kadına asla yaklaşmayacak bir takvaya erişiyor, şimdi İslam’dan çıkıyor mu ki kerhanelere Türk bayrağı astırmış, gâvur karılarla zina etmekten utanmaz olmuş? Eskiden tasarruf Türk’ündü, şimdi İslam’dan çıkıyor mu da şatafat hoşlarına gider oldu? Bid’at nedir bilmezdi Türkler, artık küfre mi battılar da 72 milletten (bi’dat milletinden) biri olmaya can atar oldular? Türk bu mu? Bu adamlar mı Türk?

Karac’oğlan’dan ve onun ölümünden bahsetmiştim. Tekrar bahsedeyim.

Karac’oğlan aşiret beyinin kızına âşık olmuştu. Beyin akrabası olan bir adam da bir gün bu kızı çadırına hapsetmiş, bunun üzerine Karac’oğlan da bir mağaraya girmiş, bir daha da çıkmamış. Kızı hapseden kişi ise aşiret tarafından linç edilmiş.

Şimdi bu anlatılanda üç öğe var: Karac’oğlan, kızı hapseden adam ve ahali. İşte şimdi o kızı hapseden adamların çoğaldığı bir zamandayız. Peki, bu neden böyle oldu? Ahalinin sesi mi kısıldı, kayıp mı oldular, Karac’oğlan gibi intihar mı ettiler, yoksa o adam gibi zalim mi oldular?

1- Asker olan Türk milleti 19-20’inci asırlarda çok fazla savaşa girdi. Özellikle Seferberlikte ve İstiklâl Harbinde yüz binlerce şehit verdik. İstiklâl Harbine gidip, cenk edip Hakkın rahmetine kavuşan insanlar şehit oldu. Bir de harbe gitmeyenler ve harpten kaçanlar vardı. Harbe gidip de cenk edenlere ‘iyi insanlar’ diyelim. Harbe katılmayanlar ve harpten kaçanlar da ‘kötü insanlar’ oluyorlar hâliyle. İşte bu savaşların yakın zamanlarda çokça yaşanması ve iyi insanların çoğunun şehit düşmesi, iyi insanların azalmasına sebep oldu. Daha kötüsü ise savaştan kaçanların veya savaşa gitmeyenlerin yaşamaya devam etmesi kötü insanların bal gibi yaşamalarına sebep oldu. İşte bu olay, ahalinin azalıp, ırz düşmanlarının çoğalmasının birinci sebebidir. Neyse ki henüz elimizde şehit evlatları var, öyle değil mi? Bir de onun bunun evlatları var. Bunlara ne oldu?

2- Reformlar, inkılaplar falan filân oldu. Türkçe, konuşulduğu gibi yazılan değil, yazıldığı gibi konuşulan bir dildir. Bu da bu dilin esasen âlimler tarafından halka öğretildiğini gösterir. Yani aydınlar Türkçeyi halktan öğrenmemiş, halka öğretmiştir. Âlimlerin ve şairlerin önce yazdığı, sonra da söylediği dili tekellüm etmiştir halk. Bu yüzden Türkçe bilmek için sarf, nahiv ve aruz bilmek gerekir. Aydınlarımız bu dili bunlar sayesinde oluşturabilmişlerdir. Aydınlarımız derken 13’üncü asrı kastediyorum tabii. Her neyse. Demek istediğim, âlimin, hiçbir millette olmadığı kadar mühim bir yeri var bizde. Diğer milletlerin dilleri, kültürleri vesaire, var olan bir şeyin üzerine inşa edilmiştir, bu bakımdan oradaki aydın, halkın -ama umumiyetle burjuvanın yahut kralın- ağzının içine bakar. Bizde ise halk, aydının, tabiri caizse, ağzının içine bakar. Yani bizde âlimler ve şairler, halkın karakterini belirlemiştir. Fakat bir yerden sonra burada bir kopuş yaşandı. Bu kopuş aydınlardan kaynaklanıyordu. Batının az biraz üstün olduğunu, orada da belki iyi şeylerin var olabileceğini düşünmeye başladıkları anda, İslam’ı bir bütün olarak görmeyi bıraktılar. İşte bu, onların halktan kopmasının ilk adımıydı. 16’ıncı asırdan bahsediyorum. 19-20’inci asırlarda ise bu iş ayyuka çıktı. Halktan kopmayan yalnızca bir avuç aydın kalmıştı elimizde. Daha da mühimi, halk bir türlü vazgeçmemişti 13-15’inci asırlardaki aydınlarından. Bu yüzden bizde yapılan reformlar, ‘devrimler’ ilk olarak dilimize, yazımıza, şiirimize, musikimize el attı. Bu iş, kalan bir avuç aydının memleketi terk etmesine sebep oldu. Diğerleri de sistemin içerisinde eriyip gittiler. Gel zaman git zaman, artık hiçbir aydını kalmayan halk, hâlâ 13’üncü asırdaki aydınları taklit eder durumda. Fakat onlara giden yollar da tıkanmaya başladığı için, kalan o şehit evlatlarının da bir kısmı bu kimselere kurban gitti.

3- Şehit evlatlarının durumu buyken diğerlerinin sayısını artıran şeyler de oldu. Bunlar, kriptolar. Sabetay Levi’den tutun Ermeni dönmelerine kadar çoğu insan Müslüman olmak mecburiyetinde kaldı. Birçoğu da bu işi daha kârlı gördüğü için Müslüman oldu. Bu yüzden de bol bol Müslüman Yahudimiz, Müslüman Protestanımız, Müslüman Katoliğimiz filân peydah oldu. Üstelik bunlar, şehit oğluymuş gibi yaparak halkın arasında yer edindiler, geçimlerini sağladılar yıllarca. Bu şekilde de ahali görünümünde ırz düşmanları çoğaldı. Namaz kılıyor diye adam sayılan kimselerin sabah ve yatsı namazlarını kılmadığını kimse çakmadı bunca sene. Zira yalancının mumu yatsıya kadar yanardı.

Her şeye rağmen millet kendisini muhafaza etti. Yalnızca, o fütüvvet ehli olan, kalplerinde gerçek bir iman taşıyan şehit evlatları git gide tesirini yitirdi. Etrafındaki müşrikler ve münafıklar da gittikçe arttı. Osmanlılar takvayı terk edip fetvaya, şeriatı terk edip örf ve âdete bel bağladığı için helak oldu. Peki, bu durumda Türk milleti ne yaptı?

“Türkmenlere dikkat et. Devlet yıkıp devlet kurmuş kimselerdir. Devletinin kendi devleti olmadığını anlayınca yıkıp yenisini kurarlar.” diye öğüt veriyor bir Osmanlı, padişaha.

Mesele böyle olunca gâvura düşen görev, Türk’ün aydınını, siyasetçisini devşirmek, bu sayede de onu ‘Orhun Yazıtlarındaki Türk’e benzetmek oluyor.

Biraz önce, gâvurun, kendisini, kendi inancını eleştirmeden protest olamayacağını, bizimse etrafımızdaki çakalları eleştirmeden ‘protest’ olamayacağımızı söyledim.

kartel
Reagan’ın yardımcısı Goerge Bush ile Medellin Karteli Manuel Noriega’nın buluşması, 1983

Amerika’nın başındaki en büyük ‘belalardan’ birisi olan zencilerden bahis açalım imdi. 1980 senesinde Nikaragua’dan ABD’ye, ABD hükûmeti tarafından ilk kokain getirildi. Ve bu uyuşturucu doğrudan doğruya Afro-Amerikalılara verildi. Bu yüzden Oliver North ve o dönemin başkanı Reagen, Afro-Amerikalılar tarafından hiç sevilmez. Reagen isimli şarkısında bunları anlatan Killer Mike, birdenbire şunları söylemeye başlıyor:

We exploit the youth, we tell them to join a gang
We tell them dope stories, introduce them to the game
Just like Oliver North introduced us to cocaine
In the 80’s when the bricks came on military planes

(Faydalandık gençlerden, onlara bir çeteye girmelerini vâzettik
Onlara uyuşturucu hikâyeleri anlattık, onları bu düzenle tanıştırdık
Tıpkı Oliver North’un bizi kokainle tanıştırması gibi
80’lerde torbalar askerî uçakla getirilirken)

Onlarda o senelerde rapçiler eliyle bu yapıldı çünkü genç zenciler arasında yavaş yavaş popüler olan şey buydu: Rap müzik. Bizde ise bu işler şiddetle karşılık bulacağı için önce halkın arasındanmış gibi gözüken kimselerce yürütüldü uyuşturucu işi. Bu yüzden uzun seneler yalnızca ülkücüler ve bilumum grup hâkimdi uyuşturucu satışına. Daha sonra iş, PKK’nın eline verildi. Şimdiyse gençlerin büyük bir çoğunluğunun rap dinlediğini göz önüne alırsak niçin bir anda bu kadar insanın uyuşturucu müziği yapmaya başladığını anlayacaksınız. Bu adamlara torbacılar sponsor olmuyorsa kim oluyor? Ciddi bir davayı üstleniyormuş gibi takılan bu heterojen tipler nasıl oluyor da kendilerini bir kahramanmış gibi sunabiliyor ve dışlanmıyor, küçük görülmüyor? Nasıl mı oluyor? Küçük çocuklara hitap ediyorlar da ondan hiçbir halt olmuyor. Amerika’da uyuşturucu müziği yapanlar zaten soytarılar. Killer Mike, Kendrick Lamar gibi ciddi bir şekilde protest rap yapanlar ise konu uyuşturucuya geldiğinde asla o soytarılar gibi konuşamıyor, onları eleştirmeye ve hicap duymaya başlıyor. Çünkü yediği haltı biliyor. Bu sayede ‘protest’ kalabiliyorlar. Şimdi uyuşturucu müziği deyince Bob Marley gibi kimseler de akla gelecek. Bu insanlar, esrarı, ‘protestlik’ adına meşhur etmiştir. Yani Bob Marley’in esrar içmesi, büyük oranda kendi insanındaki şiddeti -dolayısıyla da kendi inancını- eleştirmek içindir. Aralarındaki şiddete karşılık ‘barış’, ‘sevgi’, ‘saygı’ dediler. İyi’yi hedefleyerek yaptılar bunu. Yani o zaman bunu yapan bu insanlar ‘protest’ti. Şimdikiler ise soytarı. Türkiye’de bu barış çocuklarına özenmek, onlar gibi yaşamak hiçbir zaman ‘protest’ olmadı. Çünkü uyuşturucu, bizde aynı bağlama sahip değildi. Kâfir alışkanlığı olan uyuşturucu, bize kâfir eliyle sokulmaya çalışılmıştır. Bu yüzden bizde -onların aksine- uyuşturucu içmemek ve bunu yermek protestliktir. Bizim zavallı rapçilerimizin özendiği diğer şeyler de öyle. Mesela şarkılarda küfür etmek, “Zaten bizim halkımız sürekli küfür eder, bu iş şarkıda olunca niye sorun olsun ki? Biz bu işe devam edeceğiz, halka bunu kanıksatana dek.” diyerek bunu savunmak protest bir iş değildir. Amerikalı rapçilerin küfür etmesi protestlik olabilir, çünkü adam ‘kibar konuşan elit’ kimseleri protesto etme gayesi güdüyor bunu yaparken. Yani onu dolandırmak isteyen insanlar, kibar bir dille konuşarak bunu yapıyor. Televizyonlarda, bankalarda gayet ‘saygılı’ konuşmalar ile bu insanları dolandırıyor. (Çünkü arkadaşını satmazsan sana ekmek yok. Bankacı filân da bunu bildiği için, aynı ülkede yaşadığı, aynı havayı soluduğu bir insanı rahatlıkla kazıklayabiliyor.) Bir zenci de çıkıp “Sistemi sikeyim.” diyor buna karşılık. Bizde ise küfrün böyle bir anlamı yok. Küfür, bir Müslümanın diğer Müslümana söylediği kötü sözdür. Bu yüzden senin -eğer Müslümansan- bir Müslümana kötü bir söz söylemen küfürdür, kâfirliktir. Bu yüzden küfür, bir protesto aracı olamaz bizde. Tıpkı uyuşturucu ve bizim cahil rapçilerimizin dilinden düşürmediği, protestlik sandığı diğer şeyler gibi.

Başındaki devletin kendi devleti olmadığını anlayınca Osmanlı’yı yıkıp Cumhuriyeti kurdu Türkler. Fakat Cumhuriyet, orospuluğu ortadan kaldıracak bir düzen yaratacağına, orospuluğu mazur ve hatta şirin gösterecek bir düzeni bize kakalamıştır. Orospular ve orostopollar itibar kazanmış, halk, kılığıyla, kıyafetiyle, fiilleri ve ilişkileriyle orospu ve orostopollara benzetilmeye çalışılmıştır. Bu insanlar da bunların tezahürüdür.

İlk yazılarda altı basamaklı bir oyundan bahsettik. Bu, Osmanlı’nın yıkılması için gâvur tarafından tezgâhlanmıştı. Önce eğitime el attılar, kendi okullarını kurdular. Sonra bu okullarda milliyetçi görüşleri aşıladılar. Yunan okuluysa Yunan milliyetçiliği, Ermeni okuluysa Ermeni milliyetçiliğiydi aşılanan. Üçüncü adım, ekonomik gücü ele almaktı. Dördüncü adım ise bu okullara gönderilen çocuklar sayesinde ayaklanmalar çıkarmaktı. Bu yüzden bu bölgelerde ayaklanan kimseler her zaman yabancı okullarda yetişen gençler olmuşlardır. Yunan çeteleri de Ermeni çeteler de PKK da böyle kişilerden müteşekkildir. Beşinci adım, bu ayaklanmaların bastırılması ya da hafifletilmesi için Osmanlı yönetiminden çeşitli haklar, ıslahatlar, reformlar istemekti. En nihayetinde de bu hakları kullanarak otonomi yani özerklik istediler. Son olarak da bu otonomi, bağımsızlığa dönüştürüldü.

Şu anda da bu altı basamaklı oyuna benzeyen işler cereyan etmekte. Önce eğitime el atılmış ve bir Fransız çocuğu, derslerini hangi bakış açısıyla öğreniyorsa, Türk çocuğuna da aynı bakış açısıyla benzer şeyler öğretilmiştir. Türkiye’de bu sayede, “KvL’nin Eti Yenir mi?” yazısında bahsettiğim üç tip öğrenci yetiştirilmiş ve hâlâ da yetiştirilmektedir.

Birincisi, İmam Hatipliler. Bunlar afyon bir eğitimle, menşei Amerika’da olan, devşirme bir din anlayışıyla yetiştiler.

İkincisi, süper liselere gidenler. Bunların büyük bir kısmı, başarılı kimseler olduklarından, genellikle ‘beyin göçü’ odaklı düşünen kimselerdir. Ben bizzat Ziraat Fakültesinde öğretmenlik yapan kadın bir hocadan, öğrencilerine “Yurtdışına gidin. Burayla hiç uğraşmayın.” sözlerini işittim. Bir Ziraat Fakültesi hocası bile bunu söyleyebiliyor. Oturduğu makamı hiçbir mesuliyet bilinci olmadan yöneten ve kullanan, tek motivasyonu para olan insanlar yetişti bu okullardan. Şimdi de onlar öğretmen oldu, yeni nesiller yetiştiriyorlar.

Üçüncüsü, meslek liselerine ve düz liselere gidenler. Bunlar da çoğunlukla, bir baltaya sap olabilmek için, evine ekmek götürebileceği bir mesleği olsun diye devam ettiler bu liselere.

Altı basamaklı oyunun ilk basamağı eğitimdi. İlk önce buna el attılar. Gâvur okulları, diğer okullarla birleştiği için, tek başına gâvur okulları üstlenemedi bu görevi. Böyle olunca diğer okulları da gâvurlaştırdılar. Zil sesi olarak kilise müziği çaldı senelerce.

Osmanlı’da okulları, milliyetçi fikirleri yaymak için kullanmışlardı. Burada da öyle oldu. Amerikan İstihbarat Teşkilatı 2016 yılında, Türkiye’de milliyetçi fikirlerin yaygınlaşacağına dair bir rapor hazırlamıştı. Televizyonda bu olay haber oldu. Birkaç ay içerisinde de farklı kanallarda üç tane dizi birden yayınlanmaya başladı: İsimsizler, Söz, Savaşçı. Bu dizilerden çok önce, 2012 yılında bir başka dizi yayınlanıyordu TRT’de: Bir Zamanlar Osmanlı: Kıyam. Patrona Halil İsyanı işleniyordu bu dizide. Esnaf ayaklanması. 2012’nin aralık ayında birdenbire yayından kaldırıldı bu dizi. İsminin Kıyam olması ilgi çekiyor. Çünkü o dönemde AKP’ye yönelik muhalif sesler iyice yükselmişti. Zaten hemen sonra da Gezi Olayları patlak verdi. Türkiye’nin şu an yeniden Osmanlılaşması isteniyor. Sırf bunun için kanallar kuruluyor, Haber Türk gibi. Fakat o dönemde bu dizinin birdenbire yayından çekilmesinin tek sebebi, dizinin isminin Kıyam olması ve bir isyanı işliyor olmasıdır. Çünkü Gezi Olaylarına gidecek süreçte böyle bir diziye ihtiyaç vardı, nasıl ki şimdi de Diriliş dizisine ihtiyaç varsa. Amerika’dan ithal edilen afyon dinle yetişen bir güruh da bu dizileri gururla seyrediyor ve Türkiye’nin neo-osmanizasyonuna bir katkı daha sağlıyor. Bu yeni osmanlı için de ‘saray milliyetçiliği’ aşılanıyor insanlara tüm eğip bükme (eğitim-öğretim?) kanallarıyla. Bu sarayda, Osmanlı sarayındaki gibi her milletten devşirme milliyetçilik var, bir tek hakiki Türkler sevilmiyor. Çünkü ‘idraksiz’ tipler bu Türk denen kimseler, uzlaşılmıyor bir türlü bu heriflerle.

Eğitimin, halkın ‘eğitilmesinin’ ardından üçüncü basamak, ekonomik gücün ele alınmasıdır. Bu da ilk kısımda anlattığım serbest piyasa ekonomisiyle gerçekleştirilmiştir. Yine de hâlâ tam bir başarı elde edemediler Türkiye’de. Çünkü bizim kendi düzenimizin kalıntıları hâlâ yaşamaya devam ediyor. İnsanların arasındaki bağ, yastık altında saklanan altınlar ve vadeli çek, dünya sisteminin istemediği, Türk düzeninden arta kalan birkaç şeyden bazısı.

Dördüncü adım ise reformlar. Birtakım reformlar, ihtilaller, devrimler, yenilikler, yasalar peyda olur. En son reformumuz, Cumhurbaşkanlığı Sistemidir mesela. Yeni Anayasa da bir başka reform.

Beşinci adım, silahlı örgütler. PKK, IŞİD, FETÖ, PYD, YPG, ÖSO, hepsi bu yüzden ortaya çıktı.

Nihai adımda planlanan ise Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi, bu yöntemle de sanki yeni Osmanlı kuruluyormuş gibi yapılarak Amerika merkezli bir Orta Doğu devletinin ve uluslararası bir Konstantinapolisin kurulması ve bir anda Türk milletinin ortadan kaldırılması olacaktır. Peki biz Türkler, hamı alınmış atlar mıyız bizler? Koşturduktan sonra bizi biraz dolaştırdılar da sakinleştik mi? Nereye koşturduk? Kim koşturdu bizi? Madem Allah’ın kılıcı olarak anıldık bunca sene, ne oldu da dizginlerimizi gâvurun eline verdik? Kim verdi? Kimse vermiş değil. Devlet ve bilumum tufeyli tayfanın dizginleri onlar. Bizimkiler nerede? Tuzakların en hayırlısını kuranda mı? Kur’an’da mı? Çinlinin ipeklisine, karısına kızına kanıyorduysak eğer ne oldu da Rum karılarına el sürmeyen, takva sahibi kimseler oluverdik? Nasıl yaptık bunu, hatırlasana. Peki, şimdi ne oldu da kerhanelere Türk bayrağı astırdık? Ne oldu da gâvur karısına/erkeğine meyleder olduk? Bizler Osmanlı mıyız, Türk müyüz? Ne diye Türk denince Osmanlı ya da Cumhuriyet, yani illâ ki ısırıcı saltanat geliyor aklımıza? Ne oldu da kalmıkları, tatları, İslam’la müşerref olmamış batıl milletleri, yahut mürtedleri Türk bildik? Sana “Mağarana dön Şaman.” diyenleri ne zamandan beri adam yerine koyar olduk? Ne zamandan beri karakterimizi DNA’da aramaya başladık? Ne zamandan beri kimliksiz kaldık, misakımızı, miladımızı, mizacımızı, mirasımızı unuttuk? Ne oldu da ne oldu da? Ne oldu da “Ben bir Türk oğluyum / Arar seni bulurum bulurum” mısraları, “Ben bir gariban çocuğam / Arar seni buluram”a dönüştü?


HE LAN, İSYAN

f85b09e2-76f7-4b5a-a9bc-ec138816ba68
ABD Başkanı Woodrow Wilson ve Wilson Ermenistanı

“Misak-ı Millîden taviz verilmesi tabiidir, iyi de olmuştur. Şimdi bırak bu toprak alıp verme saçmalıklarını. Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz?” diyerek Batı Trakya, Selanik, Batum, Kerkük, Musul’dan, en nihayetinde de -yahut en başından- Mekke ve Medine’den vazgeçen kimselerin Meğali İdea, 4T, Kürt Teali, Siyonizm ve BOP’a bakmasını rica ediyorum.

megaliidea
Meğali İdea

1921’de Sakarya Meydan Muharebesinde ağır mağlubiyet yaşadı Yunanlılar. Kimsenin beklemediği şekilde Türklerin galibiyetiyle neticelenen bu muharebenin ardından ordu ve komutanlar hazır olmasına rağmen tam bir yıl beklendi. Bir yılın arkasından Büyük Taarruz ile Yunanlılar İzmir’den dışarıya itildi. Fakat giderlerken arkalarında, günlerce sürecek bir İzmir yangınını bıraktılar. Ondan önce Sakarya’ya kadar gelişlerinde yakıp yıktıkları köyler de bir yanda dursun. Tüm bunların ardından Yunanlılarla barış istedik. Ve ne olduysa oldu, Batı Trakya alakasız bir şekilde Yunanistan’a kaldı. Mesele basit bir toprak meselesi değildir. Mübadele yıllarına kadar Batı Trakya’da Türkler çoğunluktaydı. Senelerce “Nasıl olsa Türkler gelip tekrar alacak buraları, bizleri de salahiyete kavuşturacak.” diye düşünerek Yunanistan kimliği dahi almaya gitmeyen Batı Trakyalı Türkleri Yunanlıların eline bıraktık, mesele budur. Sonra can düşmanımız, can dostumuz oldu birdenbire. İzmir Yangınından 12 yıl sonra Venizelos, Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne aday gösterdi. Ama ne hikmetse Meğali İdea’yı çizen, İstanbul’u, Kıbrıs’ı, Ege Adalarını ve Türkiye’nin batısını isteyen de Venizelos idi.

ac
Üç şeritli sözde Ağrı Cumhuriyeti bayrağı (1927-1930)

Her neyse. Kıbrıs’ın güneyinde, askerliğini yapan her Rum’a bir ağır silah temin edilirken; Yunanlılar kendi ülkelerinde Ayasofya’dan daha büyük bir kilise yapmamaya özen gösterirken ve bir Türk-Yunan Konfederasyonunun kurulmasına hiç de soğuk bakmıyorken; birkaç sene evvel Ermenistan’ın başbakanı, “Karabağ’ı biz aldık, Ağrı Dağı’nı almak da size kaldı.” diye Ermeni gençlere öğüt verirken; 1927 ile 1930 yılları arasında Ağrı Cumhuriyeti diye sözde bir ülke kurulmuşken; Kürt Siyonizmi ayyuka çıkmışken; Kaz Dağından yani Troya bölgesinden birkaç aile sürekli olarak İngiliz kraliyet ailesinin sebzelerini yetiştiriyor ve buradan kasa kasa sebze İngiliz Sarayına gönderiliyorken; şu anda Türkiye’den toprak talebinde bulunan en az 250 Yunan örgütü varken; eski Türk şehirlerinin izleri yıkılarak, yakılarak, üstü kapatılarak, yahut bombalanarak yok ediliyorken; soralım, Neyi kaldı dünyanın alınacak / öcünden başka?

1924’ün Nisan 8’inde Şeriat Mahkemeleri kaldırıldı. Bundan 8 gün sonra, savaş sırasında düşmana yardımcı olanlara af çıktı. Eğer şeriat mahkemeleri kaldırılmasaydı böyle bir affın çıkması mümkün değildi. O affedilenler de üst makamlara terfi ettirildi.

1926’nın ekim ayında mekteplerde Türk musikisi öğretimi yasaklandı. Yasak, 50 yıl sürdü. 50 yıl, yeni bir musikişinasın yetişememesi için yeterli bir zaman.

1928’in nisan ayında anayasadan “Devletin dini din-i İslam’dır.” şeklindeki ikinci madde çıkartıldı. Hemen ardından aynı sene ağustos ayında Latin hurufatına geçildi. Şu anda bütün Arap dünyasında kullanılan harfler, İstanbul’da bizim icat ettiğimiz rika harfleridir. Bu yüzden o harfler Arap harfleri değil, Türk harfleridir. Bu harfler yasaklandıktan sonra 1929’un eylül ayında mekteplerden Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı. 1929’a kadar o mekteplerde okuyan herkes ileri derecede Arapça bilirdi. Şimdi kimse Arapça bilmediği için ne kelimelerimizi doğru telaffuz edebiliyoruz ne dilimizdeki kelimelerin anlamlarını ne de Türkçenin kurallarını anlayabiliyoruz. Ezberden bir dil tutturmuş gidiyoruz.

1924’ün kasımında medreseler kapatıldı. 1954’ün ocak ayında ise Köy Enstitüleri kapatıldı. Ondan 4 yıl önce Fulbright Eğitim Komisyonu kuruldu. Truman Doktrininin şartlarından biriydi Köy Enstitülerinin kapatılması. Marshall Yardımları ile ise kendi belirledikleri müfredatlarla İmam Hatip Okulları kuruldu. Wilson İlkeleri, Atatürk İnkılapları, Truman Doktrini, Marshall Yardımları derken, milletsiz bir ‘ulus devlet’ olma yolundaki adımlar atılmış oldu.

Allah aşkına, derdimiz ne ki böyle sayfalarca zabıt tutuyoruz? Yapılan fenalıkları dillendirmenin manası ne? Ne olmuşsa olmuş, ne diye bunları anlatıp duruyoruz? Ne diye başka şarkı söylemiyor, bir nakarat tutturmuş gidiyoruz? Musikiymiş, şiirmiş, cart curt. Bunlar ha var ha yok, hiçbir şeyi değiştirmez. Nedir yani?

Bu soruların cevapları için Almanya’dan bahis açalım.

Her iki cihan harbinde de mağlup olan Almanların muhasebesi, her iki cihan harbinde de galip gelen ABD meclisinde görülüyordu. Amerikalılar, sürekli başa bela olan Almanların nasıl icabına bakabileceklerini düşündüler ABD meclisinde. En nihayetinde birisinin aklına şöyle bir fikir geldi: “Bu Almanları dünyanın dört bir yanına dağıtalım. Bir kısmını Afrika’ya, birazını Orta Asya’ya, birazını Güney Amerika’ya, Kanada’ya, Sibirya’ya, Orta Doğu’ya filân. Böylelikle bir daha asla bir araya gelemezler, bizim başımıza da bela açamazlar.” Gayet müspet bir karşılık buldu bu fikir milletvekilleri tarafından. Fakat sonra bir milletvekili şöyle bir itirazda bulundu: “Biz bu milleti eğer dünyanın dört bir yanına dağıtırsak, torunlarımız ileride kitaplara bakıp, ‘Bu Bach, Beethoven, Kant nereden çıkmış? Hangi ülkeden bunlar, hangi milletten? Ne oldu o millete?’ diye sorduğunda onların yüzlerine bakamayız.” Bu itiraz sayesinde, Almanları dünyanın dört bir yanına dağıtma fikrinden vazgeçildi.

Almanlar dünyanın dört bir yanına sürgün edilmedi fakat ellerindeki ‘millî’ olan şeyler yasaklandı. ‘Kazara’ bir cumhuriyet ilan edildi. Versay Antlaşması imzalattırıldı. Fransa tarafından parçalanmasının, İngiltere tarafından donanmasının ortadan kaldırılmasının ve dünya ekonomik sistemine yeniden geçmesinin, İtalya tarafından ise topraklarının bir kısmının istendiği Almanya, Amerika tarafından şekil verilmeye razı olmak mecburiyetinde kalmıştır. Köprüleri yabancıların eline geçmiş, genelkurmayı feshedilmiş, asker sayısı sınırlandırılmış, tüm ağır silahları elinden alınmış, yeniden silah üretmesine ve edinmesine yasak getirilmiş, donanması kısıtlanmış, topraklarının bir kısmı alınmış ve savaş tazminatına mahkûm edilmiştir. Gelgelelim bunlar siyasi yaptırımlardır. Hâlen de devam etmektedir. Şu an Almanya’da 179 ABD üssü, 40 bin ABD askeri ve sembolik bir Alman genelkurmayı var. Bir yandan da sözleri değiştirilmiş fakat bestesi aynı olan bir millî marşları var. Bir de FED’de olan ve uzun bir süre daha alamayacakları altın rezervi.

İlk cihan harbinde mağlup olan, her şeye rağmen hayatta kalmayı başaran Türk milleti için ne düşünüyordu peki gâvurlar? Onun için ilk olarak şunu söyleyelim, sonra da icraatlara bakalım: Dünya sisteminin merkezi, İkinci Cihan Harbinin ardından Londra’dan Wall Street’e taşındı. Lozan Antlaşması imzalandığında, sisteme hâkim olanlar henüz İngilizlerdi. Lozan Antlaşması İngiltere meclisinde oylandı ve kabul edildi. Fakat daha sonra İkinci Cihan Harbi başladı ve bu sisteme hâkim olanlar Amerikalılar oluverdi. İngiltere meclisinin kabul etmesinden sonra Lozan Antlaşması ABD meclisinde de oylanmış, fakat ABD milletvekilleri bu antlaşmayı reddetmişti. Yani Lozan Antlaşması şu anda dünya sisteminin merkezi olan ABD tarafından geçersiz kabul edilmiş bir antlaşmadır. Yani ne şu anki Türkiye’nin sınırlarının ne de Misak-ı Millî’nin bir önemi vardır ABD için (Bakınız: Irak’ın işgali). Şimdi de gelelim zabıtlara.

Bir muz cumhuriyeti bile millî bir şuur edindiğinde tamtamlarını, heykellerini, yazıtlarını, süslemelerini vesaire sahiplenirken, Türkiye Cumhuriyeti neden yazısını, edebiyatını, musikisini yasaklayıverdi? Başındakinin kendi devleti olmadığını anlayarak devlet yıkıp devlet kuran Türkler için Cumhuriyet niçin bir fırsat olmaktan çıkartıldı? Bu toprakların Türkleşmesine en büyük katkılardan birini sağlayan şey, Selçuklu tarafından 12’inci asırda çıkartılan ‘tevhid-i tedrisat’ kanunuydu. Cumhuriyette de bu kanun çıktı ve bütün gâvur okullarının müfredatı kısıtlandı. Osmanlı’nın da yıkılmasına sebep olan bu okullar ne oldu da ‘pozitif ayrımcılıklarla’ birlikte yeniden bağımsızlaşabildiler? Gâvur okulunu geçelim, kendi okullarımız bile niçin gâvurlaştırıldı? Tevhid-i tedrisat bizlere büyük imkânlar sağlayacakken Fulbright Komisyonu da nereden çıktı? Cumhuriyet bizim için en büyük imkândı. Bir ihtiyacı gidermek, bir derde derman olabilmek için Anadolu’nun her yerinde medreseler açılmıştı 11-12’inci asırlarda. Yine benzer dertle Cumhuriyette Köy Enstitülerini kurduk. Ne oldu da onun da içine ettik? Kivi sayesinde ayakta duran Avustralya varken, ne diye “Ülke tarımla kalkınamaz.” deyip tarımı öldürdük? Gâvura akıl danışan cahiller, önce tarım devrimi dedi. Tonlarca enerji ve su tüketen (pamuk ya da şeker pancarı gibi) tarım ürünlerini bize ektirip, Avrupa’nın gıda ihtiyacını ucuza karşılamamız sağlandı. Bir yandan da tarımda makineleşme için alınan bütün makineler toprak ağalarına yaradı. Çiftçi istiklâlini yitirdi. Bakım, onarım, petrol, sanayi bakımından gâvura bağımlı hâle geldik. Sonra birden sanayi devrimi naraları attık. Bu da Avrupalının kendi havasını suyunu kirleten sanayi sektörlerini bize kakalamasından ibaretti.

images
Avrupa’nın en büyük hava kirliliği felaketi,
‘The Great London Smog’, 8 bin ilâ 12 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor, 1952, İngiltere

Fransa’dan çimento sanayiini, İngiltere’den tekstil sanayiini ve Almanya’dan da tekstil sanayii için külüstür makineleri aldık. Sonra da birden turizm devrimi diyerek, ekonomisi turiste bağımlı bir ülke hâline getirildik. Ege ve Akdeniz kıyılarındaki zeytinliklerin yüzde kırkını kesip villa ve hotel yaptık. Sonra da buraları Avrupalı turistler satın aldı. Tarımda makineleşme, enerji tüketimi ve sanayi yüzünden fakirleşen ve toprak ağalarına çalışmak istemeyen çiftçi mecburen tarlalarını sattı. Sonra da birden inşaat devrimi diyerek, dışarıdan gelen esrarengiz sıcak para akışıyla birlikte inşaat sektörü canlandırıldı. Köprüler, yollar, binalar, tüneller, tüp geçitler cenneti oldu Türkiye. Hepsi de dünya ticaretinin lehine, Türkiye’nin aleyhineydi. Dünya ticaretine hâkim olan ülkeler; yollar, köprüler arttıkça, Türkiye’nin iç işlerine daha fazla karışır oldu. İnşa edilen binalar ise yazlıkları kapan Avrupalıların ardından kışlıkları da kapan Araplara yaradı.

Şimdi durumlar böyle iken kalkmış intikam diyoruz, isyandan söz ediyoruz. Delirdik mi? Hâlimiz nicedir? Ahvalimizi anlayabilmek için Türkiye’nin İstiklâl Harbinden ve hatta Seferberlikten önceki hâline bakmamız gerekiyor.

Borçlanan saray, borçlarını ödeyebilmek için toprakları satmaya başlamıştı. Türkiye’nin dört bir yanında -özellikle İttihad ve Terakki hükûmeti zamanında- topraklar satılmaya başlanmıştı. Bu arazileri alanlar umumiyetle İngilizler, Yahudiler, Rumlar, Ermeniler gibi iç ve dış gayrimüslimlerdi. Maraş, Antep, Urfa, Adana illerinde başlayan İstiklâl Harbinin sebeplerinden bir tanesi de budur. Halk, gâvura satılan toprakları -ki bu satışlar tamamen ‘demokratikti’, Filistin topraklarının İsrail’e satılışı gibi- geri aldı. Önce Fransız ve İtalyanları, sonra da İngilizleri ve geri kalan bütün işgalcileri bu topraklardan kovdu. Bu sayede tekrardan Türk’ün istiklâli ve üstünlüğü söz konusu olabildi.

Şu anda kaç İngiliz kaç Yunanlı kaç Arap Türkiye’de ev sahibi? Fabrikaların ve tüm şirketlerin hangisi tamamen bizim için çalışıyor? Buranın iş gücünü, enerjisini, parasını ve toprağını işgal ede ede, kazandıkları bütün parayı kendi ülkesine götürmeyen kaç şirket var? Çiftçi kimin için çalışıyor? Kaçımız arsamızı yahut tarlamızı bir Arap’ın çok yüksek paralara almasını istiyoruz? Meğali İdea, 4T, Siyonizm, Kürt Teali yahut bilindik hâlleriyle, Büyük Yunanistan, Büyük Ermenistan, Büyük İsrail, Kürdistan, Büyük Gürcistan falan filân. Satılan her toprak bu adamlar için satılmıyorsa niçin satılıyor? Biz bu zabıtları niye tutuyoruz?

Şimdi ey dinlerden bir dinin günahkârlarından bir günahkârı gibi yaşayanlar, varın siz düşünün niçin zabıt tuttuğumuzu; Hazreti Peygamberin neden isteyen kişilere görev vermediğini, neden Allah dostlarının işkenceye ve ölüme rağmen kadılık gibi makamları reddettiklerini bir düşünün; niçin bozulma aydınlarla başlıyor, helak etmek istediği kavmin başına Allah neden nimet azgınlarını getiriyor bir düşünün. Bir düşünün, yaptığınız iş protesto mu Protestanlık mı? Bir düşünün niçin evvelde heterodoks Sünniydiniz ki şimdi tekrar öyle oldunuz. Hadisleri reddederken, küfre batarken, haramları helal ederken bir düşünün. Yaptığın her işte ahireti hesaba katıyor musun, yoksa “Bunlar eskilerin masalları, dinlerle insanları uyuşturmak için uydurulmuş hep böyle şeyler.” diye mi düşünüyorsunuz, bir düşünün. Bir düşünün uyuşturucu müziklerini dinlerken, nereden ne paralar kapsam, nereden hangi torpille hangi işi ayarlasam diye düşünürken, şiir okumazken, televizyon izlerken, apartmanda yaşarken, günlük siyasetin ve gündemin içerisinde yuvarlanıp gidiyorken, babanızdan kalan arsayı Araplara satarken yahut müteahhite verirken, bankadan araç kredinizi çekerken, yerlere tükürürken, bir düşünün şehitlerin yüzüne tükürdüğünüzü. Bir düşünün iyice. Düşün düşün çoktur işin. Bile bile diş bile biledim. He lan, bir Türkiye derim. Başka da bir şey demem. Domuz eti yemem. Faiz haram. Velhasılıkelam. İsmim intikam.

L.

1531529623732

09 – Türkiye’nin Yerini Yazmak

Fârigiz kayd-ı cihândan âşık-ı dîvâneyiz
Âşinâya âşinâ bigâneye bîgâneyiz

Evet, Kendrick efendi, nihayet baş başa kaldık. Baş başa kaldık ama başa baş olamadık. Şarkımı dinledin. Umursadığımı biliyorsun artık. Umursuyorum. Peki, sen neden umursamıyorsun? Hâlâ mı? Boşuna mı bunca çaba? Polis arabalarını boşuna mı ters çevirdik, boşuna mı yandık cayır cayır? Ta güneyinden kuzeyine, doğusundan batısına boşu boşuna mı yaralandık? Biz buralarda aşktan, yani aşkımız belli olsun diye bağrımıza jilet çekeriz. Boşuna mıydı bu jiletler, bu şerhalar? Ah, Türkçe bilmiyordun değil mi? Kusura bakma. İngilizce anlattım meramımı ben de. İşte böyle hissediyorum ben de. Bizler aşkın bizi yükseltecek yegâne şey olduğuna inanırız. Bu yüzden âşık olan insana hürmet ederiz. Çünkü âşık insan, Allah’tan razı olacak insandır. Ancak Allah’tan razı olan birisi Allah’ın rızasını kazanacak işler yapabilir zira. Allah’tan razı olan insan umursar Kendrickciğim. Sen hiç âşık oldun mu? O, aşk mıydı, heves miydi? Love or lust?

İki insan sence niçin baş başa veremez? Birbirlerine karşı çıktıkları için herhâlde, öyle mi? Bir söz okumuştum. Deniyordu ki “Martin Luther King Jr., sahibi hastalanınca, ona su getirmeyen birisidir. Malcolm ise sahibi hastalanınca onun ölmesi için dua eden tarzda bir zencidir.” Sen sahibin için dua ediyor musun? Sen sahibin için niye beddua ediyorsun? Niye ona hem beddua ediyor hem de hizmet etmeye devam ediyorsun? “Genosism and capitalism just made me hate” diyorsun. Kardeşim, kapitalizm ve genosism bizleri de nefret ettirdi. Sen niçin hem bunu söylüyor hem de Apple’ın reklâmında oynuyorsun? Amerika’ya her türlü bedduamızı edelim, Uncle Sam’e saydıralım. Amerika nedir ki? Apple, Microsoft, Nestle, Monsanto olmadan Amerika nedir? Cismani bir varlığı var mıdır ABD’nin bunlar olmadan? Amerika, birleşik devletlerden mi oluşuyor yoksa birleşik şirketlerden mi? Amerika bir tını mıdır? Drum and bass?

“Bizler neden Amerikalıyız?” diyor Amiri Baraka. “Ben Amerikalı değilim. Ben Amerikanizmin yarattığı milyonlarca kurbandan biriyim.” diyor Malcolm X. Peki, sen ne diyorsun?

Evet, Kendrick Lamar efendi, nihayet baş başa kaldık. Ama başa baş olamadık. Bu ne biçim iştir böyle? Sana biraz bizden bahsedeyim. Belki başa baş olabiliriz böylelikle. Sizler empathy diyorsunuz bu işe. Siz empati kuruyorsunuz, bizse hemhâl oluyoruz.

Let’s talk about love.

Buralarda bir şair vardır, Kendrick. Biz aşkı ondan öğrendik. Bizim neslimize aşkı o anlattı. “Halk aşksızsa sokaklar / banka dükkânlarıyla doludur” demişti. Şimdi bu adamın kökleri çok çok eskilere dayanıyor tabii. Ta on üçüncü asra. Başka bir şaire. Bizim dilimizi inşa eden adama. Biz onun söylediklerini söylüyoruz, onun anlattıklarını konuşuyoruz hâlâ. Ondan önce konuşmuyor muyduk? Konuşuyorduk tabii ama yeni yeni öğreniyorduk konuşmayı. Sizin takviminize göre yedinci asırda hakiykâti bulduk. Derhâl öğrenmeye koyulduk. İşte ancak on üçüncü asırda okuma yazmayı sökebildik, dilimiz dönmeye başladı. “Kutad” yerine “kitap” diyebildik.

Benim küçükken ezberlediğim, tekerleme filân olduğunu düşündüğüm bir şiir var Kendrickciğim, şöyle:

Mal sahibi mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan

Bir çocuk şiiri gibidir bu bizler için. Gel gör ki ben bu şiiri çocukken anlayamıyordum. “Hani bunun ilk sahibi?” diye soruyor. “Allah Allah,” diyordum, “ne demek istiyor ki? Herhâlde o eşyanın ilk sahibini arıyor.” Daha çocuğum. Önceden alınmış kararların çocuğuyum. Bizim burada şöyle kararlar alınmış her çocuk için önceden: “Çocukların nasıl eğitileceğine Amerikan yetkililer karar verecek. Dinî değerlerin, yani ‘mitolojik öğelerin’ dışında bir eğitim verilecek, illâ ki dinî şeylerin öğretilmesini istiyorsa çocuğun ailesi, dinin belli merciler tarafından belirlenmiş şekli öğretilecek çocuklara. Kendi musikisi, şiiri filân yasak. Kendi dilinde yazamaz.” Bunlar gibi birkaç şey daha. Ben de böyle yetiştirildim. Sonra bizim kitabımızı okudum. Aradan epeyi zaman geçmiş, büyümüştüm artık. Bu kitabın neredeyse her sayfasında şu ifade geçiyordu: “Lehü’l mülk.” Yani, mülk Allah’ındır. Sonra da aklıma, demin söylediğim ‘çocuk şiiri’ geldi: “Hani bunun ilk sahibi?” Taşlar yerine oturmuştu nihayet. İlk sahip, Allah’tı. Mülk Allah’ındı. Sonra ben bu şairin diğer şiirlerine de baktım. Ve gördüm ki bu adam, bu şair, bizi biz yapan adammış. Övünmek gibi olmasın ama bir düşünsene, şiirle oluşmuş, şiirden doğmuş bir dili tekellüm ediyoruz. Ki bir de işin şu yanı var, bu şair tamam, bu dili kurmuş, biz de hâlâ onu konuşuyoruz, eyvallah da şöyle bir şey var, bu şair de birilerinin öğrencisi en nihayetinde. O da bir yerden beslenmiş de oluşturabilmiş bu dili. Bir şey onun gönlünü tutuşturmuş da şakıyabilmiş bu şiirleri. Ve denilen o ki bu şair, hocalarının öğretilerini ancak avam derecesinde biliyor ve şiirlerini de bu ‘basit’likle dillendiriyor. Var sen düşün bu öğretilerin derinliğini. Ben bir şey demeyeceğim.

Bu adamın ardından birçok şiir yazılmış tabii. Farklı iki tür oluşmuş şiirimizde. Birine divan şiiri demişiz, diğerine de halk şiiri. Bu ikisi de Türk şiiri. Ama tabii o zamanlar böyle bir milliyetçilik iddiası yok çünkü karşısında başka bir milliyetçilik yok. Bir ara Timur geliyor işte, o dakika bizim saraydaki padişah diyor ki “Sen Kayı Boyundansan biz de Kayı Boyundanız kardeşim!” Yani bu işler biraz böyle gelişmiş açıkçası. Her neyse. Sen bu iki şiiri de bilmiyorsun. Merak etme, biz de bilmiyoruz. Bilenimiz neredeyse yok. Kalmadı. Anlamak bir yana, okuyamıyoruz bile. Ne denildiğini anlayamıyoruz. Mefhumu yok bizde. Öyle bir noktaya gelmişiz ki şöyle düşünüyoruz: “Biz şüphesiz haklıyız, şu anki hâlimiz en üst nokta. Gittikçe de ilerliyoruz. Bu bahsettiğim ‘öz’ de geride olduğu için bir çeşit ayak bağı gibi. O yüzden bu tarz şiirleri de ancak hoş görebiliriz, belki onları savunabiliriz de. Ama şu anki ‘değerlerle’ hiçbir şekilde zıtlaşmaya gitmeden yapmak zorundayız bunu.” Tüm geçmişimiz, kültürümüz, dilimiz, dinimiz bu hâlde şu an. Herkes bir şeyleri aklama peşinde. Hâlbuki pisliğin içine batan biziz. Aklamaya çalıştığımız bir kitabı alıp, içine battığımız bataklığa batırıp çıkarıyor ve “İşte,” diyoruz. “İşte şimdi aklandı kitap.”

Her neyse kardeşim. Şunu söyleyeceğim, bizim bu iki şiirimiz de aşk üzerine kurulmuştur. Aşktan kurulmuştur. Aşkla kurulmuştur. Çünkü bizler Allah’a aşk sayesinde ulaşabileceğimizi, ancak aşk sayesinde insan olabileceğimizi düşünürüz, bütün hayatımızı bunun üzerine kurarız biz. Mecazi aşka bu yüzden kıymet veririz. Çünkü mecazi aşk, bizi ilahi aşka götürür. Kendini sevmeyen başkasını sevemez. Başkalarını sevmeyen Allah’ı sevemez. Çünkü Dünya’daki her şey birbiriyle alakalıdır. Her şey birbirinin alak’ıdır. Allah böyle takdir etmiştir. Nesneler birbirleriyle olan ilişkilerini aşkla kurarlar. Hepsi Allah’ın rızasını alabilmek için yalnızca ve yalnızca ona ibadet eder.

Bizde hasta, sabahı; mezar, taze ölüyü; şeytan, günahı aşkla bekler. Evet, şeytan kemal mertebesindedir bize göre. Çünkü inandığı şeyin bedelini ödemektedir. Yani kendisini ‘ben şuyum, ben buyum’ diye ifade edip o ‘şuluğun, buluğun’ gereklerini yerine getirmeyen, hatta onların tam zıttı şekilde hareket eden insanlar gibi değildir. Neye inandıysa (doğru veya yanlış) onun bedelini öder (canıyla bile olsa). Fakat gel gör ki kemal, aynı zamanda zevaldir de. Yani kemal meretebesine erişen kişi zeval olmaya başlar. Her neyse. “Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan, bir günahı, / Seni beklediğim kadar.” demiş bir şairimiz. İnsan, beklediği şeyden razıdır ki onu bekliyordur, öyle değil mi? İşte burada razı olunan o mecazi aşk, bizi ilahi olandan razı olmaya götürür. Zaten ondan razı olmak da ona teslim olmaktır. Bizler sabırla bekleriz. Sabırsızlık ayıptır bizim için. Çünkü bir şey sabırsızlıkla bekleniyorsa, ya beklenen şey gayri İslamidir, bekleyeni hırpalar; ya da bekleyen kişi kâfirdir, bekleneni hırpalar. Misal bir adam, bir kadını sabırsızlıkla bekliyor, onu sabırsızlıkla istiyor diyelim. Burada sabrın ortadan kalkmasının iki sebebi vardır: Ya beklenen kadın, misal bir fahişe olabilir, yalnızca nefis kabartıyordur, ki bu da bekleyen kişiyi yıpratır, yozlaştırır; ya da bekleyen adam hayırlı hisler taşımıyordur o kadın (temiz bir kadın) için, ki bu da o adamın, o kadını hırpalamasına sebep olur, ya kadını yozlaştırır ya da onu yaralar, öldürür. Bunun için sabırda hayır vardır. Yapılan iş sabırla yapılır. Böyle yapılmasından, yapılan işin ve yapan kişinin niyeti ortaya çıkar. Bu yüzden biz Allah’a varacağımız günü de sabırla bekleriz. Bizler için dünya zindandır. O’na kavuşmayı beklediğimiz bir zindan. “Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver sen anı bana seni gerek seni” deriz. Yani bizde her şeyden gayrı bir ‘değer’ vardır. Ne para ne saltanat ne de başka bir şey geçer böyle bir durumda. Bunlardan gayri bir değerimiz vardır, onun sayesinde ne varlığa seviniriz ne yokluğa yeriniriz. Çünkü bizde aşktır geçer akçe. Muhabbet, sohbet, hatır, komşuluk, sevgi. Çünkü aşkın olmadığı yerde riya vardır, riba vardır.

Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız / yaprakla yağmurun aşkı mesela” diyor bir başka şairimiz. Kitabımızdaki Alak Suresinin tefsiridir bu bir nevi. Yine aynı şekilde “Ansızın aşkla yağdı da sular, / Ondan kokulandı ıtır, çiçeklendi elma.” diyor bir diğer şairimiz, yirminci asırda. “Gökten bela yağmur gibi yağsa / Başını ana tutmaktır adı aşk” diyor bir diğeri on beşinci asırda. “Ne züd ile ne ilm ile müstesnayız / Hayrân-ı ezel âşık-ı bipervayız” diyor öbürü. Yani ne zahitlik ne de ilimdir bizi ‘müstesna’ kılan. Yalnızca aşktır. Çünkü “Işk imiş her ne var âlemde / İlm bir kîl ü kâl imiş ancak”. Zira “Aşkı anlatmazsa Öksüz bunca tahmîs kîl ü kâl” imiş. Vay anam vay. “Aşk gelicek cümle eksikler biter” diyor en baştaki o müstesna şair. Neden? Çünkü “Fermân-ı aşka cân iledür inkıyâdumuz / Hükm-i kazaya zerre kadar yok inâdumuz // Baş eğmezüz edâniye dünya-yu dun içün / Allahadur tevekkülümüz i’timadumuz”.  “Önce söz vardı.” diyor Yuhanna’nın İncil’i. Bizse “Yoğ idi levh ü kalem, aşk var idi” diyoruz.

İşte bu şiir bizim kültürümüzü oluşturdu Kendrickciğim. Biz bu şiirin dilini tekellüm ediyoruz, şiir konuşuyoruz. Bu dil bizi âşık ediyor. Bu dille muhabbet ediyor, bu dille sevişiyoruz. Çünkü ‘muhabbet’, hab kökünden gelir. Ve hab de sevgi demektir. Fakat şimdilerde bunu unuttuk. Söylediğimiz şeyi, bilmeden söylüyoruz. Ne dediğimizi bilmiyoruz. İşte bu yüzden de bir karambol oluştu burada. Ne dediğini bilmeyenler, ne dediğini bilen bir avuç insanı yaralıyor. Esasında bu, ne dediğini bilmeyen insanlar, ne dediğini anlamayan, dediğiyle hemhâl olmayan, bütünleşmeyen insanlar yeni değil, her zaman vardılar. Sana bahsettiğim bunca şairi işittikçe deli oluyordu bu kimseler. Divan şiirimiz mesela, yeni ürün verdikçe, bu ne dediğini bilmeyen ‘sofular’, ‘rindler’, ‘zahitler’ delleniyor, divan şairlerimiz de her yazışlarında bunları deli etmeye devam ediyordu. Ama gel gör ki bu ne dediğini bilmeyenler tayfası bazen onulmaz yaralar açıyordu cahilliklerinden dolayı.

Karac’oğlan’ımız vardır mesela bizim. Bu aciz ve cahil insanlardan biri, onun sevdiğini alıkoymuştur bir gün, kendi çadırına hapsetmiştir. Karac’oğlan’ımız da kahrından bir mağaraya girmiş, bir daha da çıkmamıştır. Bu şekilde intihar etmiştir. Şimdi ise bu tayfanın söz sahibi olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Şiirden, dilden, dinden, Allah’tan, aşktan nasibini alamamış bu ırz düşmanı cahil insanların hüküm sürdüğü ve bizlerde derin yaralar açtığı bir zamandayız. Bu nasipsizler, gel gör ki bizlerin de nasiplerine engel olmaya çalışıyorlar. Çocuklarımızı yetiştirmeye yelteniyorlar. Oluşturdukları karambolde, sizdeki gibi, iki taraf varmış, ya ondan ya da öbüründen olacakmışsın gibi hareket ediyorlar. Bunun üzerinden siyaset, sanat yapıyorlar. Fakat burada öyle bir kesim var ki bu zahir iki tarafın da batıl olduğunu biliyor. İşte sizde bu ‘taraf’ eksik. Burada sizde de olduğu gibi iki taraf var. Buradaki taraflar şöyle: Dinciler ve diğerleri. Bunu öyle bir manipüle ediyorlar ki, sanki olay, kitabımızdaki dindarlar-dinsizler savaşıymış gibi yansıtıyorlar herkese. Hâlbuki dindar olduğunu iddia eden kimselerin, Peygamberimizin karşı çıktığı din adamlarından; şairlerimizin delirttiği ‘sofular’dan farkı yok. Şiirsizlerden, nasipsizlerden farkı yok. Dindar denilen zavallılar, akl-ı selimini, kalb-i selimini ve zevk-i selimini yitirmiş kimseler.

Ah, Kendrickciğim. Gel gör ki durum böyle. Biz ki aşkı şairlerden öğrendik. Fakat artık öğrendiğimizi unutuyoruz. Çünkü artık öğretmek (daha doğrusu hatırlatmak) için değil, dünyalık bir maksat için öğreniyoruz. Yaşantımızı idare edebilmek için, dünya hayatımızı cennete çevirebilmek için öğreniyoruz ne öğreniyorsak. Gelip geçici, günlük istihbaratlar topluyoruz. LG’nin dandik telefonlar ürettiği istihbaratını alıyor ve derhâl, “LG’nin telefonları çok dandik oluyormuş. Hayatta almam. Para biriktirip iPhone alacağım.” diyoruz mesela. Sen de çıkıp Apple’ın, Nike’nin reklâmlarında oynuyorsun bizi ikna etmek için. A benim zavallım!

Sen ne dediğini biliyor musun Kendrickciğim? Dediğin sözle bütünleşiyor, söz’le bir oluyor musun? Önce söz vardı değil mi? O hâlde ne yüzden dediklerin davranışlarını yansıtmıyor. Be gâvur Kendrick! Önce söz değil, aşk vardı.

Niçin gâvursun biliyor musun Kendrick? Çünkü Türk olamadın, gittin İsrailli oldun. İncil’e göre kendinizi (Amerika kıtasındaki ve bilumum yerdeki, köle yapılmış zencileri kastederek) gerçek İsrailoğulları olarak kabul ediyor, bunu hatırladığınız takdirde üzerinizdeki bu ‘lanet’in kalkacağına inanıyorsunuz. Kurtuluşunuzun ancak tekrar İsrailli olduğunuzda gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz. Bu yüzden de gittin İsrailli oldun. Bak Malcolm’a, nasıl da gitti paşalar gibi Türk oldu, “Ben Amerikalı değilim.” dedi. (Gerçi hoş, ‘Amerikalı Müslümanlar’ diyorsunuz şimdi onlara da.) Çünkü Türklük bir tercihtir, doğuştan olamazsın. Şiirle oluşmuş bir kültürdür bu. Dili, kişiliği, kültürü, hepsi şiir sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu durum kimin hoşuna gitmediyse o kişi tercihini Türk olmamak yönünde yapmıştır. Mesela Avrupalı olmuştur. Avrupa, var olan dil ve var olan kültür üzerine bir şiir yazmıştır. Daha sonradan da kendi kültürünü, Antik Yunan’a dayandırmıştır. Köklerinin oradan geldiğini, kendi kültürünün orada doğduğunu, Homeros’la başladığını iddia etmiştir. Hâlbuki Avrupa ile Antik Yunan’ın, olsa olsa Antik Yunan’la şimdiki Yunanlılar kadar ilişkisi var. Yani birbirlerinden ayrı, bambaşka şeyler bunlar. Peki ne var bunda? Yani Avrupa kendisini Antik Yunan’a dayandırmış da ne olmuş sanki? Bunun senin ümitsizliğinle filân ne ilgisi var? Aşk ile Antik Yunan’ın birbiriyle ne alakası var? Bizim şiirimizi onlarınkinden ayıran şey ne?

Bizim şiirimiz, kültürümüz, ne kadar ‘kader’ üzerine kurulmuşsa, onlarınki bir o kadar ‘kaderden kaçış’ üzerine kurulmuş. Bizim şiirimiz, nasıl ki aşk şiiridir, aşk ile var olur, her şeyi aşk ile açıklar, aşk ile yükseleceğini düşünür, kaderinin aşk olduğunu bilir ve ancak bu şekilde Allah’ın ondan razı olacağını düşünürse; Antik Yunan şiirlerinde ve oyunlarında da bir o kadar kaderden kaçış vardır. Karakter, kaderinden kaçmaya çabaladıkça ‘trajedi’ ve ‘komedi’ ortaya çıkar. Avrupa da kendi kültürünü buraya dayandırır. Dolayısıyla da Avrupa’daki kültür; bir çeşit olgunluğa, hakiykâte ulaşma çabasından ibarettir. Kaderinden kaçmaya çalışa çalışa, hatalarından ders çıkara çıkara doğruya ulaşmaya çalışır. Bizim kültürümüz ise olgunluğa, hakiykâte varmış bir kafanın ürünüdür. Kaderden kaçılmayacağını ve hatta kaderinin ne olduğunu bilerek harekete geçer.

Kaderinden kaçmaya çalışan karakter sürekli olarak hüsrana uğrar, kendi kendine zulmeder. Bu yüzden de ümitsizdir. Allah’ın iradesi ile çatışmaya girdikçe ümitsizliğe kapılır. Buradan da mağrurlar ve mağdurlar ortaya çıkar. “Muhakkak ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Lakin insanlar kendi kendilerine zulmederler.” Bu yüzden de bir çeşit uzlaşma alanı elde etmek zorunda kalır bu ümitsiz kişi. Bir Yahudi gibi; ahiret inancı yoktur, Allah’la pazarlık yapabileceğine, Allah’a kafa tutabileceğine ve ona galebe çalacağına inanır. Bir Katolik gibi; Papa’nın yahut başka birinin vahiy aldığına, buna mukabil de Papa’nın belli kurallar koyabileceğine, ‘haramlar’ ve ‘helaller’ getirebileceğine inanır. Bir Ortodoks gibi; İsa’nın son sözünün “Allah’ım, beni neden terk ettin?” olduğuna inanır. Bunların hepsi bu ümitsizliğin tezahürüdür.

İsa bu dünyadan göçtükten sonra Pavlus diye biri çıktı Hatay’da. Bu adam Hıristiyanlığı Antik Yunan’a uyarladı, tıpkı Hıristiyanlığı Roma’ya uyarlayan Yehuda gibi. Pavlus Allah’ın dinini bozmuş birisidir. İsa’nın getirdiği haramları helal ilan eder ve Hıristiyanlığın bir Antik Yunan trajedisi hâline gelmesine sebep olur. Çarmıhtaki İsa’ya tapılır, onun Allah olduğuna inanılır. Antik Yunan trajedilerindeki karakterlerden biri hâline getirilir İsa. “Allah’ım, beni neden terk ettin?” sözü sarf ettirilir kendisine. Bu söz tıpkı Odipus’un yakınması gibi, kaderinden kaçmaya çalışan bir insanın sarf edebileceği bir sözdür. Ümitsiz bir sözdür. Peygamberler asla ümitsiz olmaz. Ümitsizlik haramdır. Ancak kâfirler Allah’tan ümidi keser. Ümitsizlik riyakârlığı getirir. Ümitsiz bir insan ancak riya ile yaşamaya devam edebilir. Artık tüm manevi değerler anlamsızlaşır kişinin gözünde. Maddiyat için, dünya için yaşamaya başlar. Dünya için yaşayan insan ölüm karşısında çaresiz kalır. Öldüğünde hayatı biteceği için, o güne kadar tüm maddi zevklerden yararlanmanın peşine düşer. Yani kaderinden kaçmaya devam eder. Aldatır, yalan söyler, zina eder, iftira atar, herhangi bir tregedyada rastlayacağınız tarzda bir hayat yaşar.

Aynı tregedya Hıristiyanlığın içerisine sokulduğu gibi İslam’ın içerisine de sokulmaya çalışılmıştır. Bu kez Hazreti İsa yerine Hazreti Ali figürü kullanılmış, nasıl ki İsa Peygamberin çarmıha gerilişine tapınmakla çarmıhtan tragedyavari bir olay yaratılmışsa, Kerbelâ’ya tapınmakla Şiiler tarafından da aynısı gerçekleştirilmiştir. Öyle ki son zamanlarda Şiilerin bir kısmı Hac ibadeti için Kâbe yerine Kerbelâ’ya gitmeye başlamıştır. Yine benzer şekilde, Saint George karakteri Hızır ile benzeştirilmiş; Hıristiyanlıktaki saint‘ler, Şiilikte seyitler hâline getirilmiştir. Bu bakımdan Batı, Şiileri, daha çok da İsmailiye kökenli Şiileri sever. Zira İsmailiye kökenli Şiiler, İsmail bin Cafer es-Sadık’tan gelen Şii mezhebidir. Kökeninin İbranilere dayanmasından dolayı Siyonistler, Kabalistler, Masonlar ve Evangelistler Şiilere sempatiyle yaklaşır. Şu anda Katolik kilise de Şiilere yakın durmayı tercih eder. Müslümanlar, Şiiler yoluyla kontrol edilmek istenir.

Bilindiği üzere (yani en azından belirli çevreler tarafından bilindiği gibi) Şiilikte takiye inancı had safhadadır. Öyle ki bu takiye, riya hâlini almıştır. Risaletü’l-İ’tikadi’l-İmamiyye’de, “Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Şeyh (Ebû Cafer) der ki: ‘Bizim Takıyye (imanı gizleme-korunma) hakkındaki inancımız şudur: Takıyye vacibtir ve onu terk eden namazı terk edenle aynı durumdadır.”, “…İmamü’l-Kaaim (Mehdi) aleyhisselam ortaya çıkıncaya kadar takıyye vacibtir ve vaz geçmek caiz değildir. Takıyyeyi, Kaaim’in ortaya çıkışından önce terk eden kimse, Yüce Allah’ın dininden ve İmamiyye mezhebinden çıkmış ve Allah’a, O’nun Resûlüne (sallallahu aleyhi ve sellem) ve İmamlara (aleyhimüsselam), Kudret ve Yücelik sahibi Allah’ın ‘Doğrusu Allah katında en üstün olanınız, en çok sakınanınızdır.’ (Hucurat Suresi, 13) ayeti hakkında soruldu. Dedi ki ‘En çok sakınanınız, takıyye ile amel edeninizdir.’“, “…Ve (İmam Cafer) es-Sadık (Aleyhisselam) şöyle dedi: “Emirlik (Kaaim’in çıkışı) bir görüş meselesi olduğu sürece, insanlarla (düşmanlarla) dıştan kaynaşın, ama içten onlara karşı çıkın.”, “Evinde münafığa karşı riyakâr olmak bir ibadettir.”, “Onlarla (Şii olmayanları kast ediyor) birlikte (takıyye yaparak) birinci safta namaz kılan kimse, sanki Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ilk safta namaz kılan biri gibidir.”, “Onların (Şii olmayanların, takıyye icabı) hastalarını ziyaret ediniz, cenazelerinde bulununuz ve mescidlerinde namaz kılınız.” denilmektedir. Ayrıca İslam Ansiklopedisinin “Takıyye” maddesinde Şiilerin kitaplarında Hazret-i Ali’ye şöyle bir vecize isnad ettikleri yazılıdır: “…inancın alamet-i farikası, sana zarar verecek olan adaletin, sana fayda getircek olan adaletsizliğe tercih edilmesidir.”

Bu sistematize olmuş takiye inancı, insanı münafıklığa, dolayısıyla da riyaya sürüklemektedir.  Riya, ‘kaderinden kaçma’nın en belirgin hâlidir. Bize göre ömür boyu içilen şarap, ömür boyu riya ile kılınan namazdan daha hayırlıdır. Riya nedir diyeceksin şimdi. Allah için yapılması gerekeni kullar için yapmak riyadır. Allah’ın emrettiği namaz, oruç gibi ibadetleri ve salih amelleri sırf insanlar arasında onaylanmak için yapmak riyadır. İslami endişelerini ispatlamaya çalışmak riyadır. Bunu yapan riyakârdır. Aynı zamanda namaz, oruç iktidar nazarında seni müspet kılıyorsa, buradan da riya çıkar. Çünkü asıl müspet olan şey amellerimizdir. Ameller imanın delilidir. Allah için yapılan amel salih ameldir. İktidar ya da başka bir şey için yapılan iyilik riyadır. Bir insan riyakâr ise haşyetini kaybetmiş demektir.

Esas olan teslimiyettir. Allah’ın iradesine teslim olmak, yani kadere razı olmak insanı insan kılar. Teslim olan insanın hayreti artacaktır. Hayretin artması, haşyete sebep olur. Haşyet, riyanın panzehridir. Buradan, Allah’ın nasip edeceği bir emniyet sahası elde edilir. “İnsanların ilk kaybedeceği ilim haşyettir.” buyuruyor Hazreti Peygamber. İşte bu yüzden onların şiirinde, karakter, kaderinden sürekli kaçarak ümitsizliğe, riyakârlığa batar; bizim şiirimizde ise karakter, teslim olarak huşu duyar; hayreti artar. Hayreti artan insanın gayreti de artacaktır. İlim bu gayret için öğrenilir. Bu yüzden asırlarca biz ilmi -diğer her şey gibi- Allah için öğrendik.

“Allah’ın rızasını elde etmek için öğrenilmesi gereken bir ilmi, dünyevi bir menfaati elde etmek için öğrenen kimse, kıyamet günü cennetin kokusunu dahi alamaz.” buyuruyor yine Hazreti Peygamber. Yalnızca dünyalık maksadıyla ilim öğrenmek, ümitsiz bir insanın yapacağı iştir. Çünkü bu insanın kaderinden kaçabilmesi için bu ilmi öğrenmesi gerekir. Sürekli hüsrana uğrar ve sürekli ümitsizliğe düşer. Bu yüzden Avrupa ümitsiz insanların memleketidir. Mezarlıklardan uzakta yaşayan, ölümle yüz yüze gelmekten kaçan milletlerin yurdudur. İlim dahi ‘patent’ uğruna, dünyevi bir menfaat için yapılır orada. Burada ise ilim, mirî malıdır. Bu yüzden bizim şairimiz o diyarlarda yapamaz. “Vatan tutup bu yerlerde kalınmaz / İlleri var bizim ile benzemez” der.

Peki, Amerika? Memleketin? O yeni Frengistan?

Amerika kendini İngilizceye, dolayısıyla Avrupa kültürüne ait sayar. Bir hazine avcısının bulduğu ve bilumum hırsız, kaçakçı, suçlunun üşüşerek yerli halkı soykırımdan geçirdiği bir ülkeden daha iyisi de beklenemezdi zaten. Sırf bu yüzden de bir bataklığın içine saplanıp kalır. Lanetlenmiştir. Binlerce kızıl ve kara derilinin (colored) ahı vardır üzerinde. Yine de onca hata işleyen her insanda görülebileceği gibi 1900’lere kadar, sürekli olarak, iyi olabilme, hatalarından ders çıkarabilme ihtimali olmuştur. Abraham Lincoln onlar için bu ihtimallerden biriydi. Fakat en önemli ihtimal şiirdi. Eğer şiirden, aşkla dolu bir şiirden kültürlerini inşa edebilecek olsaydılar şimdiye kadar işledikleri hiçbir günahı işlememiş olacaklardı. Bu, aşkla dolu şiirin onlardaki en büyük temsilcisi Walt Whitman’dı. Eğer Amerika, bu şiir üzerinden bir kültür inşa edebilseydi, bunca zamandır işlediği bu günahları işlemeyecek, Avrupa’nın düştüğü hatalara düşmeyecekti. Çünkü Whitman’ın şiiri, Avrupa’dan bağımsız, tamamen Amerikan milliyetçisi ve aşkla dolu bir şiir idi. İnsana âşık olmuş bir şiirdi. İşte bu mecazi aşkın ilahi bir aşka dönüştürülmesi gerekiyordu Whitman’ın arkasından gelen şairler tarafından. Bunu yapabilecek iki şair oldu şimdiye kadar Amerikalı şairler arasında. Bunlardan biri Alen Ginsberg, diğeri ise Amiri Baraka. Özellikle Amiri Baraka İslam ile olan teması bakımından bunu başarabilecek yegâne şairdi. (Zenci olması da onu ayrıca kuvvetlendiriyordu.) Zira mecazi aşktan ilahi bir aşka ancak İslam sayesinde geçilebilir. Amiri Baraka bunu başarmıştı. Bizim şiirimize yaklaşmıştı, “bundan ibaretti, sahiden. Hayat. / Âşık olmak ve mücadele” diyerek. Onu da tutup Anti-Semitik diye dışladınız.

Tüm bunları niye söylüyorum Allah aşkına? Bana ne senden, bana ne Amerika’dan, bana ne zencilerden?

Olmaz. Böyle diyemem işte. Çünkü şarkımı dinledin. Umursuyorum. Umursuyor ve önemsiyorum. Bombalanan şehirlerinizi; halkını, bayrağını, dünyasını tutmaya çalışırken cayır cayır yanan ellerinizi; kaydetmediğin o kasetleri umursuyorum. Çünkü bu acı her zaman orada olacak. Umursuyorum. Umursamasam yirmi kişinin takip ettiği, en fazla üç kişinin tamamen okuduğu, bir kişinin anladığı bir blog(k)ta sana yazar mıyım?

Neden bir bloktur burası?

‘Taraf’ları belirginleştirdiği için. Tarafımızı bir saf kıldığı için. Ümitsizliğe, riyakârlığa, uzlaşmaya karşı bir blok burası. Bizde yoldan önce yoldaş gelir. Din kardeşimiz olmadan dinimiz olmaz. Cemaatle kılınan namaz esastır, ötekisi ruhsattır. Fakat kendilik bilinci olmayan da insan sayılamaz. Çünkü iradesi yoktur, özgür değildir. “Kendi benliğinde derinleşerek hayat yolunu bulasın / Benim olmuyorsan olma sen yeter ki kendi kendinin olasın” diyor Muhammed İkbal, Türk şairi. Kendilik bilinci olmayan, kendi benliğini tanımayan insan özgür olamaz. Yine aynı şekilde “Kölelik güzellik zevkinden mahrum olmaktır / Ancak hür insanların güzel dediği şeyler güzeldir” diyor İkbal. Özgür olmayan bir insanın ne akl-ı selimi ne kalb-i selimi ne de zevk-i selimi olabilir. Yani bizde ‘birey mi toplum mu?’ gibi ikilemler yoktur. Aksi, şirk dünya görüşüdür.

Az önce, ümitsizleşen insanın ölüm korkusundan bahsettim. İslam’da dünya ile ahiret diye bir ayrım da yoktur. Bu iki kelime yalnızca sıralama ifade eder. Önce dünya, sonra ahiret. Esas olan ‘hayat’tır. Yani dünya ve ahiret sıfattır, hayat ise isim. Bu yüzden ‘dünya hayatı’ ve ‘ahiret hayatı’ deriz. Yani bir Müslümanın hayatı, ölünce sonlanmaz. “İnsanlar uykudadır. Ölünce uyanır.” Hayat bütündür. Dünya da ahiret de buna dâhildir. Zaman, sürekli yeniden yaratılan bir şeydir. Allah’ın iradesine teslim olmak, bu yaratılışa şükretmekle olur. İnançlı isek, Allah bize bunu her an nasip ettiği için inançlıyızdır. İnançsız insan olamaz. Kime inandığındır mesele. Hak mı batıl mı? İman mı küfür mü? Ümit mi ümitsizlik mi?

Ahirete inanıyor muyuz, yoksa “Dünyada olan dünyada kalır.” mı diyoruz Kendrickciğim? Bu mühim. Yoksa “Allah’ım beni neden terk ettin?” diye yakınıp dururuz. “Kimse benim için dua etmiyor.” der dururuz. Eğer böyle diyorsak, arkasından “Dünyada olan dünyada kalır.” dememiz gayet tabii. Ümitsizlik, insanı inançsız hâle getirir, köleleştirir. Ümidi olmayan daima sömürülür. Çünkü iradesi yoktur. İradesini Şeytana teslim etmiş demektir. Bu yüzden ‘moda’, ‘trend’, ‘teknoloji’, ‘din’, ‘rap’, velhasıl, Serbest Piyasa, İnsan Hakları, Demokrasi tarafından sömürülür. Ümit, Allah’tan başkasına olduğu anda ümitsizliğe, tragedyaya dönüşür. Bu kavramlara bel bağlamak, kendini bu kavramların kucağına bırakmak, insanın kendi kaderinden kaçması demektir.

Osmanlı’da birçok gayrimüslim, Türk şiiri ve Türk musikisi ile ilgileniyordu. Karac’oğlan mahlasıyla yazan, Garabed-dığan isminde bir Ermenimiz var. Naat yazanı bile var. Bu insanlar Türkçe yazıyordu ama Müslüman değillerdi. Bu olay, bu insanların ümitsizliğini gösteriyor. Türkçe yazmak onları bir nebze Türkleştiriyordu. Cumhuriyetten sonra yazan birçok şair gibi. Bu da Türkçenin cahiliyesinin olmamasından kaynaklanıyor. Türkçe bu topraklarda Türkçe hâline gelmiştir. Aynı şey Arapça ve Farsça için söz konusu değil. Neredeyse her kelimenin arkasında itikadi bir mana olan bu lisan, bu lisanla yazıp çizenleri de bu itikada yakın kılıyordu. Fakat adamlar Müslüman olmuyor ve bir tragedyaya saplanıp gidiyorlardı. Çünkü bu insanlarda ahiret inancı yoktu. Ahiret inancı olmayan insanın mecburen bir tek bu dünyası kalıyordu, yani ‘dünya hayatı’. Özellikle Yahudilerde bu inancın olmayışı, çok sonraları bizden görülüp inşa edilmiş oluşu, onların şu anki mal mülk sevdasını anlamaya yeter. Aynı şey Protestan ve Ortodokslar için de geçerli. Ortodoksluk, Yahudi olan Pavlus’un; Protestanlık ise Siyonistlerin kurduğu tarikatlardır. Katoliklerde ise tek zengin Papadır. Gayrimüslimler, ahiret inançlarının olmayışı -varsa da çarpıtılması- yüzünden hayatlarını yalnızca bu dünya üzerine kurar. Bu yüzden şu anda bilim dedikleri şey tamamen dünya içindir. Bir defa yaşayacaklarını düşündükleri için evlenmezler, çocuk yapmazlar, çocuklarına köle gibi davranırlar, zina ederler falan filân. Yılda 500 bin çocuk dayak vakası geçer kayıtlara. Çünkü ahiret inancı yoktur. Ahiret inancının olmadığı her millet bu tarz olaylara aşinadır. Çünkü ahiretsiz insan ümitsiz insandır.

Peki, ahiret inancı nedir? Ahiret inancının doğrudan doğruya şiirle bağlantısı var. Şairin işi, ahiret yurduna işaret ediştir. Şairde bu his capcanlıdır, çünkü şair, haşyetini kaybetmemiştir. Hayretsiz bir insanın şair olması mümkün değildir. Şaire zihninin genişliğince ilham nasip olur. Huşu içerisinde olan şair, salih amel işliyor, Allah’ın adını sıkça anıyor yahut zulme itiraz ediyorsa, Kur’an’ın bahşettiği ruhsat ile müşerref olur. Ahiret yurdunun özlemini çeken şair, Allah’ın iradesine boyun eğer, bu sayede de Allah ona hayırlı cümleler kurmayı nasip eder. Yani şair, şiiri hak eder. Herkes hak ettiği dili tekellüm eder. Bu yüzden şiirden, Kur’an ruhsatlı bir şairin şiirinden neşet etmiş, fışkırmış bir dil, ancak ve ancak Allah’ın aziz kılacağı bir millete nasip olur. Bu yüzden Arapça da Farsça da Türkçe de Kur’an’dan nasiplendiği miktarda, kendisini tekellüm eden milleti yüceltmiştir. Ne zaman ki dil Kur’an’dan uzaklaşmış, işte o vakit o millet de hak ettiğini bulmuştur.

Ahiret yurdunu özleyen şair, dünyada yurtsuzluğun acısını çeker. Dünya, şairin zindanıdır. Ayaklarının basacağı, göğsünün Kâbe’ye yöneldiği bir barış yurdu arar. Tüm haysiyetiyle yaşayabileceği bir yurt arar. Onun karşılık bulduğu yurt vatanlaşır. “Bezirganım meta’ım çok / Alana satmaya geldim” diyor Yunus. Şairin sattığını alan halk milletleşir, o halkın yurdu da vatanlaşır. O vatanda kardeşlik, komşuluk esastır. Ne zaman ki geçer akçe maddi bir şey olur, o vakit şairin katli devletçe vacip olur.

Kanuni ve İkinci Selim zamanlarında olmak üzere 27 yıl şeyhülislamlık yapan Ebussuud Efendi’ye “Bir zaviyenin mescidinde eşhâs-ı muhtelife ile oğlanlar muhtelit olup envâı teganniyat ile tevhid ederler iken kelime-i tehvidi tağyir edip gâh dil men, gâh canmen ve gâh “Sen bir ulu sultansın / Canlar içinde cansın / çün âyan gördüm seni / Pinhan kayusu değil” deyüp ve gâh “Cennet cennet dedikleri / Bir ev ile birkaç hûri / İsteyene ver sen anı / Bana seni gerek seni” deyü göğüslerini döğüp evzâ-ı garibe ettiklerinde ahâli-i mahalleden bazı kimesneler zâviye-i mezbûrede şeyh olan Zeyd’e;

– Bu makule evzâa niçün razı olursun? Dediklerinde, Zeyd:

– Ne lazım gelir? Ve mâ haleket-el cinne vel inse illa liyabudün demekle cevap verse şer’an Zeyd’e ne lazım gelir?” diye sorduklarında, Ebusuud Efendi şöyle cevap veriyor:

“Evza ve akval-i mezbure kemal mertebe fuhuş olduğundan gayri, cennet hakkında söyledikleri kelime-i şenia küfr-i sarihtir. Katilleri mubahtır, şeyhleri olan bi-din hikâyet olan ef’al ve akvâl men’e mubaşeret olunmazsa dahi ne lazım gelür demekle kâfir olduğundan gayrı o kabayihi ibadet kabilinden addedüb ayet-i kerimeyi ana delil getirmekle tekrar kâfir olur. Ve bu itikattan rücu etmezse katilleri vacib olur.”

Ezcümle Ebussuud Efendi, Yunus Emre’nin ‘katline’ fetva veriyor. İşte bu, şiirsizliktir. Peki, bu şiirsizlik neye yol açıyor? Kısaca söyleyelim: Faiz’e.

16’ıncı asır padişahların, Türklerin teşkilatlanmalarını ‘şirketleştirmeye’ çalıştığı, onları yavaş yavaş yok ettiği; içerideki gayrimüslimlere tavizlerin, dışarıdaki gâvura ise kapitülasyonların verildiği; en önemlisi de kapitalizmin yaygınlaştığı ve bazı Batılı kapitalist şirketlerin küreselleştiği bir dönemdir. Fakat aynı zamanda da bu dönemde kapitalizmin önünde bazı engeller vardı. Bunlardan en önemlisi de dindi. İslam’da faize giden her yolun haram oluşu ve en verimli toprakları elinde bulunduran Osmanlı’nın kendisini İslam ile ifade etmek mecburiyetinde oluşu, yeni yeni küreselleşen bu şirketler için bir sorundu. Bir yandan da sadece İslam’da değil, Hıristiyanlık’ta da faiz haramdı. İncil’de Luka 6:35, Exodus 22:25, Ezekiel 12 gibi birçok ayette bu durum anlatılmaktadır. Yahudilikte ise yalnızca Yahudi olmayanlara faiz ile para vermek ‘caizdir’. Yani en azından bunu iddia ediyorlar.

Kapitalizmin ilerlemesinin önünü kesen, faizin dinde haram oluşu meselesi Osmanlı’da Ebussuud Efendi, Batıda da ilahiyatçı John Calvin tarafından ‘hukuka’ uydurularak delinmiştir.

John Calvin yazmış olduğu bir risalede; ‘para parayı doğurmaz diyorlar, peki deniz neyi doğuruyor? Ev neyi doğuruyor?’ diyerek bunlardan nasıl bir nema veya kira alınıyorsa paradan da kira alınabileceğini ifade etmiştir. Dolayısıyla insanların hayır yapmak için birikimlerini, belli bir oranda faizde değerlendirebileceklerini ifade etmiştir. Buradan da küçük tasarruf sahiplerinin paralarını bankaya borç vererek karşılığında kira alabilecekleri ve bankaların da bu paraları yatırımcılara faiz ile verebilecekleri hükümlerine ulaşılmıştır. Bu sayede de paradan kazanç sağlama işi, yani tefecilik, yani faiz, yani kâr payı, yani ‘riba’ dinen meşrulaştırılmaya çalışılmış ve doğrudan karşılık bulmuştur. Bu sayede de şu anki düzenin ilk oluşumları ortaya çıkmış, daha sonra da kısa bir zaman içerisinde bankalar, önceleri tüccara ve imalatçıya borç verirken, prenslere ve papalara borç verecek güce erişmiştir.

Şunu da belirtmek gerekir, faize karşı en sağlam direnci, bizim aramızda yaşayan Ortodoks Hıristiyanlar göstermiştir. Ne zaman ki onlar da Protestanlaşmış, o zamandan itibaren bu direnç kaybolmuştur.

Aynı olay İslam’da pek kolay olmayacağı için uzun bir süre bu konu para vakıfları üzerinden tartışılmıştır. Para vakıflarının düzeni şöyle işlemekteydi: Diyelim ki siz 100 liranızı hayır için vakfa hibe etmek istiyorsunuz. Vakıf senedine şu şekilde yazdırıyorsunuz: Bu 100 liramı 10’a 12 kuralı ile vakfediyorum. Yani, vakıf bu 100 liranın 10 lirasını birine verirse, o kişi geriye 12 lira getirecek. 10 lira ana para olarak durmaya devam edecek, 2 lira ise vakfın ihtiyaçlarına harcanacak. Bu sistemin şu anki adı, %20 faizle kredi vermektir.

İşte Ebussuud Efendi bu sistemi bir şekilde hukuka uydurarak (Kur’an’a değil, örfe ve daha önce verilen fetvalara uydurarak) meşrulaştırmıştır. Bu sistemi daha önce Rumeli Kazaskeri Çivizade Muhittin Mehmet Efendi, sonra ise Birgivi Mehmet Efendi yasaklatmıştı. Fakat bu kişilerin ölmesiyle birlikte meydan tekrar Ebussuud Efendi’ye kaldı ve bu iş meşrulaştı. Ve Ebussuud Efendi’nin bu kararı şu anda hâlâ Erbakancıların vs. dilinden düşmez. Bu yüzden Ebussuud Efendi’yi yere göre sığdıramazlar. İşte bu adamlar Karacaoğlan’ı o mağaraya, mutasavvıfları o tekkelere sokan kimselerdir. İşte şiirsizlik insanı böyle faize götürür. Tam da bu yüzden “Halk aşksızsa sokaklar / banka dükkânlarıyla doludur”. Bu ha ‘kâr’ bankası olmuş ha faiz. Çünkü her ikisi de riba. Yaa Kendrickciğim. Görüyorsun işte. Aşk neymiş görüyorsun. Aşktan kaçtıkça Şeytanın kucağına düşüyor insan. Çünkü aşktan kaçan insan, Allah’tan razı olmanın şerefine erişemez hâle geliyor. Bu da o kişinin nasipsiz kalmasına, hiçbir sırra vâkıf olamamasına sebep oluyor. Sonra dönüp duruyoruz böyle senin yaptığın gibi. Allah müstahakkını versin Kendrickciğim.

Faizin olduğu yerde şiirsizlik olur. Biz Türkler bunu çok iyi görmüşüz. Bu yüzden Allah’a teslim olmuşuz, fakiriyle zenginiyle, genciyle yaşlısıyla, hatta cahiliyle âlimiyle. Yunus’un bize öğrettiği Türkçe, saf Müslüman olan bizleri aşkla yoğurmuştur. “Türkler saf Müslümandırlar. Bu yüzden Allah bizleri aziz kıldı.” diyor Selçuklu hükümdarı Alparslan. Türklerin ilimde ve sanatta asırlar boyunca zirveyi temsil etmesinin tek sebebi takva idi. Türkleri caydırsın diye düşman tarafından gönderilen Rum kadınlarına kızları gibi davranan, asla harama el sürmeyen o komutanlar sayesinde Türkler aziz kılınmıştır. Çünkü üstünlük sadece ve sadece takva iledir. Yunus’un bize öğrettiği dil takva dilidir. Allah bize bu dili takvalı olduğumuz için bahşetmiştir. Yalnızca Allah’ın iradesine boyun eğdiğimiz için bu dil Türk’ün dili olmuştur. Yani Avrupalı, Amerikalı, Şii, Safevi falan filân olmadığımız için bu dili konuşuyoruz. Tüm milletler konuştuğunu yazarken biz yazdığımızı konuşuyoruz. Çünkü bizim dilimiz âlimlerin ve şairlerin elinde şekil almış bir dildir. Türk milleti de bu şekilde şahsiyet kazanmıştır. Ne zaman ki haşyetini yitirmiş ‘âlimler’ at koşturmaya başladı etrafta, işte o zaman biz de bir başımıza kaldık. Ne zaman ki yazımıza ve tarihimize de el attılar, o vakit biz de ‘Batılılaştık’.

İşimiz iş, Kendrickciğim. Öf! Herhâlde birkaç yüz yılımızı alacak bu belayı başımızdan def etmek.

ÜMÎD YAZILARI BİTTİ. ÜMÎD BİTMEDİ.

baaf5c34-a985-402f-9aea-9f131583c0bd-1

10 – Hemen Herkesin Türkiye İçin

İşimiz iş. O hâlde işe koyulalım. Haydi, yerileni övelim. Televisionlarda, gazettelerde, social mediada söylenmeyeni bulup ortaya çıkaralım. Endüstri 4.0, bitcoin, yapay zekâ, pornografi, nükleer enerji, kaya gazı, döviz ile çıldırılmışken, küfrün en iyi ihtimalle yedide üçüne itiraz edebilen amcalara artık kulak asmayalım. İntihar haram, kurban helal! Harpten önceki son çıkıştayız. Ölmek istemeyen istiklâlini elde etsin.

Toprağınızı aldılar, yerine havada bir kutu verdiler, kat mülkiyeti verdiler. Ekip biçemiyorsunuz artık. Ekip biçenler ise ne kendi tohumunu ne de kendi ilacını kullanabiliyor, ne de istediği yere -ihtiyacı olana- satabiliyor. Altınlarınızı aldılar. Sisteme dâhil oldu altınlarınız. Merkez Bankasına uçtu hepsi. Oradan da İngiltere Merkez Bankasına. Sonra altın tavan yaptı. 1) Geriye alma altınlarını diye, 2) Tekrar altın alama diye. Bakın, dolardan önce altını bozdurun, koşun diyorlar. Koşun. Hakiykâtten kopun. Sanal dünyaya kucak açın. Silahlarınızı aldılar. Silah kullanmayı dahi bilmeyen nesiller yetişti. Abdülmecid’in yolundan gidiliyor, yaşasın bedelli! Katilleri, magandaları çek göster. Göster ki korksun herkes. Silahın lanet bir şey olduğunu bellesin. İbadetinizi aldılar. Kalanlar bunu bir günah çıkartma olarak yapıyor. Ha kilisede mum yakmışsın ha camide takla atmış. Rehabilite ol, ol ki çık pirüpak alnınla, daha güzel günahlar işle. Şiirini aldılar. Yunus dahi yok kafanda. A benim kafasızım. Eğitimini aldılar. Biraz kafalı çocuklarının eğip büktüler kafalarını, eğitim-öğretim diyerek. 16 sene boyunca hiçbir şey yapamamayı, marifetsizleşmeyi öğrendiler. Güzelim gençlik çağında. Çocuklarınızı aldılar. Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum, hayatım. Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyoruz, hayatım. Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorsun, hayatım. Çocuk ‘yap’. Üç çocuk ‘yap’. Fırtlat, pörtlet, fışkırt, bap biribap bop.

Toprak, tarım, meslek, altın, silah, ibadet, şiir, eğitim, çocuk.

Hemen herkesin Türkiye için yapması gerekenler yahut bilmemkaç yıllık kalkınma planı:

1- Toprak

Toprak al. Ev almak, toprak almak demek değil. Kira, kat mülkiyeti, cart curt zaten değil. Toprak al. Bildiğin toprak. Hiç dokundun mu? Toprak al toprak. Yatırım yaparım diye değil. Yarın öbür gün müteahhite veririm diye düşünerek değil. İhtiyacımdan fazla kat çıkarım, genişletirim diye düşünme. Peygamber, selamını almaz sonra. Hiç deme, “Ama bu Allah’ın selamı yâ Resullallah.” O da Allah’ın Resulü. Her harcadığın şeyde sevaba erersin, inşaat işi hariç. Türk. Ege-Akdeniz kıyılarının yüzde kırkı satıldı. Zeytinlikler tıraşlandı. Marmara satıldı. İngiliz-Yahudi Medeniyeti satın aldı hepsini. “Ama canım, Araplar da alıyor, görmüyor musun?” Katar nüfusunun yüzde kırkı İngiliz, kurban olduğum. Arap mı alıyor orayı? Arap mı alıyor gerçekten? Arab Prince, Arab King mi yoksa? Karadeniz satıldı. “Satılık Trabzon”. Ne yüzden başladı Antep’te, Urfa’da, Maraş’ta, Adana’da direniş? Topraklar gâvura satıldı diye değil mi? Kurban olduğum, Palestine İngiliz-Yahudi Medeniyetine satılmadı mı seneler evvel? Iğdır Ovasının tamamı, Harran Ovasının yarıdan fazlası İsraillilere satılmadı mı şu an? Ne yani? İşimiz iş değil mi şimdi? Bir İstiklâl Harbi daha verecek takatimiz, şuurumuz, imanımız var mıdır? Ey Türk, zengin ol demeyeceğim İttihad ve Terakki gibi. Ey Türk, toprak al. Toprağını geri al. Toprak işgal et. Kendi toprağını işgal edemezsin neticede öyle değil mi? Toprak al. 200 metrekare yeter. 500, âlâ. Şöyle toprağını avucuna alabileceğin, sürebileceğin, çapa yapabileceğin, ekip dikebileceğin, ayaklarını basabileceğin, üzerinde namaz kılabileceğin, misafirlerini ağırlayabileceğin, havasını içine çekebileceğin, kendine yetecek kadar, Türkiye Cumhuriyeti Misak-ı Millî hudutları içerisinde biraz toprak. Toprak al. Küçük bir ev yap içerisine. Konut değil, ev. Kısmetin çıkar da evlenirsen bir oda daha eklersin. Bir de çocuğunuz olursa hayırlısıyla, bir oda daha. Fazla değil. Bir oda kâfi. Gecekondu tarifi yapmıyorum sana burada. Gecekondu şehirde olur. Gecekondu arabeskle olur. Sen öyle yapmayacaksın. Ev beton olmayacak. Beton hem toprağı katleder hem -söylenenin aksine- tehlikelidir. Deprem olursa işin zor. Tek katlı da olsa kafana bir tuğla düşerse nalları dikersin. Kurban olduğum, sen ölme. Gel sana kerpiç bir ev yapalım. Bir usta bul. Beton-boya-badana seni zehirliyor. Kerpiç iyidir. Ha, imkânın varsa ahşap yap. Ahşap güvenlidir, sağlıklıdır. Yanmaz hâle getirilebiliyor artık. İyi bir usta yaparsa, beton evden çok daha uzun seneler dayanır. Torunlarının torunlarına bile kalır evelallah. Hele ki hımış ev yaparsan değmesinler keyfine. Beton öyle değil. Betonla hem toprağı hem kendini -çocuklarını- öldürürsün, bir de 70-80 seneye işi biter. Kentsel dönüşüm bahanesiyle yıkılan evlere bak. Hepsi beton, hepsi 30-40 senelik evler. Kerpiç iyidir; ahşap en iyi. 200 metrekaren var diyelim, 90-100 metrekaresine ev yapsan, sana mis gibi bahçe kalır. Hakiykâtle yüzleşirsin. Soyut bir şey değil, hakiyki bir şey olur ellerinde. Yarın öbür gün savaş çıksa tüfeğini alıp savunursun kendini. Evin yıkılsa ahırda, o yıkılsa lazımlıkta, hepsi yıkılsa bahçende yatarsın. Kat mülkiyeti öyle değil. Apartmana bir bomba geldi mi işin bitik. Aynı apartmanda kaldığınız 6 katın altısının da işi bitik. Kat mülkiyeti uçucudur. Havada bir kutu sahibisin. Zeminde hiçbir hakkın yok. Havada bir kutu. Puf. Uçtu gitti. Rüzgâr aldı uçurdu. Şeytan aldı götürdü. Sana bunları kasıtlı olarak satıyorlar. Müteahhite pirim verme, müteahhite avans verme, müteahhite imkân verme. Canını al o itin. Suratına tükür. Sana lazım olan toprak. Müteahhit denen tufeyli tayfa değil. O zavallının elinde üç karış toprak olduğu için dikiyor on katlı binayı. Ne kadar kazanırsa o kadar kâr çünkü. Sonra insanlara yutturuyor. Neymiş, arazi olmadığı için dikine yapılanma şartmış. A benim mal’ım. Ev alma. Toprak al. Sonra evini kendin yap. Bir usta çağır. Arkadaşlarını çağır. Müteahhiti çağırma. Onu kov. Toprak al. Toprak yüzünü kara çıkartmaz. Ey Türk. Arap’ın, İngiliz’in, Yahudi’nin elinden al kendi toprağını. Burası senin. Sermaye sahipleri senden gasp etti. Sen de onlardan geri al. Zor kullan. Hor kullanma. Sen toprağına sahip çıkmazsan gelir başkası parasını verir alır. Anadolu’nun her köşesinde şehir kurmak senin görevin. Ey Türk, toprak al. İlk adımın bu. Al ki istiklâline giden ilk adımı atmış ol.

2- Tarım

Ekip biçmek zorundasın. Kendine yetecek kadar. Marketler seni kuşatmış. Boğazındaki lokmada gözleri var. Gırtlağında elleri. Hançerleri hançerende. İntihar haram, kurban helal! Çekip al o hançeri, daya namussuzun boynuna. Tarım yap. Tarımdan kastım; ek, biç. Kendine, karına, çocuklarına yetecek kadar domates, biber, salatalık, patlıcan, patates, yaprak. Fidan da dik. Meyve ağacın varsa mükemmel. Biraz tavuğun da olsun. Yumurta iyidir. Zaman geçtikçe koyun ve hatta inek bile alırsın. Hane nüfusu arttıkça, ihtiyaçlar çoğaldıkça, sen de bahçeni büyütürsün. Bunu bir meslek gibi görmene lüzum yok. Ayaklarını yere basacağın bir toprağın, içinde emniyetle uyuyabileceğin bir evin oldu; şimdi de karnını doyurabilmen için tarım ve hayvancılık yapman gerek. Bunlar zor işler değil. Eşin, dostun varsa zaten kolay. Tek başına da üstesinden gelirsin. Sadece boğazını düşünme. Toprakla münasebetin arttıkça aklın başına gelecek, ruhun incelecek, gözlerin açılacak, kalbin yumuşayacak, zihnin genişleyecek. İmanın gevremeyecek. Arazini ele geçirdin. İstiklâlin için elzem olan ilk adımı attın. Hiçbir gâvura eyvallah demeden başını sokabileceğin bir yerin var artık. Kafanın istiklâlini kazandın. Hakiykâte doğru ilk adımını attın. Şimdi de boğazının istiklâlini kazanacaksın tarım yaparak. Marketlere, fırınlara, bakkallara, çakkallara ve çakallara ihtiyacın kalmayacak. Faizin inip çıkmasıyla fiyatları belirlenen, ne idüğü belirsiz şeylerin satıldığı o reyonlara adım atmana gerek yok artık. Yeri gelsin bir hafta üst üste çorba iç, ama yeter ki girme o marketlere. AVM’lere dönüp bakma bile. Gırtlağındakini tükür, midendekini kus; kendi yiyeceğini kendin üret yahut dostundan al. Değiş, tokuş. Hediyeleş, selamlaş. Kurban olduğum. Tutturdun bir yol gidiyon. Marketler olmasa ölmezsin korkma. Toprağını işlet. İşletmezsen hâlin yaman. Tavuğunu, koyununu, ineğini al, yetiştir. Onlar da seni yetiştirsin. Kalbini yumuşatsın. İrtibat kurabil dili olmayanlarla da. Allah’ın dilsiz kullarıyla da. Zihnini genişletir. Her şey madde değil. Madde bile madde değil. Tarım yap. Ziraat. Karnın doysun. Karının da karnı doysun, çocuklarının da. Bisküvi ile kola, topkek ile limonata yiyip içmekten bıkmadın mı? Kurban olduğum. Ne hâle gelmiş böyle ağız tadın? Yarın öbür gün Resulullah kapını çalsa, buyur etsen, sofrana davet etsen, sofradaki kolayı-limonatayı görüp, bunlar nedir diye sorsa ne diyeceksin? Onları geçtim, bu et nereden, bu nohut nereden diye sorsa; siz mi kestiniz, sizin bahçeden mi dese; helal mi deyiverse ne diyeceksin? Herhangi bir fikrin var mı o nohutun GDO’lu olup olmadığı, o etin Sırbistan’dan ithal olup olmadığı, içinde E. coli bakterisi olup olmadığı hakkında? Kurban olduğum. Kendi nohudunu kendi bahçende yetiştir, kendin topla, kendin ısla, kendin pişir. Etini kendi ülkende kendi imkânınla kendi hayvanından kesip ye. İntihar haram, kurban helal! Kurban olduğum, tarım yap, tarım. Kendine kadar. 10-20 tane tavuğun olsa, sen komşuna yumurta versen, o da sana süt verse fena olmaz mı?

3- Meslek

Bu topraklar fütüvvet ehli insanlarla, Ahi teşkilatıyla vatan hâline geldi. Bu insanlar üretiyordu. Doğan her çocuk, mesleği olsun, elinden iş gelsin diye küçük yaşta çırak oluyordu. Bu zanaatlar sayesinde bu topraklar işlendi, herkesin karnı doydu, vatan, vatan oldu. Senin de aynısını yapman gerekiyor. Bir meslek sahibi olman lazım. Ancak böylelikle elindeki o toprağı yurt tutabilirsin. Ancak bu şekilde bu yurt, vatanın hâline gelir; vatanında yaşadığını hissedebilirsin. Meslek öğren. Çırak ol. Kalfalığa yüksel. Kalfa, halifedir. Yani dükkânı olmayan ustadır. Dükkân şart değil. Evin, dükkânın olsun. Daha sonra lüzum görürsen dükkân da açarsın. Kendi kendine, yapa boza da öğrenebilirsin mesleğini. Meslek derken, hakiykâtle hiçbir bağı olmayan, sahtelik ve üç kâğıtçılık üretip satan şeyleri kastetmiyorum. Yani öyle endüstri mühendisi, bankacı, halkla ilişkiler uzmanı, sosyolog falan filân olman bir boka yaramaz. İnsanlar din adamlarını, olmayan bir şeyi satmakla suçluyorlar. Gel gör ki kendileri, olmayan şeyleri satma işlerinde yüksek lisans, mastır filân yapıyor. Bu utanmazlıktır. Sahtekârlıktır. Neresinden tutsan şeytanlık. Aynı şekilde komisyonculuk, gayrimenkul bilmemneliği, sigortacılık, aracılık falan filân da bu şeytanlığa dâhil. Hatta ve hatta evini kiraya vermek, arazinde adam çalıştırıp yan gelip yatmak filân da buna dâhil. Üretmeyen kişi insan değildir. Emeği olmayan kişi insan değildir. İnsan emeği kadardır. Müteahhit, ev sahibi, toprak ağası, hatta bakan, milletvekili vesaire üretmiyorsa, geçimini buralardan sağlıyorsa, bu şekilde belli yerlerden para alıyorsa o kişi insan değildir. Tufeylidir. Asalaktır. Köpekleşmiştir. Meslek derken bu köpeklikleri kastetmiyorum. Kunduracılık, marangozluk, kaldırım mühendisliği, çobanlık, çiftçilik, nalbur, demircilik, nakkaşlık, inşaat ustalığı. Bunlar meslektir. Bunlar iş ve değer üretir. Doktorluk gibi meslekler bile tam olarak meslek sayılamaz. Geçimini başka şekillerde sağlamaları gerekir. Ancak halk bu insanlara, başka bir işle ilgilenmesinler, daima müsait olsunlar ve sadece bu işle meşgul olsunlar diye kişinin ihtiyacını karşılayacak kadar beytülmalden yahut kendi ceplerinden ödeme yapmaya karar verebilir. Çöpçülük gibi meslekler de meslek değildir. Halk kendi işini kendi halleder. Çöp denilen, atık denilen şey modern bir kavramdır. Sen ambalajlı bir şey almazsan çöpün de olmaz. Ne olacak ki? Karpuz kabuğu mu? Ver tavuklara yesin. Diğer yiyecekler mi? İsraf haram, illâ ki atılacaksa da gübre olur. Benim aklıma başka bir şey gelmiyor. Babaanneme sordum. Yok, onun da gelmedi. Zira senelerce köyde çöp kovası yokmuş ve hiç kimsenin aklına belediyenin çöpleri toplaması fikri gelmemiş. Velhasıl iş ve değer üreten şeyden meslek olur. Sermaye kendi kendini doğurmaz. Tencere ölür belki, ama doğurmaz. Doğurursa faiz olur. Faiz olursa ateş olur. Ateşten cehennem olur. Meslek olmaz. Zira üçkâğıtçılık bir meslek değildir. Ha, meslek olarak çiftçilik de yapabiliriz. Olabilir. Demin saydığımız tarım işi bize yetecek kadar olandı. Buradaki çiftçilik ise mahallemize, köyümüze, şehrimize yetecek kadardır. İhtiyaç ne kadar ise. Çok özel şartlar olmadığı sürece istifleme, stoklama yapılmaz. Fakat burada iş büyümüş olduğu için (neticede kendi bahçeni kendin süreceksin fakat büyük bir tarlayı tek başına süremezsin) burada cemaatleşmenin ehemmiyeti ortaya çıkıyor. Meslekler zaten cemaat içindir. Sadece satışı değil, üretimi de cemaatle birlikte yapmak icap eder. Kooperatif tipi diyebiliriz. Şimdinin kooperatifleri, yani gâvurun şekil verdiği kooperatifçiliğin aslı bu topraklarda ahilik tarafından gerçekleştirilmiştir. Zaten kooperatifçiliği kuran adam da öncesinde, 18’inci asırda Türkiye’ye gelip bu işin araştırmasını yapmıştır. Yani yeni bir şey alınmıyor. Bu topraklarda asırlardır yapılan üretim tipine dönülüyor. Mesela diyelim ki çiftçisin, tarlanı sürmen gerekiyor. Köydeysen bütün köy ortaklaşa, tüm tarlaları sürmeye yetecek kadar traktör alır. Şehirdeysen de aynı şeyi, toprağı olan komşularınla yaparsın. Böylelikle 100 hanelik köyde 90 tane traktör olmasına gerek kalmaz. 5 tane traktörle bütün tarlalar sürülür. Ortaklaşa. (Ortak malı köpekler yemez deme. Hem böyle deyip hem de en büyük ortak mal olan para’yı kazanmak için taklalar atma. Zengin olduğum gözüksün, kapımda traktör öylecene yatsın diye düşünme. O traktör için girdiğin kredinin sahibi banka bir sabah ansızın gelir gırtlağına çöker vallahi. Demedi deme.) Meslek böyle olduğu vakit meslektir. Yoksa halkla irtibatı koptuğu anda iş israf ve istifçilik düzenine dönüşür. Şimdi ne yaptık? Toprak ele geçirerek kafamızın istiklâlini, tarımla uğraşarak boğazımızın istiklâlini, meslek sahibi olarak da ellerimizin istiklâlini kazanmış olduk. Hakiykâte bir adım daha yaklaştık. Dünya üzerinde hiçbir karşılığı olmayan, soyut ve sahte işlerle meşgul olmak yerine elimizden gerçek bir iş gelir oldu. Bir savaş olsa, mesleğin sayesinde işleri bir şekilde yoluna koyar; kendine de halka da fayda sağlayabilirsin. Demedi deme, kurban olduğum.

4- Altın

1970’lere kadar paranın karşılığı altındı. Sonra her şey kâğıda bağlandı. Sonra tüm kâğıtlar dolara. Şu an ise tamamen ekrandaki rakamı artırarak para üretiliyor. Bu paranın herhangi bir karşılığı olmasına gerek yok. Karşılığı da yok zaten. Tamamen havadan üretiliyor. Kim üretiyor? Bankalar. Bu yüzden şu anda cebimizde bulunan o kâğıtların hiç ama hiçbir kıymeti yok. Zerrece kıymetli değil. Herhangi bir durumda hiçbir karşılığı olmayacak onların. Yarın -tıpkı Almanya’ya olduğu gibi- 1 doların 100.000 TL’ye karşılık gelmeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Türkiye’ye giren ne idüğü belirsiz sıcak para akışı durduğu anda olacak olan bu. Ve böyle bir durumda insanların ceplerindeki bu kâğıtlar hiçbir yerde geçerli olmayacak. Çünkü gerçek değiller. Gerçek birer karşılığı yok hiçbirinin. Peki karşılığı olan ne? Kıymeti olan ne? En fena durumda bile karnımızı doyurmaya, ulaşımımızı ve emniyetimizi sağlamaya yarayacak olan şey ne? Altın. Evet, sisteme dâhil edilmemiş olan, yastık altında tutulan o altınlar. Türkiye belki de yastık altında en çok altın saklanılan ülkedir. Senelerdir bu altınları bozdurtmaya çalıştı bankalar. Bu iş olmayınca da altın hesabı diye bir şey uydurdular. Hatta en son altın ile havale ve EFT yapabilme özelliği getirdiler bu hesaplara. Bu şeylerin dünyada hiçbir yerde örneği yok. Sadece Türkiye’de yapılıyor. Dünyada hiçbir bankada böyle bir sistem yok. Zaten bir yandan da senelerdir halka altınları bankalara götürme çağrısı yapılıyor. Bunun için manyaklar gibi uğraşılıyor. Bunları söyleyenler, danışmanları tarafından kendisine söylenenleri bize aktarıyor. Kendisine bunları fısıldayan kimselerle sıcak para akışını kesip doları artıranlar aynı kimseler. Yani Trump ya da Tayyip ile hiçbir alakası yok bu işin. Önce yastık altındaki altınların çoğunu aldılar. Şimdi de dolar, avro, altın artıyor ki hem üçe dörde katlasınlar hem de kimse tekrardan altın yapamasın. Zaten bankalara yatan o altınlar çoktan uçtu bile. Nereye mi? İngiltere’ye. Çünkü Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın bütün altını İngiltere Merkez Bankası’nda. Şu anda Türkiye’deki herkes altınını geri çekmek istese, herkes havasını alır, kimse altınını geri alamaz. Çünkü çoktan uçtu onlar. Hayal oldu. Sisteme dâhil oldu. Puf. Fakat şu anda hâlâ birçok kimsenin elinde altın var. Bu yüzden bu işi sürdürüyorlar. Ey Türk. Altınını elinde tut. Hiçbir karşılığı olmayan kâğıt parçalarına tamah etme. Yarın öbür gün bu ülke işgale uğrasa, bir şey olsa o altınlar sayesinde ülkeni tekrardan kurabilirsin. Japonya’ya atom bombaları atıldıktan sonra yeniden eski hâllerine dönebilmeleri için halk, parmağındaki evlilik yüzüklerini dahi devlete borç verdi. Kâğıt paralarının hiçbir kıymeti yoktu. Aynı şey Almanya’ya da yapıldı. Cihan Harbinden sonra 1 mark, yüz binlerce dolara karşılık gelir olmuştu. Ey kurban olduğum. Sen bu faiz kavgalarına, döviz tartışmalarına, ayılıp bayılmalarına bakma. Altınlarını bozdurma. Altınlarını bankaya verme. Vereceksen dostuna borç ver. Çünkü dosta verilen her borç, dünya sistemini bulanıklaştırıyor. Toprağını al – ayağın yere bassın; yiyeceğini üret – aç kalma; mesleğini eline al – kimseye tamah etme, paranı helaliyle kazan; altın al yahut elindekileri satma, kazandığın paranın bir gerçekliği olsun. Hakiykâtle bağını koparma. Ona bir adım daha yaklaş. Cebinin istiklâlini kazan.

5- Silah

Silahlan. Şimdiye kadar saydığım dört maddeyi yaptıysan hayli çok silaha ihtiyacın olacak. Dünya sistemini tehdit edişin hiç de hoş karşılanmayacak. Silahlan ki avret yerlerinin de istiklâlini kazanabilesin. Namusunu, haysiyetini koru. Vereceğin istiklâl harbine ancak bu şekilde hazırlanabilirsin. Yeni bir Celâli İsyanı da olabilir bu. Zira o zamanki Celâli İsyanları, dünya sisteminin bu topraklara da sokulmaya çalışılmasıyla başlamıştı. Amerika’daki iç savaş sebebiyle ipek üretimi durma noktasına geldi. Bu yüzden de İngilizler Osmanlıya ipek üretme görevini verdi. Bu iş Türkmenler tarafından yapılıyordu o zamana kadar. Avşar Boyları özellikle. Osmanlı bu göçebe insanların yerleşik hayata geçerek ipek üretmelerini isteyince koptu kıyamet, başladı Celâli İsyanı. Bugün bu iş ayyuka çıkmış vaziyette. Bu yüzden silahlan. Sen televizyondaki maganda haberlerine bakma. Çin halkı da aynı bahaneyle silahsızlandırıldı. Sonra 70 milyonu birden katledildi Mao tarafından. Silahı olmayan halk hiçbir halt edemedi. Sen Türksün. Silahın senin her şeyin. Kılıç, ok, tabanca, tüfek. Aşina ol bunlara. Tekniğini öğren. Tamirini kendin yap. Karına da öğret. Karına her şeyi öğret. Bilsin gâvurun boynuna bıçak saplamayı. Alnının çatına nişan alıp vurmasını bilsin. Hakiykât bu. Cihat bu. Silahsızlanma. Silahlan. Silah lan!

6- İbadet

Omuzlarının ve sırtının istiklâlini kazanmanın vakti geldi. Omuzdaşların ve arkadaşların olmalı. Yoksa bir hiçsin. İbadetle meşgul ol. Hayatını, ibadet yapmayı kolaylaştıracak bir düzene sok. Hayatını ibadete göre şekillendir. Buna her şey dâhil. Saat, takvim, dil, cemaatleşme, her şey. Müslüman saatini, takvimini, yazısını, ölçüsünü, dilini kullan. Gâvurun takvimi, saati, gâvurun gâvurluk yapmasına yarar. Gece 12’de ahlaksızlık peşinde koşmasına, yılın her Allah’ın günü çalışmasına yarar. Boku yemesine yarar. Hayatını ibadete göre şekillendir. Bunun başka yolu yok. Nafileleri dahi kat bunun içine. Yoksa bunca çaban boşa gider. İstiklâlini tam olarak kazanabilmen için şimdi şu an bunu yapmalısın. Bu, sana yarayacak. Oh be diyeceksin. Senin olanla, sana ait olanla dirileceksin. Reel politik, 21’inci yüzyıl, cart curt. Bunlar osuruktan teyyare. Sana gerek olan ibadet. Bak gör o zaman nasıl kuruluyor ideal düzen. İdeal düzen, Müslümanların ibadetlerine göre ayarlanmış düzendir. Gâvura göre ayarlanan her şey zulüm olarak karşımıza çıkar. Sırtını verebileceğin dostların olsun. Cemaatleş. Hayatın nizam içerisinde olsun. Başın bağlı olsun. Tembel olma. Serbest ol. Sabahın dördünde kalk diril. Sudan kopma. Su ol. Su gibi aziz ol, kurban olduğum. Ümitsiz olma. Tembelliğini at üzerinden. İstiklâl Harbini ‘peace‘ ile eylemsizlik ile tarafsızlık ile dil-din-ırk ayrımı yapmayış ile sınıfsızlık ile kazanmadık. Silah ve ibadetle kazandık. İbadet et ki mis gibi bir hayatın olsun. Kalb-i selimini yitirme.

7- Şiir

Sıra geldi gönlün istiklâline. Şimdiye kadar yaptığın her şeyin manasını tam olarak kavramanı sağlayacak olan şey bu. Zevk-i selimini müdafaa edecek olan şey bu. Şiir oku. Şiirle meşgul ol. En ilkelden başladın, toprak aldın. Ve işte medenileştin. Evin oldu. İlk adımı attın. Sonra toprakla uğraştın, karnını doyurdun. Sonra iş ve değer üretmeyi, emek vermeyi öğrendin. (Gitgide medenileşiyorsun.) Sistemin dışında kazandın. Kazandıklarını da sisteme dâhil etmedin. Yastık altında altının var. Sonra eman ve cihat için silahlandın. Sonra da iman ve cihat için hayatını ibadete göre şekillendirdin. Medeniyet kurma yönünde en esaslı adımı atacaksın şimdi. Şiirle meşgul olacaksın. Zevk-i selimini koruyacaksın. Bunu yapman gerek. Yoksa elindekiler sadece zulme sebep olur. Hem kendine hem de etrafına zulmedersin. Altın’ın, gönlüne değil, sadece cebine girmesi için şiir gerek. Gönlünü ferah tutabilmen için sana şiir gerek. Şiir bul, şiir oku, şiir ezberle, şiir bil, şiir söyle. O vakit sana baş eğmeye başlayacaklar. O vakit vatanını yeniden vatan kılmış olacaksın. Gâvura o vakit pabuç bırakmayacaksın. Şiir, ulan!

8- Eğitim

Kafanı emniyete aldın toprağına ev yapmakla. Şimdi de başının istiklâlini alman lazım. Kafa ile baş aynı şey değil. Baş daha manevi bir şeydir çünkü içinde aklı barındırır. Aklının istiklâlini eğitimle kazanabilirsin. Kendini, karını, sevdiklerini eğit. Kendi tarihinizi bilin. Kendinizi bilin. Ki bilinciniz olsun. Bilmeyen kafaya bildirirler. O yüzden sen kendine kendini bildir. İhtiyacın olan bu. Medrese ya da Köy Enstitüleri gibi yerler kur. Buralarda tarım, hayvancılık, zanaat, dikiş-nakış, yemek (yapmayı), adab-ı muaşeret, tarih, şiir, müzik vesaire öğret. Fizik, kimya filân, derslerin içerisinde lazım olduğu kadar öğretilir. Elinden iş gelen adam isterse fizik, kimyayı da yalar yutar. Ama sen hayatında vida sıkmamış adama fizik öğretirsen, o adamı yeteneksizleştirmekten başka bir halt yapmazsın. Kitap yüklü eşeğe döner garibim. Herkes bunları öğrenecek diye bir şey yok. Bazımız çiftçi, bazımız kunduracı olacak. Çiftçi olmak için ziraat mühendisliği okumana lüzum yok. Hayatın içerisinden şeyler öğret. Öğret ki kendi kendine yetebilsin herkes. Yeni yeni insanlar ortaya çıksın kendisine yetebilen, güzel ahlakla ahlaklanan. En güzel çağlarını okul sıralarında, saçma sapan soyut şeyleri ezberlemekle geçirmedin mi? 16 sene. On-al-tı-se-ne. Dile kolay. Yemin ederim dile kolay. 16 senen çöpe gitti. Bir tek alfabeyi öğrettiler sana, aferin. Bir de kafanı güzel karıştırdılar. Öğretilen her şey yarımdı. Her şeyin kötüsü kötü öğretmenler tarafından öğretildi. Böyle olunca da her halttan şüphe eder oldun. Zavallı gençler. Vatansız, ahiretsiz, dinsiz, fukara gençler. Vision‘sız, mision‘sız new generation. Ey kurban olduğum. Sistemli bir şekilde katledildin. Kendi toprağında oturur, kendi toprağından yiyebilir, kendi işini görebilir hâle gelebilirsen, elinde gerçekten gepgerçek bir ‘para’ olursa, silaha aşina olabilirsen, ibadetini yapan, şiir ve musiki ile meşgul olan birisi olabilirsen, kendi eğitim sistemini yaratabilir, kendi okulunu kurabilirsin. Onlar senin köylerindeki okulları kapattı. Onlar seni cahilleştirdi. Bari bunu kabul et ki bir yerden başlayabilesin. Hakîykâte sıkı sıkıya bağlı bir eğitim sistemi kurabilirsin. Eğitimsiz olmaz. Kendi okulunu kur. Orada kendi tarihini, kendi dilini, kendi yazını, kendi musikini, kendi ilmini, kendi düşünce sistemini öğret.

9- Çocuk

Bu saatten sonra bu dünyaya yapabileceğin en büyük iyilik çocuk yetiştirmek olacaktır. Çocuk yetiştir ki sen ölünce ölmesin bu düzen. Sen ölünce yitirilmesin istiklâl. Zira “Sen tökezlersen yıkılır dünya”. Zira “Yakacaklar seni o yüzyılın şartlarına göre / Ölümden sonra kıymete bineceksin / Ölme”. Ey kurban olduğum.

Burada söylediklerimin hemen hepsi illegal. Kanunlarla sarılmış etrafın. Üzgünüm. Kendi evini istediğin şekilde yapamazsın. Mimar, mühendis, müteahhit falan filân bulman lazım, yoksa ruhsat alamazsın inşaat için. Üzgünüm. Kendi toprağına bile istediğin şeyi ekemezsin. Ancak belli sertifikaları almış tohumları ekmene müsaade var. O tohumlar da tek bir şirketten çıkıyor. Aynı şirket sağlık sektörüne de hâkim. Tavuğundan aldığın yumurtayı kimselere satamazsın. Ya şirketleşmen ya bir şirket için çalışman yahut şirketin kendisine satman gerekiyor. Üzgünüm. Altının varsa, hele altın alıyorsan terörist ilan edilirsin. Sistem o altınları bozdurman yahut bankaya yatırman için seni her türlü sıkıntıya sokar. Kredi borçların vardır. Zeytinini mahveden tarım ilacını, traktörü, sertifikalı tohumu alabilmen için çektiğin krediyi başka türlü ödeyemezsin. Üzgünüm. Devlete vergi ödeyeceksin silahın için. Tabii ruhsat alabilirsen. Üzgünüm. İbadetlerin kanunlara aykırı, iş politikalarına, çalışma saatlerine, resmî tatillere aykırı. Üzgünüm. Bankalara telif hakkı ödemen gerekiyor şiir okuyabilmen, basıp etrafa dağıtabilmen için. Üzgünüm. 6-7 yaşından sonra çocuğunu okula göndermemenin hapis cezası var. Çocuğunun anasız-babasız büyüme ihtimali var. Vallahi üzgünüm. Ama ne yapalım, “Ben seni gerçekten seviyorum yâ Resulallah.” diyen sahabeye “Eğer beni seviyorsan belaya hazır ol.” demiş Resulü Ekrem. Bu işler biraz böyleymiş vesselam.

Ağustos 2018